7 Temmuz 2010

Yeniköy Kasabı: 2 - Stajyer Alman: 0


Maç öncesi basın toplantısında Iker Casillas'ın söylediği gibi İspanya, tarihinin en önemli maçına çıktı. Almanya'nın turnuva boyunca gösterdiği görkemli ve rakipleri korkutan futbolu, yarı finalde yoktu, olması da güçtü zaten.

İspanya ile oynamak ciddi anlamda işkence gibi rakipler açısından. Futbol oynamak için gerekli materyalı sizinle paylaşmamak için ellerinden geleni yapıyorlar. Futbol iki topla oynanamayan bir oyun olunca, haliyle zorlanıyorsunuz. Dünkü kapanışı, Torres'iz İspanya'nın maçı rahat geçeceğine daim bir kelimeyle sonlandırmıştım, 'Şen Kasap' Del Bosque, aklın yolunun bir olduğunu kabul ederek, doğru oyuncu seçimiyle sahaya çıktı.

Almanya açısından maç sonrası muhtemelen Müller'in yokluğu çok yazılıp çizilecektir ancak olmamasının çok önemli olduğunu düşünmüyorum. Benim adıma önemli eksik Ballack'tı.

Futbol tarihinin en parlak jenerasyonunu yakalamış olan İspanya, daha başlama vuruşundan itibaren, "Buranın abisi benim, ufaklık çekil kenara" der gibi, Almanya'nın üstüne gitti. İlk yarıda Puyol'un penaltı noktasında vurduğu kafa vuruşu, maçın daha erken sonuçlanmasını sağlayabilirdi İspanya açısından.

Almanya turnuvada öne geçemediği iki maçı da kaybetti. Tam bu noktada tecrübe denen olgunun bir takım için önemini fark etmek gerekir. Evet, İspanya Almanya'nın oynaması için çok fazla fırsat vermedi ancak Almanya orta sahasında Ballack gibi bir tecrübe abidesinin olmayışı, kendileri açısından tempo ayarlayamamalarına neden oldu.

İspanya'nın zor yenilme nedenlerinden en önemlisi Xavi ve Iniesta ikilisi. Uçurumun kenarına gözleri kapalı bıraksan, ne yapacaklarını tahmin ederler. Herhangi birisi daha topu aldığında, diğeri bambaşka bir yere hareketleniyor ve topla buluşuveriyor. İlk yarıda özellikle sol kanattan Iniesta'nın yaptığı bindirmeler, Alman defansını fazlasıyla yıprattı.

Del Bosque açısından işler, hep iyi gitti. Arne Friedrich ve Per Mertesacker gibi iki ağır adamın arasına atılacak derin paslarla sonuca gitmek istemesi, en zekice hamleydi. Oysa benzer bir refleksi Maradona göstermiş olsaydı, bugün yarı finalde Arjantin'i görebilirdik.

Löw'ün lacivert kazak totemi bu kez tutmadı. Artık kokmaya yüz tutmuş o kazağını rahatlıkla çıkartabilir. Latife bir yana Almanya'ya harika futbol oynattı.

Senelerdir izlediğim en iyi Almanya'ydı. Bu genç nesil, eklenecek birkaç futbolcuyla birlikte bir sonraki Avrupa Şampiyonası ve Dünya Şampiyonası'nın başat favorisidir. Her şeyden önce, bir futbolsever olarak Almanya'yı takdir etmek lazım.

Mesut Özil'i ayrı bir başlıkta konuşmak gerekir aslında. Turnuvaya başladığı grafikle yarı final itibariyle bitirdiği grafik arasında epey bir fark var.

Zorluk derecesi yüksek maçlarda, sahada biraz silik göründü. Tabii bunda, tüm rakiplerin öncelikli hedefinin Mesut olması da büyük etken. Yine de, izlemek acayip hoş. Biraz daha tecrübe kazandıkça, tadından yenmez bir hal alır.


Başlık az-çok kendini ele vermiştir. Türkiye'de her gelen adamı yerden yere vuruyoruz, herkesten çok futbol bilgimiz var, herkesten iyi teknik direktörüz, herkesten fazla futbolcuyuz, sonuç ortada. Türkiye'nin en iyi yorumcusu denilen adam gibi (Nasıl bir şeydir anlamış değilim, stüdyodan yorum yapıyor herif. Bunu ayrı olarak yazarım yoksa hadise fazla uzayacak) evimizden izliyoruz.

İtin kıçına soktuğumuz adamlardan biri finalde, diğeri oynattığı futbol için tüm dünyadan alkış alıyor.

Acilen arınmamız gerekir. Meryem Ana'ya mı gideriz, Kabe'de dört mü döneriz, yoksa Küba sokaklarını mı arşınlarız bilmiyorum. Artık kim neye inanıyorsa onu üstüne alsın ama mümkünse bu eblehlik noktasındaki ukalalığı bir kenara bırakalım.

Şu ülkede yorum yapan, futbol konuşan adamların 'Ahtapot Paul' kadar futbol bilgisi ya da beyni varsa ben de terliksi hayvanım. Futbolu üç gün önce bırakmış adamlar bu ülkede Rijkaard'ı eleştiriyorsa ve biz bir biçimde bu malları izliyorsak, oturup kendimizi de sorgulamamız lazım.

TRT spikerleri 'pes' dedirtmeyi her seferinde başarıyor. Gözünü seveyim, ben çocukken spikerdin, hâlâ spikersin. Dersinizi çalışın biraz. FIFA kural getirdi, Levent Özçelik "Kart sınırında kimse yok" diye vıdı vıdı ediyor. Taktılar Klose'nin 2 gol daha atıp, Ronaldo'yu geçmesine.

Herif gol kralı olsa, iki Dünya Kupası'nda gol kralı olan tek adam olacak. Bir kişi de çıkıp şunu söylesin mümkünse. Iniesta'ya, 'Torres' dedi, üstüne "Torres bizi andı" diyor sırıtarak. Valla Torres'i bilmem ama tüm turnuva boyunca, ben hepinizi bol bol andım.

'Ahtapot Paul' dedim de, aklıma geldi. Oberhausen'de yaşayan bu garibimi zeytinyağına yatırır mı acaba Almanlar?

Unutmadan, sahaya giren Süperman t-shirt'lü eleman Torres'in kardeşi mi nedir? Bildiğin Torres'in siyah saçlı hali gibi geldi bana. Bilmem siz ne düşünürsünüz?


İspanya-Hollanda maçına daim de söyleyeceğimi kısaca yazayım. İspanya her şart ve koşul altında maçın mutlak favorisi. Gönlüm Hollanda ile çarpacak, şimdiden söyleyeyim.

Hem ne demiş ünlü Türk spor yorumcusu abimiz; "Futbol enteresan oyun Levent."

Bart! Yaz tahtaya



Dergiye yazınca oluyor mu? Hâlâ aynı zihniyette devam edebilmek için ya gerizekâlı olmak gerekir ya da beyinsiz. Bu kadar söylenince inanalım o vakit.

Bart! Yaz tahtaya.

Fenerbahçe tek büyük
Fenerbahçe tek büyük
Fenerbahçe tek büyük
Fenerbahçe tek büyük
Fenerbahçe tek büyük
Fenerbahçe tek büyük
Fenerbahçe tek büyük
Fenerbahçe tek büyük
Fenerbahçe tek büyük
Fenerbahçe tek büyük
Fenerbahçe tek büyük

41 yılda uğradığımız erozyon



Yıl 1969 ve yıl 2010. 40 yılda geçirdiğimiz evrim, şu iki fotoğrafta ortaya çıkmaktadır. Kitlelerin tepkisinden, kitlelerin tepkisizliğin uzanan yolda işin bir diğer boyutunda ise gün be gün demokratikleşen (!) ülkemizde artık 3 kişinin yaptığı eyleme bile tahammül gösteremiyoruz.

Kendi gölgesinden korkan bir toplumun bireyleriyiz. Bakmayın ben birey diyorum ama birey filan da değiliz. Olsak olsak sürünün bireyleri olabiliriz ancak. 41 yılda bizden gidenler; onurumuzdan başka bir şey değil.

Bir de garip bir nesil yetişiyor. Eylem yapmayı bilgisayar başında iki kelime yazmakla karıştıran beyinsizlerle örülmeye başlıyoruz. Hayatında herhangi bir toplumsal eyleme dahil olmamış tıfıl gençlik, twitter'ına, facebook'una iki alengirli cümle yazdığında, kendi vicdani mastürbasyonlarını gerçekleştirmiş oluyorlar. Ülkeye karşı tüm sorumluluklarını, bilgisayar başında yerine getiriyorlar.

Tam da yönetenlerin istediği şey. İnsanları sokaklardan uzaklaştırıp, evlerine hapsetmek. Bu Amerikan tarzı eylemlilik oluyor.

Haaa, o 3 genç ne mi yapıyor? Antalya'ya gelen ABD uçak gemisini protesto ediyor. Ah be güzellerim, ne gerek var. Gir twitter'a, facebook'a yaz oradan iki kelime. Ama kelimeler genelde Türkçe olmasın ki, daha bir etkili olduğu sanılsın.

Önce beyin lazım değil mi güzel kardeşim?

6 Temmuz 2010

Gyan'ın gözyaşları için iyi oldu


Gündüz, yazamam demiştim ama tabii günün yoğunluğundan akşam Hollanda-Uruguay maçı olduğunu bile unutmuşum. Valla bu kez ben demiştim demek istiyorum ve Dünya Kupası başlamadan önce içimdeki his kümesinin ve iki hazırlık maçıyla birlikte verdiğim karar sonrası yazmış olduğum "Dünya Kupası öncesi hislerim" başlıklı postta turnuvada başat favorimin Hollanda olduğunu söylemiştim.

Ehh finale kadar geldiler bundan sonra da beni kırmadan şampiyon oluverirler bir zahmet. Bunu söylerken, Hollanda'nın ilk kez bu denli gerçekçi futbol oynadığına güvenmiştim.

Bundan önceki Dünya Kupaları ve Avrupa Şampiyonaları'nda, dünya üstünde yaşayan her futbolseveri mest eden ama bir türlü sonuca gidemeyen Hollanda yerini, ayakları yere sağlam basan, futbolda defans denilen olgunun da var olduğunu fark eden, daha maçın başlamasıyla delicesine bir tempo koyup, karşılaşmaların sonlarında koşmakta bile zorlanan bir takım görüntüsüne bıraktı.

Kabul etmeliyiz ki, 1988 Avrupa Şampiyonası'ndaki o harikulade takım yok, hepimizi mest etmeye de çalışmıyorlar. Fakat her Hollanda takımı gibi, "Top bende olsun başkasına vermem" felsefesinden hiçbir şey kaybetmiş değiller.

Uruguay'ın Gana'ya karşı elde ettiği, bende derin izler bırakın o pis maçta, "Umarım iğrenç bir gol yerler ve öyle elenirler" demiştim. Sneijder'ın golündeki Van Persie'nin pozisyonunun ofsayt olduğu düşünülecek olursa, şahane olduğu fikrindeyim.

Uruguay'ı destekleyen arkadaşlara avucunu yalamaktan başka bir şey düşmüyor. Gana maçında aldıkları galibiyet, futboldaki boktan bir kuralın sonucudur. Yoksa bugün yarı finalde Gana olmalıydı. Sadece Gyan'ın akıttığı gözyaşları için bile Uruguay'ın yenilmesi gerekiyordu.

Yarı finale kolu kanadı kırık çıkan Uruguay, bundan daha kötü bir Hollanda bulamazdı karşısında (Her maç sonunda da bunu söylüyoruz herifler finale çıktı). Turnuvanın başından beri Van Bommel sayesinde sahaya vücut olarak 11 ama beyin olarak 10 kişi çıkıyorlar. Bert van Marwijk, Van der Vaart eziyetine benim gibi daha fazla dayanamamış olacak ki, yanında oturttu 45 dakika boyunca.

Hollanda koskoca bir turnuvayı, Sneijder ve ikinci turla birlikte Robben'in performansıyla finale kadar getirmeyi başardı.


Finalde, İspanya ya da Almanya'ya tahterevalliye oturtacak olursak olursak, Hollanda'nın daimi olarak havada kalacağını söylemek mümkün. Ama işte bu oyun garip mi garip ve Robben gibi de bir adam var elde. Şu anlık patlamalar halindeki oyununu bütün 90 dakikaya yayarsa, tahterevalliyi dengeye getirebilir.

Uruguay aslında, tarihi bir başarı gösterdi. Bakmayın o kadar laf ettiğime buraya kadar iyi geldiler. Bir takımda en sevdiğim özellikten birine sahipler, o da inat. Sınırlı kapasitelerini hırsları sayesinde minimize ettiler.

Giovanni van Bronckhorst, sadece bu kupaya değil, dünya kupaları tarihine geçecek bir gol attı. Aklıma ilk, Hagi'nin 1994'te Kolombiya'ya ve Şampiyonlar Ligi'nde Monaco'ya attığı gol geldi. Ancak şahane bir sol ayağın atacağı goldü, öyle de oldu.

Ömer Üründül'den söz etmeden olur mu? Olmaz. Arkadaş, nasıl bir orta manyaklığıdır, nasıl bir şut düşmanlığıdır anlayabilmiş değilim. Uzaktan vurulan her şuta "Ama yana verse orta yapar, daha tehlikeli pozisyon olur" deyip durdu, turnuva boyunca. Haaa, tabii söz konusu Afrikalılar olunca "Son hareketi yapamıyorlar, düşünemiyorlar" ırkçı söylemine başvurdu.

Van Bronckhorst'un pozisyonu gol olunca haliyle bir tepki veremedi. Ayrıca bütün bir maç boyunca aleni olarak Uruguay destekçiliği yapıp, skor 3-1'e taşınınca "Uruguay'ın gücü bu kadar" demesi, beni benden aldı.

Sanırım 3 maç daha çekeceğiz bu adamı. Ondan sonra hayatım boyunca görmek ve duymak istemiyorum.

Yarınki tahminim İspanya'nın alacağı yönündedir. Eğer Torres oynamayıp, orta sahada Fabregas oynarsa o zaman net bir galibiyet bekliyorum. İkisinin de hakkı finaldi, yarın gerçek haklı ortaya çıkacak.

Atilla, ben ve hayallerim...


Bakmayın böyle göründüğüne. Hayatımda gördüğüm en vahşi kedi. Kendisini kedi değil Aslan sanıyor. İsim babası benim. İsmi "Atilla". Neden Atilla koyduğumu az çok tahmin edersiniz. Bana ait değil, kuzenimin kedisi. Mümkünse bana ait de olmasın. Bildiğin otururken, saldırıyor manyak. Ama dehşet sevimli.

Yarın yazar mıyım, yazmaz mıyım bilmiyorum. Ekstra bir durum olmazsa yarın için izin istiyorum herkesten.

Ciddi anlamda yoruldum. İşyerinde yazıyorum, postların hepsini. İş arasında çok yorucu oluyor. Bazen beynim kayıyor yazarken.

Aslında iyiden iyiye dinlenmem gerekir ama Ağustos başını bekliyorum, tatil için. Geçen yıl da tatile çıkamadığımdan vücut iflas sinyalleri veriyor. Omuz, bel, boyun ağrısı daimi olarak vuruyor, 3 yaşımdan bu yana süren baş ağrısı ise daha kısa aralıklarla dürtmeye başladı.

1 yıldır okuyorsunuz, 1 yıldır takip ediyorsunuz. Hiçbir zorunluluk olmadan, daimi olarak gelen giden herkese eyvallah. Bu herif kim görün dedim. Gizemli adam modeli olmayayım istedim. Bu arada 36 göstermiyorum değil mi lan?

Yarın yazamazsam, şimdiden kusura bakmayın.

Acilen intikam duygusu yok edilmeli


Şu yukarıda gördüğünüz fotoğraf, Şanlıurfa Hilvan'dan. Önceki gün Siirt'teki çatışmada öldürülen 'Kemal Urfa' kod adlı Yasin Özmen’in cenaze töreninden.

Birkaç gün önce yine bir cenazede, "İntikam" çığlıkları atılmıştı.

Sözün bittiği yerdeyiz artık. Kimse kendini kandırmasın, iki halk arasında tamiri mümkün olmayan bir çizgideyiz. Bu ülkenin, ahlak yoksunu, basiretsiz siyasetçileri kanı kanla yıkamak ya da çözümsüzlüğü dayamak için ellerinden geleni yapıyor. Siyasi bir çözüm bulunabileceğine dair tüm ümitlerim bitti.

Bir dönemin meşhur "Analar el ele versin, bu iş çözümlenir" söylemi de çoktan rafa kalktı. Çünkü analar da birbirinden nefret ediyor.

Ciddi anlamda iç savaşa sürükleniyoruz. Bunu görmemek için aptal olmak lazım. Yaşanan çatışmalar bu ülkenin dağlarından, şehir merkezlerine doğru hareketlendiği an, şu an yaşadıklarımız bize anlamsız gelecek.

30 yıldan bu yana herkes gördü, bu savaş sürecinin askeri önlemlerle bitirilemeyeceğini. Daha bir önceki Genelkurmay Başkanı'ın açıklamalarını hatırlasın herkes. "Bölgeyi BBG evi gibi izliyoruz" demişti. Bölgenin değil BBG evi gibi, anahtar deliği gibi izlenemediği açıktır.

Ölen asker ya da militan fark etmiyor. Ölenlerin yerini yenileri alıyor. Her iki taraf da, kendi haklılığını ortaya koymaya çalışıyor. Tehlikenin farkına varmaya çalışanlar, yavaş yavaş "Birlikte yaşamak zorunda mıyız?" cümlesini dillendirmeye başladı.

Birlikte yaşama koşulları ortadan kalkıyor. Bu koşullar daha da güçlenmeye başlarsa, bu görüş daha yüksek sesle dillendirilmeye başlanacak. Benim derdim, Misak-ı Milli sınırları filan değil. Ulusların kaderlerini tayin hakkına her zaman inandım, inanmaya da devam edeceğim. Zaten hangi ülke, kurulduğu günden sonsuza kadar aynı toprağa sahip olabilir ki?

Şunu açıkça ortaya koymamız lazım; birlikte yaşamak her zaman mümkün. Ama kimse kimseye kan hesabı yapmayacak, kelle sayısı tutmayacak, kin gütmeyecek, nefret beslemeyecek. Böylesi bir durumda neden birlikte yaşamayalım.

Önce birlikte yaşayıp yaşamak istemediğimizi sorgulamamız gerekiyor. Eğer birlikte yaşamak istiyorsak, şiddetin her türlüsünü reddedip, şiddeti destekleyenleri reddedip, adım atmamız lazım. Adımdan kastım, açılım denen ne idüğü belirsiz bir olgu değil.

Bu devletin özür borcu olduğu çok kişi var. Kürtler, Aleviler, Ermeniler, Rumlar. Bunların hepsinden bir özür dilenmelidir. Yola önce böyle çıkılması lazım. Öte tarafın da, silahlarını acilen bırakması lazım. Elde silah, barış konuşamaz kimse. Tabii barış konuşmak isteniyorsa. Yok elde silahla devam edilecekse, ne silah biter, ne de o silahı tutacak insan.

Türkiye'de yaşanacak bir iş savaş, bu ülkenin felaketi olacaktır. Çünkü her şey olup bittikten sonra, sadece analar değil hepimiz gözyaşı dökeceğiz. Döktüğümüz gözyaşlarından kan damlayacağını bilerek yaşamalıyız ve düşünmeliyiz. İşin sonunda, birlikte döktüğümüz gözyaşında boğulmak da var.

Günün sözü bu olsun


Bir söz söylerken, arkasında duracaksın. Durmayacaksan söz vermeyeceksin.

Söz vermek g*t vermeye benzemez demişler. Birini vermek üç dakikanı alır, diğerinde hayatını bağlarsın.

İnsanlara karşı nefretim kartopundan çığa doğru ilerliyor. İnsan yeter ki, sevdiklerinden tiksinmesin, midesi bulanmasın. En berbat olanı budur çünkü.

Mesleki açıdan soytarılığa sözüm yok ama insanların soytarılaşmasına çileden çıkıyorum.

Haydi eyvallah..

Ahlaki değerler açısından doğru bir karar


Keita'nın futbolculuk yeteneklerine kimse söz edemez ancak eğer kendisi bu yaşta Katar'a gitmeyi seçiyorsa artık futbol oynamayı en azından bir süre askıya aldığı kesin. Öte taraftan, Galatasaray'ın futbolcu satmadan, yeni transfer yapamayacağı da ortadaydı.

Taraftarın memnun olmayacağı muhakkak ama benim baktığım pencereden Keita'nın satışı gayet anlamlıdır. Ne kadar yetenekli olursa olsun, istediği kadar yıldız olsun sahada daimi olarak antipatik hareketler sergileyen futbolcuların, Galatasaray'da forma giymesini hiçbir zaman içime sindiremedim.

Galatasaray'ın böyle bir kulüp olması, kendi adıma beni hep mutlu etmiştir. Kosecki formasını yere fırlattığı zaman ne kadar doğru bir karar alınmışsa, Keita'nın gönderilmesi de aynı doğrultudadır.

Karşı çıkanlar bir de şunu düşünmeli. Daha istenilen ve beklenen bölgelere transfer yapılmadan; Rijkaard, Keita'nın gönderilmesini ister miydi? Pek olanaklı görünmüyor. Muhtemelen Rijkaard'ın da oluru alınmıştır bu transferde.

Evet belki, bizi hop oturtan hop kaldıran bir adamı kaybettik ama ahlaki yönden sahada sürekli olarak zaaf gösteren, sinirlerine hakim olamayan bir futbolcuyu da bünyemizde barındırmamış olduk.

Sahanın ortasında sondaj yapanları gönderemeyenlerle aramızda bir fark olmalı. Benim için bu fark, hiçbir şampiyonlukla ölçülmez. Bazı değerler, şampiyonluklardan daha önemli yoksa "Asaletin bize yeter" diyemeyiz.

Keita'nın yolu açık olur umarım. Bu yaşta Katar'da oynayacak bir adam değil çünkü. Böyle adamlara fazlasıyla ihtiyaç var futbol dünyasında.

Haldun Üstünel'in pasifize edilmesinde, geçen yılki transferlerin payı büyükmüş bunu da görmüş olduk. Doğrusu Elano'nun da gönderileceğini düşünüyorum. Galatasaray'ı önümüzdeki günlerde yönetimsel açıdan büyük krizler bekliyor gibi.

Unutmadan, Keita'nın gidişi Kewell'ın kalmasının da habercisidir. Adnan Polat, taraftarı karşısına almayı sevmez.

5 Temmuz 2010

Türk futbolunun aydınlık yüzü; Şenol Güneş


Aslında biraz gecikti bu post. Perşembe günü evde yatarken, televizyon karşısında klasik kumanda-zapping ikilisi sırasında Lig TV'de haberlere bakıyordum. Trabzonspor'un sabah idmanına giden haberciler, futbolcuların antrenman alanına gittiği yola 2 tane Vuvuzela bırakmışlar ve futbolculara bir biçimde bunu çaldırmaya çalışıyorlar.

Tam bu sırada Şenol Güneş geliyor ve muhabir, "Hocam acayip bir alet. İçi de boş, hiçbir şey yok" diyor.

Ve Şenol Güneş yanıt veriyor, "Boş olur mu? Bağımsızlık var, özgürlük var onda. Onun için çalıyorlar."

"Nasıl güzel bir yanıttır", bu dedim kendi kendime. Bütün dünyanın nefret ettiği bir aletin, ne anlama geldiğini, insanların onu neden çaldığını bir cümle ile özetledi.

Şenol Güneş, Türkiye'de ciddi anlamda hakkı yenmiş bir futbol adamıdır. Özellikle teknik direktörlük döneminde, Milli Takım'ın Dünya 3.sü olduğu dönemde, arkasından söylenmedik kalmadı. Karizmasının olmadığından tutun da, Türkiye'nin ciddi hiçbir rakiple karşılaşmadığına kadar, herkes ağzına geleni söyledi.

Ne yazık ki, Türkiye'de futbol ve futbola yön verenlerin söylemleri, taraftar nezdinde çok çabuk biçimde yayılıyor. Bir kişinin söylediği deli saçması, daha sonraları genel ve hakim görüş haline geliyor.

Oysa Şenol Güneş, Türkiye'de futbolun en aydınlık yüzlerinden biridir. Gereksiz polemiklerden uzak duran, kimseye sataşmayan, işini yapan güzel mi güzel bir adam. Fakat biz böyle Şenol Güneş tavrında ve tarzında adamları sevmiyoruz. Biz istiyoruz ki, birileri hep bize hakim olsun, aşağılasın, üstten baksın. O zaman daha kabul görür bir insan haline geliyoruz.

Yıllarca yazılıp çizildi şu Şenol Güneş'in karizması meselesi. Kaç tane teknik direktör acaba, o soruya aynı cevabı verirdi? Kaç tane teknik direktör, herkesin nefret ettiği vuvuzelanın içinde taşıdığı anlamı bilebilirdi? Doğrusu bir elin parmakları kadar olduğunu sanmıyorum.

Skibbe, Löw, Rijkaard ve Şenol Güneş gibi adamların ortak noktaları, işlerini yaparken kimseye sataşmadan, kimseye laf etmeden, kendi önüne bakmaları. Oysa basın, bu tipte teknik direktörlerden nefret ediyor. Çünkü kendilerine malzeme çıkmıyor, konuşacak, tartışacak bir yönleri yok.

Bu yüzdendir ki; Daum, Bülent Uygun ya da Fatih Terim stili adamlar yeğ tutuluyor. Çünkü biri karşısında alabildiğine ezilip büzülüyorlar, diğerini ise alabildiğine eğip büküyorlar.

Şenol Güneş, bu topların hiçbirine girmez, çünkü onun popülarite derdi yok. İşini yapmaya odaklanmış, işini yaparken de, egolarını işinin önüne çıkartan yapıda değil.

Trabzonspor'da, Şenol Güneş'in göreve gelmesinin ardından olumlu anlamda değişimleri hep birlikte gördük.

Böylesi güzel bir adamın, Türk futbolundan uzaklaştırılmaması gerekir. Bir tane aydınlık yüzü de yemeyelim artık. Bu kadar pisliğin, çirkefliğin, iğrençliğin içinde Şenol Güneş gibi bilgili, kültürlü, kariyerli, lafın kısası adam gibi bir adamı da futbolumuzun içinde tutalım.

Kim ne derse desin, Şenol Güneş, teknik direktör olarak başarılıdır. Başarısının yanı sıra, Türkiye'nin ihtiyaç duyuğu insanlardan biridir.

Trabzon halkı ve medyası yerinde olsam Şenol Güneş'i asla bırakmam, yemem, yedirtmem. Kendi seçimlerini yapma noktasındalar. Ya takımlarının teknik direktör mezarlığı olmasına göz yumarlar ya da Şenol Güneş'in arkasında dimdik dururlar ve uzun vadede başarılı olmayı seçerler.

Sadece Trabzonspor için değil bu sözlerim. Şenol Güneş gibi güzel bir adam, ot gibi bitmiyor sağda solda.

Ben Şenol Güneş'i çok seviyorum. Tekrar edeyim, "Şenol Güneş, Türkiye'deki karanlık futbol ortamının, ender aydınlık yüzlerinden biridir."

Şenol Güneş gibi bir değere sahip olmak, bu ülkenin şansıdır.

Yılın en bomba transfer şakası

Bank Asya'nın yeni ekiplerinden TKİ Tavşanlı Linyitspor taraftarları, takıma 3 yabancı futbolcu transfer edildiğini, sosyal paylaşım sitelerinde duyurunca, bazı 'saf' taraftarlar, antrenmana giderek, yeni transferleri görmek istemiş.

Yeni transferlerin isimleri şöyle: Alman Otumagen (Oturmaya gelin), Senegalli De Ura (Ta orada), Nijeryalı Ge Bureye (Gel buraya), İsveçli Gelirössen (Gelir umarım), Ganalı Nerde Hana (Nerede, hani?), Fildişi Sahili’nden Aha Be (İşte böyle), İsrailli Gelmemyon (Gelmiyor musun?), Sırbistanlı Sası (Küf ve çürük gibi kokan), Japon Mataramasuko (Matarama su koy)"

Valla ben özellikle İsrailli Gelmemyon, Fildişili Aha Be ve Japon Maratamasuko isimlerine koptum.