2 Temmuz 2010

Tarihle yüzleşme vakti


Bu coğrafyanın sınırları dahilinde pek çok acı yaşanmıştır, tarihe pek çok kirli sayfa not düşülmüştür. Ancak 2 Temmuz 1993 bu kirli sayfaların en vahşet kokanlarından biridir.

2 Temmuz 1993'te sadece 33 beden yakılmamıştır aynı zamanda bu ülkenin vicdanı, insanlığı, geleceği da yakılmıştır.

Ortaçağda bile eşine rastlanmayan bir biçimde insanları diri diri yakanlardan, zafer çığlıkları atan binlerce insandan, bu toplumun hâlâ hesap soramaması, 17 yıldan bu yana 73 milyon insanın ayıbı olarak süregeliyor.

Dönemin Adalet Bakanı'nın sorumlulara avukatlık yapması, dönemin başbakanının "Neyse ki, orada bulunan vatandaşlarımıza zarar gelmemiştir" demesi, dönemin siyasi iktidar ortaklarından kendini sosyal demokrat sayanların bu işin peşine düşememesi, insanların yandığı yerin kebapçı yapılması, toplumun tepki göstermemesi v.s. v.s., bunların hepsi Cumhuriyet tarihinin utancıdır.

Benim, bu ülke insanından nefret etmeye başladığım tarih olmuştur 2 Temmuz 1993. O tarihten bu yana yaşananlar, bu nefreti körüklemekten başka bir şeye yaramadı.

Bugün geldiğimiz noktada, halen Alevilere zorunlu din dersi uygulaması yapılmakta, Alevi vatandaşların vergilerinin Diyanet İşleri'ne gitmesi, Alevi köylerine sabır imtihan eder gibi camiler yapılması, Cemevlerine ibadethane yerine sanki bir eğlence mekânı gözüyle bakılması, devletin yanan bedenlerle dalga geçtiğinin bir göstergesidir.

Her ne kadar Türkiye'nin demokratik bir ülke olduğu savunuluyor olsa da, bu ülkede kendinden olmayanlara karşı yürütülen sistematik saldırılar hiç bitmedi.

Bugün mazlum edebiyatıyla ortalığı yangın yerine çevirenler, Sivas'ta bedenleri yakılırken, dışarıda zevk çığlıkları atan zihniyetin ta kendisidir.

Bugün mazlum edebiyatıyla ortalığı yangın yerine çevirenler, dün TİP'li gençlerin boğulmasına alkış tutanlardır.

Bugün mazlum edebiyatıyla ortalığı yangın yerine çevirenler, dün Maraş'ta, Malatya'da, Çorum'da Alevi evlerine, Nazi Almanyası'daki gibi beyaz kireçlerle çarpı atanlardır.

Bugün mazlum edebiyatıyla ortalığı yangın yerine çevirenler, dün 1 Mayıs 1977'de halkın üstüne panzerleri sürenlerdir.

Bugün mazlum edebiyatıyla ortalığı yangın yerine çevirenler, dün 17 yaşındaki Erdal Eren'in idamında sandalyeye tekme atanlardır.

Bugün mazlum edebiyatıyla ortalığı yangın yerine çevirenler, dün darbeleri yapanları alkışlayanlardır.

Bugün mazlum edebiyatıyla ortalığı yangın yerine çevirenler, dün işkencehanelerde yaşananları görmezden gelenlerdir.

Bugün mazlum edebiyatıyla ortalığı yangın yerine çevirenler, dün Beyoğlu'nda Ermenilerin Rumların evlerini yağmalayanlardır, kadınlarına kızlarına tecavüz edenlerdir.

Bugün mazlum edebiyatıyla ortalığı yangın yerine çevirenler, dün Kubilay'ı arkadan vurup, kafasını diğere geçirenlerdir.

Bugün mazlum edebiyatıyla ortalığı yangın yerine çevirenler, ırkçı-faşist-şeriatçı birlikteliği kurup, uygulayanlardır.

Bu halk artık tarihiyle yüzleşmelidir. Tarihimizle, utançlarımızla, yaşadığımız ve yaşattığımız vahşetlerle yüzleşmediğimiz sürece 2 Temmuz 1993 ne ilk ne de son olacaktır.

1 Temmuz 2010

Fuck off Pele


Pele: Maradona iyi bir teknik direktör değil. Çünkü tuhaf bir hayat tarzı oldu ve bu nedenle iyi bir takım oluşturması zor.

Belaltı vurmuş, daha önce de yapmıştı, yine yapmış. İyice kabak tadı vermeye başladı bu açıklamalar. Kişisel çekişmelerini sürekli medya önünde malzeme yapmak, başlı başına aşağılık bir tavır.

Buna bir de, "yaşam tarzı" gibi bel altı darbelen eklenince, iyice boktan bir durum halini alıyor.

Klasik gündemde kalma çabaları bunlar. Maradona, o ya da bu biçimde dünyada her zaman gündem olmayı başarmış durumda. Pele'nin gündemde kalma çabası ise sadece Maradona üstünden oluyor.

Zaten sevmediğim bir adamdır. Bürokrat tipli Pele'dense, yüz bin kere halka yakın Maradona'yı tercih ederim.

Fuck off Pele...

Aptal deryasına atılan kulaçlar


Stoch: Fenerbahçe taraftarının çok tutkulu olduğunu duymuştum. Bunu Hollanda’da yaşadım.

Bu taraftarlar bulunduğu her ortamı rakipler için cehenneme çevirecek kapasitede. Fenerbahçe’nin parçası olabilmek benim için büyük bir gurur.

Caner Erkin: Galatasaray’dan ben ayrılmak istedim. Fenerbahçe’de oynamak istedim ve zaten bu yüzden buradayım. Galatasaray’da oynarken de, geçmişte de Fenerbahçe taraftarı olduğumu açıkladım. Ben gerçekten Fenerbahçeliyim.

Eski defterleri açmaya gerek yok Caner konusunda. Daha ilk transfer olduğu gün "İçime sinmedi" diye yazmıştım.

Eyvallah, transfer oldunuz ama ne gerek var bunlara. Daha 3 ay önce "Galatasaraylı Caner olarak anılmak" istiyordun ya.

Türkiye'de şu 'seyirci yalakalığı' kırılmalı acilen. Kimsenin Galatasaraylılığı, Fenerbahçeliliği ya da Bursasporluluğu'nu ölçen bir cihaz yok. Kaldı ki, beni bir taraftar olarak ilgilendirmiyor, futbolcunun hangi takımu tuttuğu.

Ben şimdi bir kurumda çalışıyorum. Buraya aşık mıyım? Değilim tabii ki. Ama emeğimi satarak, para kazanıyorum. Futbolcular da emeği karşılığında bir ücret alıyorlar. Buraya kadar her şey gayet iyi ve düzgünken, sen çıkıp niye böyle embesilce açıklamalar yaparsın ki.

Sorun Caner ya da Stoch değil. Galatasaray'a gelen de, Beşiktaş'a gelen de benzer cümleleri kuruyor.

Dünyanın en sığ futbol ülkelerinden biriyiz şu açılardan. Gelen her adamı binlerce kişi karşılar, futbolcu bayrak öper seyirci mest olur, bir maç oynadı mı kral yapılır, bir maçta adam asarız.

Bu adamların hemen hepsinin önce beyinsel gelişimlerini tamamlamış olması gerekiyor. Yoksa bir Dünya Kupası'nda yarı final görüp, sonraki kupaları evden izlemeye devam ederiz. Nietzsche, Sartre, Erasmus, Descartes okumalarını beklemiyorum da, biraz da kendilerini geliştirsinler, şu aptalca açıklamaları yapmaktan vazgeçerler belki.

Hayır, merak ettiğim şey, bu sözleri duyup mest olan gerizekâlı kaldı mı acaba? Kalmış olması lazım ki, şark kurnazları bu cümleleri sarf ediyor.

Nasıl bir ülkede yaşıyoruz hakikaten. Yöneteni aptal, halkı aptal, futbolcusu aptal, yöneticisi aptal. Biz de, aptal deryasına kulaç açmışız, yavaş yavaş ilerliyoruz...

30 Haziran 2010

Emrah Hamurcu postunu kaldırmama dair bilgilendirme






Benim twitter'ım yok, facebook'um filan da yok. Teknolojinin bu kısmıyla çok fazla ilgilenmiyorum doğrusu. Hayatından cep telefonunu silmiş bir adamım yani.

Ancak bloğa giriş çıkışları takip ettiğimden, kimin nereden geldiğini görüyorum. Chao ve lappappa, twitter'larında şu an göremediğiniz postun linkini vermiş.

Emrah Hamurcu'nun, maraton.com.tr'de "Özel Haber" ibaresiyle kendi imzasını koyduğu haberden sonra, birkaç mail trafiği oldu. İki kişi arasındaki yazışmaların özel kalmasından yana olduğumdan hiçbirini buraya yazmayacağım.

Sonuçta söze geçen haberin altındaki "Özel Haber" imzası silinmiştir ve "Galatasaray forumlarından alınmıştır" gibi muğlak bir ifade yerine "Fotoğraf http://galatasarayformalari.blogspot.com 'dan alınmıştır" ifadesi eklenmiş ve fotoğrafın orijinal hali yani Okan'ın imzasının bulunduğu şekli konuldu.

Sildiğim postun altına şöyle bir şey yazmıştım. Selocan, benim babamın oğlu değil, ben kendisinin amcası, dayısı, ağabeyi de değilim. Benim buradaki temel hassasiyetim, toplumda "gazeteci" olarak anılan insanların, giriştiği sahtekârlıktır.

Gazeteci kendisine gelen haberin üstüne atlamaz. O haberi hazırlarken, altına imzasını yani namusunu atarken, en ince ayrıntısına kadar araştırır, sorar, öğrenir. Ama ne yazık ki, internet ortamında hâlâ bir Basın Yasası sorunu olduğu için böylesi boşluklar doğabiliyor.

35 yıllık hayatımda (bakmayın 36 oldum ama direniyorum) herkesin hata yapabileceğini ve yapılan hatalardan dönmenin önemli bir erdem olduğunu anlamış bulunuyorum. Her ne kadar, şu yaşanmış hadisede halen daha açık delikler bulunmuş olsa da, yukarıda görmüş olduğunuz biçimde gereken düzeltmeler yapılmıştır.

Ben de Emrah'la yapmış olduğumuz elektronik posta yazışmalarında söylemiş olduğum üzere o postu kaldırdım. Yazılacak çok şey var, daha sonra döneceğiz.

Sevgili Selocan'a destek veren herkese ben de teşekkür ederim...

Kupa gazeteciliği


İlk önce belirteyim, böyle bir olgu yok, bu tamamen benim uydurmuş olduğum bir kelime bütünü.

Hepimiz, az ya da çok gazete okuyoruz, tv izliyoruz o yüzden de neler olup bittiğini yakınen görebiliyoruz. 2010 Dünya Kupası başladığından bu yana eğer dikkatli baktıysanız, medyada yer alan trasfer haberlerinin daha 'zengin' olduğunu fark etmişsinizdir.

Bu "Kupa gazeteciliğinin" en önemli kuralı, maçları yakından takip etmektir. Maçlar özenle izlenir, parlayan futbolculara özel bir ilgi gösterilir ve kulüplerin ihtiyaçlarına göre de, haberler gün be gün yıldırım hızıyla okura ya da izleyene iletilir.

Şimdi ufak örneklerle yola çıkalım. Şili'nin ilk maçında Alexis Sanchez oynadığı futbolla herkesin dikkatini çekti. Atıksal beyinli 2 gazetecinin kafası aynen şu örnekte görüldüğü üzere çalışıyor.

- Alexis Sanchez hengi bölgede oynuyor?
- Sol kanatta ama sağ kanada da kayıyor.
- Kanat diyorsun yani?
- Evet abi, bariz kanat oyuncusu
- Tamam Hilmi. Peki kimin kanat oyuncusuna ihtiyacı var?
- Abi, soru mu bu? Tabii ki Fenerbahçe'nin.
- Tamam o zaman, "Fenerbahçe'de Alexis Sanchez harekâtı" haberini yapıyorsun. Araştır bakalım, hangi takımda oynuyor, kaç kere milli olmuş filan.

Örnekte görüldüğü üzere, iki kafadar, gazetenin spor manşetini kotarmış oluyor.

Tabii örnekler sadece bununla da sınırlı kalmıyor. Bu oyun-mevki-ihtiyaç üçleminde bir haberdi. Bir de, çaptan düşen-ihtiyaç-yaş üçlemi var. Nasıl mı? Bakın..

- Lan, Osman. Bu Fransızlar kupada patladı. Bunların alayının fiyatı düşer.
- Abi, deli misin, hepsinin pazarı 3-5 milyon Euro düştü.
- Osman, bu Henry'nin yaşı kaçtı?
- 33 oldu abi.
- Herif süre bile alamadı. Hem bak Barcelona şutlayacakmış.
- Evet abi Yaya Toure'yi de satıyormuş.
- Yapma lan. İkisini aldırabilir miyiz?
- Abi Toure'yi Mançester (Ömer Üründül şivesiyle) istiyormuş
- Pekala o zaman. Kim golcü istiyor?
- Abi Fenerbahçe istiyor.
- Osman, "Fener'in rotası Henry" diye yaz. Habere ekle, Dünya Kupası'nda oynayamadı, kulübü de istemiyor, fiyatı düştü diye.
- Eyvallah abi.


Bu haberde de temel kıstas ve okuru inandırıcı olgularımız yaş ve kulüp bağlarıydı. Bitiyor mu bu kadarla. Tabii ki bitmiyor. Şimdi benim favorim olan yeni parlayan genç yıldız haberi var.

- Abi bak, bu Gana'daki Annan şahane ön libero. Ömer Üründül, her maçta söylüyor.
- Yapma ya, dikkatli izlemedim ben bu oğlanı.
- Abi ben tüm maçları izledim, harbiden herif süper. Çok temiz top oynuyor.
- Nasıl oynuyor lan?
- Abi temiz oynuyor işte. Bak aynı Alioum Saidou'nun gençliği gibi.
- Diyorsun.
- Evet abi.
- Ön libero dedin, değil mi? Kimin ihtiyacı vardı ön liberoya?
- Galatasaray. Yazmadığımız adam da kalmadı hem. Her milletten Diarra'yı bile yazdık.
- Peki bu kadar iyi oyuncuysa başkası alamaz mı?
- Abi daha o kadar parlamadı. Ama parlar diyor, Ömer Üründül.
- İyi, "Cim-Bom Annan'ı gözüne kestirdi" diye atın manşeti.


Dünya Kupaları ve Avrupa Şampiyonaları, yazın futbolsuzluktan ötürü, spor medyasının tek sığınma aracı haline geliyor. Hayatlarında hiç görmedikleri, isimlerini bile duymadıkları futbolcuları, çeşit açısından bir anda vitrine sürme olanağına sahip oluyorlar.

Eh, o kadar ismi bir arada bulunca da, fırsat kaçar mı? Kaçmaz tabii ki. Şimdi tüm bunları neden yazdım değil mi? Buna benzer diyalogları inanın duydum. O kadar ilginç ki, 10 kişilik spor servisinden sadece bir kişinin takip ettiği Dünya Kupası'nda, Japonya ile Güney Kore'yi, Gana ile Kamerun'u karıştıran gazeteciler görüyorum.

Her ne kadar işin dalgasında olsam da, acınacak durumda spor gazeteciliği. Bakmayın spor gazeteciliği diyorum ama futbol gazeteciliği olsa gerek bunun adı. Şu köşelerde yazan meşhur tiplerin telefon konuşmalarına şahit olmak moral bozuyor.

Serdar Taşçı nereli diyen arkadaşlara


Bundan önce Eren Derdiyok ve Mesut Özil hakkında yapmıştım. Arayan, soran çok olunca, insanlar bilgilensin istiyor, bu araştırmacı bünyem.

Evet hiçbir zahmetten kaçınmadım ve yanıtı buldum. Alman Milli Takımı kadrosunda bulunan Serdar Taşçı'nın ailesi Artvinli. Yani bu demek oluyor ki, Serdar Taşçı kardeşimiz Artvinli.

Bu postla ilgili kimi yazsam, yıldızı parladı. Sıra artık Serdar Taşçı'dadır. Bundan sonra hızlı bir yükseliş bekliyorum kendisinden.

Büyük bir takıma gidebilir, sakatlıklar olur milli takımda ilk 11'e yükselir. Orasını bilmem ama görürsünüz Serdar Taşçı'nın da geleceği, bu postla daha da parlak olacaktır.

29 Haziran 2010

Çeyrek finale çeyrek kala

İkinci tur maçları sona erdi. Bugün alınan her iki sonuç da, genel beklentinin bir yansımasıydı.

Yarın daha geniş biçimde çeyrek final eşleşmelerine dair söyleyeceklerimiz olacaktır.

İspanya'nın Dünya Kupası'ndaki serüveni bana 1988 Avrupa Şampiyonası'ndaki Hollanda'nın durumunu hatırlatıyor. Sözü geçen Avrupa Şampiyonası'nda Hollanda, daha ilk maçında Sovyetler Birliği'ne 1-0 yenilmiş fakat finali Sovyetler Birliği'ni 2-0 yenerek kapatmıştı.

İspanya da, tıpkı Hollanda gibi daha turnuvanın ilk maçında İsviçre karşısında aldığı 1-0'lık yenilgiyle yola başladı. Herkesin kafasında az-çok soru işaretleri doğdu haliyle. Ancak gelinen noktada, çeyrek finaldeki rakibi itibariyle en rahat eşleşmeye sahip.

Final için önlerinde Brezilya, Arjantin, Hollanda ya da Almanya gibi iki rakip yerine sadece tek takım var. Tabii bu kelimeleri, İspanya'nın Paraguay'ı rahat geçeceği savıyla yazıyorum.

İspanya ile futbol oynamak ciddi anlamda sinir bozucu. Eğer İspanya Milli Takımı'nda oynuyorsanız ya da TV'den izlerken, İspanya'yı destekliyorsanız haliyle zevkten dört köşe duruma geçiyorsunuz fakat durum tam tersiyse, işte o zaman çileden çıkmamanız için tek bir neden bile yok.

Yüzde 70'e yüzde 30 gibi abuk subuk bir topla oynama oranı bile her şeyi anlatmaya yetiyor aslında. İspanya bu iki rakamı öyle sıradan bir takım karşısında değil, 19 maçtır yenilmeyen bir Milli Takıma karşı yakalıyor.

Portekiz'de Carlos Queiroz, Ottmar Hitzfeld'den kopya çekmiş gibiydi. Ancak onun kadar başarılı olamadı.

Ronaldo'yu sevmediğimi pek çok kez söylemişimdir, bu fikrimde değişiklik yok ama ciddi anlamda üzüldüm. Dünya futbolunun merkezinde olup, kendi taraftarınca yuhalanmak, gerçekten insanın içini acıtıyor.

Bütün ülkenin tüm sorumluluğunu, tek bir adamın sırtına yükleyip, medet ummak akılcı bir çözüm değil. Bunun altında ezildiği her halinden anlaşılıyor.

Messi ile karşılaştırıldığında, Arjantinli'nin çok daha şanslı olduğunu söylemem mümkün. Ronaldo'nun çevresi Tevez, Milito, Higuain, Di Maria gibi yeteneklerle örülü değil. O yüzden, kuvvetle muhtemeldir ki, gerek kendi ülke medyasında gerekse de, başka ülkelerde başlatılacak "Ronaldo milli takımında, kulüp takımlarındaki gibi oynayamıyor" tezine, şimdiden şiddetle karşı çıkacağımı belirteyim. Zaten bu tartışmaların tamamı deli saçmasından ibarettir.

İkinci turun diğer maçında ise Paraguay-Japonya karşılaşması ise, bu turnuvada izlediğim en kötü oyuna sahne oldu. Hakkı penaltılara gitmesiydi. Penaltıları hep Rus ruletine benzetmişimdir. Penaltıyı kaçıran Komano'nun vuruşu da dahil olmak üzere her iki takımın penaltıcıları da doğru vuruşları yaptı.


Şu kadarını söylemeliyim, Japonya yerine Güney Kore, Paraguay'ın karşısında olsaydı bu turu geçerdi. Korkakça oynayanların, sürekli tartıp biçmelerin futbolda yeri olmamalı. Tabii bunu izleyen biri olarak söylüyorum. İşin içinde olanlar için durum böyle değil. Fakat Paraguay çeyrek finalde ancak bizim gibi izleyici olurve skorun olabildiğince altta kalması için çabalar. Biraz iddialı oldu ama sahadaki futbola baktığımızda, gerçekçi olduğunu söylemek olası.

Başta da belirttiğim gibi, çeyrek finale dair kelamlar yarın. Yarın olmasa da, bir sonraki gün. Bizim de kendimizi nadasa almamız gerekir. Bundan sonra hedefimde Hollanda, Arjantin ve Gana dışında takım kalmadı.

40 yıl önce futbol ayakkabısı


Fotoğraftaki futbol ayakkabısı Sir Stanley Matthews.

Futbolun gelişimini sadece ayakkabılara ve toplara bakarak bile anlamamız mümkün sanırım...

İngiltere'nin Yılmaz Vural'ı; Harry Redknapp


Harry Redknapp: İngiltere Milli Takımı teknik direktörlüğünü İngiltere’de doğup büyüyen ve İngiliz futbolunu bilen birinin üstlenmesi gerek. Göreve talibim...

Bir an Yılmaz Vural konuşuyor sandım. Hayır, ilginç olan şu. Yılmaz Vural mı haklıydı yoksa Redknapp mı Yılmaz Vural tipinde bir adam?

Dünyanın başka yerlerinde, üstelik kalite farkı olduğunu düşündüğümüz İngiltere ile Türkiye'de benzer şeylerin tartışılması, insana garip geliyor.

Abarttın demeyin sakın.

28 Haziran 2010

Hollanda-Brezilya maçına erken bakış


Hollanda futbolunun yeri her futbolsever için ayrı olmuştur. Her büyük turnuvaya (1988 Avrupa Şampiyonası dışında) büyük umutlarla ve büyük beklentilerle gelirler, grup maçlarındaki futbolla taraflı tarafsız herkesi büyülerler. Ancak grup maçları sonrası tek ayaklı maçlar başladığı andan itibaren, tekleme emareleri kendini gösterir.

Hollanda'nın ikinci turda hesaplarını, Paraguay ya da İtalya'yı düşünerek yaptığı muhakkak. Fakat dünya kupaları tıpkı bugün olduğu gibi bambaşka defterlerin açıldığı karşılaşmalarla dolu.

Çok rahat geçebilecekleri Slovakya karşısında Stoch ve özellikle de Vittek'in karşı karşıya kaldıkları pozisyonlarda, 2010 Dünya Kupası'na damga vurabilecek bir sürpriz yaşayabilirlerdi. Olmaması direkt olarak tecrübeyle ilgiliydi. Rakip Slovakya değil de, çeyrek finaldeki Brezilya olsa ve Vittek ve Stoch yerine Fabiano ile Kaka'nın bu pozisyonlara girdiğini varsaysak, sonucun ne olacağını kestirmek az çok mümkün.

Robben, ilk turdaki sakatlığı sonrası tam performansla sahaya çıktığı Slovakya maçında, aslında dünya futbolunda biraz hakkı yenmiş bir adam olduğunu gösterdi.

Niye bilmiyorum, Robben'e hiç Messi muamelesi yapmadık ya da Ronaldo'ya gösterdiğimiz saygıyı göstermedik. Real Madrid'de bile istenmeyen adam oldu, bunun üstüne ne söylenebilir ki?

Oysa sahada yaptıkları, oynadığı takımlara etkisi tartışılmaz. Robben'i kendi kalibresindeki diğer yıldızlardan ayıran en belirgin özelliği, kendinden çok takımı için oynaması. Dripling yeteneği, 1'e 1'lerdeki etkinliği, sürati, ortaları, 26 yaşına gelmiş bu adamın, benzerlerinden hiçbir farkı olmadığını, hatta birçoğuna nazaran yetilerinin üstün olduğunu gösteriyor. Hep, hakkı yenmiş bir adam olduğunu düşündüm, hâlâ da aynı fikirdeyim.

Turnuva başlamadan önce "Favorim Hollanda" derken, iki ismi hedefe koymuştum Hollanda açısından. Biri Robben, diğeri ise Sneijder. Şu dört maç sonunda gördüm ki, belki Gullit ve Van Basten etkisinde değiller ama bir takımı şampiyon yapabilecek güçteler. Tabii, bu iki isme eklemlendirilecek oyuncular da mevcut. (Örn: Kuyt, De Jong, Van Bommel...)

Hollanda'nın bu Dünya Kupası'ndaki en temel eksiği, Van Nistelrooy tarzında bir adama sahip olmamaları. Ne yazık ki, Van Persie aynı etkiyi yapamıyor. Oyun stili olarak da, futbolcu tipi olarak da buna uygun değil. Klasik golcü tanımına uyan bir adamın, forvete oturtulması durumunda sanki daha başarılı olurmuş gibi hissediyorum ama bunların hepsi birer varsayım.

Çeyrek finalde önlerinde, bu kupada verecekleri en zor sınav var. Bu virajı geçtikleri taktirde, şampiyon olacakları düşüncem perçinlenecek. Aslında Brezilya için de benzer bir durum söz konusu. Bu kupada karşılaşacakları 31 takımın içinde kendilerine en ters gelebilecek rakiple karşılaşacaklar.

Brezilya'yı, Şili karşısında izledik. Akıl öyle menem bir şey ki, hiçbir şey yolunda gitmezken, bir anda onun sayesinde istediğinize ulaşabiliyorsunuz. 35 dakika boyunca, rakibin hata yapmasını bekleyen Brezilya'da Maicon, tam 34. dakikada orta yapacakken kafasını kaldırdı ve baktı. Pozisyonu biz göremedik ama TRT spikerine göre içeride 2 kişi vardı. Maicon şu kararı verdi ceza sahasına baktığında, "Şimdi orta yaparsam içeride 2 kişi var fakat topu rakibe çarptırıp kornere çıkartırırsam minimum 5 adamla ceza sahasında olacağız."


Belki şu yazıyı okuyan herkes "Oha birader amma yazdın" diyebilir ama pozisyonu tekrar izleyin. Yani o orta anını, Maicon'un bakışını ve topu bilinçli bir biçimde rakibine çarptırıp kornere çıkartırmasını. Kesinlikle böyle düşündüğüne eminim.

Evet işte, 90 dakikalık aksiyon içinde aklınızı kullandığınız bir an, kalan 55 dakikanın çorap söküğü olmasını sağlıyor.

Şimdi üste dönüp bakalım. Evet hem Hollanda hem de Brezilya, kendi açılarından bu kupada oynayacakları en zor takımla oynayacaklar. Brezilya, ilk kez topun sürekli kendinde kalmasını isteyen, sürekli ve şuursuzca değil (Bundan önceki turnuvalarda Hollanda'nın temel yıkılış sebebidir) bilinçli bir biçimde rakibinin üstüne giden, orta sahasını sağlam bir blokla koruyan; üstelik sadece kesici değil aynı zamanda topu oyuna sokmayı becerebilen bir orta sahayla karşı karşıya.

Açıkçası, Brezilya-Hollanda maçının genel olarak orta sahada kısır geçeceğini ve beklentilerin aksine çok zevkli ve kaliteli olmayacağını düşünüyorum. Benzer özellikler taşıyan iki takım oynayacak çünkü.

İki takımın defanslarını karşılaştırdığımızda kesin bir üstünlük var. Onun ismi de Maicon. Hiçbir turnuvada bu kadar baskın ve dominant bir kanat beki izlediğimi hatırlamıyorum. Oyunun skoruna her saniye etki edebilecek, rakibin sol kanadını canından bezdirebilecek, neredeyse her yaptığı orta isabetli olan bir adam.

Dunga kuvvetle muhtemeldir ki, kazanma planlarını 35'lik van Bronckhorst'a karşı kuracaktır. Bu, takımı açısından en doğru ve en akılcı taktik olacaktır.

Diğer tarafa gelince, Bert Van Marwijk eğer van Bronckhorst'u Maicon'la, kaderine razı bırakırsa, kendi açısından en yanlış tercihi yapmış olur.

Doğrusunu söylemek gerekirse, bu turnuvada kime gönül verdiysem, diğer tarafın kazanmasını izlemek zorunda kaldım, birkaç karşılaşma dışında. Hollanda-Brezilya maçında gönlümün kefesi açık ara Hollanda derken, aklımın kefesi ise Maicon etkisizleştirilebilirse (zor kelimeymiş ya da ben zorladım) Hollanda'nın kazanacağını söylüyor.

Şili ve Slovakya için mutlaka bir şeyler söylemek gerekir. Slovakya, kendi açısından çok parlak bir turnuva geçirdi. Sadece 3-2'lik İtalya maçı için bile, ülkede birkaç belgesel çekilebilir. Vittek bu turnuvada Slovakya forması değil de; Hollanda, Almanya forması giyse Salvatore Schillaci etkisi yaratabilirdi. Bu bakımdan 2010'un kazananlarından birinin Ankaragücü olduğunu söylemek mümkün. Stoch'a gelince, ciddi anlamda yetenekli olduğu su götürmez fakat asla ve asla şapkadan tavşan çıkartabilecek bir futbolcu değil. Fenerbahçe ve Galatasaray arasındaki kavganın son derece gereksiz olduğu, bu kupada görülmüştür.

Şili bu turnuvanın futbolsever açısından hemen herkesin gönlünü kazanmıştır. Futbola pozitif bakan, futbol oynamaya çalışan ve izleyeni pişman etmeyen bir takımdı. Ama onların da kaderi, son dünya kupalarında parlak futbol oynayan takımların başına geldiği gibi oldu ve ikinci turda elendiler. Yine de, kısır ve zevksiz geçen ilk turların en iyi takımlarından biriydiler ve bizleri heyecanlandırlar. Akılda kalmaları bile çok önemli...