12 Nisan 2011

Türban benim sorunum değil


Türban, türban, türban, türban...

Ben miyim, hatunu eş diye koynuma alıp, toplumdan soyutlayan?

Ben miyim, siyasette kadınları ev ev dolaştırıp, bütün enerjilerini kullanıp, listeler açıklandığında listelerde yer vermeyen?

Ben miyim, türbanlı kadınların topluma entegre olmasını engelleyen?

Ben miyim, türbanlı kadınlarla evlenen, sonra onunla yetinmeyip yanına 2. ya da 3.yü alan?

Ben miyim, altımda Mercedes'le, jiple dolaşıp, karıyı eve kapatıp, Başakşehir'de diğer hatuna ikinci ev açıp, gönül eğlendiren?

Ben miyim, türbanlı genç kızların sendikasız, sigortasız çalışmasına göz yuman?

Ben miyim, namus diye diye ortalarda dolanıp, milletin çocuk yaşta kızlarını taciz eden, tecavüze yeltenen?

Bırakın artık şu orta oyununu. Sorunu ısıtıp ısıtıp milletin önüne koymaktan vazgeçin.

Bu bir sorunsa, eşi, kızı türbanlı olan Başbakan çözecek. İktidarda olup, muhalefetmiş gibi davranmayacak. Ben mi çözeceğim bu sorunu?

7 koca yıl geçti, 7. Bu sorun 7 yılda çözülmeyecek de, ne zaman çözülecek?

Ama tabii mis gibi oy deposu. Oyun hamuru gibi. Ne zaman sıkışsan, al eline oyna. Evir-çevir, kıvır kıvır oyna.

Türban benim için sorun değil; türban, türbana sorun diyenlerin sorunu.

Bir daha da asla konuşmam şu boktan bez parçasını. Ne önemliymiş.

Sokaklarda aç yatan insanlara, türbanlı-türbansız diye bakmıyorum.

Emekçi kadınları türbanlı-türbansız diye ayırmıyorum.

Eve hapsedilen, toplumla bağları kopartılan kadınları türbanlı-türbansız diye nitelendirmiyorum.

Sorun, sermaye-emek çelişkisidir.
Sorun, kapitalizmin, fakir halkı açlığa-yoksulluğa-ölüme mahkûm edilmesidir.
Sorun, bu boktan düzenin yıkılmasıdır.
Sorun, hiçbir zaman türban olmadı.

Sorun şu fotoğrafta gördüğünüz genç kızların, sendikasız, sigortasız çalıştırılıp, varoşlara hapsedilmesi ve onlara birey olarak değil de oy potansiyeli olarak bakılmasıdır.

Sorun, ezilen halkı türbanlı-türbansız diye ayıranlardadır, türbanlı ya da türbansız kadınlarda değil.

Dediğim gibi türban benim özelimde, bu sayfada bir daha yer almayacaktır.

11 Nisan 2011

Kural 1: Tiyatro oyunu ağızda sakızla izlenmez


Tayyip Erdoğan'ın kızı Sümeyye Erdoğan ve Ankara Devlet Tiyatrosu'nda yaşananları okuyan, takip eden var mı bilmiyorum.

İddiaya göre Ankara Devlet Tiyatroları’nda oynanan 'Genç Osman' adlı oyunda Başbakan Erdoğan’ın kızı Sümeyye Erdoğan’a hakaret ediliyor. Sümeyye Erdoğan da, oyunu terk ediyor.

Sümeyye Erdoğan, facebook'ta olayı şöyle anlatıyor: "Cuma akşamı iki arkadaş tiyatroya gittik. Ankara Büyük tiyatroda Genç Osman'a. İkimiz de başörtülüyüz ve bir tek orada yer kaldığı için en öndeyiz. Yolda gelirken de ağzıma bir sakız atmıştım ve bu benim için çok normal bir şey olduğu için tiyatro sırasında hala ağzımda olduğunun farkında bile değildim. Her şey gayet normal giderken oyunun orta yerinde (Yeniçerilerin göbek atarak alem yaptığı sahnede) en öndeki iki oyuncudan biri bir yandan bir ileri bir geri oynarken bir yandan da en öne geldikçe bana bakarak kaş göz işareti yapmaya başladı.

İlkinde ne olduğunu anlamadık. Sonrasında ağzıyla sakız çiğneme hareketi yapınca durum anlaşıldı. Fakat öyle yapmasa da durum belliydi, çünkü adam aslen sakıza değil, başörtüsüne takmıştı. Hem de Ankara Devlet Tiyatrosu'nda, hem de en ön sırada (!) ... Bir de şarkının "halkın çoğu aç, azı toksa" kısmında "azı tok" derken bariz bir şekilde eliyle bizi gösterdi. Demek ki "başörtülü yobaz" ve "yüce25526 tiyatrocunun önünde sakız çiğneyen saygısız" olmakla yetinmeyip bir de "çoğunluğun aç olmasının sebebi olan azınlık tok (protokolde oturmamızdan belli!)" olmuştuk! Bu ne cüret! Ne işimiz vardı bizim tiyatroda! Birkaç gidiş gelişte bu şekilde bizi rahatsız ettikten sonra bir yerde müziği ve oyunu kesip sahnenin önüne gelerek "pardon ben anlayamadım da sormak istiyorum, bu nedir??" diyerek sakız çiğneme hareketi yaptı!!!

Durun tekrar edeyim, Ankara Devlet Tiyatrosu'nda, bir oyuncu, oyun esnasında, oyunu keserek seyirciden birine laf atıyor!!! Hem de ne için? (Sessiz ve gayet sıradan bir şekilde) sakız çiğnediği için! Allah aşkına dünyanın neresinde görülmüş böyle bir şey! Hangi profesyonel sahnede, profesyonel bir oyuncu seyirciden birinin ufacık bir ağız hareketinden dolayı oyunu kesip o kişiye ne yaptığını sorabilir?! Adama "sana ne kardeşim!" denmez mi?! Bütün seyirci tiyatro izlemek için bilet alıp oraya gelmişken, sen nasıl onları yok sayıp tiyatroyu bölersin?! Ve nasıl olur da böldüğün bir tiyatro oyununda, bütün seyircinin önünde, bir insana böyle saçma bir sebeple çıkışma hakkını kendinde bulabilirsin?!

Bu nasıl bir şımarıklık, nasıl bir kabalık ve faşistlik, hatta nasıl bir cahillik, ve medeniyetten nasibini almamışlık?! (Ve kimse bana kalkıp da -bu çağda- tiyatroda normal bir şekilde sakız çiğnemenin oyuncuya saygısızlık olduğunu söylemesin! Biraz dünya görmelerini tavsiye ederim!) Hem sanat camiamız değil miydi halkı tiyatroya, operaya çekememekten yakınan? O akşam görülen oydu ki mesele aslında o sanatçıların halkı oralarda istemiyor oluşu! Bu halkın kadınlarının yarısından fazlasını oluşturan başörtülüleri tiyatroda görmeye tahammül edemeyen sanatçı herhalde sakallıyı, köylüyü, göbeğini kaşıyanı ve bidon kafalıyı da görmeye tahammül edemez. Yani bu ülkenin yüzde 80'ini, yani halkı, tiyatroda istemez...

Ben sanatı seven, önemseyen ve sadece izleyici olmakla kalmayıp hobi olarak uygulamasında da olan biri olarak bana o terbiyesizliği yapan oyuncuya diyorum ki, sen istediğin kadar (bir tiyatro oyununu bölecek kadar) başörtülülerden nefret et, görmeye bile -hele de sanatsal bir faaliyette görmeye- tahammül etme; dünyanın gerçeklerini değiştiremeyeceksin! Mesela ben sanatı sevmeye devam edeceğim, tiyatroya gitmeye devam edeceğim, ve bu sırada başörtülü olmaya da devam edeceğim! Bununla ilgili ne yapacaksın???? Önüne çıkan her başörtülüye bir şekilde laf atarak mı yaşayacaksın? Peki bunu yapınca o sebebi meçhul ve saçma nefretini kusup kendi egonu tatmin etmekten başka bir şey geçecek mi eline? Peki sen böyle hoşgörüsüz ve kaba bir tavrı sanatın neresine sığdırıyorsun?

Madem sen (önünde sakız çiğnenemeyecek kadar) yüce ve saygıdeğer bir sanatçısın, nasıl olur da insanların giyim tercihlerinden dolayı (asıl sebebin sakız olduğuna inanacak değilim!) onlara yüzlerce seyircinin önünde laf atıp onları üzecek kadar hoşgörüsüz, kaba, sığ düşünceli ve çağın gerisinde kalmış olabilirsin?! Hani sanatçılar moderndi? Hani sanatçılar özgürlükçüydü? Hani sanatçılar duygusal ve insan-severdi? İnsanı seven biri bir insana böyle davranamaz! Ve bir sanatçı da böyle bir hareketi yapamaz!

O yüzden de, ne sen, ne de sanat camiamızda maalesef çokça rastlanan senin gibileri, saygıdeğer sanatçılar değilsiniz! Ve son olarak; başörtülülere, ve sizden farklı olan herkese, alışsanız iyi olur! Çünkü biz hep burada, gözünüzün dibinde olacağız! Ve ben sizle kavga ederek yaşamak istemiyorum! Benim dinimden bile olmayanların ülkelerinde yapabildiğim gibi tanımadıklarıma bile tebessüm ederek ve selamlaşarak huzurla yaşamak istiyorum! İnanın siz de daha huzurlu olacaksınız..."

MAĞDURİYET ALANLARINI GENİŞLETMEYİ BECERMEK

Aslında tam da yazmak istediğim şey, birdenbire kucağıma düşüverdi. Geçen hafta Kaybedenler Kulübü'ne gittim. Dönem itibariyle Kent FM, bizim gibiler için bulunmaz Hint kumaşı tadındaydı. Azı Dişi Kerpeteni ve Kaybedenler Kulübü en favori programlarımdı.

Neyse radyonun ve geçmişin hatrına filmi izledim. Filmin bende bıraktığı tek duygu, "Ulan hayatımız ne kadar değişmiş. Özgürlüklerimiz ne denli kısıtlanmış" oldu.

Youtube'de orijinal programın kayıtları var, dinlerseniz ne demek istediğimi çok daha iyi anlayacaksınız. Bugün, böyle bir program yapmak imkân dahilinde değil. Bugün böyle bir program yapmaya kalksanız; radyo kapatılır, hakkınızda yasal işlem başlatılır ve hatta hapishaneye gönderilirsiniz.

15 yılda Türkiye'nin geçirdiği evrim süreci, ciddi anlamda ürkütücü boyutlara erişmeye başladı.

Tam bunları düşünürken, Başbakan Erdoğan'ın kızının, tiyatroda yaşadıkları ve sonrasında yazdığı mektup ise yaşanılan sürecin ne denli çarpıtıldığının çok net bir göstergesi.

Sümeyye Erdoğan, bir tiyatro salonuna sakız çiğneyerek girmiş olabilir. Dalgınlıktan, unutmuş da olabilir. En nihayetinde insanlık halidir. Görmüş olduğu tepki karşısında "Zaten bunlar türbanlıları istemiyor" savunması ise hor görülmüşlük ve mağduriyet alanı yaratma çabasından başka bir şey değildir.

Şu mektubu okuyan bir İsveçli, bir Alman ya da bir Fransız olsam, bu ülkede türbanlı kadınların hayata katılma konusunda sekteye uğratıldığı düşünürdüm.

Ama işte bu ülkede yaşayınca, bu ülkenin sokaklarını arşınlayınca, bu ülkedeki pek çok habere ulaşınca, kazın ayağının öyle olmadığı görülüyor.

Sümeyye Erdoğan, sakızdan bağımsız olarak kendinise yapılan hareketin direkt olarak türbanıyla ilgili olduğunu düşünüyor ve hatta daha da ileriye götürerek, bütün sanat camiasının başörtülüleri istemediğini söylüyor.

Böylesi bir kesin hüküm, babası başbakanlık koltuğuna oturan biri için pek yakışık almıyor. Tabii, o koltuğa oturan kişinin de ne kadar hoşgörülü olduğu tartışma götürür.

Sümeyye Erdoğan'ın özellikle söylediği şu cümleye takıldım: "Ne sen, ne de sanat camiamızda maalesef çokça rastlanan senin gibileri, saygıdeğer sanatçılar değilsiniz! Ve son olarak; başörtülülere, ve sizden farklı olan herkese, alışsanız iyi olur! Çünkü biz hep burada, gözünüzün dibinde olacağız!"

Öyle bir cümle ki bu, sanki bu ülkede türbanlılara sinema, tiyatro, konser alanları kapalı. Bugün herhangi bir yere gidemeyen biri var mı, türbanı yüzünden? Ya da türbanlılar gettolarda yaşamaya mı mahkûm edildi de, bizim haberimiz yok.

Bütün hemcinsleri gibi türbanlı kadınlar da istedikleri yere gitmekte özgür. İstedikleri sanat eserini izleyip, istedikleri konsere gidebilirler.

"Biz hep burada, gözünüzün dibinde olacağız" ve ünlem. Sümeyye Erdoğan'a birileri hatırlatmalı ki, zaten hep gözümüzün önündesiniz. Kaldı ki, bundan şikâyetçi değilim, tam tersi kadınların hayatın her alanında kendilerini var etmelerinden yanayım. Kafasında bir kumaş parçası olsun ya da olmasın fark etmez.

Ancak estirilen rüzgâr öyle ki, sanki bütün türbanlı kadınlar toplum içinde aşağılanıyor, pek çok aktiviteden mahrum bırakılıyor.

Biraz samimi olun artık. Bu ülkede milyon dolarlık villalarda oturanlar, yüzbinlerce dolarlık otomobillere binenler, yazın tatillerde kendi bilinçli isteğinizle oluşturduğunuz otellerde onbinlerce dolar harcayarak tatil yapanlar, kendinize özel defilelerde onbinlerce liralık elbiselere para saçanlar, kimdir Allahaşkına?

Ülkenin tüm zenginliği elde, ülkenin her kurumu kontrolde, ülkenin muhalifleri hapiste ama hâlâ ve bitmeyen bir biçimde mağduriyet sizde.

Daha ne olabilir, daha ne yapılabilir sizler için? Yani istenilen şey nedir? Herkesin sizin gibi yaşaması mı?

En basitinden 15 yıl önceki bir radyo programını bile izlemek mümkün değil. Hâlâ neyin özgürlüğü, neyin mağduriyetidir bu? Benim hayatım, yaşam biçimim her geçen gün değiştiriliyor, özgürlük alanlarım kısıtlanıyor ama ben mağdur olmuyorum.

Mağduriyeti bir gömlek gibi sırtlarına geçirdiler ve çıkartmak bilmiyorlar. Yazılanları, konuşulanları okuyup, dinleyince zaman zaman benim bile "Yazık" diyesim geliyor.

Hakikaten yeter. Ülke sizin yönetiminizde, sizin kontrolünüzde. Valiler, emniyet müdürleri, bakanlar, müsteşarlar v.s. v.s. İpler sizin elinizde, ülkenin her yerinde istediğiniz gibi at oynatıyorsunuz. Nasıl bir mağduriyettir bu, bitmek tükenmek bilmiyor.

İsteyenle bir Ramazan'da Anadolu'da Eskişehir'den sonraki il sınırlarını kapsayan bir ilde, bir üniversiteye gidelim. Bakalım kantinler açık mı? Bakalım gündüz ağzınızda sigara sokaklarında dolayabiliyor musunuz?

Hadi yürüyün gidelim, İstanbul'un göbeği Fatih'e. Herhangi bir gün elimizde bira ile dolaşalım ya da bir kaldırıma oturalım, bakalım sonumuz nice olacak?

Ya da bir çizer, İngiltere'de Blair'i Bush'un köpeği gibi gösteren bir karikatür çizsin, bakalım akıbeti ne olur?

Bu boktan mağduriyet hadisesi cidden can sıkmaya başladı. Bu ülkenin mağdurları, türbanlılar, imanlılar filan değil. Bu ülkenin gerçek mağdurları, ayda eline 800 TL geçip, daha 10. gün dolmadan cebi boşalan emekçileridir.

Bu ülkenin gerçek mağdurları, okumak için inşaat köşelerinde sıva yapan fakir halkıdır.

Bu ülkenin gerçek mağdurları, evine ekmek götüremediği için intihar eden analardır, babalardır.

Bu ülkenin gerçek mağdurları, trafik ışıklarında cam silen çocuklardır, pazardan çürük domates toplayan halktır.

Mağduriyet ve siz!

Hem trajik hem de komik olmaya başladı verilmeye çalışılan bu görüntü.

Altın musluklu konaklarda, Boğaz'a nazır villalarda oturup, kendinizi hâlâ mağdur gibi göstermeye çalışmak...

Daha fazla komik olmayın.

Ve son söz. "Tiyatroya sakızla girilir" diyen Sümeyye Erdoğan; Theatre Ranelagh, Victoria Palace Theatre ya da Threepenny Opera'da en öne oturup, sakız çiğneyebilir mi?

Bakalım nasıl bir muamele görecek.

Tiyatroya gitmenin kıstası türban değil, nerede, nasıl davranılacağını bilmektir.

Herkesi aptal yerine koymamak lazım. Çünkü insan bazen, karşısındakinin konumuna düşebiliyor.

Bu kafayla gidersen askere, bok alırsın tezkere


"Onun için farklı şeyler düşünüyorum. Forma vermeyi düşünmüyorum, bundan sonra Galatasaray formasıyla görmeyeceksiniz."

Kameraya kaş-göz yapmakla hoca olunsaydı keşke. Bazı adamlar küçük kalmaya mahkûmdur, yaptıkları meslekte. Bülent Ünder de onlardan biridir.

Daha 5. dakikada kaşı gözü oynayan bir adamın yönettiği takımdan hayır gelmez.

Takım düşme potasına yerleşmiş, 6 haftalık hocası millete soytarılık yapıyor. Gören, takım 20 puan farkla şampiyonluğa koşuyor zanneder.

Evladımız, canımız, ciğerimiz muhabbetinin iyiden iyiye boku çıkmaya başladı. İşini adam gibi yapan birini göreve getirirsin, getiremezsen de siktirip gidersin.

Takımın yönetimi yok, hocası yok, kalecisi yok, sağ beki yok, orta sahası yok, golcüsü yok, kaptanı yok...

Her gelen bir yabancıyı arenada aslanların önüne atar gibi, kamuoyunun önüne atıyor. "Pino eksik oynatmış" da, "Kolombiyalı arkadaşmış" da...

Ne pislik, ne ırkçılık boyutlarında dolaşan laflar bunlar. Takımda Hakan Balta, Barış, Mustafa Sarp aslan kaplan, Misimoviç, Pino, Baros, Kewell boktan adamlar.

Bütün hafta Florya'dan haber sızdırıldı basına "Galatasaray, yabancı oyuncuların umrumda değil", "Onlar paralarını alıyor, biz alamıyoruz" diye.

İzlemiyoruz ya biz maçları, sahada ne olup bittiğini bilmiyoruz. Bunlar ciğerleri delinene kadar koşuyor, yabancılar götünü yayıyor. İbneler, daha orta nedir, kademe nasıl yapılır bilmezler, takımda gelen her yabancıyı yemeye çalışırlar.

Yabancılar siksin hepinizi; yeteneksiz, faşist yavşaklar.

Florya'nın dibine kadar vinç sokacaksın. Futbolcu namına kim var, kim yok hepsinin kökünü kazıyacaksın. Bu iğrenç zihniyetli adamları temizleyip, sonra yoluna devam edeceksin.

Lincoln, Elano, Misimoviç, Keita v.s. v.s. Ne kadar yetenekli adam varsa hepsini yalnızlaştırarak, bir nevi azınlık politikası güderek, yollatmayı başardılar.

Herifler gittiği yerde kabak çiçeği gibi açıyor. Bu kadar tesadüf olabilir mi? Mümkün mü bu?

Bu yabancı düşmanı arkadaşların önüne boş mukaveleyi koyacaksın, bak bakalım kaç tanesi imzalar, o sözleşmeyi.

Galatasaray sevgisiymiş. Külahıma anlatın siz onu.

10 Nisan 2011

Emeği geçenlerin sülalesini sikeyim


Bu ülkenin en harikulade yerlerinden biridir Uzungöl. Dünyaca ünlü bir ressam eline fırça ve tuval alıp, şahaser niteliğinde bir doğa resmi yapmaya çalışsa, Uzungöl kadar güzelini yapmayı hayal edemez sanırım.

Abdullah Aygün isimli belediye başkanı, oturmuş, düşünmüş, "Kışın buralara insan gelmiyor" diyerek, teleferik projesi için kolları sıvamış. Kollarını sıvamasıyla birlikte Uzungöl'ün ağzının ortasına sıçmış.

Uzungöl'ü bundan sonra eski fotoğraflarıyla hatırlayacaksanız. Çünkü etrafı duvarlarla örtülü boktan bir havuzdan başka bir şey değil artık.

Cinayet sadece insan öldürmekle olmuyor. Doğayı, tarihi, geçmişi böylesine katlederek de, katil olabilirsiniz.

Oraya gelecek paranın da, Uzungöl gibi bir cenneti bu hale getirenlerin de geçmişini sikeyim.

Kendine, halkına, tarihine, geçmişine, doğasına, insanlığına bu kadar düşman başka bir millet olamaz.

Bugün izinliyim, neler olup bittiğini bilmiyorum. Ama yarın gazetelerde şu haber manşet olmazsa, manşet yapmayanların da sülalesini sikeyim.

Şu işi yapanlara sorsan, nasıl milliyetçi, nasıl Müslüman, nasıl vatanperverdir.

Yapacağınız teleferiğin her metre kablosu, döşediğiniz o duvarların her tuğlası götünüze girsin.

9 Nisan 2011

Cahil fetişisti


Yemin ediyorum kusacağım, çok az kaldı. Nihat aşağı, Nihat yukarı. "Nihat kıçının kılını aldı", "Nihat adada ağladı", "Annesi yemek yemiyor" v.s. v.s.

Ülke alev alev kavrulsa, sikimiz taşağımıza denk Nihat'la ilgileneceğiz. Homofobiklerin pek çoğunun eşcinsel eğilim göstermesi gibi bir durum bu. Güya herkes, heriften nefret ediyor ya da hoşlanmıyor ama takip etmeyen yok gibi.

Basındaki durum daha boktan. Seçim sürecine girilmiş, ülke şaibe iddiaları ile sarsılıyor, dünyanın pek çok yerinde savaşlar çıkmış, bizim bütün derdimiz Nihat'ın kaşı mı alınmış, götünden kıl mı aldırmış.

Cahil insanlara bayılıyoruz ülke olarak. Ne kadar cahil adam varsa, ülkenin gündemi onlardan oluşuyor.

8 Nisan 2011

Biz yatanları iyi biliriz be pezevenkler


Bunlar orospu çocuğu, hem de en hakikisinden, su katılmamış orospu çocukları.

Zekâ seviyeleri 9'u geçmeyen binlerce tipin, biraraya geldiği bu Antu denen yerde, Galatasaray'ın şampiyonluktan her düştüğü sene, rakipleri kimse "Yatış" muhabbetleri başlar.

Pezevenklerin anlamadığı şey şu; Galatasaray'ın zaten kimseyi yenebilecek gücü yok. Ama bu aciz piçlerin beynine göre, Galatasaray, Trabzonspor'a yenilirse yatmış olacak.

E be orospu çıkartmaları, Galatasaray 4 yıl önce Trabzon'u yenip, sizin şampiyon olmanızı sağlamadı mı? Biz o yatışları gayet iyi biliriz. Kimin, nasıl, nerede kimlere yattığını...

İki hafta önce Fenerbahçe'ye mi yatmış olduk, yenildiğimiz için.

Galatasaray istediği kadar boktan durumda olur, küme düşme potasına düşer ama kimseye yatmaz. Bunun tek bir örneğini gösterin yeter. Örneklendirecek arkadaşlara, benim de örneklerim var ama.

Kendileri orospu olduğu için, herkesi aynı sanıyor zina mamülleri.

Fenerbahçe dostlar alınmasın, alınacak kişiler Galatasaray'ın yatacağını düşünen pezevenklerdir.

Şunu bir okuyun isterseniz "Hafızanın unutmaya karşı savaşı"





Galatasaraylılar nasıl düşünüyor, alın okuyun isterseniz...

BİR GALATASARAY TARAFTARINDAN....

Ben yünden dikilmiş koltuk altinda dev gibi bir yırtığı olan Galatasaray formamı sokağa her çıktığımda giymeye, okula giderken karton yakalı siyah önlüğün altında kimsenin görmeyeceğini bilsem de beni sıcak tutan renkleri ilk saflığımla taşımaya baslayali 30 yila yakin oldu. Ben bu takimi sevmeye basladigimda hicbirini gormedigim izlemedigim sadece babamin anlattigi 6 adet sampiyonlugu vardi kulubun, ve o yillarda okula gittigimde etrafimdaki besiktaslilar ile ot'liler arasinda denk getirir de bir iki tane renkdas bulursam onlari daha cok seviyordum, daha samimi arkadas oluyordum,adi konulmamis bir kaybedenler kardesligi vardi aramizda.

O yillarda hep onlar sampiyon oluyorlardi ve 80 lerin ikinci yarisinda gelindiginde rakibin 11 adet sampiyonlugu oldugu da bizi her macda yendigi de gazetelerde her daim en arka sayfada degil de daha iclerde kucuk haberleri okuyanlarin da bizler oldugumuz gercekti, ama bunlarin benim icin o kucuk yasimda bile hicbir onemi yoktu, cunku benim Galatasaray'i sevmem icin daha baska sebeplerim vardi, o sebepleri ogretiyordu babam her gun ufak hikayelerle bana,yasanmisliklari anlatiyordu. Bu mesajlari okuyunca cok sansli bir cocukluk gecirdigimi ve babamin bana Galatasarayliligi anlatma sekli ile ne kadar dogru bir davranis icinde bulundugunu bugun daha iyi anladim. Babam bana Galatasaraylilik ustunden hayat dersi veriyormus meger, kazanmanin ne olursa olsun mubah olmadigini anlatiyormus, kaybederken de kazanabilinecegini anlatiyormus,ve bana Galatasarayli olmak icin kimsenin asla sahip olamayacagi sebepleri siraliyormus.

Ben o sebepler sayesinde Besiktas Koyici'nde gecen butun ergenligim boyunca etrafimda sadece besiktaslilar varken ve onlar metin ali feyyazlar ile surekli sampiyon olurlarken hic basimi egmedim, hic imrenmedim veya kiskanmadim onlari, cunku onlar sadece mac kazaniyorlardi , beni Galatasarayli yapan degerlere asla sahip olamayacaklardi,olamadilar da. O yuzden size stad verdik bize yalakalik yapin diyenlere karsi da ayni egilmez dik basliligim ile hic suphe duymadim kendimden, cunku benim Galatasarayliligimda duruma gore vazife cikarmak da yoktu, egilmek bukulmek de, baskasi kazanmasin diye kaybetmeyi kabullenmek de. Vicdani hur olmak sadece isi bos bir slogan degildi daha o yaslarda bile.

Bunlari niye mi yazdim; Hani ust katdan yanina gelen Beste varya ya da biz niye hic kazanamiyoruz diyen dunyalar guzeli Ege, o cocuklara tipki bizler gibi Galatasarayli olmak icin asla kaybetmeyecekleri sebepler siralamayi sakin atlamayin diye yazdim,macin skoru ne olursa olsun okula arkadaslarinin yanina gittikleri zaman tipki benim kucuklugumde alnim acik soyleyebildigim gibi "Biz sadece mac kaybederiz ama asla satmayiz o davranislar size mahsus" diyebilsinler diye yazdim varsin takim kaybetsin varsin rakip sampiyon olsun, kime ne?

Mert Bora

Not: İmlayı aynen bıraktım...

Not1: Arşiv fotoğrafları FSN Blog'dan alınmıştır

Tatminatör


Cumhurbaşkanı Gül: Ben tatmin oldum

TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin: Kızım da sınava girdi, ben tatmin oldum.

Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu: Şifreleme söz konusu değil. Açıklamalar tatmin edici. (ÖSYM dün itibariyle şifreleme olduğunu kabul etti)

Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek: Sayın ÖSYM Başkanı bir açıklama yaptı biz bu açıklamanın doğru ve yeterli olduğu kanaatini taşıyoruz. Açıklamalar tatmin edici.

Ak Parti Başkanvekili ve önceki dönem Milli Eğitim Bakanı: Tartışmalar tezgâh ve iktidarı yıpratmaya yönelik. Açıklamalar tatmin edici.

YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan: YGS'deki şifre iddiaları konusunda ÖSYM Başkanı Ali Demir'in açıklamaları tatmin edicidir.

YGS'ye giren öğrenciler dışında hükümet kanadında tatmin olmayan yok gibi. Nasıl bir açıklama yaptıysa Ali Demir, maaşallah tatmin olan olana.

Misal, kişisel olarak tatmin olmak istiyorum ama olamıyorum. Günlerdir bu açıklamalarla kendimi tatmin etmek istiyorum, yok olmuyor işte.

Dün hatta eve gittim internetten arama yapıp, bazı görüntülere baktım 'tatmin' olabilir miyim diye? Olmuyor, olmuyor, olmuyor. Israrla tatmin olamıyorum.

Gerçi görüntülerde Ali Demir olunca tatmin eşiği yükseliyor ama ya tutarsa diye denedim. Hele o suyu defalarca içerken görüntüsü yok mu? Dudaklarının ıslanması, bıyıklarına su damlacıklarının yerleşivermesi. İşte orada bile tatmin olamadım.

Benden sınava giren arkadaşlara tavsiye; -tabii tatmin olamayanlar için- sakın ha sakın tatmin olmaya çalışmayın. Ali Demir'le tatmin olmak imkânsız, bizzat denedim olmuyor. Oysa ne hayaller kurarak, izledim açıklamaları.

Kendinize tatmin yolları arayın. Hatta bundan sonra sınavdı, dersaneydi, eğitimdi, öğretimdi vazgeçsinler. Nasılsa KPSS'den tutun, YGS'ya kadar her sınavda ayrı şaibe dönüyor. Giren-çıkan sınavdan önce belli. Ne diye hâlâ okumaya çalışıyorsunuz?

Hem Başbakan ne dedi? "Her üniversite mezunu iş bulacak diye bir kural yok."

Kendinize okumadan iş bulun. Dersaneye vereceğiniz paraları ayırın bir kenara, kuracağınız iş için sermaye yapın.

7 Nisan 2011

Mustafa Yaman'a ağda alalım kampanyası


Kırklareli Valisi Mustafa Yaman, Tunceli'de elektriksiz köylerde çamaşır makinesi, buzdolabı dağıtmasıyla ünlendi. Her yerde bu uygulamayı savundu, nasılsa arkasında koskoca devlet vardı.

Geldiğimiz nokta o kadar mide bulandırıcı olmaya başladı ki; Özel İdare Genel Sekreterliği bu elemana devletin kasasından 3 jilet, el kremi, şampuan, diş macunu, banyo sabunu, traş jeli, bornoz ve duş jeli gibi temizlik ürünleri almış.

Hadi bu adamın -adam diyorum başka bir şey yazamadığımdan ötürü- kremi, ağdası, sabununu bir kenara geçelim.

Daha ne yapmış bu vatanperver vali?

Tunceli'de valiliği döneminde pazarlık usulü ile ana okulu ihalesi yapılıyor. İhale bedeli 672 bin TL'ye patlıyor. Sayıştay denetçileri araştırmaları sonucunda, devletin 570 bin TL zarara uğratıldığı ortaya çıkıyor.

Bu 570 bin TL zarara uğratılan ihaleyi kim alıyor dersiniz? Tunceli Merkez İlçe Başkanı Fikret Küçüköz.

Yani bizim vatanperver, Zaman gazetesinin deyimiyle "Fakirin yardımcısı" Mustafa Yaman, Ak Parti İlçe Başkanı ile dar alanda kısa paslaşmalar yapmış. Pasın bedeli de devlete 570 bin TL'ye patlamış.

"Devlet" diyorum, bildiğin benim, senin götüne girmiş yani. Benim vergi, hooooop diye hortumlanmış, ana okulu yapılacak diye.

Bu Mustafa Yaman denen zat hakkındaki bir davada, Anadolu Ajansı muhabirine, herkesin içinde "Bunu haber yapmayacaksın" diyor. AA'da hâlâ adam gibi muhabirler var olsa gerek ki, muhabir "Ben yazarım kararı Ajans yönetimi verir" diye yanıtlar.

Sonuç ne mi oldu? O haber Anadolu Ajansı'ndan servis edilmedi.

Ama kamyonun tekerleği başka yerde patladı ve arkadaşın kıl-tüy bakımının ücretinin de bizim cebimizden çıktığı, ortaya dökülüverdi.

Bir kampanya düzenlemek istiyorum. "Vali Mustafa Yaman'a devlet kasasından değil, hayırseverlerin cebinden ağda alalım" kampanyası.

Hem kendisi zor durumda kalmaz, hem de her tür kişisel bakım ürününü kendisi için alabiliriz, hayırseverler olarak.

Artık ağda ile neresindeki kılları alır, kendi keyfi bilir. Teklif bizden, kıllarını alması kendisinden.

Her şeyi devletten beklememek lazım ama öyle değil mi?

Hakikaten süper bir ülkeyiz. Vali krem, sabun filan alıyor, parasını devlete ödetiyor.

"Ülkenin çivisi çıktı" derler ya, bunlar o çivileri çıkartıp kıçımıza kadar sokuyor, biz rahat rahat hayatımıza devam ediyoruz.

Acaba ped ister mi, lazım mı? Yemin ediyorum parasını cebimden vermezsem adiyim. Nasılsa bizim cebimizden çıkıyor, buzdolabından, kömüre, sabundan, jilete kadar her şeyin parası. En azından araya Özel İdare Genel Sekreterliği'ni koymamış oluruz.

6 Nisan 2011

Melih Türkçe öğrensin


Türkiye'nin başkentinin belediye başkanının twitter'ından, bazı kelimelerin nasıl yazıldığını merak ettim baktım.

Ülkenin başkentinin ismini küçük harfle yazıp, tırnakla ayırmak, -de ve -mi eklerini birleşik yazmak gibi yetenekleri var.

Melih, ankara değil Ankara olacak. Milletle bir dönem sidik yarıştırmış, her türden eleştiriye "Mahkemede hesaplaşırız" tehdinini savurmuş ya da CHP'li yaftası yapıştırmış.

İnsanların Melih'le sidik yarışına girmesi bir tarafta, Melih'in Türkçe bilmemesi ayrıca ilginç bir durum. Böyle yazan -yani yazamayan- bir adamla konuşacak tek kelimem olmaz.

Adama "Lan oğlum sen önce Ankara'nın nasıl yazılacağını öğren de, sonra sidik yarışına gir" derler.

Sorsan, "Niye böyle yazıyorsun evladım?" diye, her boka yanıtı olduğu için elbet bir yanıt verir.

Ülkede kimse dilini bilmiyor. 4-5 yıldan beri fotoğraf diyene rastlamadım, herkes resim diyor. Açıklama olarak da, "Dijital çekiliyor da ondan" diye eveleyip geveliyorlar.

İnsanlar, "Geleceğim, yapacağım, öğreneceğim" yazmaktan aciz. Pek çok kelimenin yazılışı ufaktan değişime uğradı.

TDK da, bazı kelimeleri -örn; "ahçı, aşçı"- iki halde de kabul ediyor. Çünkü doğrusunu söyleyen kalmadı.

Melih'ten girdik, çıkamadık. Dünyada daha gereksiz bir siyasetçi var mıdır bilmiyorum. Ota boka dava açıyor. Bir yerden denk gelip bu yazıyı da okursa, bana da dava açsın isterse.

Böyle bir yöntemleri var: "Dava açarım haaa!" Her şeye dava açıyorlar. Yerli-yersiz, gerekli-gereksiz. Maksat korku salmak, insanların her şeyi söylemesini engellemek.

İpimle kuşağım, sikimle taşağım. Korkunun ecele faydası yok, hele ki kendi dilini bilmeyen bir tipten hiç korkulmaz.

Otursun önce Ankara'nın nasıl yazılacağını öğrensin, sonra mahkeme yollarına düşsün.

Lan oğlum başkanısın oranın. 'ankara' diye yazılır mı? İnsan her şeyde hata yapar, Ankara'da hata yapmaz.

5 Nisan 2011

Rijkaard sen ne büyük adammışsın


Frank Rijkaard: Geçen yıl ligi 5. bitirdik. Bu yıl üçüncülük başarıdır.

Her boku bilen yazarlarımız ne dedi; "Bu adam daha Galatasaray'ın büyüklüğünün farkında değil. Koskoca Galatasaray'ı ne sanıyor. Burası İspanya'ya benzemez"

Kendimizi dev aynasında görmeye bayılıyoruz. Bir bok değiliz ama herkese tepeden bakıyoruz.

Şu ülkeye gelip de, laf etmediğimiz bir tan teknik direktörü var mı acaba?

Laf edenlere şöyle bir bakın; Erman Toroğlu, Ahmet Çakar, çaptan düşmüş Hıncal, senelerdir aynı yorumları yapan Rıdvan ve sonuca göre yorum yapan, yazdığını zanneden Hakan Ünsal gibi gazete şebekleri ve içindeki yabancı düşmanlığını her daim gösteren Hakan Ş. gibi cahiller.

Rijkaard denen adama söylenmeyen kalmadı şu yorumundan ötürü.

Zaman neyi gösterdi?
Rijkaard'ın sapına kadar haklı olduğunu.

Bir kere ne olduğunu, çapının neye yettiğini, gücünü bileceksin. Lafla peynir gemisi yürümüyor. Ukrayna takımları çakıp gönderdi Beşiktaş ve Galatasaray'ı. Bursaspor bir puan ve attığı 2 gole duacı kapattı Şampiyonlar Ligi'ni. Fenerbahçe önce Young Boys'a ardından da UEFA'da PAOK'a elendi.

Ulan şu tabloya bakıp, kimi eleştiriyorsun ki? Nesin sen? Neyin bokusun?

Aptallık sınırlarını da geçen bir biçimde kendimizi değer biçiyoruz. "Biz böyleyiz, biz şöyleyiz" diye. Bir bok değilsin, bir bok değiliz, önce onu kabulleneceğiz. Sonra gelen teknik direktörü eleştirirsin.

Ülkede siyaset de benzer paralelde işliyor. Dış borcun son 5 yılda 5 yılda yüzde 70.9 artış göstererek, 169 milyar 872 milyon dolardan, 290 milyar 350 milyon dolara yükselmiş. "Büyümede rekor kırdık" diye sağa-sola caka satıyorsun. Lan götünde giydiğin donu bile üretemiyorsun artık. Bütün halkın sürekli tüketiyor, bankalara borçlu yaşıyor. Başlarım öyle büyümeye.

Sene başından bu yana anlatmaya çalıştığım şey bu. Önce zihniyet aydınlanması başlatması gerekir Galatasaray'ın. Gidip 1905'ten başlayacak halin yok. Son 10 yılda, ne hata yapmışsın dökeceksin eteğindeki taşı. Açık açık itiraf edeceksin, "Biz şu konularda hata yaptık" diye.

Sonra yaptığın doğrulardan yola çıkacaksın. Telefonu-tekerleği yeniden icat etmiyorsun. Yapacağın şeyler, o kadar zor değil.

Hadiseyi izlemediğim için yorumlayamıyorum ama şu Batuhan konusunda bile bir açıklama yapamıyor koskoca Galatasaray. Ertesi gün çıkıp, basın metni yolluyor. Yöneticiysen kulübe naylon fatura keseceğine, televizyon programındaki yavşaklara cevap vereceksin, "Bu olayın içeriği budur" diye.

Galatasaray Başkanı ortalarda yok, yöneticileri piyasada yok. Yeni yönetim var mı yok mu belli değil. Herkes hesap-kitap içinde. Ehh takımın da bu durumda olmasını fazla yadırgamamak gerekir, o zaman.

Başa dönersek, Rijkaard hakikaten büyük adammış. Geleceği çok önceleri gördü ve sonun nasıl olacağını çizdi. Ama bizim çok bilenler, adama Galatasaray'ın büyüklüğünden dem vurdu.

Şu ülkede konuşmayı bilmeyen Hakan Ünsal'ı, Hakan Şükür'ü yorumcu-gazeteci-yazar yaptılar ya, Ercan Saatçi gibi saçma sapan şarkılar söyleyen holiganı yayın koordinatörü yaptılar ya, Ahmet Çakar-Erman Toroğlu gibi hayatları spekülasyon olan adamları futbolun bilenleri yaptılar ya, hepimizin beynini sikeyim bunları kabullenip, içimize sindirdiğimiz için. Bunları okuyan, takip eden adamlar var.

Biz Rijkaard gibi adamların kuyruğuna teneke bağlayıp, gönderdikten sonra, bizi bekleyen kümeler, ikinci ligler, şerefli mağlubiyetler haktır.