15 Aralık 2010

Biraz izin


Biraz izin, yoruldum fazlasıyla. Çok önemli bir hadise olmadığı taktirde, pazar günü Galatasaray maçı sonrasına kadar müsaade. Kusura bakmayın...

Türkiye'de olan bitene bakış


Egemen Bağış: Kız öğrenci bana yumurta attı. Siyah renkli ceketimin sol omuz kısmı kirlendi. Bana yumurta atan Nihal Çarıkçı’dan demokratik protesto hakkını aşarak, fiziki şiddet içeren davranışından dolayı davacı ve şikâyetçiyim. Uzlaşmak istemiyorum.

Prof. Dr. Cemil Koçak: Bu Yarbay Mustafa (Mustafa Kemal Atatürk), tarih sahnesine tamamen tesadüf eseri çıkmış, aslında onu Alman komutan Gelibolu içlerinde bir yere gözden uzak olsun diye attıklarını hayatında 5-10 kişiyi bile yönetmediğini, zaten şansı yaver gitmeseydi kahve köşelerinde emekliliğini yaşayıp gidecekti.

Akaryakıtta indirim: Akaryakıt ürünlerinden 95 oktan kurşunsuz benzinin fiyatı litrede 2 ile 4 kuruş arasında indirime gidildi.

Operasyon: Halkalı'daki askeri lojmanlarda yapılan aramada bir uzman çavuşun dairesinde, çalıntı olduğu belirlenen 20 kilo eroin ele geçirildi.

Polis baskını: Ankara'da polis restoran bastı, çocukları ile yemek yiyen ailelerin kimliklerini topladı. Nedeni içkili mekana 18 yaşın altındakilerin alınması.

Hakim atamaları: HSYK, Balyoz Davası’na bakan 10. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Hâkim Zafer Başkurt ile Dink davasının yanı sıra Ergenekon itirazlarını da karara bağlayan 14. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Erkan Canak’ı başka göreve atadı.

Binlerce sayfadan oluşan 'Balyoz darbe planı' davasının başlamasına iki gün kalmıştı.

YORUM
Kısa, öz ve de net biçimde belirteyim. Ülkenin amına koydunuz lan. 15 dakikada, haberlere bakınmadan çıkan tablo bu.

Yukarıdaki bakış, o bakış zaten.

14 Aralık 2010

Yumurtayı atmak değil sokmak gerekir


Mümtaz'er Türköne,
Engin Ardıç,
Akif Beki ve benzerleri,
İsmini telaffuz etmek istemediğim Converse'li oğlanlar,
Taraf'taki kıç yalayıcı gençler,
Gençlerin anayasal haklarını kullanmalarını eleştirenler,
Şiddet içermeyen eylemlerin şiddet içerdiğini iddia edenler,
Gençleri eylemsizliğe sürüklemek için kıçlarından yeni eylemler uyduranlar,
Kabataş'ta eylem yapan gençler üstünden '68 kuşağına nefretini kusanlar,
Üniversite gençliği hakkında soruşturma başlatanlar,
Üniversite gençlerini zorla terörize etmeye çabalayanlar,
Ağzından demokrasi kelimesini eksik etmeyip, ülkeyi cunta mantığıyla yönetenler,
Üniversite gençliğinin hiçbir talebini dinlemeyip, örgüt bağlantısı kuranlar,
Sosyalist öğrencileri Ergenekoncu yapanlar,
Emek-sermaye çelişkisine ve ülkedeki yoksulluğa rağmen, sol düşünceleri köhne fikirler olarak addedenler,
Ülkedeki her muhalif hareketi şiddet göstererek bastırmaya çalışanlar,

Mülkiye'deki öğrencilerin o gün yumurta atmak yerine, yumurtaları sokmaları gerekirdi. Artık nereye olduğunu da siz buluverin. Yarın öbür gün davalık olmayayım. Davalık olursam, cevabını veririm, bu yuvarlamadan sonra.

Boy boy, şekil şekil verdim ki, herkese uyabilsin diye...

Dev yalan imparatorluğu


Başbakan pazar günü Siirt'te Aktaş Köyü'nü ziyaret etti. Dün televizyonlarda izledim görüntüleri, ziyaretine gittiği evin buzdolabını gördüm. Bir yumurta, bir kap yoğurt ve başka hiçbir şey yoktu.

Başbakan yanındakilerle birlikte köyün tüm sorunlarını tek tek not aldı. Bütün isteklerinin gerçekleşeği sözünü verdi. Evine gittiği ailenin elektrik borcu 8 bin lira. Köyde kimsenin elektriği yok, borçlarından ötürü. "Açın" talimatı verdi. Köyün suyu yok, "Su getirin" talimatı verdi.

Hoş, "Susuz, elektriksiz köy kalmadı iktidarımızda" diye atıp tutuyor sürekli olarak, kendi söylemlerinin içinin balon niteliğinde olmasının görülmesi açısından isabetli bir gezi oldu.

Sözün özü, Aktaş Köyü 'ihya' oldu, Başbakan'ın gidişiyle. Peki ya, Aktaş Köyü'nün yanındaki köy, onun yanındaki, onun yanındaki. Siirt'teki diğer köyler, Diyarbakır'daki köyler, Denizli'deki köyler, Artvin'deki köyler, Çankırı'daki köyler...

Her birinin yoksulluk çözümü, kendisinin oraları ziyaret etmesinden mi geçiyor? Türkiye'de yaklaşık 40 bin köy var. Her birine gidip, o köylerin yoksulluk sorunlarını talimatlarla mı çözecek?

Her yerde "Türkiye'de refah düzeyini artırdık. Suyu, elektriği olmayan köy kalmadı" diye atıp tutarken, Keser Ailesi'nin buzdolabındaki bir tek yumurtayı gördüğünde, söyledikleri yalanlar, insanın hiç içini sızlatmaz mı? Hiç mi vicdan azabı çekmez acaba "Yoksulluğu bitirdik" söylemlerinin yalan olduğu gerçeğiyle karşı karşıya kaldığında.

Türkiye'de binlerce Aktaş Köyü var. Şehirlerde çöplerden beslenenler, pazarlara akşam karanlığı çöktüğünde atılan meyve-sebzelerle beslenen yüzbinlerce insan var. Bu halkın yoksulluğuna karşı Fiyapılar, Medical Parklar, İpekler, Albayraklar, Kilerler, Sancaklar, Ülkerler, Altınbaşlar, Alpetler, Çalıklar zenginliğini kat be kat artırıyor.

Oturup, bağdaş kurup samimiyet pozları verirken, insanın aklına düşmez mi? İnsan yatağıdan uzanıp, gözlerini kapattığında hiç mi içi sızlamaz? Sahte gözyaşlarıyla idam edilen gençlerin adını anıp, sonra sokak ortasında benzeri gençler dövüldükten sonra yalana yalanlar katıp "Molotof kokteyli atan gençler" savunmasıyla dövülmelerini haklı çıkartırken, insan hiç mi rahatsız olmaz.

Aktaş Köyü, Başbakan Erdoğan tarafından 'ihya' edildi. Artık 35 bine yakın köy, gözleri yollarda Başbakan'ın gelişini bekliyor, 'ihya' olmak için.

Ama Türkiye'de sorunların çözümü böyle. Bireysel kurtuluştan ve bireysel ferahtan oluşuyor. Evlerine gelen elektrik faturalarını ödeyemeyen insanların neden ödeyemediğini sormaktansa, "Binali Bey, duydunuz mu?" diyerek, bir köyün elektrik sorununu çözmek daha basit.

Aktaş Köyü'nün tüm elekrik borçları kapatıldı, Başbakan'ın emriyle. Bizim cebimizden çıkan vergilerle, Aktaş Köyü elektriğe kavuştu.

Keser Ailesi'nin buzdolabı Başbakan'ın bir sonraki ziyaretine kadar 10 günlük de olsa doldu.

Parasızlıktan okutamadığı kızları, okula kavuştu.

Eeeee, peki onbinlerce köy, Başbakan'ın gitmesini mi bekleyecek, gözü yollarda?

Komik hakikaten çok komik. Koskoca bir yalan imparatorluğu kuruluyor. İmparator Erdoğan, halkını 'ihya' ediyor, cebinden çıkarttığı altın keseleriyle. Artık kime denk gelirse, o 'ihya' oluyor.

İmparator, kendisine boyun eğenleri seviyor, kendi deyimiyle söyleyeyim "uysal koyunlar" onun istediği halk. Karşısında el pençe divan duran rektörler iyi adam, üniversitede 'olay çıkartan' gençlerin okuduğu rektörler kötü adam.

İmparator için kendisini eleştiren gazeteciler berbat, iş bilmez adamlar ama hakkında "Çok yaşa Padişahım" diye naralar atan gazeteciler, mesleğin yüz akları.

İmparator için karşısına geçip, her söyleneni yapan gençler "Benim gencim, benim öğrencim", anayasal haklarını kullanıp eylem yapan gençlerse "İllegal örgüt militanı."

Verilen mesaj basit, "Eğer benim istediğim gibi uysal koyunlar olursanız, arada kesemden nasiplersiniz. Amaaaa yok isyan etmeye çalışırsanız sonunuz Silivri olur."

Türkiye büyüyor, Türkiye'de yoksulluk kalmadı, Türkiye'de yolsuzluk kalmadı v.s. v.s.

Bana kalırsa Türkiye'de adam kalmadı.

Türkiye Devrimci Spor Emekçileri Sendikası kuruldu


Metin Kurt neredeyse 35 yıllık mücadelesinin sonunda Türkiye'de tüm sporcuların örgütlenebileceği sendikayı kurdu.

Türkiye Devrimci Spor Emekçileri Sendikası (Spor Emek-Sen) ismindeki sendika, sporun her dalında görev alan amatör, profesyonel spor emekçilerine hizmet edecek.

Kurucu başkanlığını Galatasaraylı eski futbolcu Metin Kurt’un yaptığı Spor Emek-Sen’in, spordaki örgütlenmenin canlandırılmasını, sporcuların alınıp-satılan, kiralanan bir mal olmaktan çıkartılmasının amaçladığı açıklandı.

Bu arada, sendikanın kuruluşu ve yapacağı çalışmaların paylaşılacağı basın toplantısının yarın saat 13.00’de Kadıköy Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilecek.

Acaba kaç tane sporcumuz bu sendikanın üyesi olacak merak içindeyim.

13 Aralık 2010

Ali Sami Yen'in kemiklerini sızlatanlar kulübü



Sadece sahadaki futbolcular mıydı Ali Sami Yen'in kemiklerini sızlatanlar. Tabii ki değildi. Aynı zamanda tepki diye vandallar gibi koltuk kıranlar da Ali Sami Yen'in kemiklerini sızlattı.

5 sene önce "Hagi siktir git" diye kıçını yırtıp, 5 sene sonra "I Love You Hagi" diye bağıranlar da Ali Sami Yen'in kemiklerini sızlattı.

Rijkaard geldiğinde "Bu bir rüya mı? Biri beni çimdiklesin" deyip, 1.5 sene sonunda "Florya'daki çaycının daha fazla yararı vardır" diyen taraftarlar da Ali Sami Yen'in kemiklerini sızlattı.

Yönetimden bilet alıp, altlarına tek kapılı Mercedes çeken, tribünlerde terör estiren asalaklar da Ali Sami Yen'in kemiklerini sızlattı.

Galatasaray yöneticiliği yapıp,"Galatasaray'da her şey yolunda, ben iyimserim, üç maç kaybedildi diye büyütmeye gerek yok" diyenler de Ali Sami Yen'in kemiklerini sızlattı.

Her şeyin içinden öyle kolay kolay sıyrılmak yok. Bugünkü tablonun tek suçlusu sahadaki beceriksiz ruhsuz ordusu olarak gösterilirse, fotoğraf karesindeki diğer suçluların yırtmasını sağlarız. Galatasaray taraftarı, yöneticisi de Ali Sami yen'in kemiklerini sızlatmak için büyük çaba sarf ediyor.

Türkiye'de Maliye adam olsa, tribünlerden çıkan birtakım itlerin nasıl olur da altlarında tek kapılı Mercedes'leri olur, onları araştırır. Kulüp kaç bilet basar, kaçı satışa çıkar, kaç kombinesi var onları adam akıllı soruşturur.

İtlerden ve koyunlardan oluşan tribünlerimiz olduğu gerçeğini kabullenip, silbaştan yapmamız gerek. Birtakım taraftar gruplarını tehdit ederek, kendilerini bu kulübün sahibi sanmaya başlayanlar bir tane bilet için tetikçilik yapmaya soyunuyorsa tartışmanın anlamı yok.

İktidarlarını devam ettirebilmek için birtakım asalakları besleyen yöneticilerse, Ali Sami Yen'in kemikleri üstünde vals yapıyor.

Sahada alınan sonuçlar, oynanan futbol değil benim açımdan utanç kaynağı olan. Benim utancım Galatasaray tribünlerinin ve yönetiminin halidir.







Şilili madenciler Old Trafford'da


Manchester United, Şili'de maden ocağında iki ay mahsur kaldıktan sonra ekim ayında kurtarılan 26 madenciyi ağırlıyor.

Sir Bobby Charlton'la hatıra fotoğrafı çektiren Şilili madenciler, akşam da Manchester United-Arsenal maçını izleyecekler.

Hayat acayip bir şey hakikaten. 3 ay önce ölümle boğuşurken, 3 ay sonra misler gibi maç izleyeceksin.

12 Aralık 2010

17 yıllık onurlu bir yaşamı, onursuzca çaldılar


Yarın 13 Aralık 2010. Birçoğunuz için 13 Aralık tarihi pek bir şey ifade etmiyor olabilir ama Erdal Eren'in ailesi, dostları ve yoldaşları için O'nun katledilmesinin çivi gibi kalplerine, gönüllerine, yüreklerine kazındığı gün olarak çok şey ifade ediyor.

Faşist cuntacıların, hesap kestiği tertemiz yüzlü, gencecik fidan Erdal Eren 13 Aralık 1980'de bir darağacında katledildi. Üstelik işlemediği bir suçtan ötürü.

30 yıl geçti üstünden, bugün yaşasaydı 47 yaşında bir baba olacaktı ya da 47 yaşında bir koca. Akşam elinde poşetlerle girdiği evinde masaya oturup, eşiyle, çocuklarıyla yemek yiyecekti. Eli suya uzanacaktı, kızı sürahiden bir bardak su koyacaktı. Kızına gülümseyecekti, içten içe evden uçup gideceği günü düşünecekti. Koltuğa ayaklarını uzatıp, eşine o gün yaşadıklarını anlatacaktı. Eline gazetesini alıp, şöyle bir haberlere bakınacaktı ya da televizyonda dövülen öğrencileri izleyip, 30 yıl öncesini anımsayacaktı, onlarla omuz omuza mücadele edecekti.

Erdal yaşasaydı, doğan güneşe bakacaktı, iliklerine işleyen soğuğa aldırmadan yürüyecekti, denize girecekti, köyüne gidip daldan bir elma kopartıp ısıracaktı. Eşinin elinden tutup yanağına bir öpücük konduracaktı ya da.

Bu devlet onbinlerce insanın hayatını çaldı ama belki de en çok Erdal'ın yaşamını çaldı. Yaşayamadığı, tadamadığı o kadar çok şey var ki. 17 yıllık onurlu bir hayatın dışına taşabilecek daha nice onurlu yıllarını çaldılar Erdal'ın.

Darağacına çıkartabilmek için avukatlarının tüm taleplerini reddedip, ibreti alem olsun diye astıkları Erdal için kılları bile kıpırdamadı. Faşist cuntanın başı Kenan Evren "Mahkemeleri hızlanması için uyarıda bulunduk" diye yıllar sonra bile 'gururla' anlattı.

Öldürmediği bir jandarma eri için boynuna geçirilen ilmik, görüldü ki boynuna asılan bir asalet kolyesiydi. Türkiye'de hukuksuzluğun, devlet eliyle işlenen cinayetlerin en adisiydi Erdal'ın idamı.

Bugün geldiğimiz noktada eli kanlı katillere 17 yaşından küçük 'çocukluk' payesi verilirken, gerçekten de 17 yaşından küçük olan Erdal'ın idam edilmesi aslında bir arpa boyu bile ilerlemediğimizini en büyük göstergelerinden biridir.

Erdal'ı asan zihniyetin yarattığı, beslediği, büyüttüğü siyasi iktidarın seçim meydanlarında, Meclis kürsülerinde kirli ağızlarıyla adını andıkları Erdal, bugün yaşasaydı şüphesiz suratlarının ortasına tükürürdü.

"Çoktandır idam olmuyor, bazı kişilerin idam edilmesi gerek", "Ellerimiz titremeden idam kararlarını onayladık" diyen Kenan Evren'i yargılayacakları sözüyle timsah gözyaşı dökenler, bugün tıpkı Erdal gibi mücadelede olan gençleri tıpkı 12 Eylül dönemindeki faşist cuntanın yaptığı gibi zor kullanarak, haklarında soruşturmalar açarak, örgüt bağlantıları kurarak yargılatma peşinde olmaları ise sadece bu ülkeye öz trajikomik bir hadiseden ibarettir.

Hakkında hiçbir kanıt olmayan, savunma avukatlarının tek bir şahidinin bile dinlenmesine izin verilmeyen toplamda üç celse ve 45 gün süren bir dava sonucu asılan Erdal Eren, 17 yılına onurlu, tertemiz bir yaşam sığdırdı.

Erdal Eren'in abisinin de bulunduğu bir belgesel ve sonrasında bir yemekteydim. Çok şey sormak istedim, çok şey konuşmak istedim ama tek bir kelime bile edemedim, yanımda oturmasına karşın. Çünkü Erdal Eren aklıma geldikçe boğazım düğümleniyor, kelimeleri bir araya getiremiyorum.

Tam o anda, Türkiye'de siyasetin ne kadar aşağılık yöntemlerle yapıldığı aklıma düştü. Şiirler okuyup, kürsülerden gözyaşı dökerek, Erdal Eren'in ismi üstünden rant elde etmeye giden adice yollarla oy toplamaya çalışmak. Oysa ben Erdal'ın abisiyle tek kelime bile edememiş sadece elini sıkabilmiştim.

Erdal'ın da dediği gibi, "Binlerce Erdal var ve mücadele hiç bitmeyecek."

ERDAL EREN'İN SON MEKTUBU

Sevgili annem, babam ve kardeşlerim;

Sizlere bugüne kadar pek sağlıklı mektup yazamadım. Ayrıca konuşma olanağımız ve görüşmemizde olmadı. Zaten dışarıdayken de birbirimizi anlayacak şekilde konuşamadık.(Bu konuda sizlere karşı büyük oranda hatalı davrandım. Ancak bunu size karşı saygı duymadığım, bu nedenle böyle davrandığım şeklinde yorumlamamanızı dilerim) Bu nedenle sizlere anlatacağım, konuşacağım çok şey var.


Ancak olanak yok. Düşüncelerimi bu mektupla anlatmaya çalışacağım. Şu anda ne durumda olacağınızı tahmin ediyorum. Ama çok açıklıkla söylüyorum ki benim moralim çok iyi ve ölümden de korkum yok. Çok büyük bir ihtimalle bu işin ölümle sonuçlanacağını çok iyi biliyorum. Buna rağmen korkuya, yılgınlığa, karamsarlığa kapılmıyorum ve devrimci olduğum, mücadeleye katıldığım için onur duyuyorum.
Böyle düşünmem, böyle davranmam, halka ve devrime olan inancımdan gelmektedir. Ölümden korkmadığımı söylemem, yaşamak istemediğim, yaşamaktan bıktığım şeklinde anlaşılmamalı. Elbette ki hayatta olmayı ve mücadele etmeyi arzularım. Ancak karşıma ölüm çıkmışsa, bundan korkmamam, cesaretle karşılamam gerekir. Biliyorsunuz ki bu ceza işlediğim iddia edilen suçtan verilmedi.
Asıl amaçlanan böyle bir olayla gözdağı vermek ve mücadeleyi engellemek hedefine dayalıdır. Bu nedenle sizinde bildiğiniz gibi, kendi hukuk kurallarını çiğneyerek bu cezayı verdiler.

Cezaevinde yapılan (Neler olduğunu ayrıntılı bir biçimde öğrenirsiniz sanırım) insanlık dışı zulüm altında inletildik. O kadar aşağılık, o kadar canice şeyler gördüm ki, bugünlerde yaşamak bir işkence haline geldi.
İşte bu durumda Ölü korkulacak bir şey değil, şiddetle arzulanan bir olay, bir kurtuluş haline geldi. Böyle bir durumda insanın intihar ederek yaşamına son vermesi işten bile değildir. Ancak ben bu durumda irademi kullanarak, ne pahasına olursa olsun yaşamımı sürdürdüm.
Hem de ileride bir gün öldürüleceğimi bile bile. Sizlere bunları anlatmamın nedeni yaşamaktan bıktığım yada meselenin önemini, ciddiyetini kavramadığım gibi yanlış bir düşünceye kapılmamanız içindir. Bütün bu yapılanlar, başımdan geçenler, kinimi binlerce kez daha arttırdı ve mücadele azmimi körükledi.
Halka ve devrime olan inancımı yok edemedi. Mücadeleyi sonuna kadar, en iyi bir şekilde yürütmek ve yükseltmekten başka amacım yoktur.

Mesele benim açımdan kısaca böyle. Ancak sizin açınızdan daha farklı, daha zor olduğunu biliyorum.

Anne, baba ve evlat arasındaki sevgi çok güçlüdür, kolay kolay kaybolmaz. Ve evlat acısının da sizin için ne derece etkili olacağını biliyorum.
Ama ne kadar zor da olsa bu tür duygusal yönleri bir kenara bırakmanızı istiyorum. Şunu bilmenizi ve kabul etmenizi isterim ki, sizin binlerce evladınız var. Bunlardan daha niceleri katledilecek, yaşamlarını yitirecek, ama yok olmayacaklar. Mücadele devam edecek ve onlar mücadele alanlarında yaşayacaklar.

Sizlerden istediğim bunu böyle bilmeniz, daha iyi kavramaya çaba göstermenizdir. Zavallı ve çaresiz biriymiş gibi ardımdan ağlamanız beni yaralar. Bu konuda ne kadar güçlü, ne kadar cesur olursanız, beni o kadar mutlu edersiniz.

Hepinize özgür ve mutlu yaşam dilerim.

Devrimci selamlar
Oğlunuz Erdal...

11 Aralık 2010

Bir tarihin ırzına geçme başarınızı ayakta alkışlıyorum


Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim herkes rahat etsin. İsteyen kıçını yırtsın, isteyen kendini kandırsın ama Hagi ile bu iş olmaz. Bunu göreve yeni gelmiş bir teknik direktör için değil, daha önce neler yaptığını gördüğümüz bir teknik direktörün icraatlarını görmüş biri olarak söylüyorum.

Galatasaray'a geldiği ilk dönem Hakan Yakın'ı pat diye kesti takımdan. Ne yaptı, ne etti bilinmiyor ama adamı kadroya bile almadı. Şimdi göreve geldi Misimovic'i kadro dışı bıraktı. Misimovic olsa bu durumlara düşmezdik gibi bir düşünceyle söylemiyorum bunu ama biri çıkıp bir zahmet anlatıversin neden kadro dışı bırakıldığını. Sakız mı çiğnemiş, Hakan Balta'yı mı parmaklamış, soyunma odasında birini mi sikmiş, ne yapmışsa söylensin. Gizli, saklı nedeni belirsiz saçma sapan bahanelerle takımda zekâ taşıyan bir adamın bileti kesildi çünkü.

İlk yenilgiden sonra "Kiralık oyuncularla yoluma devam etmek istemiyorum" dedi, Insua'yı kurban etti. Lan Hakan Balta'nın sözleşmesi var da ne kadarlık futbolcu, uğruna PAF takımının tamamının yollandığı Çağlar ne kadar yenetekli ve kaliteli de Insua birdenbire yok ediliyor.

Hagi'ye bir zahmet hatırlatıversinler, Lucesculu dönemde Perez, Florquin, Radu Niculescu, Victoria gibi kiralık bir takımla Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek final oynandığını ve ligde şampiyon olduğumuzu.

Keşke olsa, keşke futbolcu olarak kıçımızı yırttığımız Hagi için teknik direktör olarak da bağırsak ama yok işte olmaz, olamaz.

Bu takım Rijkaard'a rağmen oluşturuldu. Rijkaard mı istedi Gökhan Zan'ı, Serdar'ı, Ali Turan'ı, Mehmet Batdal'ı, Çağlar'ı.

Öyle bir zihniyetle yönetiliyoruz ki, bedava yarrak bulsalar "Aman tuttum" diye, hoplaya zıplaya götlerine sokacaklar, neşe içinde. Takım değil aptal ordusu yarattılar. Üstelik kişilik olarak da zayıf adamlar toplanmaya başladı takıma.

Adnan Polat beyefendi "Seçim gündemimizde yok" diye Genel Kurul'larda fiyaka yapadursun, takım - 3 averajlar 10. sırada, Avrupa'da ön elemede gitmiş, elde bir Türkiye Kupası kalmış. Seçimin gündemlerine girmesi için, takımın küme düşmesi ya da götlerine bir şey mi girmesi gerekiyor.

Lan arkadaş ne "Stadı ben açıp, tarihe geçeceğim" tutkusuymuş bu anlamadım gitti. Buraya yazıyorum, stat açılışı yapıldıktan en geç 20 gün içinde seçim kararı alınır ve bu arkadaşlar takımın ağzına sıçtıktan sonra siktirip giderler. Sokaktaki çocuk bile farkında olan bitenin.

Önceki gün Burak'la bir röportaj yapmıştık, orada kısa vadede Galatasaray'dan bir beklentim olmadığını söylemiştim. Ne yazık ki, bu yönetim, bu sportif direktör, bu aptallardan oluşan oyuncu kadrosu temizlenmediği sürece uzun vadede de eriyip gideceğiz. Büyük başarı olarak lanse edilen GS Bonus Card'ları artık kıçımıza sokarız, o vakitten sonra.

Ali Sami Yen'deki son senemizde böylesine kepaze bir kadroyla berbat futbol oynayarak, bu kulübün kurucusunun kemiklerini sızlattık. Yani Adnan Polat başarılarına (!) bir yenisini eklemiş oldu.

Her yıl bir öncekinden daha erken lige veda ediyoruz. Bu yıl takriben 12. hafta gibi pilimiz bitti. Arkadaşların üstün yetenekleriyle seneye 5 ila 10. hafta arasında veda ederiz.

Ama pardon unuttum, 4 yeni transfer yapacağız. Offff, heyecana bak lan sen. Kimbilir kimler gelecek. Haldun da dönüyormuş hem, değil mi? Yemin ediyorum bu soğukta içimi ısıtıyor 4 yeni transfer fikri.

Pezevenkler, madem bu takımın eksikleri olduğunu biliyordunuz, sezon başı aklınız neredeydi? Sezon başı 3'e alacağını şimdi 5'e sokacaklar sana. Sonra "Sportif direktör başarılı" diye savunacaksın sağda solda.

Genel Kurul'da, Faruk Süren'i eleştiriyor, "Bizim kavgalı olduğumuz medya kuruluşuna, bizi eleştiren açıklamalar yapması ayıp" diyor.

Ya küfür etmek istemedikçe çıldırıyorum arkadaş. Herkesi aptal mı belliyorlar acaba merak ediyorum. "Galatasaray'ı nasıl siktik" diyen adamın masasına ben mi oturdum yoksa Faruk Süren mi oturdu? "Lan amına koyayım, ilk kez Galatasaray'ın kazanmasını istiyorum" diyen Rıdvan'ın programına çıkan Faruk Süren miydi?

Galatasaray'a ne kadar küfreden adam varsa oturdunuz kucağına, salladınız dalgasını. Sonra çıkıp Genel Kurul edebiyatı yapıyorsunuz.

Kimse bu kulüpten büyük değildir arkadaş. İster başkanı olsun, ister en efsane oyuncusu olsun. Tekkeniz sanki bu kulüp. Beceremiyorsanız siktirip gidin.

Lanet olsun hepinize..... Bir tarihi büyük bir kepazelikle sonlandırdık. Hiçbir şey için olmasa bile bunun için tarihe geçmeyi başardınız.

'Zenciler' sizi bekliyor


Var mı anımsayan bu fotoğrafın kime ait olduğunu ya da hikâyesinin ne olduğunu. Nasıl bittiğini fotoğraftan anlıyoruz ama ismini bile hatırlamıyoruz muhtemelen.

Öğrencileri 'patolojik' olarak addeden yavşaklara 'Ömer Çetin' ismini söylesem söyleyebilecek bir şeyleri olur mu? Olmaz çünkü kimse Ömer'i hatırlamıyor.

Peki ya öğrencilerin eylemlerini 'demode' olarak niteleyenlere 'Ömer Çetin' desem, kendileri için bir şey ifade eder mi? Etmez çünkü Ömer'i unutalı çok oldu.

Öğrencilerin eylemlerini 'illegal' ilan edenlere 'Ömer Çetin' ismini hatırlatmaya çalışsam, tepki verebilirler mi? Veremezler çünkü Ömer Çetin unutuldu.

Köşelerinde iktidar payendeliği yapıp, öğrenci eylemlerini illegal, yasa dışı; fikirlerine köhne, demode yaftası yapıştıranlar Ömer Çetin'i bırakın unutmayı, inşaatın 4. katından 15 metre aşağıya kafa üstü düşerek ölmesini görmediler bile.

Onlar için Ömer bir şey ifade etmiyor. Ne yaşaması ne de ölmesi umurlarında bile değil.

Bugün köşelerden kalem sallayan götverenler, devletin parasıyla satın alınmış medya kurumlarında özgürlük ve demokrasi dersi verip, güzel ahlaktan, insanlıktan dem vuruyorlar. İktidara yönelmiş her tür protestoyu Ergenekoncu diye yaftalayıp, eylem nasıl yapılmalı, protesto adabı nasıl olmalı diye akıl veriyorlar.

Aldıkları maaşlar bu yoksulluğa mahkûm edilen halkın vergileriyle devlet eliyle verilen kredilerden çıkıyor. Sonra bu öğrencilerin seviyelerinden sual edeceksiniz.

Ömer Çetin, harç adı altında alınan haracı ödeyebilmek için hiç bilmediği bir işte yani inşaatta çalışıyordu.

Ölümünden YÖK'ün varlığı, devletin resmi haraç mantığı, iktidar, muhalefet, gazeteci herkes sorumludur.

Kimse kimseye terbiye, seviye dersi vermesin. Verenlerin zerre terbiyesi varsa, bu öğrencilerden özür dilemeli.

Polis tekmesiyle hayatını kaybeden genç kızdan, suratına onlarca yumruk atılan gençlerden, inşaat tepelerinde ölüme mahkûm edilen Ömer'den...

Demokrat özgür Türkiye değil mi? İleri demokrasiyi hazmedemiyor bu gençler değil mi? Soruşturmalar daha şimdiden açıldı tıpkı 12 Eylül döneminde olduğu gibi. Tıpkı tüm darbe dönemlerinde olduğu gibi. Öğrencilerin öldüresiye döven polislere soruşturma yok ama rektöre, öğrenciye var. Sikeyim sizin demokratik Türkiye anlayışınızı.

Kendilerini imam-hatipte okuyor diye zenci olarak niteleyenler, otobüslerin ön koltuklarında otururken, Türkiye'deki milyonlarca insanı da arka koltukta oturtuyorlar.

Bu ülkenin zencileri öğrencilerdir, bu ülkenin zencileri açlık sınırı altında çalıştırılan emekçilerdir.

Zenciymiş. O zencinin aletinin boyunu bir gün hep birlikte göreceksiniz; siyasetçisiyle, satılmış kalemleriyle, genç bir kızın bebeğini tekmeleyen polisiyle birlikte çok sağlam muamele sizleri bekliyor.