20 Ocak 2010

20 Ocak Türk futbolunda bir dram


Nuri Asan, Muzaffer Badaloğlu, Mete Adanır, Zoran Tomic, Asım Özkan... Bu isimleri yeni nesiller pek bilmez. Bir dönem Türkiye'yi kasıp kavuran Samsunsporlu oyuncuların isimleri bunlar. Malatyaspor deplasmanına giderken, Havza yakınlarında geçirdikleri trafik kazasında hayatlarını kaybettiler.

Bir de, Emin Kar, Erol Dinler, Halil Albayrak gibi isimler var. Yaşamayı başardılar ama futbola veda etmek zorunda kaldılar ne yazık ki.

Hayatını yitirenlerden Muzaffer'i çok net hatırlarım. Babam bir Galatasaray-Samsun maçına götürmüştü beni. Kasap Muzaffer denirdi.

Sert mi sert bir futbolcuydu. Tam numaralı tribün önünde Raşit'e kayarak dalmıştı. O gün nasıl sinirlenmiştim anlatamam. Bağırmıştım, belki küfretmişimdir. Umarım affetmişsindir be Muzaffer Abi.

Milli Takım için Zico'ya ne dersiniz?


Zico'nun Olympiakos'taki görevine son verildi. Çok ciddi bir biçimde Türkiye Futbol Federasyonu içinde, rüzgârın Zico'dan yana estiği yönünde haberler var.

Doğrusu, "Zico'yu ister miyim?" diye bir soru sordum kendime, iç ses olarak "evet" yanıtı geldi.

Doğru düzgün, efendi, işini yapan bir adam. Siz ister misiniz bilmem tabii. Çıta o kadar yükseltildi ki bir ara, Ferguson gelse "Daha iyisi yok mu?" denecek noktaya gelmiştik.

İçimdeki ses, bu işin olacağını söylüyor nedense.

19 Ocak 2010

Paylaşılamayan adam


Görünce dayanamadım, ne kadar güzel bir tablo. Neden bu adamı bu kadar çok seviyoruz, fotoğrafın kendisinde apaçık görülüyor.

Platini ya da Franz Beckenbauer'i böyle görmenize imkân yok. Bu yüzden Afrika'dan Türkiye'ye, Polonya'dan Avustralya'ya kadar böylesi bir sevgi besleniyor, bu adama.

Sivridir, ağzı bozuktur, agresiftir ama candır, canandır. Seviyoruz lan seni.

Not: İsteyen fotoğrafı dilediği yerde kullansın. Maradona sevdasına...

O akşamı unutmayacağım


Eğer hafızam beni yanılmıyorsa 2000'in Ağustos ayıydı. Geçmişi pek çok sıkıntıyla dolu güzel bir insanın evindeydik. İç mimardı, evini yaklaşık 3 yıl süren bir tadilattan sonra dubleks hale getirmişti. Onu kutlamak için toplanmıştık evinde. Saat gece 12 gibi herkes ufak ufak evden ayrılıyordu. Biz birkaç kişi Payel Abi'nin evinde kaldık. "Sürprizim var size" dedi. "Abi hayrola pastadan hatun mu çıkacak?" dedim.

"Yok oğlum, daha güzeli" dedi. Geçtik terasa, hava sıcak mı sıcak. Telefonu çaldı Payel Abi'nin. Ermenice bir şeyler konuştu, telefondaki sesle. "Tamam geliyor, 5 dakikaya burada" dedi. Soruyoruz ama yok, "Sürpriz de sürpriz" diyor. "Durun" dedi, "Size şahane bir meze hazırlayacağım". Gitti içeriden bir şeyler aldı, ben her zamanki merakımla yanında bittim.

"Siz bilmezsiniz rakıyı neyle içeceğinizi. Rus salatasıyla rakı içen adamlarsınız" dedi, bir yandan mezeyi hazırlarken. Sade helvayı aldı üstüne biraz limon sıkıp çatalla bastırmaya başladı. "Onlar gelmeden, şunu bitireyim bari" dedi ve ardından zil çaldı. Terastayız, yan apartmanın da terasından bir amca "Afiyet olsun, Payel nerede?" diye sordu. "Misafirleri geldi onları almaya aşağıya indi" dedik.

Aşağıya indi Payel Abi, kendi deyimiyle sürprizleriyle yukarı terasa çıktı. Birin gözüm ısırıyor ama diğerini tanımıyorum. Tanıştırdı bizi. Hrant ve Süren dedi. Tokalaştık, rakı koydum her ikisine de. Biraz muhabbet ettikten sonra, arkadaşlardan biri "Abi sürprizlerin bu abiler mi?" dedi. Payel Abi patlattı, "Oğlum büyümeyeceksiniz siz hiç. Sürprizin en büyüğü geldi. Hiç rakı içerken böyle müzik dinlediniz mi acaba?"

Kaval gibi bir alet çıkarttı Süren. Payel Abi anlatıyor bir yandan. "Ermenistan'ın en iyi duduk ustalarından biridir Süren. Buraya eğer becerirsek kaset çıkartmaya geldi" dedi. Terastaki amca kadeh kaldırdı.

O zaman bilmiyordum, ne yalan söyleyeyim. İsmini bile duymamıştım Süren Asaduryan'ın. Çalmaya başladı gece vaktinde. Ulan nasıl tüylerim diken diken oldu anlatamam o an. Nasıl bir ses, nasıl bir güzellik. Helvalı, limonlu meze de rakıyı su gibi içirtiyor adama.

Sabah 4'e kadar muhabbet ettik, yan terastaki amca da geldi Agop Amca. Siyaset konuştuk hep, anılarını anlatıyorlar arada.

Çok güzel geceydi, içtiğim en güzel rakıydı o. Hrant Dink'i ilk ve son görüşümdü o akşam. Payel Abi'yi uzun zamandır tanıyorum ama diğerlerini tanımıyorum o yüzden içimden "Ne güzel insanlar lan bunlar" dedim.

Üç yıl önce bir Cuma günü, işyerindeyim, çalışıyorum her zamanki gibi. Tam karşımdaki ekrandan son dakika yazısı geçti. "Hrant Dink, Şişli'de Agos Gazetesi önünde silahlı saldırıya uğradı."

Bakırköy Yenimahalle'de o terasta içtiğimiz akşamı düşündüm. Türkiye'nin sorunlarına bakışından sonra "Abi geç tanışmışız biz seninle" demiştim. "Boşver, hiç tanışmasaydık daha mı iyiydi?" diye yanıtladı beni, gülümseyerek.

Katillerin kahraman ilan edilip, 5 yıldızlı otellerin suitlerinde konuk ettiğimiz bir ülkede yaşıyoruz. Dün de yazmıştım, her şey unutuluyor bu ülkede. Her şeyi halının altına süpürüyoruz, pislikler görünmesin diye. Bu ülkenin eteğinde çok taş var dökeceği. Hiçbiri dökülmüyor, hepsi sır, giz, karanlıkta.

Fırından ekmek çalan çocuklar 25 yıl yerken, katiller 10 yılla yetiniyor, belki de daha azıyla. Bu ülkede kendine gazeteci diyen birtakım şerefsizler diye yazılar yazıyor.

Çok şey yazmak istiyorum, elim gitmiyor klavyeye, parmaklarım külçe gibi ağırlaşıyor bazı durumlar karşısında. Hrant'ın katilleri ölümünün 3. yılında sanki dalga geçer gibi sınava girip, gardiyan olmak için başvuruda bulunuyor, biz sesimizi bile çıkartamıyoruz.

Bakmayın siz gazetelerin verdiği tepkilere, hepsi yarın unutacak yaşanılan her şeyi, tüm cinayetleri. Ta ki, bir sonraki cinayete ya da faili meçhule kadar. Biraz sahte gözyaşı, biraz da "Unutmayacağız, unutturmayacağız" hamaseti. Tamam işte hepsi o kadar.

Utanç duyuyorum bu ülkede yaşamaktan çok kez. Hem dün, hem de bugün bir kez daha o utancın içindeyim.

Türk hakemliğinin mutlu günü


Okan'ın ayağının kırıldığı pozisyonda kafasını yana çevirmeye gerek duymadığı andan itibaren sevmedim. Sonra televizyonların vazgeçilmez ismi oldu.

Her konunun bilir kişisi gibi ortaya çıkarttılar, sivriliği ve dikkat çekiciliği yüzünden.

Türk hakemlerinin selameti açısından ekranlarda bulunmaması gerektiğini düşündüm. Tipik bir Türk karakteri. FIFA'nın kural kitabını yok sayarak "Penaltı penaltı gibi olmalı" gibi bir anlayışı bu ülkede insanlara aşıladı. Gözün gördüğünü perdeleyip başka yorumlar getirdi pozisyonlara. Rüzgârın yönüne göre yorumlar yapıp, her takımdan hatırı sayılır derecede düşman edindi.

İhale bitti, kulüpler fişi çekti ve Erman Toroğlu istenmeyen adam ilan edildi. Yüzümde mutlu bir gülümseme belirdi. Bundan sonra Türk hakemleri artık daha ileri gidecektir bundan eminim.

Muhtemelen gazetedeki köşesinden; kinini, nefretini daha belirgin kusacaktır ancak ekranda görünmezsen yok olmaya mahkûmsun bu ülkede. O yüzden sinek vızıltısı şeklinde çıkacaktır sesi.

18 Ocak 2010

Evrim sürecini tersten yaşamak


Evrim sürecinin tersten işlemesini sağlamak lazım. İnsanoğlunun dayanışmayı, paylaşmayı, birlikte yaşamayı öğrenmesi şart.

Yoksa bu dünya her geçen gün biraz daha çekilmez bir çile haline geliyor. Özellikle de Türkiye.

Lafın yeri gelmişken tekrar edeyim. Daha önce de yazmıştım ama kar yağışının bu hafta Türkiye'de etkili olacağı söyleniyor o yüzden yinelemekte fayda var.

Bu güzelim canlılar için pencerenizin kenarını temizleyip, biraz yiyecek ve su koymayı unutmayın sakın. Kapınızın önü de olabilir tabii ki. Lütfen unutmayın, onlar için her şey çok daha gaddar bu kış koşulları.

Vicdanınız rahatsa sorun yok


Türkiye katillerin ellerini kollarını sallayarak gezdiği ülkelerden biridir. Abdi İpekçi'nin katili (kimbilir başka kimlerin katili) bugün serbest kaldı. Ne yazık ki, İtalya dönüşü sadece gasp suçlarından yargılandı. Çok daha önceleri serbest kalmıştı fakat kamuoyu tepkisi onu birkaç yıl daha içeride tuttu.

Yarın 19 Ocak 2010, Hrant Dink suikastinin 3. senesi. Dink'in katilleri de çok fazla içeride kalmadan çıkacaklardır. Sonra kahramanlar gibi karşılanırlar memleketlerinde.

Uğur Mumcu, 24 Ocak 1993'te öldürüldü. Suikastin failleri halen bulunamadı. Ama emin olun, bulunmuş olsaydı hepsi dışarıda olurdu.

Muammer Aksoy, 31 Ocak 1990'da öldürüldü. Nasıl bir tesadüfse nnu da katledenler bulunamadı.

Metin Göktepe, Ahmet Taner Kışlalı, Bahriye Üçok, İlhan Egemen Darendelioğlu, Musa Anter v.s. v.s..... Hiçbirinin katilleri bulunamadı, şu çok demokratikleşen Türkiye'de.

Amannn, ne gaf! Kültür Başkenti olduk değil mi? Zara, Tarkan, MFÖ konserleriyle kutladık; havai fişekler patlattık, gökyüzü aydınlandı ve biz aydınlandık (!)

Abdi İpekçi'nin katili bugün Türkiye'de elini kolunu sallaya sallaya dolaşıyorsa, "Ben gazeteciyim" diyen herkesin utanç içinde dolaşması gerekir. Lafa geldiğinde mangalda kül bırakmayan, kendisine "Ben aydınım" diyenlerin sokağa çıkmaya yüzü olmamalı.

Bu ülkenin insanları dün Abdi İpekçi, Uğur Mumcu, Bahriye Üçok'un katledilişlerini unuttuğu gibi yarın Hrant'ı unutacak, başka bir gün, bir diğerini.

Ama Bihter, Ferhunde ya da ismini bilmediğim bin tane orospu karakterli karının hayatlarını unutmuyoruz. Onların hayatlarını ezbere biliyoruz. Orospuluğu yol olarak gösteriyor bu ülkenin, kendine yazar diyen senaristleri. Kolay yoldan köşe dönmeyi, Polat Alemdar gibi yavşakların hayatlarına öykündürüyorlar.

Bu senaristlerle konuşsan, entelektüeldir kesin, aydındır, bu ülkenin ileri gelenlerindendir. Bu ülkenin tüm insanlarına, insanlıkları unutturulup, bambaşka değerler aşılanıyor.

Rahatsanız, huzurluysanız, aynaya bakabiliyorsanız sorun yok.

Gölge oyunu

Sevgili Aziz Amca ve spor basınına


Sevgili spor basını ve çok değerli futbol büyüğüm Aziz Amca. Ben de iyi futbolcuyum, Ziraat Türkiye Kupası'ndaki Denizli Belediyespor maçıyla biraz olsun kendimi gösterdiğimi sanıyorum.

Rijkaard ve Neeskens hocamla birlikte (Jan Derks'i unutmuş değilim) daha da iyi olacağımı umut ediyorum.

Neden sizlere seslendiğimi merak ettiniz değil mi? İçimden geldi de o yüzden. h

Henüz sevgilim medyada konu olmuyor, attığım her adım aptalca bir biçimde haberleştirilmiyor, yüzüm bir saniye asılsa benim için "Mutsuz" denmiyor, geri zekalı menajerim çıkıp sürekli açıklama yapmıyor ama bunların hepsi ileride olacak.

Bu vesileyle Aziz Amcama da sesleneyim. Pek kıymetli, futbolda tek başına top koşturmak isteyen Aziz Amcam, canlı yayınlara çıkıp fiyat sormayacaksan, sağa-sola haber salıp beni bitirmeye çalışmayacaksan, sonra aynı tiplere "Bizde bundan çok var" türü yazılar yazdırmayacaksan vallahi darılırım.

Sözlerime burada son verirken, Galatasaray'ın bir altyapısı olduğunu, bizlerin kamptan kapma kel kalma dışında özelliklerimiz olduğunu görürseniz ayrıca sevinirim.

17 Ocak 2010

Herkese iyi pazarlar


Sabahın köründe "Facebook" diye bir şarkıyla uyandım. Kabus gibi bir şey. Oysa bugün pazar, dinlenme günü. Bol bol andım çalan arkadaşı.

Herkes kendine iyi baksın, bolca dinlensin, kendini ve başkalarını üzmesin. Hayat üzülmek için çok kısa.

Bu da günün sözü olsun....

Hepimizde başkalarına katlanacak güç vardır. (la Rochefoucauld)