16 Ağustos 2010

İyi bakın


Yaklaşık 4 yıldan bu yana bunun gibi bir sürü fotoğraf gördüm. Karenin içinde tek bir Galatasaraylı ve yanında minimum 3 rakip. Mehmet Batdal orada donunu mu çekiştirir, jartiyerini mi ayarlar bilmiyorum. İzbandut gibi herifsin, takım arkadaşına posta koyarlarken, sen sırtını dönmüşsün.

Bu daha önce Kewell'a da yapıldı, Keita'ya da yapıldı, Meira'ya da yapıldı, Dos Santos'a da yapıldı.

Şu tabloya baktıkça için fazlasıyla sıkılıyor. Başarılı olursun ya da olmazsın o çok önemli değil ama sahada duruşun dimdik olur. İşin sportif yanına bakmıyorum.

Salt, futbolcuyla ilintili bir durum değil bu. Kıykırık bir kulüp haline çevirdiler Galatasaray'ı. Neredeyse ana-avrat söven gazetecilerle oturup yemek yemeler, yorumcusundan, hakemine ağzına geleni söyleyene kimse sesini çıkartamıyor.

Ulan harbiden acayip sinirleniyorum şu durum karşısında. Söylediğim şey kavgayı pompalamak değil ama kimse kusura bakmasın birlikte yiyip-içtiğim, neredeyse her günümü beraber yaşadığım kimseye böylesi muamelenin yapılmasına tahammül edemem. Gerekirse koyarım da suratının ortasına.

Bu takımda çok şey kaynıyor, dipten dibe. Misimovic'le filan düzelecek işler değil. Galatasaray'ın dibe vurması yakın. İşin kötüsü, görüntüye baktığımda dibi bulduktan sonra öyle tavan yapacağını da sanmıyorum. En iyi ihtimalle, birkaç metre yukarı çıkabiliriz.

Kötümser bir tablo çizmiyorum, gerçekleşeceklere işaret ediyorum. Kendini kandırmasın kimse.

Kimsenin umrunda değil ama Fenerbahçe Ülker, Galatasaray Cafe Crown birlikteliğine bakacak olursanız, demek istediğimi anlarsınız.

Akanları yalamak Galatasaray'a yakışmaz. Ya adam gibi sponsorluk anlaşması yaparsın, yapmıyorsan da, kendi başına halletmeye çalışırsın. Zaten halledemiyorsun, siktir git derler adama.

Galatasaray'daki yeniçeri sistemi yıkılmalı

Her tarafta Galatasaray tartışılıyor haliyle. Kimini göre futbolcu, kimine göre yönetim, kimine göre taraftar, kimine göre teknik ekip hatalı. Bazıları hepsini birleştirip, ortaya karışık şeklinde değerlendiriyor.

Bu kulübün iki kritik virajı vardır. Birincisi 4 yıl üst üste gelen şampiyonluk sonrası yıldaki Ankaragücü maçında, takım otobüsünde başlayan, soyunma odasında Jardel'in boynunu sıkmaya kadar giden ve Lucescu'ya Serkan Aykut'un oynatılması için yapılan baskıdır. Baskı diyorum ama direkt ayaklanmadır..

Diğer kritik viraj ise şampiyonluğa gidilirken, futbolcuların isteğiyle Kalli'nin gönderilmesidir.

Gelen yabancı futbolcuya tahammülü olmayan futbolcularımızın varlığını hepimiz biliyoruz. İyisi, kötüsü, fark etmez. Yıkıp atacaksın bendi. Galatasaray'daki yeniçeri sistemi yıkılmadığı sürece, öyle gündelik başarılarla eğleniriz hepimiz.

İyi niyetli olduğunu bildiğim yorumlar okudum ama artık '2000 ruhu' denilen olguyu anmamamız gerekiyor. Eyvallah, başarısıyla göğüsümüz kabaracak, mutlu olacağız ama hepsi o kadar.

Bu takım içindeki bazı yeniçeri ruhlu arkadaşlar temizlenmeli. Yoksa burnumuz boktan çıkmayacak. Bunu anlamak için daha kaç yılımızı yiyeceğiz.

Tabii bir de işin taraftar boyutu var. Girmeyeyim, girmeyeyim diyorum, sonra dayanamıyorum. Bu takımın taraftarı iğrenç bir topluluk olmaya başladı. Sen taraftarsın, gidersin desteklersin, gülersin, ağlarsın. Herkes teknik direktör, herkes yönetici oldu.

Ezelden beri şu forumlarda yapılar 11'ler, 'şu alınsın, bu alınsın' tarzındaki yorumlar bana süper aptalca geliyor. Şu FM-CM'ler çıktı, mertlik bozuldu. Tamam iyi güzel, herkesin fikri var, isteyen söylesin de, bir süre sonra gerçeklik-sanallık birbirine giriyor.

Haa, tabii bir de 'Adnan's faktörü' var. Şu Adnan Sezgin denen herifin ivedilikle gönderilmesi gerekir. Ben futbolcu olsam, o suratı görsem zaten oynama isteğim gider. Donuk, asık bir surat. Zaten işini ne kadar iyi yaptığını da görüyoruz. Sabah sabah (10 gün boyunca gece çalışacağım için şu saat sabah oluyor bana) aklıma geldi şarkıyı yollayayım kendisine. Sözleri uymuyor ama şarkının ismi cuk oturuyor. Alta tıklayın, duygularınıza tercüman olsun şarkının o kısmı...

Adnan'ım Sezgin'ime

Şarkıyı beğenmezseniz, olmazsa bunu dinleyin.. Linklemeyle uğraşmayacağım, bir zahmet copy-paste yapın, nasılsa bütün basın yapıyor. http://fizy.com/#s/1ai28k

15 Ağustos 2010

Devletin cinayet savunması


Türk Hükümeti'nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin "Hrant Dink cinayetini niye önlemediniz?" sorusuna yaptığı savunma, "Dink Türklüğü aşağıladı, nefret söyleminde bulundu. Bu tür yazılar halkı tahrik eder, kamu suçu oluşturur" şeklindeymiş.

Uğur Mumcu cinayetini soruşturan polisin Güldal Mumcu'ya sorusu ise "Güldal Hanım, acaba Uğur Bey aşk cinayetine kurban gitmiş olabilir mi?"

Devlet tüzel bir kavram. Elbette kendisini yönetenlerle vücut buluyor. Kendisine vücut verenler, bir avuç azınlıktan oluştuğu için ve bu bir avuç azınlık her biçimde kendi sürdürülebilirliğinin peşinde olduğu için böylesi durumlarla karşılaşmak mümkün oluyor.

Fakat bu ülkede faili meçhul ve faili belli cinayetlerin devlet tarafından korunması, haklı çıkartılması, savunulması artık sıradan olmaya başladı. Hele ki, 'tahrik' savunması. Sivas'ta insanları cayır cayır yakıp; zafer nidaları atanlar; vücudunda Allah dövmesi olan eşcinsel bir barmeni öldürenler; Marmaris'te, Alanya'da v.s. v.s. turistlere tecavüz edenler, Kürtlere yönelik linç girişimleri yapanlar; devrimci-demokrat öğrencilere saldıranlar, ülkenin aydın insanlarını öldürenler ve bu listeyi neredeyse sayfalarca doldurabilecek kadar yazılabilecek her türden şiddet unsurunun tek savunması tahrik.

Üstelik bu savunmayı artık devlet de yapıyor. Kendi vatandaşı bir gazetecinin cinayetini, 'Türklüğü aşağıladığı için öldürüldü' mealinde, hangi aptalın kaleminden çıktığı dahi belli olmayan bir biçimde, AİHM'e savunma yapıyor.

Devletin bu ülkede toplu cinayetler işlediğini emekli generaller bile televizyonlara çıkarak anlatıyor. Kıçı başı güzel diye oy verilen kadın başbakanın sözlerini hatırlarsak zaten devletin cinayet işlediğini ve işlenen cinayetleri savunduğu aklımıza gelecektir. Ne demişti kendisi, "Devlet için kurşun atan da yiyen de şereflidir."

Bir savunma ve bir cümle, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin siyasi iktidar gözetmeksizin, kendisine tehdit oluşturacak her türden insanı nasıl bertaraf ettiğinin aleni göstergesi konumundadır.

Referandum üstünden sürdürülen Evet-Hayır kavgasının, iki kutuplu dünya anlayışının Türkiye uyarlamasının sadece günümüz yorumu olduğunu görmemek için aptal olmak gerekir. O kadar çok farklı türevlerini gördük ki; Müslüman-laik, sağ-sol, Alevi-Sünni, Türk-Kürt, v.s. v.s. Hepsi ne kadar da suni ve içi boş. Çok değil oturup birkaç dakika bile düşününce, birçoğunuza aptalca gelecek. Misket oynadığım Selçuk'un Kürt oluşu, birlikte okul kırdığım Cengiz'in Alevi olması, hayatımda en çok güldüğüm adamlardan Ahmet'in sağcı olması, insan olarak acayip sevdiğim, karıncayı bile incitmeyecek Ali Dayım'ın koyu bir Müslüman olması, yaşadığım hangi anı etkiledi? Hepimizin böylesi hikâyeleri yok mu?

İktidarlar ona boyun eğmek zorunda bırakılanlar kadar ona dahil olanları da yozlaştırır. Dünya siyasal tarihine göz gezdirin (aslında göz gezdirmekten daha fazlasını yapın), hangi siyasal iktidar bir süre sonra bir avuç elitist haline gelmemiştir ki?

En yakın örnek Türkiye'nin son 7 yılı. Dün gecekondularda yaşayanlar, bugün artık İstanbul'da kendileri için kurulmuş, kendi zenginliklerini yaşadıkları villalarda yaşıyorlar. Daha önce kendilerinden 'mahrum' bırakılan her türden zenginliği dibine kadar yaşıyorlar. Bunu sadece bugünün iktidarı için söylemiyorum ya da belirli bir ideolojiyi hedef alarak yazmıyorum.

Ekim 17' Bolşevik İhtilali'yle kurulan SSCB'ye baktığınız zaman da görebilirsiniz, her sistemin kendi bir avuç elit zenginini yaratıp, halk üstünde kurduğu baskıyı. (Muhtemelen bu cümlelere itiraz gelecektir. Bunun en tipik örneği "Orada başarısız bir biçimde uygulandı" savıyla gelmeyin ama)

Kültür Devrimi ile başlayan, bugün dünyanın en büyük ekonomik gücü ve dünyayı küresel bir pazara çeviren, yeni dünyanın en büyük sömürgecilerinden Çin'e bakın ya da. Türkiye'de Kürtlere, aydınlara, azınlıklara uygulanan baskılar Uygur Türkleri'ne Tibet'teki Budistlere uygulanmıyor mu?

Sorunun sistem değil, kavram olarak devlet olduğunu görmek gerekir. Evet, kabul ediyorum ki, anarşist bir bakış açısı ancak kendi penceremden baktığımda haklı bir bakış açısı olarak görüyorum.

Yoksa mezarlardan çıkan kemikleri, aydınlara karşı girişilen aslında faili belli ama sözüm ona faili meçhul cinayetleri, toplu katliamları savunmanın iktidardan iktidara değişim göstereceğine inanmak safdillekten başka bir şey değil.

Her şeyi halk adına yaptığını savunan, halka rağmen olmaz diyen siyasi iktidarın Hrant Dink cinayeti karşısında AİHM'e yaptığı savunma, benim lügatımda karşılığı 'aşağılık' kelimesi. Aslında 'yavşakça' diyeceğim ama sağolsun Fazıl Say, bu kelimeyi benden kopartıp aldı. -Bu da ayrı yazı konusudur-

Uğur Mumcu'nun eşine sorulan soru ise kuvvetle muhtemel, "Her türlü olasılığı değerlendirdik, o yüzden sormak zorundaydık" olacaktır.

Yazıyı ben değil Bakunin bitirsin.

"En demokratiğinden en baskıcısına kadar hiçbir devlet halka ihtiyacı olan şeyi veremez: Bu şey halkın aşağıdan yukarıya doğru, her türlü müdahale ve vekâletten bağımsız öz örgütlenmesidir. Marx'ın sahte halk devlet tasarısı da dahil bütün devletçi sistemler, halkın halk adına düşünen, halka rağmen davranan bir grup eğitimli ve ayrıcalılıklı azınlık tarafından yönetilmesinden başka bir şey değildir"

Başlık bulamadım


Önce müjdeli haberi vereyim. Döndüm. Ne kadar müjde barındırıyorsa içinde. Sonrasında kötü habere gelelim. Yenilmişiz. Eve geldim, maçın özetlerine bile bakmadım.

Bu yılın sancılı olacağı daha Temmuz ayından itibaren belliydi zaten. Galatasaray'a gönül vermiş aklı başında her taraftar zaten bunu bekliyordu. Transfer yapılmadığından ötürü söylemiyorum bunları, sakın yanlış anlamasın kimse. Bir kaos döngüsünde yönetiliyor Galatasaray birkaç yıldan bu yana. "Yaşlı, sakat" denerek gönderilmeye çalışılan daha sonra "Biz bu yıl 3 transfer yaptık. Kimse Kewell'ı transfer diye saymıyor ama 3 oyuncu aldık" açıklaması, senelerden bu yana kangren haline dönmüş Sağlık Kurulu'nun apar topar yenilenmesi bile, bu kaotik ortamın ve seyirciye şirin görünmenin çabalarından başka bir şey değildir.

Hayır, ilginç olan insanların çocuk gibi oyalanması. Galatasaray Kupübü'nün başkanı Dünya Kupası'ndan önce gazetelere çarşaf çarşaf açıklama yapıp, "Dünya Kupası'nda oyuncu izliyoruz, transferi ona göre yapacağız" deyip, ligin başladığı ilk hafta halen transfer yapamamışsa, taraftarı istemiyor diye almayı düşündükleri adamdan vazgeçiyorsa, o kulüpten hayır gelmez.

Çok daha önceleri fikrimi beyan etmiştim, Adnan Polat ne yazık ki, başkanlık işini kıvıramamıştır ve devam etmesi Galatasaray için zaman kaybından başka bir şey değildir.

Taraftar konusuna girmiyorum bile. Artık bambaşka bir nesile sahibiz.

Beni yormayın daha fazla. Yoldan geldim, anlayış sahibi olun lütfen. Sözün özünü bünyeyi daha fazla hırpalamadan söyleyeyim. Sezon ortasına doğru ne Rijkaard kalır, ne de var olan yönetim. Galatasaray, olağanüstü günlere gebedir. Haa, ama bakın görün, hafta arası transferler nasıl yapılacak. Çünkü vıcık vıcık popülizm kokan bir yönetim sahibiyiz. Taraftarın ağzına emziği verirler hafta arası herkes bloglarda methiyeler düzer, ehh biraz akıllısı "Niye bu işi Temmuz'da bitirmediniz" der, bir sonraki sendelemeye kadar herkes mutlu mesut yaşar.

Aslında beynime sıçayım, masanın başına geçip şu aptal yazıyı yazdığım için. Bu ülkede 40 lira kazanmak için hamallık yapan Ahmet Fazlı Elçi'yi konuşmak gerekirken, ne yazıyorum. Çocukluk-gençlik arası Yeşildirek'te hamal Ahmet Amca ile yaptığımız bir muhabbetten bir alıntı ile bitireyim, "Ozanım, bu yükleri taşımak sorun değil, beynindeki dertleri, gönlündeki sorunları taşımak en beteridir."

Tekrar merhaba diyeyim, yarın görüşürüz...

12 Ağustos 2010

Özledik seni


özledim seni...
ayrılık yüreğimi uyuşturuyor karıncalandırıyor nicedir.
beynimi uyuşturuyor özlemin...
çok sık birlikte olmasak bile
benimle olduğunu bilmenin
bunca zamandır içimi ısıttığını
yeni yeni anlıyorum
Yokluğun,
Hatırladıkça yüreğime saplanan bir sızı olmaktan çıkıp
mütemadiyen bir boşluğa
Sabahları seni okşayarak başlamaları
aksamları her işi bir kenara koyup
seninle baş başa konuşmaları özlüyorum;
oynaşmalarımızı,
yürüyüşlerimizi,
sevimli haşarılığını,
çocuksu küskünlüğünü...
Nasıl da serttin başkalarına karşı
beni savunurken;
ve ne kadar yumuşak
bir çift kısık gözle kendini
ellerimin okşayışına bırakırken
Gitmeni asla istemediğim halde
buna mecbur olduğunu görmek
ve sana bunları söylemeden
''git artık'' demek
''beni ne kadar çabuk unutursan, o kadar çabuk
kavuşacaksın mutluluğa''
demek sana ne de zor
seni görmemek ve belki yıllar sonra
karsılaştığımızda
bana bir yabancı gibi bakmanı istemek senden...
yeni bir sevdayı yasakladığım kalbime söz geçirmek...

Can Yücel

Biz de seni özledik haberin olsun. Günebakanların boynu bükük, sensiz...

4 Ağustos 2010

25 milyona benden su


Tamam kabul ediyorum, adi bir adamım ama ne yapayım bunu görünce dayanamadım. Nasılsa yarın biz de elenirsek, kimse bana "Ama sen dün efendiliğini bozmamıştın o yüzden dalga geçmeyeceğiz" demeyecek.

Rıdvan'ı dinlemediğim için ne söylediğini bilmiyorum ama Stoch için "Son yılların en iyi transferi" demişti. Acaba bu maçtan sonra ne söyleyecek merak ediyorum. Belki de maziyi anıyordur "Bu takımda Anelka vardı, Appiah vardı, Tuncay vardı" diye.

Selçuk, Kazım, Stoch. Son 3 maçta, 3 kırmızı kart. Aykut'un 'Kocaman' bir hiçlik olduğunu görmek zor olmasa gerek.

Hiç yorum yapmamıştım Aykut Kocaman hakkında ama yeri gelmişken söyleyeyim. İsterse şampiyon yapsın takımı aynı fikirdeyim. Senelerdir bu ülkede çalışır, hocalık yapar. Daha bir biçimde başarının ucundan kenarından geçtiğini görmedim.

Daum'un gönderilmesi sürecinde, tıpkı Oğuz Çetin gibi ne kadar içten pazarlıklı olduğu ve Bilicavari bir biçimde kuyu kazıcı olduğunu gördük. Ali Şen cidden büyük adammış, geleceği görüp, kangrenli kolu kesip atmış. Aslında benzerinin Galatasaray'da da gerçekleşmesi gerekiyor.

Şaka bir yana, Türk futbolunun durumu içler acısıdır. Benim ilk futbolseverliğimin başladığı yıllara döndük. Yarın benzer durumlarla karşılaşırsak, kimse şaşırmasın.

Neyse yeni piyasaya sürmüşler, bu sıcakta iyi gider diye düşündüm. 25 milyona benden bir bardak su...

Yarın sabah yolculuk var. Kızmasın Fenerbahçeli dostlar, yarın da onlar kızdırır bizi...

Bu arada söylemezsem ölürüm. Fenerbahçe TV'den takip ettim maçı. Yani izlemedim. Altta yorumlar var, sms'le gönderilen. Maçın başından, ortasından ve sonundan üç taneyi paylaşayım dedim..

"Fenerbahçem, Young Boys sana rakip olmaz. 3-0 alırız maçı."

"Haydi Fenerbahçe 2-1 alırsın. Stoch ve Dia'dan gol bekliyorum."

"Yeter artık Gyan'ı istiyorum."


Haydi afiyet olsun.

Bu arada kaybeden Türk futbolu ama kazanan Bursaspor oldu. 15 milyon Euro'yu ceplerinde buluverdiler...

Ben kaçtım


Geçen sefer haber vermemiştim, bu kez haber vereyim dedim. Bir süreliğine yokum. İki yıldan bu yana ciddi bir yorgunluk var üstümde. Vücudumun ve beynimin yenilenmeye ihtiyacı var.

Ulan amma da ağladım. Herkes kendine iyi baksın, bu sıcaklarda çok fazla yormayın bünyeleri.

Haaa, bir de unutmadan yarın maç saati yolda olacağım ve izleyemeyeceğim ne yapıp edip, bu maçı aldırın.
Gerçi benim izlememem başlıca kazanma nedenidir ya. Bu akşam Fenerbahçe elenirse de, sakın dalga geçmeyin. Bak sonra aynısı bizim başımıza geliyor, uyarmadı demeyin.

Haydi eyvallah, kaçma zamanı...

3 Ağustos 2010

Sizin yanınızda oturan kim?


Her hafta sonu gittiğimiz maçlarda, yanımızda oturan taraftar tiplemelerinden birkaç örnek...

FANATİKLER

Bu gruba grinlerin yaş ortalaması 17-35 arasıdır. Her maça giderler, bu yüzden de belirli gruplara aittirler. Maçtan önce stad yakınlarındaki buluşma yerlerinde içerler, geçmiş maçlardan, kavgalarından ve anılarından söz ederler.

Saat 21.00'deki maç için evden sabah 10'da çıkarlar. Aralarında evlenmiş olanlar, eşleriyle bu yüzden kavga eder. Tribünler onların ikinci evidir.

TESADÜFÇÜLER

Bunların futbolla ilgili bilgi ve altyapıları çok azdır. Patron hediyesi kombineyi değerlendirirler. Tribüne yastık, termos, bir kilo çekirdek ve bulmaca kitabı ile gelirler. Gol anında bile ayağa kalkmanızı istemezler, tersleyecek olursanız polis çağırabilirler.

Bu kişiler için tiyatro ya da sinemadan farkı yoktur, futbol maçlarının. Ailenin tek evladı olma ihtimalleri yüksektir.

BİLMİŞLER

Tipik teknik direktör örneğidir bunlar. Kimin oynayıp, kimin oynamaması gerektiği, taktikleri, oyuncu değişiklikleri bunlardan sorulur. Hiçbir teknik direktörü beğenmezler.

Bir maçta herhangi bir yorumu tutarsa "Ben söylemiştim" cümlesi, ağızlarından dökülüverir. Aslında maçına gittikleri takım onların çok da umrunda değildir. Önemli olan kabul görmeleri, pohpohlanmalarıdır.

Haftanın 7 günü futbol üstüne konuşurlar, hatta başka bir konu üstünde konuşma yetisine sahip değildirler. Genelde ciddiye alınmazlar ama onlar vazgeçmez.

HOLİGANLAR

Aslında Türkiye'de holiganizm denen olgu yoktur. Çünkü gerek anlamda holiganizm, bir yaşam felsefesidir. Türkiye'de holigan olarak anılan kişiler, hayatı ıskalamış, bir gruba aidiyet hissi yaşamak isteyen kişilerdir. Bu yüzden bu grubun gerçek anlamda Türkiye'de olmadığını varsayarak, esgeçiyorum.

VAZGEÇMEZLER

Bu gruba dahil olanlar, asla ve asla takımlarından umutlarını kesmezler. Bir nevi vafakâr taraftar tiplemesidir. Takımı 3-0 geride bile olsa, maçı kazanacaklarını söylerler. Yenildiklerinde de, "önemli değil" derler.

Her maç onlar için ayrı bir şölen, ayrı bir lezzettir. Olumsuz durumda ve aleyhte bağıranlara büyük tepki gösterirler. İstenilen, arzu edilen taraftar tiplemesinden sayılabilir.

Başka bildiğiniz tip varsa, siz de söyleyin...

gueneslipazartesiler mutlaka okunmalı


Kendisini "Bir göçmenin penceresinden hayata bakış" diye tanımlamış.

Bloğunun hedefini, "Günlük yaşamımda artık yer bulamayan Türkçe'yi kullanmak ve artık Türkiye'de yaşamadığım için kopmakta olan arkadaşlık bağlarımı tazelemek, burası üstünden bir şekilde iletişimi canlı tutmak olarak belirlemişim" şeklinde anlatıyor.

Hayata karşı duruşu, yazdıkları ve düşünceleri kesinlikle boş değil. Okuduğunuz zaman içi boş kelimelerle karşılaşmayacağınıza emin olabilirsiniz.

Sadece şu cümle için bile okumaya değer diye düşünüyorum: "Önünüzde iki seçenek var: ya gözlerinizi yumup dünya gerçek değilmiş gibi yapabilirsiniz ya da elinizden geldiğince dik durmaya çalışırsınız, çünkü boğazınıza kadar boka battığınızın bilincindesinizdir."

gueneslipazartesiler

Bir göz gezdirin, pişman olmayacaksınız...

2 Ağustos 2010

Stajyer Cenk ve futboldan anlamayan Mustafa


Fotoğrafa bakın ve alttaki diyaloğu okuyun. Yaklaşık yarım saatten bu yana buna gülüyorum çünkü. Olay gerçek ve yaşanmıştır, hatta az ötemde yaşandı. Futbolu çok iyi bildiğini iddia eden bir stajyer ve futbolu pek bilmeyen bir diğer kişi arasında yaşandı

- Mustafa Abi, bomba transfer var abi.
- Kimi almış bizimkiler? (Onunkiler Fenerbahçe)
- Abi yok. Sizinkiler değil. Barcelona almış.
- Yapma ya! Kimi almışlar ki?
- Abi Kore'li bir adam almışlar.
- Şu milli marşta ağlayan keli mi yoksa?
- Abi yok. Herifin ismini ben de ilk kez duydum.
- Eeee, neymiş ismi?
- Ajansta fotoğraflara bakarken gördüm. İsmi "Hola Seul"
- Nereden almışlar, var mıydı, konuşuluyor muydu böyle bir isim?
- Abi inan ilk kez duydum diyorum. Baktım gugıl'dan öyle bir adam da yok.
- Altyapıya filan mı aldılar acaba?
- Abi ben araştırıyorum, söyleyeceğim sana.

Aradan 3 bilemediniz 4 dakika geçer.

- Cenk kimmiş bulabilin mi?
- Abi yok, yok yok çıldıracağım. Barcelona altyapısında da bu isimde biri yok.
- Ya ne yazıyor fotoğrafın altında peki?
- Abi benim İngilizce yok be.
- Aaaaaa abi ben galiba yanlış anlamışım. MSN'den bir arkadaşa sordum. "Hola Seul" galiba "Merhaba Seul demekmiş. Elemanların elinde forma ile öyle sırtına yazılı görünce"
- Cenk, senin stajın bitmez. Babana söyle kaportaya çırak versin seni.

Hâlâ gülüyorum...