9 Ağustos 2011

10 Arda'yı bir Çaycı Ahmet'e değişmem



Aslında uzun uzadıya yazasım var ama çok yazdık Arda'yı. Hep söyledim genç adamlar hata yapar, yapmamasının imkânı yok. Arda'nın da hataları var ama bu kulüp ve onun taraftar diye geçinenleri daha fazla yaptı.

Kızdığım yegane şey, goygoyculuktur. Adam olan adam goygoycu olmayacak. Gitmek mi istiyorsun, açık açık 'kalmayacağım' dersin.

"Terim benim babam gibidir" dedikten sonra adamı yarı yolda bırakıyorsan, o iş olmaz. Orada hata dışında başka şeyler aramak gerekir.

Şu işin sınırlarını çizmek lazım. Profesyonellik ne menem bir hadiseyle neyse o işin gereklerini yerine getirmek ve bunu kalıcı kılmak gerekir.

"Galatasaraylılığımı kimseyle tartışmam" diyen bir adamın, üstelik de kaptanken, gemiyi yarı yolda bırakması, bu açıdan şık olmadı.

Bu forma altında çok adam gördüm, benim için özel insanlar arasında hiç olmadı Arda Turan.

66 numaralı çocuğu çok sevdim ama 10 numaralı, koluna zoraki kaptanlık iliştirilmiş, gereğinden fazla önem addedilen Arda Turan'ı hiç benimsemedim.

Ne yazık ki, bir Cevat, Çaycı Ahmet, Cüneyt Tanman, Muhammet, Bülent Korkmaz, Suat Kaya ya da bir Ergün Penbe değil.

Olmazdı, olmasını da beklemiyorum.

Yolu açık olsun. Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir.











Sevgi, saygı, hoşgörü, çiçek, böcek


İstanbul'un göbeğinde 19 yaşında bir genç kız dayak yiyor. Dayak yemesinin nedeni ise giydiği şort.

Nurcan İbrahimoğlu'na söylenenler şunlar:

"Sen toplumun ahlakını bozamazsın, yaptığın terbiyesizlik. Toplumun ahlakını, namusunu senin gibi insanlar bozuyor."

"Çıplak bacaklarını uzatmışsın, toplumu cezbediyorsun, sen toplumun namusunu bozuyorsun, çıplak bacaklarınla bize gösteriş yapıyorsun"

Otobüstekilerden biri genç kıza: Tamam uzatma artık. Akşam akşam başımıza bir iş çıkarma.

Genç kız polisi arıyor: Benim vurduğumu gören oldu mu?

Kimse cevap vermiyor: Bakın işte ben ona vurmadım. O kendine vurdu.

Gencecik bir kızın şort giydiği için dayak yemesine mi kızarsın yoksa otobüsteki tek bir kişinin bile şu olaya sesini çıkartmamasına mı? Onu geçtim, polisin kızı sallamasına mı?

Güç insanları etrafında çok çabuk toplar. Işığa üşüşen sinekler gibi, insanlar gücün yanında yer almaya bayılır. Bu gücün şekli, şemali, fikri, düşüncesi hiç önemli değil.

Şu olay İstanbul'da yaşanıyor, kimse sesini çıkartmıyor. Gidiş öyle bir hal aldı ki, bunlar bireysellikten çıkma noktasına geldi. Çünkü o otobüste hiçbir tepki vermeden oturan da, 'Tamam sen de uzatma' diyen de, bu kitabını siktiğim orospu evladı ile aynı suçu işlemektedir.

Ramazanda neden sigara içtin diye kadın tartaklanır, otobüste şort giydiği için kadın tartaklanır.

Yarın neler olur, hep birlikte göreceğiz. Bir şeyden eminim ki, bu olaylar yavaş yavaş artacak. Çünkü bugüne kadar "Biz dinimizi yaşarız, kimseye karışmayız" diyen yavşak bir güruh, bugün var olan ortamdan güç bularak, kendi yaşantısını başkalarına zorla dayatmaya başladılar.

Hoşgörü, saygı, çiçek, böcek. Ne zamandı onlar?
Onlar güçlenmeden önceydi değil mi?

Artık devir değişti. Devir, kendi fikirlerini, başkalarına zorla dayatma devri.

Otobüsteki insanlar, Türkiye'nin aynasıdır. "Aman olay çıkmasın, aman tadımız kaçmasın, aman bana bulaşmasın" diye, öyle oturduğu yerden seyreder.

Yarın öbür gün, "Aman benim de başıma iş gelmesin" diye, bir tane de o patlatır sonra kitleselleşir ve hadise lince evrilir.

Saygınızın da, hoşgörünüzün de, sevginizin de içine sıçayım. Her şey koskoca bir aldatmaca.

Bu ülkenin halkı zaten boktandı, gün geçtikçe iğrençleşmeye başladı. "Türk halkı mazlumun yanında yer alır" denir ya! Türk halkı güçlünün yanında yer almaya, azınlığı ezmeye, onu kendine zorla benzetmeye bayılıyor, bayılıyor.

İlginçtir, bu göt laleleri, seri halde tahrik oluyorlar. Kadının boynundan, kolundan, bacağından, diz kapağından, tırnaklarından, saçından v.s. v.s.

Arkadaş, ben neden tahrik olmuyorum anlamıyorum ki. Niye bu puştun çocukları sürekli tahrik durumundadır. "Dine küfretti yakalım", "Şort giydi yumruklayalım", "Ramazanda sigara içti linç edelim."

Çocuğu yaşındaki kızları koyunlarına almaktan, orospunun evlatlarında seri tahrik mekanizması genişlemiş. 12 lan 12! 12 yaşındaki kızla evleniyorlar, bildiğin çocuk. Bir de güzel savunma oluşturulmuş, "Regl oldu mu kadın sayılır" diye. Her bokun kendince bir bahanesi var.

Kimse sesini çıkartmadığı sürece, bu işlerin sonu gelmez. Birileri gücün çevresinde öbeklenirken, başka birileri de o güç karşısında köşesine çekiliyor, yılan dokunmasın bin yaşasınlar diye. Unuttukları şey, yılan boy atıyor, bin yaşamalarının imkânı yok.

Bunca şeye karşın birileri halen sorgu odaları, tübanlı yazar diye ağlayıp sızlıyor. Hayır, daha ne yapmak gerekiyor acaba? Bu sonsuz mağduriyetin bitmesi için ayaklarına mı kapanmamız gerekiyor bunların?

Yaşam biçimine müdahale, her yönüyle reddedilmesi gerekir. 'Şimdi intikam zamanı' diye düşünüyorlarsa, bugünlerin de sonu olacağını herkesin iyi hesap etmesi lazım.

İsteyen otobüste şort giysin, isteyen okula türbanla gitsin. Yeter, şu aptal tartışmadan fenalık geldi.

Ama mümkünse, kimse kimseye ahlak öğretmeye kalkmasın. Hele hele, İyon Sütunu görse siki kalkaacak orospu çocukları hiç öğretmesin.

Şunlardan bir tanesi denk gelsem, düğün bayram edeceğim.

Fantasy Premier 'luca-breitner'


Premier Lig başlıyor. Ucundan kıyısından bu heyecana ortak olmak isteyen varsa, böyle de bir hadise açtım; "luca-breitner".

Kodu 1302208-293157. Bekleriz...

8 Ağustos 2011

Göt yala, taşak sıvazla, 'adam' olunca posta koymaya başla


Bir meslekte para büyük rakamlara ulaşmaya başladığı an o işin içinde her türden pisliğe rastlamak mümkün. İnşaatçısındır ihaleler dönmeye başlar, aralara adamlar sokulur, tehdit, şantaj v.s. Adam öldürmeye kadar gider. Çünkü hadise üç-beş kazanmanın ötesine geçmiştir. Kuruşların yerini milyon dolarlar alır, o milyon dolarlar için de, adam götünü bile satar.

Türk medyasının durumu biraz bu minvalde. 90'ların başıyla birlikte, öyle çok çok para kazanmayan adamlar onbinlerce dolara çalışmaya başladı. Bok sinekleri durur mu, üşüşüverdi medyaya.

Bugün eğlence dünyasının kompedanı (!) İzzet Çapa'nın titr'i bile gazeteci oldu. İzzet Çapa'nın gazeteci olduğu ülkede Ercan Saatçi de yazar oluyor. Ne bileyim, Selçuk Yula, Hakan Ünsal, Hasan Şaş, Sinan Engin. Ekle bunlara ekleyebildiğin kadar isim.

Zannediliyor ki, futboldan anlayan, futbolun içinden gelmiş her insandan spor yazarı çıkabilir. İki çıtayla baraka yapar gibi üç-beş kelimeyle yazar olunuyor. Hoş, o yazıyı da masa başındaki editör yazıyor, bunlar telefonda konuşuyor, hepsi o.

Sözün özü, Türkiye'de o kadar çok yarak kürek adam yazar yapıldı ki, yazar kavramının içi tamamen boşaltıldı.

Bilgisi, becerisi, yeteneği, görüşü, konuya hakimiyeti önemli değil artık bu ülkede yazmak için. Biraz ismin varsa, girift ilişkiler içindeysen, yazman için hiçbir engel kalmaz önünde.

Ercan Saatçi denen tip bugün bir yazı yazmış. Yazıda baştan sona basına geçiriyor. Hatta hadiseyi, ileri boyuta taşıyıp, tehdide kadar götürmüş.

Hadi diyelim, bir biçimde yazar oldun -hatta ülkenin en büyük gazetesine spor koordinatörü bile yapıldı- bu mudur yazarlık?

Bu iğrenç çiğ heriflerde ahlâka dair kırıntılar aramak aslında hata ama sokaktaki gerizekâlı taraftarın ağzından çıkabilecek şeyleri söylemek hangi ahlâka sığar?

Bu boktan anlayış yüzünden holigan gibi yazan adamlar, hangi takım için yazıyorsa, taraftar için en kıymetli yazar haline geliyor. Takım gözetmeden söylüyorum bunu. Her takımın bir Ercan Saatçi'si mevcut. Gerçi bunun muadili diğer takımlarda hangi isimlerdir pek çıkaramadım.

Şarkıcılıkta dikiş tutturamadı, damatlıkta dikiş tutturamadı, bir halkla ilişkiler şirketi kurdu onda da dikiş tutturamadı, Doğan'ın Müzik'in başına getirdiler orada da tutturamadı.

Bu herifin dikiş tutturabildiği yegane şey, holiganlık boyutundaki Fenerbahçeliliğidir Başka da bir boka yaramaz.

Çünkü bu "Galatasaray'ın tribünleri PKK bayrağı gibi" dedikçe, birileri orgazm oluyor. "Nasıl siktik ama" dediği zaman daha büyük bir orgazm yaşıyorlar. Bunları söylemediği an herif ortada kalmaz. Çünkü yazdığı ya da söylediği başka bir şey yok.

Bu heriflere köşe vermek, hadi köşeyi geçtim, koskoca bir gazetenin spor servisini vermek, hadisenin daha aşağılık boyutu. Rambo Okan bile, bu doğum kontrol hatasından daha iyi yapar o işi. IQ'larını ölçsek, at başı giderler

Basının içine girmek için onun götünü yala, diğerinin taşaklarını sıvazla, birine götünü dön, berikine yardır, sonra o basını eleştir.

Emirle haber yapıp, yazı kaleme alacak kadar şahsiyetsiz bir adam olup, bu kadar rahat ortalarda dolanabilmek, birilerine laf söyleme cüretini kendinde bulmak, insan içine çıkma cesaretini göstermek cidden takdire şayan bir durum.

Yazısına gelince, spor basınına Şükrü Saraçoğlu'na 'sakın gelmeyin' diyor. Sorun zaten burada, şunca olaydan sonra bir ay boykot yapılsa, sayfalarda, köşelerde, televizyonlarda tek bir haber bile gösterilmese, bak o zaman nasıl oluyor.

Ama bu herif gibi birini bünyesini sindirebilmiş basından bu beklenemez.

Ülkenin neresinden tutarsan tut elinde kalıyor. Basının neredeyse elle tutulacak yanı kalmamış, hele ki spor basını.

Şu heriflere köşe verenler, acaba yarattıkları eserden memnun mudur? Salt ismi olsun diye, bu heriflerin yaptıkları holiganlıklara göz yumulduğu sürece, bunların sayısı azalmaz, artar.

Ne zaman, bu tipleri temizlemeye başlarlar, o zaman temiz spordan söz edebiliriz. Öyle sadece takım düşürmeyle, ceza vermeyle olmuyor. Emirle haber yapmış bu kadar adamdan söz ediliyor, herifler hiçbir şey olmamış gibi yazı yazıyor.

Soytarıdan gazeteci yaparsan, sonuç bu oluyor, şaşırmamak lazım.

7 Ağustos 2011

Galatasaray camiası şekil değiştiriyor (!)


Daha postun mürekkebi bile kurumadı, Milliyet önceki gün Insua görünümlü Culio'yu Orduspor'a kiralamıştı. Şurada gösterildiği üzere.

Bugün de kendileri, Bülent Tulun görünümlü Adnan Polat'ın ifade vermeye gittiğini yazmışlar. Arkadaşlar günden güne kendilerini aşıyor.

Ama bütün bunlar Doğan görünümlü Şahin'in suçu. Beyinlere senelerce kazındı kazındı ve işte geldiğimiz noktada artık Galatasaray'da herkes herkese benziyor.

Gönül istiyor ki, Ayhan görünümlü Xavi'miz, Servet görünümlü Puyol'umuz, Gökhan Zan görünümlü Terry'miz, Mustafa Sarp görünümlü Gerrard'ımız olsun.

Milliyet biraz daha kasarsa, bunların hepsi olur, hepsi gerçekleşir.

Aptallığın bir sınırı vardır diye düşünürdüm hep. Yokmuş o sınır, aşılıyormuş. 100 metrede Carl Lewis 9.93 ve 9.92 koştuğunda "Bu rekor kırılmaz" denmişti. Hatta "Artık mesafeler değiştirilsin yeni rekorlar gelmez" diyen insanlar vardı ama Jamaikalı manyağın biri çıktı 9.58'e kadar taşıdıysa, bunlar da aptallık sınırlarını günden güne genişletiyorlar.

Ha gayret Milliyet, haydi burada kalmasın. Daha büyük aptallıklara doğru yelken açın, açık denizlerde yol alın. Siz Milliyet'siniz embesillikte sınır tanımazsınız.

Sizi sevenleri üzmeyin lan, kime diyorum...

Dayı -2-


Ebru elindeki çay bardağını sımsıkı kavradı, biraz daha sıksa kırılacakmış gibi. Hiçbir şey söylemeden ayağa kalktı. Adımları her zamankinden daha ağırdı, odaya girdi ve kapıyı kapattı. Kimseden ses çıkmıyordu, Vedat ve Anıl göz göze geldiler. Ağzından çıkan cümlenin pişmanlığı suratına yansıdı. Ebru’nun yanına gitmek istiyordu ama tükürdüğünü yalamak pek ona göre değildi.

Oturduğu yerden masaya uzanıp, sigaraya uzandı. Parmaklarının arasında çevirmeye başladı sigarayı, usta bir bateristin, bagetini sallamasına benziyordu. Ucundan tutup, ağzına götürdü, bir süre yakmadan ağzında tuttu. Anıl ve Özlem, odadan sessizce çıkıp gitmişlerdi. İçi içini yerken, kapıda beliren Ebru’yu fark etti. Birbirlerine bakıp, sessiz kelimelerle konuşuyorlardı. Vedat özür diler gibiydi, Ebru 'sarıl' diyordu. Sessiz kelimelere ses veren Ebru oldu.

- Ben çıkıyorum.
- Nereye?
- Alana gidiyorum, sendikayla birlikte yürüyeceğim. Fikrini değiştirirsen, beni nerede bulacağını biliyorsun.

Vedat'ın geri adım atmaya hiç mi hiç niyeti yoktu. "Peki ben de partiyle yürüyeceğim" diye karşılık verdi.

Anıl ve Özlem odadan çıktılar, Ebru'ya sarıldılar. Anıl, Ebru'nun yanına mutlaka geleceğine dair bir şeyler söyledi, Vedat'la göz göze gelerek. Sigaradan derin nefes aldı. Ne ağzından ne de burnundan duman çıkmadı, hepsini içine çekti. Pencereden kafasını uzattı. Kapının kapandığını duydu ama kafasını çevirip bakmadı bile.

Ebru kafasını çevirip bakmadan, sokakta kayboldu. Anıl, yanına geldi, omzundan tutup "Dayı, kızma sakın ama hatalısın. Akıl verecek değilim de, böyle mi söylenir?" dedi. Yanıt veremedi, sessizliği hatalı olduğunun farkındalığına işaretti.

- Dayı yürü çıkalım, alanda unutulur bunlar.
- Ebru unutmaz, unutmayacağını biliyorum.
- Tamam işte. Özür dile madem öyle.
- Siktir et!

Evden çıktılar, Vedat kafasında ne yapacağını, ne söyleyeceğini evirip çevirirken, Anıl "Abi ben Ebru'nun yanına gideceğim. Kızmak, darılmak yok" dedi. Kimseye kızacak durumda değildi, "Sen bilirsin" diye yanıtladı.

Göğüs kafesinin içine bir öküz oturmuş, inmek bilmiyor gibiydi. Nefes almakta güçlük çekiyordu, karabasanlar tüm ruhunu esir almıştı. Kendini sorgulamak ne zor geliyordu, "Keşke her şey birdenbire kendiliğinden iyi olsaydı" diye geçirdi içinden.

Otobüse bindiler. Anıl gazeteye göz gezdirirken, Vedat hızla giden otobüsten dışarıya bakıyordu. Ani bir frenle öne doğru fırladı, birine çarptı. Zaten siniri tepesindeydi, iyiden iyiye çileden çıkmıştı. "Karpuz mu taşıyorsun lan!" diye bağırdı.

Otobüs şoförü bir fren daha yaptı, aracı durdurdu, "İn lan otobüsten aşağıya, dayak isteme" deyince, Vedat olduğu yerden, şoföre doğru ok gibi fırladı. Gözünün üstüne yumruğu indirince, şoför düştü. İki yakasından tutup, "İnsan taşıyorsun lan, dikkat edeceksin pezevenk" diye sarsmaya başladı. Başına üşüşüverdiler, her kafadan başka bir ses çıkıyordu. "Zamane gençliği çok saygısız", "Çocuk haklı, kaç kere böyle fren yaptı", "Araya girmeseler adamı öldürüyordu gördün mü?", "Serseri ayol serseri."

Anıl, kalabalığı yarıp, "Dayı manyak mısın, ne yapıyorsun sen? Başımızı belaya sokma" diye çekip aldı Vedat'ı.

- Yürü dayı yürü.
- Çıldırtmayın ulan adamı, herif otobüse bindiğimizden beri frene basıp duruyor. Hiçbir şeye sesimizi çıkartmayacak mıyız? Koyun musunuz siz, bir tepki verin. Kaç kişinin hayatını tehlikeye atıyor herif, bir kimse de laf söylemiyor.

Kalabalığa doğru bağırıyordu, kimseden yine ses çıkmıyordu. Şoför "Polise bildireceğim seni" diye arkasından bağırırken, ön kapının düğmesine bastı Anıl ve indiler otobüsten.

- Herifin suratının ortasına vurman şart mı be abicim?
- Haketti puşt!
- Haketmedi demiyorum, şu sinirini bir kontrol etmeyi öğren dayı. Ne çabuk parlıyorsun. Üstelik sevdiğin insanlara da aynısını yapıyorsun. Tersliyorsun, bağırıyorsun.
- Anıl akıl satma bana.

Beşiktaş'a gelmişlerdi bile. Yol boyunca tartıştılar, Anıl pes etti sonunda, sustu. Kadıköy otobüsüne binerken Anıl takılmadan edemedi, "Bunu da dövme Dayı." İkisi de koyverdiler, bastılar kahkahayı.

Köprünün tam ortasında İstanbul'u seyretmeye koyuldu. Bunca kirletilmişliğine rağmen hâlâ tertemiz gibi geliyordu. Bu sokaklarda top oynadı, bu sokaklarda kavga etti, bu sokaklarda kavgayı öğrendi, direnmeyi, dostluğu, aşkı, nefreti, insana dair her şeyi.

Ne yapmalı da Ebru'nun gönlünü almalıydı acaba? Öyle diğer kızlar gibi çabucak kanmazdı. Hata yaptığının farkındaydı ya, geri adım atmak da istemiyordu. "Dur bakalım hele bir alana gidelim" diye kendi kendine söylendi.

Anıl kafasını yaslamış, uyukluyordu.

- Kalk oğlum.
- Haa, ne dedin?
- Rahatsız mısın Anıl? Kalk geliyoruz, 1 Mayıs'ta ne uyuması bu?
- İçim geçmiş be dayı.
- Başka şey söylesen şaşardım. Tam senlik cevap.
- Aman be dayı, bir huzur ver.
- Toparlan hadi. Bana bak, Ebru'ya sahip çık.
- Söylediğin şeye bak. O nasıl laf?
- Aklında bulunsun dedim.

Otobüs Kadıköy'e gelmeden durdu. Bundan sonrasını yayan gideceklerdi. Önlerine insanları katıp, yürümeye başladılar. Tanıdık bir yüz buluruz diye etrafa bakınıyordu ikisi de. Kalabalığı yara yara, adımlarını hızlandırarak, meydana doğru ilerlediler.

- Dayı ben burada ayrılayım. Saat 4 gibi Beşiktaş iskelesinde buluşalım.
- Tamam haydi, dediğimi de unutma.
- Of abi of. Karşında çocuk var gibi nasihat verme, kaç oldu?
- Ne zaman büyüdün lan?

Sarıldılar birbirlerine, Anıl kulağına eğilerek "Merak etme" dedi.

Vedat, büfelerin oraya geldiğinde partiden İhsan'ı gördü. Tokalaştılar, İhsan olan bitenden haberi olup olmadığını sordu.

- Ne olmuş?
- Üç kişi öldürülmüş, alanda tek tip kıyafetliler var, büyük olaylara gebe.
- Yapma!
- Sabah öldürülmüşler, polis kurşunu.
- Nasıl olur?
- Bildiğim bu kadar ama ben kardeşimi eve yolladım, ne olur ne olmaz diye.
- Eyvallah İhsan, görüşürüz.

Vedat, Ebru'yu bulmak için koşturarak ayrıldı. İnsanlara çarpa çarpa ilerledi. Kürsünün bulunduğu yerde olmalıydılar. Her attığı adımda kalabalık biraz daha fazlalaşıyordu. Kürsünün önüne kadar geldi ancak ne Ebru ne de Anıl'ı göremedi. Bir sağa, bir sola, şuursuzca yürüyordu. Arada yukarıdaki grubu kesiyordu.

Neredeyse, kürsünün etrafındaki her yere bakmıştı. Zaman geçtikçe siniri tepesine çıkıyordu. Bir el omzuna dokundu, arkasını döndü ve okuldan Cem, "Sizinkilere mi baktın?" dedi.

- Ebru ve Anıl'ı arıyorum.
- Onlar da seni arıyor, yukarı doğru çıktılar.

Hiçbir şey söylemeden, yolun karşısına doğru koşmaya başladı. Yukarıdan tek tip kıyafetli insanlar aşağıya doğru iniyordu; "Titre oligarşi parti cephe geliyor!"

Köşeyi daha dönememişti ki, insanların etrafa saldırdığını gördü. Bankalar, dükkânlar, mağazalar, kızgın kalabalıktan nasibini alıyordu. Bir yandan aralarına katılmak, diğer yandan Ebru ve Anıl'ı bulmak istiyordu. "Anıl akıllı çocuktur, götürmüştür onu" diye geçirdi aklından.

Tam bankanın önündeydi, yerden bir taş aldı ve havaya kaldırdı. Tam fırlatacakken "Vedatttt" diye bir ses duydu. Kafasını çevirdiğinde Ebru ile göz göze geldi. Anıl da hemen arkasındaydı.

- Vedat saçmalama yürü.
- Saçmalamıyorum Ebru.
- Ne yapmaya çalışıyorsun o taşla? Bankaya attığın zaman rahatlayacak mısın?
- Bu halkı soyanlardan hesap soracağım.
- Böyle mi hesap soracaksın? Sen bu olamazsın Vedat.
- Bak Ebru...
- Yazık, 2 yıldır sevdiğim adamın bu olduğuna inanmak güç. Sana söyleyecek başka bir sözüm yok.

Vedat elinde taşla kalakalmıştı. Ebru'ya hiç anlatmadığı şeyler vardı. Daha çocukken, babasının küçük ayakkabı atölyesini büyütmek için aldığı krediyi, ortağının onu dolandırmasını, eve gelen haciz memurlarını, televizyona sarılıp "Lütfen bunu bırakın" diye ağlamasını, babasının 8 ay cezaevinde kalmasını.

Elini havaya kaldırdı ve taşı fırlattı, Ebru'ya döndü. Gözlerindeki acıma hissi ve pişmanlık seziliyordu. Elinden tutmak istedi ama sertçe çekti elini, "Beynimde ve yüreğimde başka bir adama aşık olmuşum. Bir vandala değil" diye de ekledi.

Vedat sökülen kaldırım taşlarından birini eline alıp, banka camına fırlattı. Aynı taşı alıp defalarca vurmaya başladı. Vurduğu bir cam değil, geçmişi ve bugünüydü. Sinirden boğazındaki damarlar fırlamış, suratı kızıla çalıyordu. Vurdukça hıncı artıyordu, camın kırılmazlığı küplere bindirmişti. Etrafındaki kimseye fark etmiyordu, tek başınaymış gibi hissediyordu.

Biri eline demirden bir çubuk tutuşturdu. Yüzüne dönüp bakmadı bile. Bu kez demir çubukla vuruyordu camlara.

Kafasında bir ağrı hissetti, sol eliyle şöyle bir yokladı. Kan geliyordu, arkasını dönmeye bile fırsat bulmadan, yere yığıldı.

6 Ağustos 2011

Tek taraflı saygı, hep saygı, sonsuz saygı

Erzurum'da bir kadın, Ramazan ayında sigara içiyor. "Sigarayı söndür terbiyesiz" diye etrafı sarılıyor, millet tartaklamaya başlıyor. Bir öğrenci yurduna sığınıyor.

Birkaç internet portalında habere yönelik bazı yorumlar şunlar:

"Müslüman mahallesinde salyangoz satılmaz.Oruçlu insanlara saygı duymayı öğren. provasyon yapma insanları çileden çıkarıp. Herkes nerede nasıl davranmasını ve haddini bilecek.."

"AMAÇ TAHRİK... Genelde kasıtlı yapıyorlar bu tür şeyleri.. Maksat ortalığı karıştırmak.. Ben oruç tutmasaydım bile insanların gözünün içine baka baka oruç yemezdim..."

"Oruç tutanlara saygı lütfen"

"Orf ve ananelere dini vecibelere saygi gostermek lazim. Bulundugun yerin sartlarina uyum saglamalisin, yoksa basina istenmeyen olaylar gelebilir."

"Inanclara saygili olunmali...."

"Siz milletin yüzüne sigara üfleyerek öküzlük yaparsanız; mutlaka buna karşılık bir öküzlüğe de maruz kalabilirsiniz! Demek ki neymiş; saygı karşılıklıymış!!!"

"iyi yapmışlar gidip kapalı alanda içsin.utanmıyormu ramazanda elde sigara geziyor orası erzurum"

"Tartaklama olayına kesinlikle ama kesinlikle karşıyım fakat Ramazan Ayına hürmeten oruç tutanlarında gözünün içine baka baka yemek-içmek bence ayıp. Bu sadece diğer insanlara, örf ve adetlere saygı meselesidir... tartaklama, dövme veya hakaret edilmemelidir."

"Ramazan ayında ülkemizdeki karakterli,onurlu,çevresindeki insanlara saygılı Hiristiyanlar, Yahudiler hatta bazı inançsızlar bile hareketlerine,davranışlarına dikkat ederken bazı laikçiler için bunu hiç bir önemi yoktur! Eee saygı karşılıklıdır!"

"Oruç tutmak zorunda değildir kimse buna katılıyorum ama tutanada saygı göstermelisin. ama kimse de saygı kalmamış allah islah etsin ne diyim..."

"Bayanında daha saygılı olması lazım. Birazda bu işler bilinçli yapılılıyor. Eskiden oruç tutmayanlar gizli bir şekilde içerdi. Şimdi insanların gözünün içine baka baka içiyorlar...."

"Yapılan tartaklama olayı kesınlıkle cok cırkın. Ama ben normal zamanda sıgara ıcmesıne saygı duyuyorsam o da ramazanda benım orucuma saygı duyacak."

"O kadar insan oruç tutuyor, Biraz saygılı olup o sigarayı başka yerde içemezmiydi ? Her şeye saygı bekleyen insanlar, İnanca bile saygı göstermiyorsa Kimse kusura bakmasın, Halkın tepki göstermesi en doğal hakkı..."

"Eee bazı yerlerin hassasiyetleri dikkate alınarak davranacaksınız.Şimdi millet ahkam kesecek size ne din di diyanetti diyerek.O at gözlüklüleri götüreceksin İsraile bak bakalım Cumartesi günü çakmak yakabiliyormu ? Dine oldugu gibi hassasiyetlerede saygı gösterilmeli."

"Osmanli da yasayan yahudi ler, bile saygidan, oruc tutan kisilerin yaninda yemezmis. Düsünün bu hatunun düstügü sevyesizlige."

Sürekli saygı bekleyen bir güruh var. Her konuda sen saygı göstermelisin. Oruç tutana, namaz kılana, ibaret edene, yaşam biçimine, inançlarına. Bu saygı bitmiyor hiç, tükenmiyor.

Ama karşılığında bana saygı gösteriliyor mu?
Hayır.
Ben sürekli saygı gösterirken, karşımdaki neden saygı göstermiyor?
Dini hassasiyetlere dikkat etmem gerekiyor da ondan.

Nefsine hakim olamıyorsan oruç tutmayacaksın birader, bu kadar basit. Oruç tutmak dediğin şey, salt belli saatler arasında yememek ve içmemek midir?

Karşılıksız saygı diye bir olgu yok. Bir taraf karşılıksız saygı bekliyor hem de her konuda ama iş saygı göstermek konusuna gelince, "Benim dinin inançlarım bu" deyip, işin içinden sıyrılıyor.

Bu ülkede şu hadise yeni değil. Kimse bana hoşgörü edebiyatı da yapmasın. Daha önce yazdım mı bilmiyorum, çıkın bakalım Ankara'nın ötesindeki üniversitelere, kantinler açık mı kapalı mı? İstanbul'un göbeğinde gidin bazı semtlere, bir bardak su için bak nasıl adamı tepeleyiveriyorlar.

İşine geldiğinde hoşgörü dini, işine gelmediğinde 'din böyle emrediyor.'

Okulda saygı, işyerinde saygı, sokakta saygı, her yerde saygı. Tek taraflı olduğu sürece saygı güzel şey, bu arkadaşlar için. Yani kendileri göstermediği sürece.

Şu ülkede, bu iğrenç tiplerle birarada yaşıyoruz. Olayı kınıyor ama "Oruç tutana da saygı gösterilecekmiş."

Siktirin pezevenk evlatları. Karşımda adam gibi adam olmadığı sürece bir gram saygı göstermem bu gibi yavşaklara. Önce saygıyı hak edeceksin, sonra saygı bekleyeceksin.

Bir de son senelerin favorilerinden biri; "Bunlar provokasyon" geyiği. Biri yemek yemeye, bir şey içmeye kalktı mı provokasyon oluyor. Bu da başka bir sapıklık. Otu boku provokasyona bağlamak. Yani aslında ülkede herkes oruç tutuyor ama güya çıkıntı tipler provoke ediyor.

Siktiğimin memleketinde bir tek bunların istediği olacak.
Ben onlara uyacağım.
Saygıyı ben göstereceğim.
Alttan alan ben olacağım.
Onların yaşam tarzı saygı görmeli.

Ağzına yüzüne sıçtıklarım, her türlü sapıklığı yapacak, Allah Allah nidalarıyla adam yakacak, din-iman diye milleti söğüşleyecek, kendilerinden olmayanları zorla kendisine benzetmeye çalışacak, birileri de bunlara zorunlu saygı gösterecek. Oh ne güzel İstanbul!

Cahillik dört yanı sardı. Üstelik memlekette okuldan çok cami varken, din dersi zorunluyken. Oralarda öğretiliyor ya Müslümanlık. Demek öğretilmiyor ya da öğretilmeye çalışılan şeyde bir sorun var.

5 Ağustos 2011

Orduspor'u fena keklemişiz lan!


Culio gitti diye üzülmeyin gençler. Milliyet'e göre Insua görünümlü Culio'yu satmışız.

Diyordum zaten, "Galatasaray Culio'yu bırakmaz" diye. Orduspor'u fena keklemişiz değil mi? Aslında bonservisi bizde olmayan bir oyuncuyu 1 milyon 900 bin Euro'ya satmışız.

Üstelik Orduspor, Insua'yı Culio sanıyor. Vay kerizler vay (!)

Bunlara sayfalar da ayırsan, aptallar. Başka bir kelime bulamıyorum çünkü. Insua ve Culio arasındaki farkı bilmeyen aptallarla aynı binada olmaksa, ayrıca üzücü bir durum.

Lan! Hakikaten siktirin gidin. Başka iş yapın amına koyayım. Bu işi yapmayın da ne yaparsanız yapın.

Dayı


Kadıköy'deyiz, kalabalık artıyor, yüzlerinde maskeleri olan bazı gruplar hepimizi endişelendirmişti. Sağıma, soluma bakıyoruz üçümüz de, tanıdık yüzler görmek için. Oraya gelirken, herkes bizim gibiydi, kalabalığın içinde kimse bizim gibi değildi. En azından o an için öyle hissettik.

Gece Anıl'larda kaldık, Ebru ve ben. Bir de Anıl'ın kız arkadaşı Özlem. Ebru da, ben de bütün gece heyecandan uyuyamamıştık. İlk kez 1 Mayıs'a gideceğiz. Gece yatakta sevişme aralarından birinde, "Şu Stalin sevdasından vazgeç. O adam bir katil" deyince, sinirlendim. Yataktan doğruldum, yatak dediysem, somyaya gelişigüzel serilmiş bir sünger ve dikine çizgili mavi beyaz bir örtü.

Her zamanki söylevlerden birini çektim, 2. Dünya Savaşı, dünyanın kaderini değiştirmesi, Hitler gibi bir alçağın sonunu getirmesi konulu. "Dinlemek istemiyorum bunları, fikrimi değiştiremeyeceğini biliyorsun. Katyn katliamı, kendi halkını gözünü kırpmadan öldürmesi. Bunlara bir cevabın yok işte."

Her şeye olduğu gibi, buna da cevabım vardı, "Bunlar Troçkist söylemler. Elinden düşürmediğin Nâzım'ın 'Kremlin'deki Çelik Adam' dediği biri Stalin. Bu safsataları bırak" diye çıkıştım.

Tartışmanın tam alevlendiği yerde, kolundan tutup, dudaklarını emmeye başladım. Kaçış gibiydi o an için. Kayıtsız kalmadı, karşılık verdi. Çıplak bedenlerimizi birleştirdik. Karyola gıcırdadıkça, Ebru rahatsız oluyor ve "Vedat lütfen biraz daha sessiz. Yan odadalar, duyacaklar" diye hayıflanıyordu.

- Duyacaklar mı? Salonda onlar ne yapıyor? Kâğıt mı oynuyorlar sanıyorsun. Bizim gibi sevişiyorlar.
- Olsun, yine de böyle gacır gucur rahat edemiyorum. Biraz anlasan beni, bir kez olsun karşı çıkmasan.
- Karşı çıktığım yok. Bu odada onlar yatsaydı, bu sesleri biz de duyacaktık. Altı üstü 60 metrekarelik bir daire.
- Sarılmak istiyorum, sadece sarılmak. Sabah enerjiye ihtiyacımız olacak hem. Saçlarımı okşa, sevdiğimi biliyorsun

Sarıldık birbirimize, gözlerini kapatır kapatmaz uyudu. Böylesi uyuyan insanlara imrenirdim. Saçlarını okşarken, karanlık daha aydınlık oluyordu, sokak ışığının yardımıyla. Yüzüne, ellerine, bacaklarına, göğüslerine, her yanına tekrar tekrar baktım. Gerçekten de kusursuzdu, benim kusursuzum.

Sabah, kapının tık tık diye vurulmasıyla uyandım. Anıl, "Lan, Vedat hadi oğlum, kalkın. Biz 1 Mayıs'a gideceğiz, siz aşktasınız, sevgidesiniz" deyince, kapıyı açtım. Sesim alabildiğine alçak tonda ama olanca hiddetimle "Anıl, sıçtırtma ağzına. Sanki sürekli birlikte kalabiliyoruz. Ayda yılda bir kalıyoruz, onun da içine sıçma" diye yüklendim.

- Abi, sabah sen solundan kalkıyorsun, onu biliyorum. Kalkın, alana gitmeden bir kahvaltı yapalım dedik, kötü mü ettik yani?
- Tavrın sinir bozucu, yoksa zaten kalkmak üzereydim.

Herifin evinde, posta koyduğuma pişman oldum ama geri adım atmak olmazdı. Yine de gönlünü bir biçimde almak şarttı.

- Kahvaltılık var mı? Gazete almaya çıkıyorum, varsa ihtiyaç söyle.
- Yaşa be Vedat. Zeytin lazım, biraz peynir, yumurta, küçük bir kangal da sucuk.
- Sen şuna evde bir şey yok desene!
- Domates var. Bizim Boşnak etinden var. Şu kuru olan, seversin.
- Eyvallah.

Üstümü giyindim, Ebru hâlâ uyuyordu. Bir hamlede giyinip parmaklarımın ucuna basa basa odadan çıktım. Anıl ve Özlem, televizyona bakıyordu.

- Özlem var mı bir isteğin, bakkala iniyorum.
- Yok sağol canım.

Oldum bittim 'canımlı cicimli' konuşmalardan hazzetmedim. Birbirimizi öyle çok iyi tanımıyorduk. Ama daha ilk kez konuştuğu insanlara bile benzer biçimde hitap ediyordu.

Evin hemen altındaki bakkaldan gazetelerle birlikte, nevaleyi aldım. Salak gibi zile basmıştım, Ebru'yu uyandıracağım diye üzüldüm, ki uyanırdı da. Kedi uykusuna yatardı. Gözlerini kapatması gibi açması da çok basitti.

Kapıyı Ebru açtı, "Günaydın benim bir tanecik sevgilim" diye sarılıverdi boynuma. Yüzüme bir gülümseme yerleşti. Gözlerimi kapatacağım ana dek, böyle karşılanmak istiyordum.

- Ne ara uyandın sen? Bakkala inmemle, eve girmem bir oldu da.
- Sen çıktığın an uyandım.
- İyi bakalım.
- Biz Özlem'le hazırlarız kahvaltıyı. Siz oturun isterseniz.

Anıl hemen atladı.

- Helal yengeme.
- Yenge deme bana. Ne sinir bozucu bir kelime. Kendimi 40 yaşındaki kadınlar gibi hissediyorum.
- Yalan mı dedim. Yengem olacaksın.
- Anıl soytarısın sen, umarım bunun farkındasındır.

Anıl bastı kahkahayı, umrunda bile değildi. Zaten kızdırmak için söylüyordu, Ebru'nun her seferinde benzer serzenişlerde bulunması, bana da komik geliyordu. Özlem'le ikisi mutfağa girdiler, Anıl elinde kumandayı, çevirip duruyordu. Çekip aldım elinden, sabah sabah yeteri kadar sinir bozucuydu.

- Dayı, sen onu bırak da, biz hangi kortejle yürüyeceğiz?
- Anıl, ben bizimkilerle yürümek istiyorum fakat biliyorsun Ebru ile bu konuda pek anlaşamıyoruz.
- Hahahahaa. Abi sen evlenmeden vermişsin yuları. Hatuna bu konuda söz mü düşermiş.
- Yular ne lan ayı! Sen daha Özlem'i getiremiyorsun bile alana.

Gülümsemesi erkenden kesildi. Bozuntuya vermemek için yüzünde birkaç saniye daha gülümsemenin yerini alan tebessümü kaldı, "Üstüne gitmiyorum pek fazla" diye savunmaya geçti.

- Damarıma basma olur mu Anıl?
- Tamam dayı tamam. Seninle başedilmez zaten.
- Hah, iyi o vakit.

Anıl'dan 3 yaş büyüktüm. Daha önce başka 2 yıl İktisat okuduktan sonra bölümü bırakıp, Siyasal Bilgiler'e girmiştim. O yüzden genelde ismimle hitap etmek yerine, "Dayı" ya da "Abi" diyordu. Bu tip hitaplardan hoşlanmasam da, kardeşim yerine koyduğum için ses etmezdim.

"Vedatttt" diye seslendi Ebru.

- Yumurtanın beyazlarını öldürüyoruz değil mi?
- Evet, evet. Her seferinde sorma şunu.

Küçücük evde sucuğun kokusu daha güzel kokuyordu. Tavanın içinden cızırtılarını bile duyuluyordu. Özlem yere bir örtü serdi, büyük bir tepsinin içinde, sucuklu yumurta hariç her şey hazırdı, çaydanlığı ardı sıra getirdi. Anıl, ağzına zeytini atıverdi, kimseyi beklemeden.

- Oğlum, şu yüzsüzlüğünü ne zaman bırakacaksın? Bak kızlar orada uğraşıyor, bekle biraz işte.
- Tamam anneeeee.

Kafasına şaplağı indirdim, gülmeye devam ediyordu, kahkahalarla. Özlem yer sofrasına kurulmuş, davet edermiş gibi ikimize birden baktı. Ebru, sapını bezle sardığı tavayla geldi, sucuklu yumurtayı nihalenin üstüne koydu ve "Haydi afiyet olsun" dedi. Ebru daha sözünü bile bitirmeden "Yemek duasını dayı yapsın" diye bastı kahkahayı. Sadece yüzüne baktım, belki birkaç saniye, sustu.

Kısa süre hiçbirimiz konuşmadan tepsidekilerle ilgilendik. Sessizliği bozan Ebru oldu.

- Özlem, sen bizimle gelmeyecek misin?
- Yok güzelim.
- Gelsen iyi olurdu. Hem hiç gitmemişsin 1 Mayıs'a. Ben, 'gel' derim.
- Kendinizi kandırıyorsunuz, 'dünyayı değiştireceğiz' hayalleriyle. Ayrıca sizin savunduklarınıza da inanmıyorum.
- Her şey hayalle başlar. Hayal etmeden olmaz Özlem.
- Hayatım, koskoca bir bütünün umutsuz parçalarısınız. Çok geçmeden anlayacaksınız.

Yüzümün asıldığını farkeden Anıl, Özlem'e belli etmeden elimi tuttu 'yapma' der gibi. Yine de dayanamadım, "Kimseden akıl alacak değiliz. Gelmek istemiyorsan senin seçimin ama insanların hayallerini küçüksemek de senin harcın değil." deyiverdim.

Anıl, hem Özlem'e hem de bana fena bozuldu. Suratının aldığı şekilden, başını başka tarafa çevirmesinden kendisini eleveriyodu. Ebru bütün saflığıyla, ortamın gerginliğini almaya çalışırcasına bana dönüp, "Sendikayla birlikte yürüyeceğiz" deyince, kalktım yerimden, masanın üstündeki sigaraya uzandım.

- Sendikayla yürümeyi düşünmüyorum. Nereden çıkartıyorsun bunları anlamıyorum.
- İyi o halde 3'ümüz amaçsızca yürürüz.
- Amaçsızca yürüyecegimizi nereden çıkartıyorsun ki? Partiyle yürüyeceğiz.
- Ne? Vedat rüya görüyorsun sen. İllegal bir partinin kortejine katılmayacağım. Bunu 3 aydır konuşuyoruz, her seferinde geçiştiriyorsun. Oldu bittiye getiririm diye düşündün sanırım.
- Oldu bittiye getirdiğim yok. Konuşuruz dedim, konuşuyoruz işte.

Anıl araya girme ihtiyacı hissetti, "Alana birlikte gidelim, isteyen istediği korteje katılsın, olmaz mı dayı?"

Sigarayı hızlı hızlı içtim, lise tuvaletinde içermiş gibi hissettim kendimi. Sigaranın ateşi alabildiğine yaklaştı filtresine. Kültablası niyetine kullandığımız bardağın içine attım, paketten bir tane daha aldım.

Anıl'ın fikri Ebru'nun hoşuna gitmiş olacak ki, "Evet evet en iyisi bu" diye destek çıktı.

Zorlamanın anlamı yoktu ama haftalardır, yumruklarımızı birlikte sıkıp, "Faşizme ölüm, halka hürriyet" diye bağırmanın hayallerini kurmuştum.

Bir an için yenildiğimi düşündüm. Geri adım atmak da istemiyordum. İçim içimi kemiriyordu. İki adım attım, pencereyi açtım, derin bir nefes alıp, Ebru'ya döndüm, "Ya birlikte yürürüz ya da biz olmayız" dedim.

-devam eder ümidi taşıyorum-

4 Ağustos 2011

Galatasaray taraftarı ayağa kalk!


106 yıllık tarihi olan Galatasaray Spor Kulübü'ne bu iftirayı atanlar mutlaka cevabını alacaktır.

Güya 2005-2006 yılındaki Denizlispor-Fenerbahçe maçında, Denizlispor'a 1 milyon 250 bin Euro teşvik primi göndermişiz ve bu da bir mektup olarak Bülent Tulun da bulunuyormuş.

Hatırlayın o sezon Galatasaray, futbolcularına bile para verememişti. Futbolcusuna para veremeyen bir kulüp nasıl olur da, o kadar parayı bir başka kulübe gönderir?

Amaç Türkiye'nin modern yüzü Galatasaray'ın, cemaatler tarafından ele geçirilmesinden başka bir şey değildir. Türk Telekom Arena'nın açılışından bu yana, iktidarın ve cemaatin Galatasaray'la bir hesabı bulunmaktadır. Bu hesabı, Galatasaray'ın ismini şike-teşvik gibi kirli hadiselere bulaştırarak kapatmaya çalışıyorlar.

Galatasaray, Kurtuluş Savaşı'nda verdiği kayıpları, bugün Cumhuriyet'in değerleriyle hesaplaşanları yan yana getirdiğimizde, ne kadar ciddi bir sınavdan geçtiğimizi anlarsınız.

Galatasaray taraftarının bugünden itibaren yapması gereken şey, ayağa kalkıp gücünü göstermesidir. Kimse 106 yıllık bir çınarı bu söylentilerle kirletemez, lekeleyemez.

Galatasaray'sız bir lig düşünülemez. Ekonominin nasıl etkileneceğini hiç düşündünüz mü? Türkiye batma noktasına gelir. Gazeteler satış yapamaz, televizyonlar izlenmez, dekoderler iade edilir. Kimse buna cüret bile edemez, herkes bunu aklının bir kenarına yazsın.

Pazar günü, Beyoğlu'ndan Galatasaray Lisesi'ne kadar "Büyük Galatasaray taraftarı yürüyüşü" düzenlenmeli. Herkes kiminle dans ettiğini görsün.

Bilinmelidir ki, sayısı 30 milyonu bulan Galatasaray taraftarlarının hayalleri talan edilerek, vicdanları yaralanarak görülmüş hiçbir hesaplaşma huzur getirmez (İtiraf ettim copy-paste yaptım)

Şimdi size bir Ebuzer-i Gıfari hikâyesi yazardım ya neyse!

Lan buraya kadar şunları yazacağımı düşündünüz mü? Düşünen varsa beyninin soğanına sokayım. Papaz mıyım lan ben, kıçı başı açık bir biçimde, kendimi çayıra çimene salayım?

100 yılı aşınca her siki yeme hakkın var sanki. Sokağa dökülelim, tişörtler bastıralım, yürüyüşler düzenleyelim, sağa sola saldıralım, basın emekçilerinin üstüne elimize ne geçerse atalım, "Büyük başkannnn bırakma bizi" diye salya sümük ağlayalım. Çocuk musunuz lan siz?

Toplu iğne ucu kadar bir leke varsa, derhal Bank Asya'ya düşürülsün Galatasaray. Pisliklerden arınmak, temizlenmek güzeldir. İsteyen soruştursun, isteyen araştırsın.