6 Nisan 2011

Melih Türkçe öğrensin


Türkiye'nin başkentinin belediye başkanının twitter'ından, bazı kelimelerin nasıl yazıldığını merak ettim baktım.

Ülkenin başkentinin ismini küçük harfle yazıp, tırnakla ayırmak, -de ve -mi eklerini birleşik yazmak gibi yetenekleri var.

Melih, ankara değil Ankara olacak. Milletle bir dönem sidik yarıştırmış, her türden eleştiriye "Mahkemede hesaplaşırız" tehdinini savurmuş ya da CHP'li yaftası yapıştırmış.

İnsanların Melih'le sidik yarışına girmesi bir tarafta, Melih'in Türkçe bilmemesi ayrıca ilginç bir durum. Böyle yazan -yani yazamayan- bir adamla konuşacak tek kelimem olmaz.

Adama "Lan oğlum sen önce Ankara'nın nasıl yazılacağını öğren de, sonra sidik yarışına gir" derler.

Sorsan, "Niye böyle yazıyorsun evladım?" diye, her boka yanıtı olduğu için elbet bir yanıt verir.

Ülkede kimse dilini bilmiyor. 4-5 yıldan beri fotoğraf diyene rastlamadım, herkes resim diyor. Açıklama olarak da, "Dijital çekiliyor da ondan" diye eveleyip geveliyorlar.

İnsanlar, "Geleceğim, yapacağım, öğreneceğim" yazmaktan aciz. Pek çok kelimenin yazılışı ufaktan değişime uğradı.

TDK da, bazı kelimeleri -örn; "ahçı, aşçı"- iki halde de kabul ediyor. Çünkü doğrusunu söyleyen kalmadı.

Melih'ten girdik, çıkamadık. Dünyada daha gereksiz bir siyasetçi var mıdır bilmiyorum. Ota boka dava açıyor. Bir yerden denk gelip bu yazıyı da okursa, bana da dava açsın isterse.

Böyle bir yöntemleri var: "Dava açarım haaa!" Her şeye dava açıyorlar. Yerli-yersiz, gerekli-gereksiz. Maksat korku salmak, insanların her şeyi söylemesini engellemek.

İpimle kuşağım, sikimle taşağım. Korkunun ecele faydası yok, hele ki kendi dilini bilmeyen bir tipten hiç korkulmaz.

Otursun önce Ankara'nın nasıl yazılacağını öğrensin, sonra mahkeme yollarına düşsün.

Lan oğlum başkanısın oranın. 'ankara' diye yazılır mı? İnsan her şeyde hata yapar, Ankara'da hata yapmaz.

5 Nisan 2011

Rijkaard sen ne büyük adammışsın


Frank Rijkaard: Geçen yıl ligi 5. bitirdik. Bu yıl üçüncülük başarıdır.

Her boku bilen yazarlarımız ne dedi; "Bu adam daha Galatasaray'ın büyüklüğünün farkında değil. Koskoca Galatasaray'ı ne sanıyor. Burası İspanya'ya benzemez"

Kendimizi dev aynasında görmeye bayılıyoruz. Bir bok değiliz ama herkese tepeden bakıyoruz.

Şu ülkeye gelip de, laf etmediğimiz bir tan teknik direktörü var mı acaba?

Laf edenlere şöyle bir bakın; Erman Toroğlu, Ahmet Çakar, çaptan düşmüş Hıncal, senelerdir aynı yorumları yapan Rıdvan ve sonuca göre yorum yapan, yazdığını zanneden Hakan Ünsal gibi gazete şebekleri ve içindeki yabancı düşmanlığını her daim gösteren Hakan Ş. gibi cahiller.

Rijkaard denen adama söylenmeyen kalmadı şu yorumundan ötürü.

Zaman neyi gösterdi?
Rijkaard'ın sapına kadar haklı olduğunu.

Bir kere ne olduğunu, çapının neye yettiğini, gücünü bileceksin. Lafla peynir gemisi yürümüyor. Ukrayna takımları çakıp gönderdi Beşiktaş ve Galatasaray'ı. Bursaspor bir puan ve attığı 2 gole duacı kapattı Şampiyonlar Ligi'ni. Fenerbahçe önce Young Boys'a ardından da UEFA'da PAOK'a elendi.

Ulan şu tabloya bakıp, kimi eleştiriyorsun ki? Nesin sen? Neyin bokusun?

Aptallık sınırlarını da geçen bir biçimde kendimizi değer biçiyoruz. "Biz böyleyiz, biz şöyleyiz" diye. Bir bok değilsin, bir bok değiliz, önce onu kabulleneceğiz. Sonra gelen teknik direktörü eleştirirsin.

Ülkede siyaset de benzer paralelde işliyor. Dış borcun son 5 yılda 5 yılda yüzde 70.9 artış göstererek, 169 milyar 872 milyon dolardan, 290 milyar 350 milyon dolara yükselmiş. "Büyümede rekor kırdık" diye sağa-sola caka satıyorsun. Lan götünde giydiğin donu bile üretemiyorsun artık. Bütün halkın sürekli tüketiyor, bankalara borçlu yaşıyor. Başlarım öyle büyümeye.

Sene başından bu yana anlatmaya çalıştığım şey bu. Önce zihniyet aydınlanması başlatması gerekir Galatasaray'ın. Gidip 1905'ten başlayacak halin yok. Son 10 yılda, ne hata yapmışsın dökeceksin eteğindeki taşı. Açık açık itiraf edeceksin, "Biz şu konularda hata yaptık" diye.

Sonra yaptığın doğrulardan yola çıkacaksın. Telefonu-tekerleği yeniden icat etmiyorsun. Yapacağın şeyler, o kadar zor değil.

Hadiseyi izlemediğim için yorumlayamıyorum ama şu Batuhan konusunda bile bir açıklama yapamıyor koskoca Galatasaray. Ertesi gün çıkıp, basın metni yolluyor. Yöneticiysen kulübe naylon fatura keseceğine, televizyon programındaki yavşaklara cevap vereceksin, "Bu olayın içeriği budur" diye.

Galatasaray Başkanı ortalarda yok, yöneticileri piyasada yok. Yeni yönetim var mı yok mu belli değil. Herkes hesap-kitap içinde. Ehh takımın da bu durumda olmasını fazla yadırgamamak gerekir, o zaman.

Başa dönersek, Rijkaard hakikaten büyük adammış. Geleceği çok önceleri gördü ve sonun nasıl olacağını çizdi. Ama bizim çok bilenler, adama Galatasaray'ın büyüklüğünden dem vurdu.

Şu ülkede konuşmayı bilmeyen Hakan Ünsal'ı, Hakan Şükür'ü yorumcu-gazeteci-yazar yaptılar ya, Ercan Saatçi gibi saçma sapan şarkılar söyleyen holiganı yayın koordinatörü yaptılar ya, Ahmet Çakar-Erman Toroğlu gibi hayatları spekülasyon olan adamları futbolun bilenleri yaptılar ya, hepimizin beynini sikeyim bunları kabullenip, içimize sindirdiğimiz için. Bunları okuyan, takip eden adamlar var.

Biz Rijkaard gibi adamların kuyruğuna teneke bağlayıp, gönderdikten sonra, bizi bekleyen kümeler, ikinci ligler, şerefli mağlubiyetler haktır.

Fantastik Dörtlü (!)


Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu: Fukişima Nükleer Santralı'ndan yayılan radyasyonun bize gelme ihtimali yok gibi. Zaten arada dağlar. Rüzgar perdeleri, akımlar var. Bunlar önünü kesecek.

Enerji Bakanı Taner Yıldız: Türkiye'de kurulacak nükleer güç santrallerinin riski eleştirildiği kadar yüksek değil. ABD'de bekarlar evlilere göre 6 yıl daha az yaşıyor. Sigara ortalama insan ömrünü 2.3 yıl, yoksulluk 700 gün, alkol 130 gün, kalp 2100 gün öne çekiyor. Uçak kazaları ise ABD’de ortalama insan ömrünü bir gün öne çekiyor. Nükleer santrallerin ortalama ömür kaybı ise sadece 0.03 gün olarak tespit edilmiş.

Sağlık Bakanı Recep Akdağ: Türkiye'de her üç kişiden birisi obez. Bu kişilere şişman mı şişko mu diyelim. Bence şişko demek daha doğru çünkü kolay kabullenemiyoruz.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan: Riski olmayan yatırım yoktur. O zaman evinize tüp de koymamak gerekir, doğalgaz hattı çekmemek gerekir ya da ülkenizden ham petrol hattının geçmemesi gerekir. Nükleer enerjiye karşı çıkanlar radyasyon riski olduğu için bilgisayar kullanmıyor mu? Televizyon seyretmiyor mu?

Bunlara ne yorum yapılır ki? Üstüne laf etsem, ben komik duruma düşerim. Okuyun, okuyun gülün işte.

İktidar sarhoşluğundan başka bir şey değil. Geçmişte "Odunu aday göstersem seçilir" diyenler baştacıydı, bugün de bunlar. Zihniyet aynı zihniyet. İsmi iktidar sarhoşluğu.

4 Nisan 2011

Pollyannacılık oynamaya ne dersiniz?


Seneye Digitürk'e verilecek paralar yerine beleş TRT'den Galatasaray'ı izleme şansımız var.

Galatasaray'ın artan borçlarını indirmek için, yüksek bedelli oyuncular yerine çaptan düşmüş 30 ve üzeri yıldızları transfer etme imkânı.

Kaybolan özgüven eksikliğini; Güngören Belediyespor, Akhisar Belediyespor ve bilimum Bilmem ne sikim Belediyespor gibi takımlar karşısına favori çıkarak tazeleme şansı.

Teknik direktör değiştirme konusunda bir sezonda 4 isimle çalışma şansı. Listeye Ekrem Al, Coşkun Demirbakan, Levent Eriş, Reha Kapsal, Hüsnü Özkara ve Ömer Kadri Özcan gibi isimler eklenebilir. Ayrıca bu isimler gönderilince tazminatları düşük de olur.

Yabancı transferi 2'yle sınırlı olduğundan kadrodakilerin hepsi gönderilip yerlerine maksimum 300 bin Euro'luk futbolcular alınabilir. Hatta gerekirse tezlere konu da olabilir.

Senelik 1 milyon dolar kira istenen TT Arena yerine, Şenlikköy Stadı gibi Florya'ya yakın bir stat da maçlar yapılabilir. Futbolcular stada yürüyerek gidip geleceğinden, otobüs ücreti, benzin gibi masraflardan kısılmış olur.

Bank Asya'da oynamak istemeyen futbolcuların satışından gelecek paralarla şampiyon takımın temelleri atılabilir.

Kulübe gelir getirmek için Florya'daki tesislerin bir bölümü İstanbul Büyükşehir Belediye ya da başka İstanbul takımlarına kiralanabilir.

Daha çok avantaj var. Saymakla bitmiyor. "Süper Lig, Süper Lig" dediler, daha bir numarasını göremedik. Hiç de öyle 'Süper' filan değil.

Seneye şu takımda kalıp da, 500 bin Euro'nun bir lira üstünde para alacak hangi oyuncu varsa şimdiden dokuz sülalesine saydırmaya hazırım.

Halı sahada 6'ya 6 maç yapsak sadece top sahibi olduğu için oynayacak adamlar var. Hatta gider basarım parayı, Barış'ı, Mustafa Sarp'ı, Serkan'ı, Aykut'u oynatmam.

Oturup kalkıp dua etsinler, Buca-Konya-Kasımpaşa'nın erkenden havlu atmalarına. Yoksa ciddi anlamda bu takım küme düşme adayıdır. Oynadığı futbolla, saha içindeki duruşlarıyla, olmayan yetenekleriyle, kazanmak için gram efor sarf etmemeleriyle.

Ama unuttum, Adnan Başkan açıklama yapacak. Ne yumurtlayacak merak ediyorum. "Mali olarak tabloyu düzelttik fakat futbolda istenilen başarıyı elde edemedik mi?" diyecek.

Kim istiyorsa gidebilir bu takımdan. Ağlayacak, sızlayacak adamlarla top oynuyoruz. Yeteneğini siktiğimin Barış'ı çıkar açıklama yapar "Artık gitme zamanı geldi" diye. Ulan! Seni bugüne kadar yollamayanların geçmişini sikeyim.

Arda çıkar millete kol sokar. Şimdi o havaya kaldırdığın kolunu, takımı bu hale getirenlerin hepsiyle birlikte, sahadaki arkadaşlarına, tribündeki yavşaklara, televizyonlara çıkıp soytarılık yapan orospu çocuklarına, takımın eski genel menajerinden, başkanına kadar kim var kim yok, hepsine sokabilirsin.

Şerefsiz pezevenkler, milli takımda üç kaplan gücünde oynarlar, üstlerine sarı-kırmızı forma geçirdiklerinde süt dökmüş kediye dönerler.

Hanginiz Galatasaray'dan büyüksünüz lan! Hepinizin ebesinin amına kadar yolu var. Sizde gram şeref, onur, haysiyet varsa, seneye bir kuruş para almadan oynarsınız.

İşin kötüsü, şu gidişata 'dur' diyecek, yönetim yok. Takımın ağzını ortasına sıçan Adnan Polat, "Ne yapar ederim de başkanlık koltuğunda otururum" diye bin takla atıyor.

Amına koyduğumun koltuğuna çok oturmak istiyorsan, 23 Nisan'da git Aziz'in kucağında otur. Bir dizine Adnan Sezgin otursun, diğer dizine de sen otur. Aziz Başkan gıdınızdan makas alır, siz de ekikiki-kikiki diye gülersiniz.

Gidin lan amına koyayım, gidin, siktirip gidin.

Bunları yakmak için odun-kömür dayanmaz


Ali Hoca'nın (hocalık, profesör unvanından ötürü değil) özellikle saçlarının esiriyim. Muhtemelen saçlarının sadece ıslanması için yaklaşık 45 dakika duşta kalıyordur.

Bak diyorum ki, "sadece ıslanması için", yıkamak için ne kadar süre kalacak, gerisini siz düşünün.

Sınavın ilk bombası Eyüp Silahtarağa İlköğretim Okulu'ndaki adayların tamamının kızlardan oluşmasıydı. Ali Hocamız, bir ilki başararak tamamı kızlardan oluşan YGS adaylarını bir okula doluşturdu.

Ortaya çıktıktan sonra Ali Hoca'ya sordular, "Hocam bu nasıl iştir?" diye. Ali Hocamız da, "Tesadüftür, bir daha olmaz" diye yanıtladı.



Neyse sınav yapıldı. Sınavdan çıkan gençlerin neredeyse tamamına yakını, kendilerine verilen silgilerden şikâyet etti. Gençlerin tamamı, isminin silgi ama işlevinin silmemek üzerine kurulu bu silgilerden illallah ettiler. Bir bakınmak lazım, o ihale kimlere verilmiş, kim o boktan silgileri, kaça kakalamış diye.

Neyse sınav bitti, daha üstünde dumanı tüterken, Artvinli bir dersane sahibi, bombayı patlattı: YGS'deki soruların şifresi kırıldı.

İki gün itiş-kakış geçti. Dün Ali Hocamız basın karşısına geçti. "Ik-mık, evele-üvele" dedi, soruların can alıcı kısımlarına yanıtlayamadı.

Ali Hocamıza kızmamak lazım, adamın lakabı "Gümüşsuyu Müftüsü", kendisi emir kulu.

Şimdi sırayla sınavdan önce neler olmuş bir bakalım. Pis kokular aslında sınavdan çok daha önceleri geliyordu.

Önce ÖSYM Başkanı Ünal Yarımağan, cemaat tipi dezenformasyonla itibarı kaybettirildi, istifaya zorlandı ve istenen kişinin göreve getirilmesi için düğmeye basıldı.

'Gümüşsuyu Müftüsü' Ali Hocamız göreve getirildi.

Sınav için düğmeye basıldı.

Sınavdan birkaç ay önce, eskiden bütün basına dağıtılan soruların sadece TRT'de yayınlanacağı açıklandı. Ki, TRT'nin nasıl bir kurum olduğunu hiç söylemiyorum bile.

Bazı sınav salonlarında harem-selamlık uygulama olduğu ortaya çıktı.

Sınavda soruların şifreli olduğu belirlendi.

Tabii bu kadar şeyden önce sınav sistemi değişti, her şey birbirinin içine girdi. Şu sınav sistemini girenler dahil kaç kişi iyi biliyor merak ediyorum.

Bu tıpkı Ergenekon davası gibi. Balyoz-Suga-Oraj-Sakal gibi bir dolu eylem planı var. Hepsi iç içe girdi. Kimse hangi planın ne olduğunu bilmiyor ama bunların toplamı Ergenekon oluyor. Her şeyi karmaşıklaştırıp, kimsenin anlamayacağı bir hale getirip, sonra istediğin şekle dönüştür. Nasılsa kimse anlamıyor, kimse bilmiyor.

Ya aslında bu kadar yazdım, Sağlık Bakanı'nın bir açıklaması bu zihniyeti çok iyi açıklıyor. Sağlık Bakanı diyorum lan, ismi üstünde Sağlık.

"Bundan sonra obez yerine şişko diyelim, o zaman caydırıcı olabilir"

Sağlık Bakanı'nın obeziteye önlem olarak düşündüğü şey bu.

Bu açıklamadan sonra bazı kişileri anmak için "Embesil, mal, sik kafası, götveren" diyeceğim, belki o zaman caydırıcı olabilir.

Öyle göte böyle yarrak efendim....

O değil de, bunlar 'Müslümanım' diye yırtınıyorlar ya, yemin ediyorum odun-kömür yetişmeyecek öte tarafta bunlara. Valilere, kaymakamlara söylesinler de, biraz stok yapsınlar, yoksa bunları birbiriyle tutuşturmak zorunda kalacaklar.

2 Nisan 2011

YGS (Yine Gençleri Siktiler)


ŞİFRELEME NASIL ÇÖZÜLÜYOR?

Matematik testinde ağırlıklı olarak uygulanabilecek şifreleme yöntemini çözmek çok basit. 40 soruluk matematik testi bu yöntem sayesinde yaklaşık 10 dakikada çözülebiliyor. Şıklardaki rakamsal değerler o şıkkın altına küçükten büyüğe doğru yazılıyor. Eğer bir şıkta rakamlar çakışıyorsa doğru cevap o şık oluyor. Eğer hiçbir şıkta çakışma olmazsa genellikle E şıkkı doğru cevap olarak çıkıyor. Eğer birden fazla şıkta çakışma oluyorsa doğru yanıt rakamsal olarak küçük değerin bulunduğu şık oluyor.

ÖRNEK SORULAR

Matematik Testi 4’üncü soru:


2011-2010+2009-2008+...+3-2+1 işleminin sonucu kaçtır
A) 1004 B)1008 C) 1000 D) 1006 E) 1002
Formüle göre rakamları küçükten büyüğe göre şıkların altına yeniden sıralıyoruz. Yeni sıralama:
A) 1000 B) 1002 C) 1004 D) 1006 E) 1008 şeklinde oluyor.
D şıkkında 1006 rakamı çakıştığı için doğru yanıt D şıkkı olarak işaretleniyor. Cevap anahtarında da 4’üncü sorunun yanıtı D şıkkı olarak veriliyor.

Matematik Testi 13’üncü soru:

Üç basamaklı bir doğal sayının sağına 3 yazılarak dört basamaklı A sayısı, aynı sayının soluna 2 yazılarak dört basamaklı B sayısı elde edilmiştir. A+B=9967 olduğuna göre üç basamaklı sayının rakamlarının toplamı kaçtır?
A) 12 B) 9 C) 15 D) 13 E) 11
A) 9 B) 11 C) 12 D) 13 E) 15

Rakamları bu şekilde küçükten büyüğe göre şıkların altına yeniden yerleştiriyoruz. Bu soruda da D şıkkında 13 rakamı çakışıyor. Doğru yanıt cevap anahtarında da D şıkkı olarak veriliyor.

Matematik Testi 22’inci Soru:

Bir işi 5 kadın işçi 20 günde, 5 erkek işçi ise 30 günde bitiriyor. Buna göre, 2 kadın ve 2 erkek işçi aynı işi birlikte kaç günde bitirir?

A) 50 B) 30 C) 45 D) 40 E) 20
A) 20 B) 30 C) 40 D) 45 E) 50
şeklinde sıralanınca doğru yanıt B şıkkında çakışan 30’dur. Cevap anahtarında da doğru yanıt B şıkkı olarak veriliyor.

Şeytanın aklına gelmeyecek yöntemler bunlar. Milyonlarca gencin emeği çalınıyor. İnsanlar evine et almıyor, tavuk almıyor, balık almıyor, yemeğinden, içmesinden keserek çocuklarını dersanelere gönderiyor, binlerce lira vererek.

Geçen yıl sorular çalındı, bu yıl şifrelere yöntemleri ile matematik testinde 40 sorudan 37'si Sosyal Bilimler, Türkçe ve Fen sorularının da 50'si çözülüyor.

Birileri beyinsiz, embesil, cemaat çocuklarını üniversiteli yapmak için götünü yırtıyor. Bu beyinsiz, embesil piçleri önce üniversiteli yapıyorlar, ardından başka sınavlar yöntemiyle devletin kadrolarına yerleştiriyorlar.

Bunların hepsi deccal.

Eğitim sisteminde durum bu, ya sağlık sistemi?

Sağlık sistemi de, benzer sahtekârlıklarla dolu. Cemaatlere ait özel hastenelerde yeni doğan, sağlıklı bebekler hasta gibi gösterilip günlerce yoğun bakım ünitesinde tutuluyor.

Her gece için devletten bir çocuk için 1500 TL para alıyorlar. Binlerce bebek doğuyor gerisini siz hesap edin.

Şerefsizlik, sahtekârlık, vicdansızlık v.s. v.s. ne ararsanız bu zihniyetin ürünü. Ama ağızlarından din, iman düşmüyor.

Ne kadar tiksinti verici ve ne kadar iğrenç bir durum. Tüm bunları vicdanlarına sığdırabiliyorlarsa, geceleri rahat rahat uyuyabiliyorlarsa, ne söylesek az gelir.

Sınavın ismini başlıkta görüldüğü üzere değiştirsinler. Yaptıklarının ruhuna daha uygun çünkü.

Kim korkar ağlak imamdan


Kör cahil, eğitimsiz bir imam ancak Türkiye ya da benzeri ülkelerde böylesine güçlenir.

Ne zaman, cemaat denen sikindirik organizasyonun mali kaynakları araştırılır, o zaman her şey ortaya çıkar.

Bütün büyüleri para ve tabii ki beraberinde güç. İliklerine kadar inanç sömürüsü içindeler. İlginç bir biçimde Türkiye'de herkes bu şebeklerden korkuyor.

Ağızlarından "sevgi, saygı, hoşgörü" kelimeleri düşmüyor ama kendileriyle bugüne kadar mücadele etmiş ya da karşılarına dikilmiş herkese karşı rövanş peşindeler.

Ucundan, köşesinden, kenarından bunlarla birlikte olan, bir anda zenginleşiveriyor. Babamın birkaç arkadaşı var gayet iyi biliyorum. Sıradan bir kumaşçıyken, tekstil devi haline gelenler; Yeşildirek'te, Mahmutpaşa'da, Eminönü'nde ufacık dükkanlardan çıkıp şimdi Türkiye'nin en büyük firmaları olanlar.

Türkiye'deki pek çok siyasi kendileriyle iyi geçinmek için elinden geleni ardına koymuyor.

Gazetelerinde, televizyonlarında paralı askerleri aba altından sopa gösteriyor, "Biz olmadan oy alamazsınız" mesajı veriyor.

CIA tarafından kollanan, ABD himayesindeki bu imamın korkulacak yanı yok. Olsa olsa katıla katıla gülerim. 5 dakikanızı ayırın ve bir videosunu izleyin. Ağzımla gülmedim, o kadarını söyleyebilirim.

Hakikaten bir tanesinin suratında annemin deyimiyle "Nur yok." Bu kadar mı pis suratlı ve hain tip olur!

Altı üstü imam işte. Birilerinin kendisiyle işi bittiğinde kiraz çekirdeği gibi tükürüp atacaklar, sonra ağlama seanslarına devam eder. Biz de götümüzle güleriz...

31 Mart 2011

'Ayaklarıma pranga vurabilirsiniz fakat inancıma vuramazsınız'


Türkiye'nin nasıl bir ülke haline getirildiğini görmek açısından şu "Dokunan yanar" PDF'sinin dağıtılması aslında gayet iyi olmuştur.

Şu ana kadar 79 sayfasını okudum. Bu ülkede, şu kitaptan ötürü insanlar gözaltına alınıyorsa, tutuklanıyorsa, haklarında terör örgütüne yardım ve yataklıktan dava açılabiliyorsa, 12 Eylül günü referandumda "Darbecilerle hesaplaşacağız" diyerek, insanların gözüne içine baka baka yalan söyleyenlerin kendi darbelerini yaptıklarını söylemek mümkün.

Herkesin bildiği, herkesin pek çok yerde okuduğu bilgileri bir elden toplayan Ahmet Şık'ın tutuklanmasının nedeni, konjonktürün seçime rastlamasından ötürü gibi. Çünkü pek çok kitaptan derleme yapmış, pek çok gazetede çıkan röportajdan alıntılar var. Eğer bu kitabın yayımlanmamış baskısı suç unsuruysa, daha önce yayımlanmış kitaplar ve gazetelerde çıkmış röportajlar da suç unsuru olmalı.

Biraz ortalarda dolandım, insanların tepkilerine baktım. Görüyorum ki, özellikle savcılığın inceleme başlattığı haberinin çıkmasının ardından, insanlarda bir korku peydah olmuş.

Oysa ne kadar komik, binlerce insan bu PDF'yi indirdi. Hangi savcılık binlerce insanı sorgulayabilir, hangi hapishaneye bu kadar insanı sığdırabilirler? Buna rağmen insanlar korkuyor. "Korku İmparatorluğu" denen olgu tam da bu işte.

Bu ülkede insanlar artık korkuyor. Polisin bir gece yarısı, bir sabah şafağında evini basacağı korkusu bütün coğrafyaya yayıldı. 3 yıldır süren bu dava sürecinden hiçbir sonuç çıkmasa da, birkaç nesil korkuyla yaşayacak.

İşte bunun adı darbedir. Darbeyi yapan ister omzu yıldızlı bir general olsun, isterse de kravatlı bir siyasetçi. Hiç mi hiç fark etmiyor. Çünkü insanların içine sinsi bir korku duygusu saldılar.

İnsanlar bir PDF belgesini okumaktan korkar hale gelmişse, bu ülkede özgürlük masallarının bir gerekçesi kalmamıştır.

Gerçi, bunu kafası çalışan, şu anki sistemden nemalanmayan, bu sistem sayesinde köşe dönmeyen, kariyer sahibi olmayan herkes gayet iyi biliyor.

Kitap basmanın, yayımlamanın, okumanın suç sayıldığı, inceleme başlatıldığı, yazanların hapishaneye tıkıldığı bir ülke yaratılıyor.

Adım adım ilerleyen bir sistem var. Geçmişteki sistemin kokuşmuşluğundan yararlanarak, yerine daha da kokuşmuş ve pis bir sistem inşa ediliyor. Bu kokuşmuşluğu da özgürlük'le allayıp pulluyorlar.

Evet özgürlük ama sadece itaat edenlere özgürlük. İtaat etmeyenler için koskoca bir korku duygusu ve hapisaneler var.

12 Eylül'den daha iğrenç bir dönemden geçiyor Türkiye. O günlerde tezgaha konulmuş ama sözümona o günleri lanetleyerek.

Frigyalı bir köle olarak doğan Epiktetos'un dediği gibi, "Ayaklarıma pranga vurabilirsiniz, fakat inancıma vuramazsınız. Zeus bile beni mağlup edemez."

Korkmayın, korktukça daha içinden çıkılmaz halde saldıracaklar...

Alın size Ahmet Şık'ın kitabı

AHMET ŞIK'IN KİTABI

Hayat hiçbir şeyden korkmamaktır...

Link sanırım kaldırıldı ama herkesin eline geçmiştir. Polisler şimdi, tüm IP adreslerini takibe alıp bütün Türkiye'yi "silahlı terör örgütü Ergenekon"a yardımdan gözaltına alabilir....

Şu an üstteki link çalışıyor

Kolon-kiriş ne varsa girsin


Galatasaray'dan nefret ediyorlar. Çünkü Galatasaray her ne olursa olsun bu ülkenin Batı'ya açılan penceresi.
Defalarca kendi ağızlarından sevmediklerini ve sevilmediklerini itiraf ettiler.

Tüm bunlara, stat açılışında protestolar eklenince, Galatasaray'a dünyayı zindan etmeye çalışıyorlar, ellerindeki güçle.

"Bunların babaları belli değil" diye orospu çocuğu yaftasını yiyen biziz, "Kahpe, şerefsiz" diye aşağılanan biziz, "Sefiller, kuş beyinliler, nankör" diye her türden laf yapıştırılan biziz.

Şimdi stat sözleşmesi için binbir takla atıyorlar.

Şu kulüpte çıkıp bir tane adam, üslubuyla "Alın stadınızı götünüze sokun" diyemiyor, yazıklar olsun.

Stadın, şatafatın, peşinde olmadığımızı anlayamadılar hâlâ. Nasıl herkes önlerinde ceket ilikleyip, biat ediyorsa Galatasaray'ı da öyle diz çöktürmeye çalışıyorlar.

Ama adamlar da haklı. Kendilerine "orospu çocuğu" denilen birtakım adamlar çıkıp "Biz de ayıp ettik, misafire böyle yapılmaz" diye bildiriler yazdılar. O bildirinin anlamı "Evet biz orospu çocuğuyuz, kusura bakmayın. Evsahibiyiz götümüzü sikseniz sesimizi çıkartmamamız lazım"dı.

Taraftarın bu kadar götü başı oynarsa, o kadar lafı gayet güzel, rahat rahat içine sindirirse; karşındaki adam da alabildiğine sıkıştırır seni köşeye.

Devlet Bakanı Faruk Nafiz Özak çıkmış, "Galatasaray stadın açılışında bizi kimlerin protesto ettiğini bıraksın, sahaya rakı şişesi atanı bulsun" diye buyurmuş.

Salonlarda, statlarda protestocu avına çıkan sizsiniz. Ayrıca sen Trabzonspor başkanlığı yaparken, yüzlerce koltuğu söküp sahaya atanları buldun mu da, şimdi akıl veriyorsun. Kelin merhemi olsa, önce kendine sürer, tam o hesap bu da.

Sağa-sola dilleri kururcasına yalayan bildiriler yazanlar, siz de bu yola devam edin. Belki akanlardan size de damlar...