18 Şubat 2011

Adı konulmamış sonu olmayan hikâyeler -2-


Maslak’a gelmiştim. Aynaya baktım, gözlerim ne durumdaydı acaba? Güvenlik görevlisiyle selamlaştık, arabayı park ettim. Adımlarımı hızlandırdım, manyetik kartı okutup, merdivenleri çıktım.

"Ne olur bugün bitsin bir an önce."

Koridorun sonuna kadar yürüdüm. İçeri girdiğimde, Orhan Abi klavye başında, kafasını kaldırıp olanca içtenliğiyle "Günaydın" dedi. "Günaydın abi. Ne var, ne yok? Var mı patlama, çatlama bir şeyler", "Yok Barışım neyse ki, sakin. Geceden kalanları toparlıyorum."
Sanki ben bir şeyler sormuşcasına devam etti, "Olur tabii Barışım. Yeni başladı işe, çok tecrübeli de değil, eksiği, gediği olacak. Hepimiz yaşamadık mı?"

Gülümsedim. "Bu laf bana mı?", "Yok sana değil. Biliyorsun, senin hakkında düşüncelerimi. Egolarını okşatma seansı istiyorsun galiba."

Orhan Abi ile birlikte çalıştığımız ikinci işyeriydi burası. 'Meslekte onun eline doğdum' desem yeridir. Az uğraşmadı benimle, açıklarımı kapatmak için yaptığım hataları üstlendiği bile oldu. Zaten buraya da, birlikte geçtik. İkimizin de biraz daha fazla paraya 'Hayır' deme lüksü yoktu.
"Ego mu? O kadar okşattım mı be Orhan Abi? Aşkolsun!"
"Takıldığımı bilmiyormuş gibi konuşma da, bak bakalım geceden benim kaçırdığım haber var mı?"
"Dur bir kahve alayım. Sana da her zamankinden getiriyorum"
"Hay yaşa!"

Orhan Abi’nin yanından geçerek, sola döndüm. Merdivenleri birer ikişer adımlarla bitirdim. "Günaydın Mehmet. Keyifler nasıl bugün?", "Aynı" diyerek, büyük bir yılgınlıkla cevap verdi. "Her zamankinden mi?", "İki tane olsun, Orhan Abi’ye de götürüyorum."
Elimdeki kuponlardan 1.5 liralık kopartıp Mehmet’e verdim. "Haydi kolay gelsin". "Sana da abi."
Sıcak kahveler elimi yaktı, iki adım attıktan sonra sağ tarafta duran, masalardan birine bıraktım. Avuçlarıma üfledim, sıcağını bastırsın diye. Yeniden kavrayıp, merdivenleri çıkmaya başladım. Özlem de gelmişti, ona da "Günaydın" dedim, soğuk bir biçimde.
"Orhan Abi, al bakalım kahveni. Ben kahve diyorum, bakma katran işte."

Bıyık altından gülümsedi. "Sağol Barışım" diye de ekledi. Beni sevdiğini biliyordum ama herkese böyle seslenirdi. "Özlemim, Muratım."

Tek başına yaşıyordu, hiç evlenmemişti. Kendi deyimiyle "Nokta atışı" yapıyordu. O kadar çok konuştuk ama nedenini bilemedim, anlatmazdı kendini, dökmezdi ortaya içini. Açıkçası, kimse bir şeyler anlatmadan, sormazdım. Sevmedim, insanlara "Neyin var?" demeyi. Gereksiz, samimi olmayan, öylesine sorulmuş gibi gelirdi bana.

Bilgisayarın başına oturdum ve düğmesine bastım. Bir yandan gazetelere göz gezdiriyordum. Her zamanki gibi iç sıkıcı, bunaltıcı, insanın tadını kaçıracak cinsten sevimsiz haberlerle doluydu sayfalar. Sağa-sola serpiştirilmiş kadın vücutları da cabası. Bir habere takıldı gözüm. Nişanlı çift, Bolu’da TIR’la çarpışmış, ikisi de ölmüştü. Başlığına baktım, "Acı tesadüf." Her ikisi de, annesini trafik kazasında kaybetmiş. İçimden bir şeyler akıp gitti o an.

"Oooo abicim, biz sana ne dedik, sen öyle ekrana bakıyorsun, boş boş. Şu geceden kalmalara bakıversene Barışım" sesiyle irkildim.
"Pardon be abi. Elektrik faturasını ödedim mi, ödemedim mi onu düşünüyordum" diye, aklıma gelen ilk yalanı söyledim.

İnanmamıştı, "Bilirim ben o faturaları."

Ajansları hızla tararken, arada Orhan Abi’ye, "Şu var mı, bu haber bizde var mı?" diye sordum. Üç soruma da "Var" yanıtını alınca, "Abi hepsini temizlemişsin, ne diye beni yoruyorsun sabah sabah" diyerek, tatlı tatlı çıkıştım.

"İzin ver de, aşağıya inip, boğazımdan birkaç lokma geçireyim."
"Git hadi git. Başımın belası."

Mutlu olmuştum 'başımın belası' deyince. Oldum olası böylesi cümleleri sevmişimdir. Hiç sıcak gelmezdi, içinde vıcık vıcık sevgi kelimeleri barındıran cümleler.

Bir kez daha aşağıya indim, "Mehmet, bana oradan iki tane zeytinli poğaça verir misin?" Yeni yeni moda olmaya başlayan, poşet benzeri eldivenleri, ellerine geçirdi. İkisini birden kavrayıp, kâğıt tabağın içine bırakıverdi.

"Kahve de vereyim mi?"
"Yok be Mehmet. Şu taze sıkılmış ama taze olduğu şüpheli portakal sularından verir misin?"
"Abi bir şey söyleyeyim mi sana? Senin kadar kibar adam zor bulunur vallahi. Bir şey isterken bile kibar kibar konuşuyorsun. O yüzden acayip seviyorum seni."

Kahkahayı patlatıverdim, kaç günden beri ilk kez böylesine gülüvermiştim.
"Ulan Mehmet bana da kibar dedin ya, helal olsun sana. Bilmiyorsun sanki, ağzım ne kadar bozuk."

"Yok abi, ağzın bozuk, orası ayrı. Ama ben dikkat ediyorum, masan silinirken bile, o kadar işinin arasında ‘Teşekkür ediyorum’ diyorsun. Sizin orada, seninle Orhan Baba'dan başka kimse öyle teşekkür, meşekkür etmiyor."

"Kendimi bana sevdirmeye çalışma Mehmet, başaramazsın.

Oturdum, gaz odası şeklindeki sigara odasına. İçeriye sinmiş sigara kokusundan ben bile tiksindim. Pencerelerin açık olmasına karşın, benim gibi birine bile sigaradan nefret ettirebilecek bir kokuydu. Tabağın içindeki poğaçalardan birini elime aldım. Her ısırdığımda, boğazımda düğümleniyordu lokmalar.
Portakal suyunu, bir çırpıda içiverdim. Mehmet’in kâğıt tabağa iliştirdiği peçeteyle ağzımı silip, gömleğimin cebindeki sigaya ve çakmağı çıkarttım. İnsanlar yavaş yavaş Mehmet’i sıkıştırmaya başlamıştı. Kalabalıklara olan nefretim böylesi zamanlarda daha artıyordu.

Sabah kahvaltısı yapmak için kafeteryada bekleyenlerin yüzlerine bakıp, o an ne hissettiklerini tahmin etmeye çalışıyordum. Yağmur’la oynardık bu oyunu. Otobüste, okulda, yürürken, birden soruverirdi Yağmur, "Şu karşıdan gelen kadına bak. Ne düşünüyor sence?"

"2 çocuğu var, biri hayatında bezdirmiş kadını"
"Hayır, şaşkın. Evde eşiyle kavga etmiş. Şimdi işe gidiyor. Akşam, acaba çok mu ağır konuştum, adamın üstüne çok mu gittim diye düşünüyor."
"Sağlam yazdın Yağmur. Sen okul bitince reklam işine gir. Ya da olmadı film senaryosu yaz."

'Reklam' kelimesini biraz da dürtmek için söylemiştim. Yoksa ne çok nefret ettiğini biliyordum.

"Reklam mı? Offf Barış, ne kadar sevmediğimi bilmiyor gibi reklam deyip durmuyor musun? İşte tam o zamanlar deliriyorum. İkimiz de gazeteci olacağız, ben hayat planlamamızı şimdiden yaptım."
"Yok canım, belki ben istemiyorum."
"Tabii tabii, ben de pamuk prensesim."
"Hayat planlamanda neler var? Bileyim de ona göre hareket ederim."
"Hepsi olmaz. Ama kısa özet geçeyim. Okul bittikten sonra ikimiz de çalışmaya başlıyoruz. Aynı gazetelerde değil. Birbirimizi o kadar fazla görürsek, benden sıkılabilirsin."
"Senden sıkılmak mı? Aptalsın sen."
"Niye? Sıkılmaz mısın?"
"Saçmalama, senden sıkılmayı aklıma bile getirmedim, bugüne kadar. Hayatımın sonuna kadar birlikte yaşamak istediğim, tek insansın."
Öpücük kondurmuştu yanağıma, bu cümleden sonra. Sokağın ortasında sıkı sıkıya sarılmıştı, hiç bırakmamacasına.
"Benim de bir tanecik sevgilim. Yaşlı, huysuz, iki aksi ihtiyar olduğumuzda bile, seni yanımda istiyorum."

Sigaranın sonuna geldiğimi, elimdeki sıcaklıktan hissettim. Ayaklarım beni yukarıya doğru götürmeye başladı, beynimse çivi gibi sabitlenmişti, tek bir şeye.
Son basamağı çıkıp, kafamı sağa doğru çevirdiğimde, neredeyse herkesin geldiğini gördüm. "Herkese günaydın" dedikten sonra yerime oturdum. Bir-iki cılız 'günaydın' sesinden sonra İlhan Abi, "Barış bir bakacak mısın bana" diye, odasına çağırdı. Yerimden kalktım, koridorun hafif çaprazındaki odasına gittim.
"Efendim İlhan Abi."
"Barış, seninle ne vakittir konuşacağım, bir türlü fırsat bulamadım. İstersen öğlen birlikte yemeğe gidelim."
"Tamamdır abi, nasıl istersen."
"E, peki o zaman ben sana haber veririm, bir öğlen rakısı yapalım, bokunu çıkartmadan."
"Eyvallah abi, haber vermeni bekliyorum."

İlhan Abi, genel yayın yönetmenimizdi. 12 Eylül döneminde içeride yatmış, solculuğunu şimdilerde sadece kelimelere bırakmış ama insaniyetli bir adamdı. Bütün gün odasında oturur, arada yanımıza gelip "Şu Filipinler’deki sel haberine, doğru düzgün bir fotoğraf koyun" türünden, son derece gereksiz uyarılar yapardı. İyi bir ekip kurmuştu ve bunun bilincindeydi. O yüzden de, kimsenin işine karışmazdı. Zaten o olmasa bile, -ki olmadığı zamanlar az değildi- işler yerli yerinde ilerliyordu.

'Acaba ne konuşacak' diye geçirdim içimden. Serdar, "Barış, şu enflasyon rakamları açıklanacak, sen alabilir misin onu? Biliyorum ekonomi haberi sevmezsin ama elimde TÜSİAD’ın önemli bir açıklaması var." deyince, isteksizce "Peki" kelimesi çıktı ağzımdan. Yine aynı zırvalıklarla doluydu, 'Ülkenin istikrarı ve geleceği için' cümlesiyle başlayıp, 'Toplumun her kesmi, taşın altına elini sokmalı'yla biten, artık ezbere alınmış ve neredeyse kelime kelime aynı cümlelerle örülmüş bir basın açıklaması.

Söylene söylene, haberi yaptım.
"Tamamdır Barış."
"Abi eline sağlık, teşekkür ederim. Bir kahvemi içersin."
"Rüşvetle mi iş yapıyoruz lan?"
"Olur mu öyle şey hiç?"
"Peki peki tamam. Akşama doğru içerim kahveni, madem öyle."

Kulaklığımı kulağıma geçirip, bir yandan da haberleri yapmaya başladım. Bu işe gece çalışmaya başladığımdan, kulaklıkla çok iyi birer dost olduk. Bazen müzik dinlemeden, çalışamadığım zamanlar bile olurdu. Deep Purple’dan Perfect Strangers’dı çalan.

Yağmur’un evindeydik, 7-8 kişi. Üniversite ve çevresinde afiş çalışması yapacaktık. Kendinizce stratejik bulduğumuz noktaları belirliyorduk, Yağmur’un ev arkadaşı Nihal her zamanki ukala tavrıyla "Kim görecek ki bunları. Siz yapıştırdığınızla kalacaksınız sadece" deyince Yağmur’la göz göze geldik. İstanbul’da tek doğru düzgün arkadaşıydı. Bir yıl süren yurt ızdırabından sonra tanışmışlardı.
Biliyordu sert bir kelime ile başlayıp, Nihal’in gözyaşları ile sonlanacak cümle ile bitireceğimi. Gözlerinden "Ne olur bir şey söyleme" dediği anlaşılıyordu.Garip bir iletişimimiz vardı Yağmur’la.İkimiz de, birbirimize söylemek istediğini o an anlayıveriyorduk.

Yağmur hemen atıldı, "Kim kahve, kim çay ister?" Bülent, Özgül, Nihal ve şimdi ismini bile hatırlamadığım bir kız çay istedi. Yağmur, Kaan ve ben, birlikte çokça kahve içtiğimizden, artık biliyorduk. Yağmur elimden tutarak, "Yürü, boş boş oturmak yok. Bir işe yara bari" dedi.

Mutfağa yürürken, ancak benim duyacağım şekilde, "Lütfen Barış, Nihal’ye yeteri kadar tartıştınız. İkinizi de sevdiğimi biliyorsun."

Bakışlarımdaki, ifadeyi sezmiş olacak, odadakilerden uzaklaşmamızın da verdiği rahatlıkla daha yükses sesle, "Şapşal senin yerin ayrı. Her seferinde hatırlatmam mı gerekiyor? Sanki bilmiyormuş gibi davranmaktan vazgeç."
"Off Yağmur, aklımın ucundan bile geçmedi."
"Bilirim, ben o aklından geçmeyenleri. Sevmediğini ve rahatsız olduğunu her hareketinden belli ediyorsun."

Öyleydi, hiç sevmiyordum. Tipik lümpen tavırları vardı ve bu benim çileden çıkmam için yeterliydi bile. Sadece Yağmur’un hatırı için katlanmak, zaman zaman beni yoruyordu.
"Su ısındı galiba. Kahveleri sen koy, ben çayları hazırlarım."
"Peki."

Bozulduğum her halimden belliydi. İçimi, birkaç kelime söyleyememin sıkıntısı basmıştı. En garip huylarımdan biri sayılmazdı fakat taşı gediğe oturtamadığım zaman içimden küfürler savururdum kendime.

"Tamam dedim ama değil mi Barış?"
Ses tonundan, sevgilisini değil de, çocuğunu azarlar izlenimi edinince, "Yağmur, don lastiği gibi uzatmayalım istersen. Sırf senin hatırın için tek kelime etmedim. Sikindirik bir karı için çocuk gibi azarlanmayı da çekemeyeceğim, kusura bakma" dedim.

Yüzü düştü birden. Birkaç saniye önce dünyanın en güzel gülümseyen kadınının yüzünü bu hale getirdiğim için, kendime 'Hay amına koyayım senin. Değer miydi?' diye kızdım.

"Yağmur, özür dilerim, kırmak istemedim. Bir an için, o salak yüzünden laf işitmek ağrıma gitti."
"Barış, Nihal’ı sevdiğimi ve buradaki tek dostum olduğunu biliyorsun. Üstelik hâlâ laf söylüyorsun. Bana ‘don lastiği gibi uzatma’ diyen adam, şu konuyu iki yıldır uzatıyor, hatta üç bile sayılır."
"Tamam bir daha açılmayacak bu konu. Ama once sen gülümse."
"Bu kadar şeyden sonra öyle pat diye gülümsememi bekleme. Beni, senden fazla tanıyan bir kişi daha yok. O yüzden suratımı astığımda hemen sırıtamıyorum" dedi, tüm ciddiyetinle.
"Gülümsemeyeceksin yani? İyi o zaman bunu sen istedin. Şimdi camdan çıkıp, bağırmaya başlarım ‘Bana tecavüz eden yok mu? diye."
Gülümsedi, ardından sıkıca sarıldı, "Bir ömür boyu seninle ne yapacağım? Yarı deli, yarı çocuk bir adamla geçer mi zaman?"
"Geçmez, boşuna mı ben erken öleceğim diyorum sana!" cümlesinin ağzımdan çıkmasıyla, pişman olmam bir oldu.
"Barış, senin bu ölüm merakın, bizi ayıracak tek engel farkındasındır umarım."
O kadar çok ölümden söz ediyordum ki. Önceleri şakayla karışık cümlelere artık ben de inanmaya başlamıştım.
"Tamam, tamam. Ölüm filan yok. Ne ölümü ya. Daha kaç yaşındayız. Oooo, evleneceğiz, iş-güç sahibi olacağız, Eylem doğacak, okula yazdıracağız, ilk erkek arkadaşını pataklayacağım, ikincisi de.."
Kahkahaları, içeriye kadar gitmişti, Kaan’ın sesini duyduk, "Neler oluyor orada?" diye her zamanki zevzekliği ile takıldı.

Yağmur gözlerimin en derinine bakarak, "Biliyor musun? Şu karşımda duran adama sırılsıklam aşığım. Durulmayan bir fırtına gibisin. Bir an beni çok kızdırıyorsun ama aradan saniyeler bile geçmeden kahkahalar atmamı sağlıyorsun. Hayatımdaki en doğru karar seninle birlikte olmamdı" deyince, dudaklarına yapıştım.

Avuçlarımın arasına aldığım yanaklarını tutarak, hiç bırakmamacasına öptüm. Sinsi bir hırsız gibi, dili dudaklarımın arasından geçip, dilime ulaştı. 10 saniye kadar öylece kaldık, geri çekilen Yağmur oldu.
"Deli içeride kaç kişi var. Yürü hadi kahveleri al da gel."

Lan siz komik misiniz?

"Elinizi vicdanınıza koyun, 8 yıl önceki Türkiye'yle bugünkü Türkiye'ye bakın. Demokrasi kalitesine bakın, kararınızı öyle verin. 8 yıl önce dile dahi getirilemeyenlerin samimiyetle tartışıldığı bir Türkiye var. Talimatla manşetler atılırken, -o gazetelerin patronları bunu bize bizzat söylüyorlar, talimatla manşetler attık diyorlar- bu dönemde böyle bir şey geliyor mu bizden? Nedir o zaman bizimle alıp veremediğiniz?"



Bu karikatür hangi talimatla yapıldı?


"Gazeteci yazar Orhan Miroğlu'na yönelik tehditler faşizm değil de nedir? Basın özgürlüğün aleni bir tehdit değil de nedir? Oda TV'yle ilgili bu kadar sahip çıkma gayreti içinde olanlar, niçin Mehmet Metiner, Orhan Miroğlu için kalemlerinizi konuşturmuyorsunuz?"



Bu manşet atılırken, siz neredeydiniz?

"Sayın Kılıçdaroğlu, TSK'ya hakaret eden, sadece 'kartondan kaplan' demekle değil, aynı zamanda 'ABD'nin içini oyduğu' diye ifade eden genel başkan yardımcınızla ilgili hangi işlemi yaptınız?"



Bülent Arınç, "Bu orduyla iyi ki savaşa girmemişiz" dediğinde, siz ne tepki verdiniz?

"CHP yaklaşan seçimlerle birlikte ‘popülist’ vaatler vermeye başladı"



Bu 'yardım'ların kaynağı nereden geliyor? Dağıttığınız, televizyonların, çamaşır ve bulaşık makinelerinin, kömürlerin kaynağı nedir? Açıklar mısınız.

"Çorum’a git, Sivas’a git, Kahramanmaraş’a git, Gazi Mahallesi’ne git, kanlı 1 Mayıs’ın yaşandığı Taksim Meydanı’na git, oralarda, aradığının izlerini bulursun."



Sivas'ı gerçekleştirenlerle aynı partide siyaset yapmadın mı? Gazide kurşun sıkanlara "Rejimin teminatı" demedin mi?

"Sokak sokak direnme çağrısı yapan milletvekillerinizle ilgili nasıl bir işlem yaptınız?"



Mısır'da sokak sokak direnenler için ABD'den aldığınız telefon sonrasında "Halkın halkı talepleri dikkate alınmalı" demediniz mi?

Şu an Bahreyn'de, Libya'da, İran'da, Ürdün'de sokaklara çıkan ve öldürülen halklar için neden bir tepki vermiyorsunuz? Yoksa ABD'den yeni bir telefon gelmesini mi bekliyorsunuz.

Irak'a ABD askerleriyle omuz omuza savaşmak istemediniz mi? Askerlerinizi Irak'a göndermek istemediniz mi?

Lan siz komik misiniz?

17 Şubat 2011

Adı konulmamış sonu olmayan hikâyeler


Kendimi kaybetmiş gibi dolanıyordum, evin içinde. Adımlarımı, hapishane avulusunda atılan voltalara benzetmeye çalışıyordum, bilinçsizce. Çok uzun zaman olmuştu, böylesi histeri krizine girmeyeli. Oysa ne çok zamanlar yaşamıştım, birbiri ardını kovalayan, hiç bitmeyecek gibi hissettiğim ve bitmesi için artık inanmadığım Tanrı’ya yalvardığım zamanlar.

Adımlarımın yönü beni mutfağa götürdü. Elimi uzatıp buzdolabının kapısını açtığımda, sudaki yansımamı görür gibi oldum. Kurumuş birkaç peynir parçası, ne zaman koyduğumu unuttuğum, üstelik içindekiler hakkında hiçbir fikrimin olmadığı iki kese kâğıdı ile 4 tane yumurta ve içki şişeleri.

Buzdolabının kapağını açtığımda fark etmemiştim ama çıplak vücuduma çarpan serinlik, bu kış soğuğunda içimi ürpertmeye yetmişti. Şişelere daldı gözlerim. Kendimi hayvan pazarında, kurbanlık koyun beğenen insanlara benzettim. Beynim en dolu şişeyi almamı emredince, vokta şişesine doğru yöneldim ve sıkıca kavradım. Dolabın kapağını kapadıktan sonra elimdeki şişeyle birlikte kendimi yatağa fırlattım. Beynim daha içmeden kendinden geçmişcesine başına buyruk davranmaya başlamıştı. Neredeyse üç-beş saniye içinde düşünmemem ne kadar şey varsa, hepsi ardı sıra dizilip, beni huzursuz etmeye başladı bile.

İlk aklıma gelen Yağmur oldu, sanki aklımdan çıkıyormuş gibi. Üniversite günlerimizden bir kare belirdi o an. İstanbul niversitesi’nin ana kapısından, bana doğru yürümeye başladığı o sahne. Yürürken sanki etrafımızda ben ve o dışında herkes donuyordu, boktan romantik film sahnelerindeki gibi.

Gülümseyerek yanıma gelip, "Günaydın. Bugün nasıl oldu, bunalım beyimiz? Dün akşam bıraktığım gibi mi? Yoksa benden aldığı öpücükle gülümseyen gözlerle giden, benim en sevdiğim adam gibi mi?" deyişi aklıma geliverdi. İster istemez yeniden gülümsemiştim. Beni bu dünyada içtenlikle gülümsetebilen tek insandı o. En kötü günlerimde bile, yemyeşil gözlerinin içine sığınırdım bu yüzden. "Yok, bugün ikisinin arasında kaldım. Günün bundan sonrası için kesin bir şey söyleyemiyorum" demiştim.

Nedendir bilinmez, her aklıma düştüğünde birlikte geçirdiğimiz o son günün başlangıcını hatırlıyorum tekrar tekrar. Öylesine beynime kazınmış ki, neredeyse her gün bu diyaloğun farklı yorumlarını ve farklı biten sonlarını kurguluyorum.

Neredeyse şişeyi gırtlağım delinene kadar diktim. Dudağımın kenarlarından süzülen alkol damlacıkları sakallarıma kadar yol aldı. Aynı şeyi yeniden yaptım.
Başımı havaya kaldırıp, gırtlağımı bir huniymişcesine kullanmaya çalıştım.

Komodinin üstünde duran, daha açılmamış sigara paketini aceleyle açtım. Ağzıma götürdüğüm sigarayı, Yağmur’un hediye ettiği çakmakla yaktım. Zorla aldırmıştım, pişkinlik yapıp. Derin derin içime çektim dumanı. Ancak üflediğimde anladım, ciğerlerime ne de çok duman çektiğimi.

Hep kızardı, "Çok sigara içiyorsun Barış. Bak cidden bir gün bunun için fena halde kapışacağız. Ne yanımda ne de benden ayrıyken, bu kadar çok sigara içmeni istemiyorum. Eylem’in minicik yaşlarda babasız büyümesini istiyorsun, buyur iç!" diye, tehditle karışık, içime korku salan serzenişlerde bulunurdu. "Peki" derdim ama hiçbir zaman da engel olamadım.

Sigaranın bittiğini yeni fark ettim, uç uca ekleyip bir tane daha yaktım. Anneannem içerdi böyle. Sadece ilk sigarasında kibrit kullanırdı.

Saat kaç olmuştu kimbilir. Küçüklüğümden bu yana, duvar saatlerinin çıkarttığı o tik-tak tik-tak seslerinden rahatsız olduğum için yanı başımda, bakabileceğim bir saatim yoktu. Saate bakmak için bilgisayarın başına gitmem gerekiyordu. Yerimden doğrulduğumda fark ettim, ne denli yorgun bir vücut taşıdığımı.

Çok zaman, beynimin beni yormasından anlamıyorum ama boynumun ve belimin beni ufak ufak uyardığını hissettim. Yatak odasının tam karşısındaki odada duran bilgisayara doğru yöneldim. Birkaç adımda kendimi bilgisayarın başında buldum. Saat 03.36’yı gösteriyordu.
Oturdum, koltuğa. Sanırım saate bakmak bahanem olmuştu, Yağmur’un fotoğraflarına bakmak için. Gözlerimi kapatıp, yüzlerce fotoğraf içinden birine tık’ladım. Bebek’te birlikte balık tutmaya gittiğimiz o güne aitti. Kafasında kenarları çiçekli şapkası, üstünde bir sokak satıcısından ikimize farklı renklerde aldığım lacivert yağmurluğu ve boyunca olta ile gülümsüyordu. O güne dair hatırladığım en belirgin şey, otobüsle Bebek’e giderken, "Çok soğuk Barış. Sarıl bana" demesiydi. Sımsıkı sarılmıştım, kimseye aldırış etmeden. Bebek’e gidene kadar da bırakmamıştım, üşümesin diye. Nasıl da severdi balığı. Bir kez bile çatal-bıçak kullandığını görmemiştim. İki parmağının arasına aldığı balık parçalarını yerken, gözlerini benden ayırmazdı. Sıcacık, insanın içini ısıtan gülümsemesiyle bakardı.

Yine gözlerimi kapattım ve bir fotoğrafa daha bastım. 1 Mayıs'a gittiğimiz günde, kime çektiğirdiğini bilmediğimiz yumruklarımız havada poz vermişiz. Ben her zamanki gibi suratımı asmışım, Yağmur da, her zamanki gibi gülümsemiş.

Okuldan çıkıp, yaklaşık 70 kişi gitmiştik. Cengiz, Pelin, Rüya, Altay... Aramızda, disiplini kimsenin bozmaması için konuşmuştuk. Sululuk yoktu, büyük ciddiyet içinde alanda yerimizi alacaktık. Birlikte saatlerce tartıştığımız, zaman zaman kavga ettiğimiz arkadaşlarımız. Otobüse doluşmuş, Okmeydanı’nın yolunu tutmuştuk.

Fotoğraflara baktıkça kendimi daha kötü hissetmeye başladım. Külçe gibi ağırlaşan bedenimi kaldırdım, oturduğum koltuktan ve yatak odasına geçtim. Votka şişesini yerde bırakmışım, fark etmesem hepsini yere boca edecektim. Şişeyi bir kez daha diktim, midem bulandı. Kendimi yatağa bıraktım, gözlerimi tavana dikip, öylece kaldım…

Telefonun alarmı çaldığında saat 07.22’yi gösteriyordu. Üstüme bir şeyler geçirmek için yatağın tam karşısında duran dolabı açtım. Elime ilk geçirdiğim gömleğin düğmelerini iliklemeye başladım, bir yandan aynada kendime bakıyordum. Yorgunluğum yüzüme vurmuştu. Ölene dek taşıyacağım çizgiler, yer etmeye başlamıştı. Kapının ardında asılı olan pantolonlardan birini, telaşla giyiverdim.

Dişlerimi fırçalamak için banyoya gittim. Kesif bir küf kokusu yayılmıştı banyonun içine. Yine üst kattakilerin banyosu akıyor olmalıydı. "Kaçıncı kez hatırlatmam gerekir" diye söylendim, kendi kendime. Daha sabah olmasına karşın, işin bitiş saatini düşünmeye başlamam, içimdeki sıkıntıyı artırdı.

Arabanın kapısını açarken, boylu boyunca uzanan derin çiziği gördüm. "Orospu çocukları, bu kaçıncı kez oldu kimbilir." Anahtarı çevirdim, bıyıkları sigaradan sararmış, her nefesindi hırıltı çıkartan, yaşlı ihtiyarlar gibi bir ses geldi.
Neyse ki, bu sabah kıçımın dibine park edilmemişti ya da benden erken davranıp, çoktan gitmişlerdi. Radyoyu açtım, gazete sayfalarından haberleri okuyordu, iğrenç sesli bir genç. Başka bir dil konuşuyor gibiydi, kelimelerin bazılarını seçmekte zorlandım. Hiç katlanabilecek durumda değildim, düğmeye bastım, bir daha, bir daha. Hah işte oldu.

Akustik gitarın sesi, ruhumu tam okşarken, korna sesiyle irkildim. Yeşil ışık yanmış bile. Arkamda sıralanmış arabaların içindeki insanlar, sadece kornayla yetinmeyip, aynı zamanda da küfür ediyorlardı. Dikiz aynasından baktığımda, birkaç kişinin küfredebildiğini seziyordum. Saate baktım 8’e geliyordu. Radyoda çalan şarkının sözlerine kulak kabarttım; "Mevsimlerin en sıcağında, susuzluğa kanarım. Yitip giden insanlara, dostlarıma ağlarım. Yanlış zamanlara, sensizliğe ağlarım." Gözümden bir damla yaş süzüldü. "Of be Yağmur, ne vardı gidecek. Niye sen, niye bir başkası değil. Sensizliğe daha ne kadar katlanabilirim, bilmiyorum."

!!!


Benim facebook'um, twitter'ım bilmem neyim yok, o yüzden buradan paylaşmak istedim.

İçim şişti, bunaldım. Kendi derdimi bile anlatamaz duruma geldiysem, vay halime.

İşe de sokayım, hayata da sokayım, 1440 tane post yazmışım, bunların 600'e yakını fikrimin altı keçeli kalemle çizilmiş halidir.

Buna rağmen, derdimi anlatamıyorsam yazdıklarıma da sıçayım, düşündüklerime de.

Bu halk neler konuşuyor, nelere inanıyor?


Bir hafta arayla ilgiç iki olay yaşadım. Her ikisinden çıkarttığım ana fikir, bu halkın bambaşka bir dünyada yaşadığı oldu. Buyurun, okuyun..

Geçen hafta işyerinden çıktım, biraz acelem vardı ve taksiye atladım, DMC binasının hemen önünden.

Taksici: Burada mı çalışıyorsun.
Ben: Evet.
Taksici: Gazeteci misin?
Ben: Eh olmaya çalışıyoruz işte.
Taksici: Aydın Doğan'ın bunların hepsi değil mi?
Ben: Evet.
Taksici: Ya bu Aydın Doğan için Ermeni diyorlar doğru mu?
Ben: Valla hayatımda ilk kez duyuyorum.
Taksici: Yok valla öyle diyorlar.
Ben: Nereden duydun?
Taksici: Ya kahvede konuşuyorlardı.
Ben: Kim konuşuyor peki?
Taksici: Valla siyasi partilerden geliyorlar, sohbet ediyoruz işte.
Ben: Hangi partilerden geliyorlar peki?
Taksici: Akp, Bbp, Saadet, Mhp filan.
Ben: Aydın Doğan Gümüşhaneli.
Taksici: Hadi ya, ben de Gümüşhaneliyim.
Ben: Bak gördün mü, hemşehri çıktınız.
Taksici: Ya bu Cem Uzan için de Ermeni diyorlar doğru mu?

Kahkaha attım ve gereksiz bir muhabbeti daha fazla uzatmak istemedim.

Dün işten çıktım, hemen az ileriden minibüse bindim. Minibüste şoför (A kişisi), yan tarafında (B kişisi) bir eleman ve hemen arkalarında ben varım. Muhabbet ediyorlar.

B kişisi: Bu televizyonlar, gazeteler filan hep Aydın Doğan'ınmış
A kişisi: Heee
B kişisi: Lan bu Aydın Doğan Ermeni'ymiş biliyor musun?

Dayanamadım,

Ben: Hocam siz bu engin bilgileri kimden öğreniyorsunuz?
B kişisi: Valla herkes konuşuyor.

Bu insanlarla birlikte mi yaşıyoruz, hangi ülkede yaşıyoruz bilmiyorum inanın bilmiyorum. Bu halkın gündemi, bildikleri, duydukları bizimkilerden -en azından benimkilerden- bambaşka.

Sanki bir Türkiye var, o Türkiye'nin içinde başka bir ülke var o ülkeyi hiç bilmiyorum. Hayır, ben öyle Nişantaşı, Taksim, Etiler filan dolanan bir adam da değilim. Sıradan ötesi bir yaşantım var, bu insanlarla iç içeyim ama aynı dili konuşmuyoruz.

Sonra Erdoğan'ın "Partimin mensupları olarak yalan yanlış bu haberleri yapan medyaya karşı sizler de kampanyanızı başlatın, sürdürün. Bu gazeteleri evlerinize sokmayın, almayın" sözünü hatırladım.

Neyse az kaldı, artık çağrı yapar "Özellikle bu gazeteleri alın" diye...

Sövmekten yoruldum!!!


Şanlıurfa Tarım Müdürlüğü ekiplerinin yaptığı denetimlerde ele geçen 2 ton bozuk sucuk ile 1 ton 200 kilo tavuk etine el konuldu.

Bozuk gıdalar, barınakta bakılan köpeklere verilerek imha edildi.


Haberi birkaç kez okuyun, daha iyi anlayacaksınız. Bozuk gıdaları imha etmenin yola, barınaktaki hayvanlara verilerek sağlanıyor.

Tarım Müdürlüğü bunu yapan. Ülkenin tarımının ağzına sıçtınız, şimdi sıra barınaktaki hayvanlara geldi.

Hayvancağızların aç bırakılmasına mı isyan edeceksin, yoksa bozuk ve kokmuş yiyeceklerin verilmesine mi?

Sabahtan beri sövüyorum artık yoruldum. Bu ülkede olan her şeye alıştık, yapılanlara, söylenenlere, eylemlere...

Dünyanın en aşağılık milletiyiz ve nüfus cüzdanımda T.C. ibaresi taşıdığım için ağır bir utanç yaşıyorum.











16 Şubat 2011

Herkes rütbesini bilecek


Yorum yok!

Bunlar insan değil!


Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Bölüm Başkanı Prof. Orhan Çeker; "Sorunun odağında kim var? Kadın var. Kardeşim sen dekolte giyinirsen bu tür çirkinliklerle karşılaşman sürpriz olmayacaktır.

Tahrik ettikten sonra sonucundan şikayet etmen makul değildir. Bu konuda suçu işleyenleri savunduğum anlaşılmasın. Elbette işlenen suç son derece iğrençtir.

Lakin bu suçun işlenmesinde dekolte ve tahrik edici kıyafetler giyinen kadının da etkisi küçümsenmeyecek kadar büyüktür. Kadının da suçu gözardı edilirse meseleyi çözümde yanlış adım atmış oluruz. Bu olayda her iki taraf da suçludur."

Sözün kısası diyor ki, 'Ey kadınlar, siz böyle dekolte giyerseniz, tecavüze de uğrarsınız, hiç ağlamayın.'

Herifteki zihniyete bak sen. Bu herif profesör, üstelik de fakültede bölüm başkanı.

Şu özlü sözü çok severim: "Kaşınan göte Bağdat'tan yarrak gelir."

Bu insan görünümlü tipe sormak lazım, "Tecavüz en çok nerede yaşanıyor?"

Bu ülkenin köylerinde dekolte mi giyiliyor da tecavüzler yaşanıyor. Herifin derdi tecavüzle değil, dekolteyle.

"Zihniyet çarpık" desem, bu çarpıklık bile olamaz. Acayip bir düşünce biçimi. Üstelik bunu rahat rahat söylüyor.

Yavşak herifler, bu ülkede şehirlerden daha çok köylerde, kasabalarda tecavüzler yaşanıyor, hane halkıyla orantılı olarak.

Puştlar, eşekler de dekolte giyiniyor değil mi, o yüzden tecavüz ediyorlar eşeklere, atlara, koyunlara, keçilere?

Geldiğimiz noktaya bak sen. Bu herif profesör, eğittiği öğrencilerden ne çıkar ki? Bunun eğitim verdiği nesillerden ne olacak? Kaç paralık insanlar yetiştirebilir?

Ama tabii bu insan görünümlü garip canlıya da bir taraftan hak vermek lazım (!) Muhtemelen bu tiple ortalarda dolansam, ben de bir kadınla birlikte olmanın tek şartının tecavüz olduğunu düşünürdüm.

Lan hakikaten bunlar lanetli mi doğuyor nedir? Ulan bir taneniz insana benzesin. Bırak insana benzemeyi, lan biriniz hayvana bile benzemiyorsunuz. Ne boksunuz, nesiniz, belli değil.

Bunları yatırıp, eline geçen her şeyi götünden kan gelene kadar, sokmak lazım. O zaman anlarlar dekolteyi, kadını, tecavüzü. Çünkü bunlar insan değil.

Biraz önce TV'ye çıkıp, "Sözlerimin arkasındayım" dedi.

Ben de öyle, "Sözlerimin arkasındayım."

Şu yazıyı da okumayanlar mutlaka okusun. Laf aramızda, hiç bilmeyenler varsa okuyun bu adamı...

"BÜTÜN ERKEKLER TECAVÜZCÜDÜR!"

15 Şubat 2011

Bok sinekleri, orospu çocukları ve pezevenk evlatları


Bok sineklerini bilir misiniz?

Bütün yaşamlarını bok üstünde geçirirler.

Diğer sineklerden ayrılan yönleri, ne kadar kovarsanız kovun gitmezler. Yeniden gelip o bokun üstüne yapışıverirler.

Hayatları bokla beslenmek zorunda olduğundan, hemen herkes nefret eder onlardan.

Tabii kendi gibi bok sinekleri hariç. Kendilerine katlananlar ancak ve ancak kendi gibi bok sinekleridir.

Bok sinekleri yeşil renklerinden ötürü hemen fark edilirler.

Parazitle beslenen bu bok sineklerinin ömrü ne yazık ki kısadır.

Kısa ömürleri boyunca tek yaptıkları ise bok yiyerek beslenmektir.

Birinize sorsam, "Dünyaya yeniden gelsen ve bir hayvan olsan hangisini seçerdin?" diye kimse "Ben bok sineği olmak istiyorum" diye yanıt vermez.

Bok sineklerinin çoğaldığı durumlarda, hemen anlarız ki, ortalıkta bok vardır.

Bok yerken semiriyorlar, ürüyorlar, tüm yaşamlarını böyle geçiriyorlar.

Her bok sineği yiyebildiği kadar bok yemeye devam etsin.

Ama bilin ki, bokun içinde geçen bir hayat, hiçbir insana yakışmazdı. Bu yüzden bok sineği olmayın sakın.

Yani size, "Dünyaya yeniden gelsen ve bir hayvan olsan hangisini seçerdin?" diye sorduğumda, "Ben bok sineği olmak istiyorum" demeyin.

Çünkü bok sineklerinden nefret etmeyen insan yoktur.

Onurunuz, gururunuz, şerefiniz, haysiyetiniz, namusunuz varsa, üç kuruş paraya satılmamışsanız, hayata karşı dik durmuşsanız, çocuklarınıza şerefsiz bir soyadı bırakmadıysanız, insan olmak en güzel şeydir.

Bazıları seçemez ailesini, orospu çocuğu ya da pezevenk evladı olabilirler. Ama onurlu bir yaşam sürdürürler.

Ama bazıları orospu ya da pezevenk çocuğu olmak için büyük uğraş verir. Şerefsizlik, haysiyetsizlik, onursuzluk, gurursuzluk, yakalarındaki rozet, alınlarındaki damgadır.

Para için analarını bile satarlar, zaten o yüzden pezevenk evladı ya da orospu çocuğu olarak anılırlar.

Bu aşağıdaki fotoğraflar mı ne? Konuyla ilgisi olduğunu mu düşündünüz yoksa?

Ne ilgisi var canım, ben sadece belgesel tadında bir şeyler karaladım, hepsi o kadar...

10 soru 10 blogla haftanın değerlendirmesi


GİRİŞ NOTU: Kime soru sormay unuttum ben, haber versin bana. Beynim darmadağın kusura bakmayın

Çok iyi giden bir Fenerbahçe ve berbat giden bir Beşiktaş. Hafta sonu için beklentin nedir?

Tribünsel Sevda: Fenerbahçe'nin 2. yarıda bütün maçlarını kazanmasından daha çok takımın birlik içinde hareket etmesi daha önemli.
İnönü'ye bu birliktelik ve beraberlikle çıkacak olmamız bizim için avantaj olacaktır.

Özellikle son İbrahim Üzülmez olayıyla ilgili Beşiktaş camiası daha da karışmış durumda. Onlarda mutlaka kazanmak isteyeceklerdir ve zannedersem Guti'de sahada olacak. İspanyol futbolcunun varlığı bile Beşiktaş'ın toparlanması için yeterli oluyor.

Beşiktaş'ın çok kötü, Fenerbahçe'nin çok iyi olması derbinin sonucuna bir ipucu olamaz. Bunun örneğini Kadıköy'deki Fenerbahçe-Galatasaray derbisinde gördük.
Ama elbette oluncu performanslarına göre bir yorum yapacak olursak ben bu maçtan beraberlik çıkma ihtimalinin yüksek olduğunu düşünüyorum.

Engin ve Burak'ın saha içindeki gerilimi için ne söylersin? Takım üstündeki gerginliğin bir yansıması mıdır yoksa salt Engin'den mi kaynaklanıyor?

Ceza Sahası: Yanıtım problemin Engin kaynaklı olduğudur. Engin bugün özür diledi. Burak da mevzuu fazla uzatmayacağının sinyalini daha maçın başında vermişti.
Engin'in ilk vukuatı bu değil. Daha önce Avni Aker'de oynanan 0-0 sona eren Eskişehirspor maçında da benzerî bir çıkışı olmuştu oyundan alınırken. O dönemde bir baskıdan söz edebilir miydik? Hayır. Takım gayet iyi gidiyordu. Fakat Engin bu...

Aslında maç içinde klasik Engin'den çok uzaktı. Sabırlıydı, çok sert müdahalelere maruz kalmasına karşın sabrını korudu. "Galiba bu sefer çıldırdı" diyebileceğim bir çok pozisyonda tuttu kendini.
Hatta alakasız hareketlerden kaçınışını bir pozisyonda iyice gözlemledim: Kendi lehine taç verilmesi gereken bir topun rakibe verilmesi üzerine topa vurmaya yeltenip bir şeyleri hatırlayarak kendini frenlediği an.

Bu tip futbolcuların değişim yolundayken bazı patlama anları olabiliyor. Engin de kendini tuttu, tuttu ve alâkasız bir yerden patlayıverdi. Tabii bu hoşgörülebilir bir davranış değil.
Hiçbir profesyonel futbolcu, ister takımını çok sevsin -Engin gibi- ister nefret etsin, böyle bir hareketi yapma lüksüne sahip değil. Mahalle maçlarında şu hareketi yapanı bir daha takıma almıyorduk biz.

Engin yatsın kalksın Şenol hocaya dua etsin. Çok değil, daha bir kaç ay önce Trabzonspor dergisine "Uğruna ölürüm" demişti Trabzonspor formasıyla alâkalı olarak. Şunu gördük ki bu sözü de bir gaz anında söylemiş. Ben öyle düşündüm maçtan sonra..

Hagi'nin oynatmak istediği oyunun saha içindeki oyuncular birbiriyle örtüştüğünü düşünüyor musun?

Eren Loğoğlu: Kayıp bir sezon yaşanıyor. Türkiye Kupası dışında rasyonel bir amaç da kalmadı, ligde dördüncü olma şansı her hafta azalıyor. Böyle bir ortamda yapılacak en uygun iş önümüzdeki sezonun programı için şimdiden deneme/yanılma yoluyla bazı tespitler ve onların sonucu olarak kararlar almaktır.

Hagi, bu süreci tecrübe ediyor şu an. Ne oynatmak istediği konusunda da net bir tavrı yok haliyle. Bazı temel istekleri bulunuyor, Galatasaray'ın karakteristiğiyle -2000 ruhu- örtüşen bir ön alan baskısı gibi. 4-1-4-1 formasyonuyla takımın konumlandırıyor ve iki merkez oyun noktası oluşturuyor, burda da kadro içersinde futbol aklı en üst düzey olan iki oyuncuyu -Lucas, Kewell- kullanıyor.

Onun stratejisinde orta saha çok önemli, bu sebeple çok alternatif üzerinde durdu bu bölge için. H Balta ve Sabri akla en son gelenlerdi. Culio'yu sol iç yaparken, sağ iç olarak da aynı dinamizmi sunacak birisini arıyor ve Sabri'ye yoğunlaşıyor;

------------------Lucas----------------
Kazım---Sabri---Culio---Stancu
-------------------------------------------
------------------Kewell---------------

şeklinde.

Devre arası Biglia ısrarının altında yatan sebep de Sabri'nin bölgesiydi kanımca. Yekta'nın mutlaka düşünülmesi gerekiyor oraya. Arda ve Baros döndüğünde, Kewell ve Kazım'ın değişeceği söylenebilir. Bu tarz bir orta saha kurma amacı, Culio'nun sol iç / açık oynayabilmesinden dolayı;

------------------Lucas----------------
---Sabri---------------------Culio----
----------Kazım-------Stancu-------
------------------Kewell---------------

gibi bir yapıya evrilme şansı doğuyor top kullanıldığında. Biglia gibi bir isim olmadığından top kullanabilen Lucas önde, süpürücü Cana arkada oynuyor, bu da pek çok zaafı ortaya çıkarıyor.

Bunun yanında ayrıca bek sorunları -Serkan, H Balta- ve merkez savunmacıların -özellikle Servet- çizgi halinde yakalanıp rezil olmamak adına savunmayı geriye çekmesi sıkıntıları da var.

Serkan, G Zan, Çağlar, H Balta, Sabri, M Sarp, Barış gibi oyuncular verimli olabilecekleri bir bölge, görev tanımı varsa sistem içersinde bunun denemesine giriyorlar, zamanla eleminasyona uğrayacaklarını düşünüyorum.

Böyle bir operasyon için elbette yerlerine alınması gereken yerliler olacağından bütçe gerekecek, bu da bir başka tercihle karşı karşıya kalma anlamı taşıyor. Hagi'nin kalıp kalamayacağı ve uygulamak istediklerini bu yazdan itibaren devreye sokup sokamayacağı da Zapata&Romero gibi transfer başarısızlıklarını da düşününce ayrı bir tartışma konusu.

Türk Telekom Arena ve Galatasaray arasında bir isim krizi yaşanıyor. Galatasaray yönetimi bu krizi iyi yönetemedi mi yoksa krizin temel sebebi yönetimin kendisi midir?

Beşiktaş ve Federasyon arasındaki kavga büyüyor. Tartışmanın bir ucunda da Galatasaray var ve sanki aynı safta gibilir. Bu kavganın sonunda Federasyon'un görevde kalabileceğini düşünüyor musun?

Stalker: Bu tartışmalar, diklenmeler, atışmalar filan bana yapay geliyor. Neyi paylaşamadıkları muğlak bir kere. Çok ilgilenmediğim için belki kaçırdığım şeyler olmuştur ama hakem hataları dışında yoğun itirazlara neden olan ciddi bir mesele görmedim.

Kulüp yönetimleri kendi başarısızlıklarına ve beceriksizliklerine kılıf uydurmak için hakem facialarını gündemin ilk maddesi haline getiriyorlar. Zira kamuoyunu manipüle etmenin en kolay yolu bu.

Bir döngü var; sırayla her kulüp yakınıyor durumdan ama sistemin nasıl işlediğine dair ne analiz var, ne isyan. En basit çıkış noktası şudur: Oyunu güzelleştirmenin yolları aranmıyor.

Buradan start alırsak, bütün zihniyeti dönüştürmek gerekir tabii. Bu da hakemlerle sınırlı kalmaz, yönetimlerden teknik direktörlere kadar uzanır. E kim ister ki bunu?

Neyse, sonunu şöyle getireyim: Beşiktaş ve Galatasaray yönetimleri sahadaki sonuçlardan sonra dalga konusu olmuşken, federasyonu filan düşüremezler. Yarışın içinde olsalardı ihtimal verebilirdim, fakat ortada sudan sebepler var. Buradan onlara ekmek çıkmaz.


Futbol Muhalifi: Galatasaraylı arkadaşlar kusura bakmasın ama TT Arena önümüzdeki birkaç sene boyunca onlar için tam bir baş belası olacak gibi gözüküyor. Bunda da tabii ki yönetimin köylü kurnazı gibi hareket etmesi en önemli sebep. Köylü kurnazı dediğim kişilere bireysel olarak baktığımız zaman kelli felli insanlar olduğunu görüyoruz. (Ufak bir aile şirketini yönetenler yok karşımızda.)

Fakat icraatlara bakınca insan gerçekten şaşırıyor. Bir sözleşme yapılıyor ve sen bunu açıkça çiğniyorsun. Sonra da "ya ne olacaktı, Telekom'dan böyle bir şey beklemiyorduk" deme ayıbını gösteriyorsun. Telekom, doğal olarak geri adım atacak, çünkü bir şekilde Galatasaray taraftarını karşısına alma durumu var.
Burada da başkan Adnan Polat resmen tribünlere oynayarak onlardan yardım istiyor, ki daha stadın açılışında yaşanan olaylar unutulmuş değil.

Tüm bunları yazdıktan sonra suçu yönetimin basiretsizliğine bağlayarak olayı kapatabiliriz. Her ne kadar büyük suç onlarda olsa da Galatasaray bir değişim içinde ve bu değişimi yaparken de hatalar olacaktır.

Bundan 10 sene sonra kulübün kurumsal olarak başarılarından söz edersek bilin ki buradaki pay bugünün yönetiminindir. Çok yanlışları oldu ve belki daha da olacak; ama bu işler kolay değil. En basitinden herkes endüstriyel futbola karşı ama takımında Zlatan'ı görmek ister veya sabah akşam bahis kuponları yapar.

Demek istediğim oyunu kurallarına göre oynamak zorundayız. Bir oradan olayım bir buradan alayım demekle burnumuz boktan kurtulamaz. Umarım bu emekleme kısımları sancısız ve bir an önce geçer. Bu arada benim merak ettiğim Adnan Polat'ın bu başarısızlıkları iş hayatına nasıl yansıyor?

Servet Çetin'in kaptanlık bandını takmasına nasıl bakıyorsun?

Jesus Almeyda: Kaptanlık mevzusunda normal şartlar altında oyucu kalitesinden önce kıdemine bakma taraftarıyım. Lakin liderlik vasıfları üstün olmasa da kaptanlık yapacak oyuncunun karakteri çok önemlidir bana göre.

2008 yılındaki gibi bakabilseydik Servet Çetin'e bugün kimse laf etmezi onun kaptanlığına lakin son 1,5 yılda kendinden nefret ettirme derecesine getirdi Servet Çetin çoğu GS taraftarını.

Bununla birlikte ne kadar Servet'in kaptan olmasından hoşmut olmadıysam da Ayhan-Arda-Sabri'nin aynı anda sahada olmama ihtimali nispeten düşük olduğu için Servet'in kaptanlığını pek görmeyeceğiz diye umuyorum.

Kaptanlık hususunda kıdeme önem veririm lakin kadroda 3.yılını geçiren Kewell (Servet'ten bir sezon sonra geldi) tüm sakatlıklarına rağmen kaptan opsiyonlarından biri olmalı fikrindeyim. Ve sözleşmesi uzatılırsa Neill'ın da gelecek sene kaptanlık hiyerarşisinde yer bulması en büyük arzum.

Futbolda haftanın en önemli gündem maddesi neydi?

Hepsi Detay: Haftanın gündemi bence Serdar Adalı'nin gereksiz çıkışlarıydı. Bjk ikinci yarıya çok iyi transferler yapmasına rağmen istediği başarıyı bir türlü yakalayamadı.

Mutlaka hakem hataları oldu ama çıkıp bu tarz açıklamalar yapmanın takımı germekten başka bir işe yaramadığı görüldü, nitekim çok kötü oynanan bir Ankaragücü maçı sonrası gelen yenilgi tüm bu açıklamaları boşa çıkardı.

Gundemdeki bence diğer ilginç konu da Engin Baytar ile Burak Yılmazin tartışmasıydı. Bu seviyede futbolcuların çocuk gibi küsüp tartışmaları futbolun psikoloji tarafının da ne kadar önemli olduğunu gösteren örneklerden biriydi.

Türkiye'de hakemlerden şikayet etmeyen takım yok gibi. Kimileri ilk yarıda kimileri ise ikinci yarının başlamasıyla feryat etmeye başladı. MHK ve Türkiye Futbol Federasyonu ile özellikle Galatasaray ve Beşiktaş'ın bir sorunu olduğu çok açık.

Eskiden olsa bu iki 'büyük' kulübün isyanı ile TFF Başkanı seçime zorlanır ve koltuğundan edilirdi. Beşiktaş ve Galatasaray'ın sahada aldığı sonuçlar dışında kulüp olarak etkilerinin azaldığını söylemek mümkün mü?


Evrensel Blok: Yalnız bu iki kulübün değil, Fenerbahçe'nin de vakt-i zamanında devletin ya da otoritenin göz bebekleri olarak palazlandıklarını biliyoruz.
Üç kulüp de çok köklü bir geçmişe sahip, buradan doğan bir "camia" gücü mevcut. Bunun dışında, iktidar peşinde koşan çoğu siyasal partiden daha fazla destekçileri var. Hem de koşulsuz destekleyen bir kitle.

Ve son olarak siyasi ilişkileri de şeffaf değil, oradan kimi dönemler kendilerine rant sağladıkları açık. Yani her üçünün de TFF'yi etkileyebilecek güçlerinin bulunduğu aşikar.
Peki neden Beşiktaş ve Galatasaray'ın gücünün azaldığı düşünülüyor? Bunun bir çok sebebi olabilir, ama benim üzerinde duracağım sebep yönetim kabiliyeti olacak. Demek istediğim, Aziz Yıldırım'ın Adnan Polat ve Yıldırım Demirören'e nazaran "iş"ini daha iyi gördüğünü söyleyebiliriz.

Yıldırım, milyonlarca destekçisi olan, çok büyük bir camiaya başkanlık yaptığını biliyor ve bunu masabaşı meselelerinde anlamlı bir koz olarak elinde bulundurabiliyor.

Oysa, Polat'tan gördüğümüz üzere, Galatasaray yönetimi kriz yönetmesini bilmiyor. Siyasi iktidarla arayı bozmayayım derken kendi değerlerini ayaklar altına alıyor ve siyasal iktidara gebe olmayı bir sorun olarak görmüyor. Böylesi bir anlayışın yönettiği hiçbir kulüp hiçbir organ üzerinde istediği baskıyı oluşturamaz.
Yine de, bu açıklamalarımdan Aziz Yıldırım'ın "ideal" bir başkan olduğu fikri çıkmamalı. Bilakis, "ideal" olan hiçbir şeyin yanında yer alamayacak kadar "abartılı"dır Yıldırım.

Bunun yanında, siyasal iktidarların yalnız siyasette değil siyaset dışı alanlarda da mevcut ortama kendi istekleri doğrultusunda bir şekil verme kaygısı söz konusu.
Mevcut iktidarın, var olan futbol büyüklerine karşı, Anadolu'dan birkaç büyük futbol kulübü yaratma isteğiyle karşı karşıya olduğumuzun da bilinmesini isterim. Nasıl ki "Anadolu Kaplanları" ticarette, son yıllarda aldıkları açık destekle, egemen duruma gelmişlerse, futbolun "Anadolu Kaplanları"nın da bir devlet projesi olarak önümüzdeki yıllar vitrini çok daha fazla meşgul edeceğinden şüphelenmekteyim.

Galatasaray'ı izlediğinde ne görüyorsun tam olarak?

Kayıp Zamanın Peşinde: Marcel Proust ustanın şu mealde bir sözü vardır. “Başımıza iyi şeyler geldiğinde nasıl oldu da böyle oldu diye düşünüyorsak, başımıza kötü bir şey geldiğinde ‘bu kötü şey neden başıma geldi’ diye düşünüyor muyuz?” diye. Son yıllarda Galatasaray’ın başına gelen kötü şeylerin çetelesini çıkarmış olsaydık sayfalara sığmazdı. Futbol içi ve dışı bir çok etken var ama en azından biz sahadaki futbola göz atalım.

Hani geçen çalışmada Galatasaray’da tünelin sonundaki ışık göründü mü diye sormuştun? Biz de bu kadar erken gözükmesinin mümkün olmadığından, çünkü takım içinde kalite bazında büyük farklılıklar olduğundan bahsetmiştik. Aslında Galatasaray için kilit kelime kalitedir. Sahip olduğu oyuncuların kalite sorunudur.

Bunun yarattığı dengesizlik ve uyumsuzluktur. Aynı on bir içerisinde Serkan Kurtuluş ve Lucas Neill gibi keskin farklılığa rast gelebiliyorsunuz. Bu kalite farklılığı ister istemez dengesiz ve istikrarsız bir takımı ortaya çıkarıyor.

Bu olayı şöyle açalım. Bir senfoni orkestrası kuracaksınız. Büyük klasik eserleri yorumlayacaksınız. Zor, yoğun ve hassas eserlerdir bunlar. Ustalık istemektedir.
Başlıyorsunuz orkestra elemanlarını seçmeye. Berlin Flarmoni Orkestrası’ndan işinin ehli kemancı, kontrbasçı, trompetçi falan alıyorsunuz. Bunlara tavernada çalan bir perküsyoncuyu, gazinoda çalan bir piyanisti, evde kendi başına takılan bir harpçıyı ilave ediyorsunuz.

Sonra da bu yapıdan bir anda harika bir eser bekliyorsunuz. İstikrarlı bir yapı istiyorsunuz. Müthiş ahenkli ve akıcı bir eser bekliyorsunuz. Mümkün mü? İşte Galatasaray’ı izlerken gördüğüm en rahatsız edici taraf budur.

Galatasaray’ı bu yıl izlerken pek mutlu olabildiğimizi söyleyemeyiz. Eskişehirspor maçı haricinde çok mutlu olduğumuz bir maç da hatırlamıyoruz. Çok iyi bir kadroya sahip olduğumuzu düşünenler olabilir.

Bu kadro içinde gerçekten kaliteli oyunculara sahip olduğumuz doğrudur ama toplam kalite anlamında maalesef uzun süreli yol alabilmek mümkün değildir. Büyük takımların farkında olamadıkları şey diğer bazı kulüplerin de kaliteli yabancı oyuncu alma, kaliteli yerli oyuncuya sahip olma konusunda sıkıntı yaşamadığıdır.

Misal Kayserispor takımının yabancılarına bakarsanız büyük diye adı geçen takımlardan asla eksiği olmadığını görürsünüz. Kaliteli futbolcular sadece büyük kulüplere mahsus değil artık. Hal böyle olunca büyük takımların yapması gereken şey bellidir.
Kadro kalitesini üst seviyeye çekmek, oyuncular arasındaki kalite farklılığını minimuma indirmek. En sıradan oyuncuyu Culio tabanında görebilmek. Bu biraz zor, masraflı görünebilir ama bunu yapmadığınız sürece dengesiz, istikrarsız, bizi mutlu etmeyen Galatasaray’ı izlemeye devam edeceğiz.

Son maçı izlerken son yarım saatte biraz kıpırdanma varmış gibi gözüktü ama önemli olan maçın genelidir. İlk 5 dakikaya çok iyi başlayıp, daha ilk şutta golü yer yemez buna tepki veremeyecek kadar aciz bir takım görmek pek hoşuma gitmiyor.

Gönül bağı ile bağlı olduğum takım olsun ya da olmasın, eğer bir futbol maçı izliyorsam zevk almak isterim. Güzel ve istekli bir futbol görmek isterim. Bu maçtan hiç zevk alamadım bir türlü. Daha geçen hafta birbirleriyle çok iyi anlaşan oyuncular, bu maçta birbirlerine tamamen yabancı olmuşlardı.
Belki buna dair bir çok mazeret ileri sürebilirler bazıları, Kewell’ın yokluğu, Milli maç arası yorgunluğu vb gibi. Ama bu kadar keskin farklılık olmamalıydı. Hani derler ya, başı ayrı kıçı ayrı oynuyor diye, Gaziantep maçındaki Galatasaray’ın hali ve oyunu direkt o sözü anımsatıyordu.

Bir takım söyleyin. Bu takımın ismi umut ile özdeşleştirilsin. Onun isminin olduğu yerde her daim umut olduğu söylensin. Bu takım ki, kalesine atılan ilk şutta golü yiyor, geri kalan dakikalar boyunca bu maçı çevirmesini geçtim, güzel ve ahenkli oynayacağına dair bana iki dakikalık umut bile veremiyor. Sanki ‘farklı sesler senfonisi’ adı altında karmaşık, senkronizasyonu olmayan, şefi ayrı telden enstrümanları ayrı telden takılan orkestra topluluğuydu izlediğim Galatasaray.

Beni mağlubiyetten daha fazla üzen ise futbolcuların resmen çaresiz kalmalarıdır. Şu maçı biri çıkar çevirir arkadaş diyebileceğimiz hiçbir adam olmadı. Baros bile bütünü bozuk bu parça içinde kayboldu gitti. Rakip kaleye yüzünü dönemeyen, hızlı bir şekilde akamayan, forvet oyuncularını besleyemeyen Galatasaray’ı izlerken, atılacak golü ancak mucizelerden bekleyebilirdiniz.

Bu öyle bir Galatasaray ki, bir çok oyuncusu asıl mevkisinde oynamıyor. Farklı bölgelerde oynamak zorunda kalıyor. Sabri, Cana, Neill gibi isimlerin asıl yerinde oynamamaları bile Galatasaray’ın eksik bir şeylere sahip olduğunun kanıtıdır zaten.

Kalite ve oyuncu eksikliğinin kanıtıdır. Hagi kendi anlayışına göre yeterli adama sahip değil ki bazı oyuncuların yerlerini değiştirerek deney yapmak zorunda kalabiliyor. Bu sezon bittiğinde bunu hem teknik direktör hem de yönetim doğru okuyabilecek mi, bilemiyoruz.

Galatasaray’ı izlerken umutsuzluk görmek istemiyorum. Biz bu maçı çeviririz, gerekli tepkiyi veririz, maçı koparırız demeyi istiyorum. Yenilsek bile güzel ve kaliteli bir oyun görmek istiyorum. Dengeli, uyum içinde oynayan, rakibi her koşulda baskı altına alan, forvet bölgesinde zenginlikler içinde yüzen bir Galatasaray izlemek istiyoruz.

Galatasaray’ın psikolojik olarak naif ve sorunlu olduğunu görüyorum. Çok ufak nüans parçacıkları Galatasaray’ı maç içinde çok etkileyebiliyor. Misal Eskişehirspor’a hemen baskı kurup golü bulunca psikolojik olarak moral kazanıp yapmak istediklerinizi daha güzel yapabiliyorken, Gaziantep’te olduğu gibi golü yer yemez de anlamsız bir hal alabiliyorsunuz.

Bu Galatasaray’ın hâlâ kırılgan bir takım olduğunu kanıtlıyor. Geriye düştüğünüz hiçbir maçı çevirememişsiniz bu yıl. Beypazarı Şekerspor deyip bu konuyu es geçmeyelim. Galatasaray zaten bu kadar düşmemeli.

Ama en alt sırada olan bir takım bile Galatasaray’ı yenebileceğini düşünüyorsa, bu takımların seyircileri Galatasaray gibi büyük bir camianın oyuncuları ve futbolu üzerine dalga geçebiliyorsa en dayanılmaz olanı budur. Böyle bir çaresizliği görmek istemiyoruz. Kadro seçimini doğru yapamadığınız, uyumluluk ve kalite eşiğini aşamadığınız sürece aynı sorunları yaşamaya devam edeceğiz. Ben de Galatasaray’ı izlerken bunları görmeye devam edeceğim.

Acaba soruyorlar mıdır bu takımı yönetenler kendilerine ve iç seslerine, 'Bu kötü şey bizim başımıza neden geldi?' diye? Asıl kilit mesele bu.

Mondragon'dan bu yana çözülemeyen bir kaleci sorunu var mı ve Galatasaray'ın bir kaleci sorunu olduğunu düşünüyor musun?

Çoban Salata: Galatasaray'da bir kaleci sorunu yok aslında. Bu kadar çok kalecinin gelip geçtiği ama dikiş tutturamadığı bir kalede başka sorunlar aramak gerek.
Biz Çoban Salata olarak 2009'dan beri bu sorunu arıyoruz mesela. Sonuç itibariyle vardığımız durak senelerdir bir başkası değil hep Nezih Ali Boloğlu oldu.

E sayalım hep beraber: De Sanctis, Leo Franco, Fevzi, Orkun, Aykut, Ufuk, Zapata... Bu adamların hepsi kötü kaleciler mi? Hayır değiller. Bu adamlar Galatasaray kalesine geçtikten sonra ilerleme kaydettiler mi? Hayır, asla. Bu adamlardan kaç tanesi Galatasaray'da maç kurtardı? Bir elin parmaklarını geçmez, hangisi olduğunu da hatırlamayız. Demek ki sorun aşikar.

Bu adamların topu dallama olmadığına göre, hepsi Milli Takımlar düzeyindeyken Galatasaray'a gelip dip yaptıklarına göre, ötesinde De Sanctis hariç gerisi kariyerlerini bitirme noktasına geldiklerine göre denilecek tek laf; göz göre göre Nezih Ali Boloğlu! Sevgili Boloğlu ile asla kişisel bir problemimiz olamaz.

Her gelen Teknik Direktör kendisini gayet beyefendi ve geçimli biri olarak tanımlamış, teknik kadrolarında bulunmasından asla rahatsız olmamıştır zaten. Ancak beyefendilik futbolda bize özellikle performans açısından ne kazandırır? Hiç bir şey.

Bellidir ki, profesyonel sporculuğu döneminde çıktığı resmi maç sayısı toplamda 2 sezonun toplam maç sayısını zor bulan ve kariyerini "hep yedek kaleci" olarak geçirmiş bir adamın böylesine büyük bir camianın kalesindeki adamlara verecekleri çok kısıtlıdır.
Mondragon bile son 1-2 sezonunda bir hayli geriye gitmiş, minare yıkılsa da mihrabı yerinde olduğu için Galatasaray bundan pek etkilenmemiştir. Her ne kadar takım savunması denilen kavram seneden seneye çöküyor olsa da Galatasaray kalesindeki adam en azından senede 3-5 maçı kurtarabilecek şekilde hazır ve teyakkuzda bekleyen adam olmalıdır.

Bugün Casillas, Van Der Saar, Victor Valdes büyük takımların kalelerinde olmalarına rağmen her an savaşa hazır Gladyatörler gibi tetiktelerse bu çok iyi çalıştıklarından, çalıştırıldıklarındandır. Demek ki Galatasaray kalecisi iyi çalıştırılmamakta, hatta kafa olarak da o kaleye geçmeye hazır hale getirilememektedir.

Kaleci antrenörü bu yeterlilikleri gerçeklemesi gereken adamdır ve buna ilaveten yeni bir kaleci transferi olacaksa bu transferde Teknik Direktörü yönlendirip o kalenin ağırlığını kaldıracak kaleciyi seçecek otoritedir. İşte bu noktada soru şudur: Boloğlu otorite midir Allah aşkına?

Galatasaray'da kaleci sorunu yoktur. Sağ bekten, oyun kurucudan, forvetten önce falan Galatasaray "Kaleci Antrenörü" transfer edip Nezih Ali Boloğlu'na teşekkür etmelidir. Yoksa en yakın zamanda Polat'a teşekkür edilecektir. Hattı zatında ben bugünden Polat'a teşekkür ediyorum mesela.

Bernd Schuster'in Beşiktaş'taki geleceği, şu an bulunan konum düşünüldüğünde uzun soluklu olabilecek mi?

Rakamla10: Bu sezon hem yönetimin hem de tribünlerin ligden bir beklentisi kalmadı. İlk iki hedefi de çok ama çok zor. Elle tutulur ve sezonu çekici kılan yegane sebep Avrupa Ligi.

Bernd Schuster'in tabelası Avrupa Ligi'nde yapacağı işlerle ve tribünle alakalı. Bana göre, sana göre, ona göre gibi bakış açısına girmeden Demirören'e göre diye başlamak da bir ışık tutacak Schuster'in geleceği ile ilgili.

Demirören bazı durumlardan ders çıkarmaya başladı diyerek doğru işler yapacağına olan inancım falan artmadı. Aksine yere düşen topun tekrar yükselmesi gibi bir fizik kuralıyla açıklamak daha doğru olacak durumu.
Demirören önümüzdeki sene de Schuster ile devam edecektir. Başka da çaresi yoktur. Dibe vuran bir adamın tutunduğu daldan bahsediyoruz.

Schuster'in ipi tribünde. Tribünlerin Schuster ile olup olmayacağına olan inancı ise kırılmadı. Takıma olan inanç hala çok yüksek. Kağıda Beşiktaş'ın onbirini yazarken yarım bırakmıyorsanız ne Schuster'den ne de takımdan umudu kesersiniz.

Tribündeki adam uzun vadeli plan yapmaz. Heyecan duyuyorsa, keyif alıyorsa gerisi hikaye. Beşiktaşlı ligde ağır aksak giden ama kupada iki tur atlayan Schuster'i de takımı da yarı yolda bırakmaz.

Schuster'in kaderi Avrupa Ligi'dir. Yarı finaldir. Manchester City'i eleyen Beşiktaş'ı hayal edelim. Kim gitsin der ki Schuster için.