24 Ağustos 2011

Don Kişot

"Türk futbolunun kulüpler bazında Avrupa’daki en üst düzey temsilcisi olan Fenerbahçe"

Şu ifade, bugün alınan karardan sonra Fenerbahçe'nin resmi sitesinden alınmıştır.

Bak, bunların sorunu net olarak budur. Yani kendilerini dev aynasında görmek. Kimse yanlış anlamasın, Fenerbahçe'nin büyük bir kulüp olmadığını söylemiyorum. Bilakis, bu ülke sınırları içindeki en büyük kulüplerden biridir ama bu zekâdaki adamlar, kendilerine birtakım gereksiz ve zorlama payeler verdikleri için şu an içinde bulundukları durumdalar.

Neden büyüksünüz, nedir sizi 'en büyük' yapan. Kütahyasporlu adam için de Kütahyaspor en büyüktür. Şu saçma sapan, çocuk kandırmacalarından sıyrılın lan artık.

Neresinden tutarsan, oradan elinde kalır, söyledikleri. Sezon ortasında "Hepinize yeteriz" dediler. Ama işte 'sap döner, keser döner, gün gelir hesap döner' yine işledi. Sezon bitti aradan 2 ay geçmedi, tüm kulüpleri etraflarında toplamaya çalıştılar. Adama sormazlar mı "Hani, herkese yeterdiniz? Ne oldu?" diye.

1.5 yıl önce şöyle bir cümle kurmuştum, "Artık herkesin aklını başına alma zamanı geldi hatta geçiyor. Kendinizi sürekli olarak dev aynasında görmeyi, rakiplerinizi aşağılamayı, kendinizden başka herkesi küçük görmeyi bırakın. Evet, böyle yaptığınız sürece nefret duygusu uyandıran bir kulüp olmaya devam edeceksiniz ve bu fikriniz en sonunda vazgeçilmez korkunuz halini alacak.

Eğer siz Fenerbahçeli'yseniz ve hâlâ 'Tüm Türkiye'ye karşı savaşıyoruz' diye düşünüyorsanız, daha bol bol travma geçirmeye hazırlanın derim."


'Ben demiştim' mealinde söylemiyorum bunu. Şu süreçte bile, aptalca ve anlamsızca bir biçimde tepeden bakmaya devam ediyorlar. O kadar az sayıda insan var ki, şu süreçte özeleştiri yapan. Hâlâ "Ligden çekilelim, bakalım o zaman ne yapacaklar?" diye kendilerini kandırıyorlar.

Elbette ligin tadı tuzu kaçar ama siz olmazsanız da bu lig devam eder. Dünya dönüyor, bunlar ellerinde bir sikindirik sopa, kendileri döndürüyor sanıyor. Lan dönüyor, dönüyor; siz döndürmüyorsunuz.

Bir kendinize gelin. "Biz nerede hata yaptık?" deyin, "Şike yaptıysak bedelini ödeyelim" deyin. İnsanları siz olmadan, hiçbir şey olmayacağını inandırmaya çalışmayın. Eyvallah, siz bunu söyleye söyleye inanmışsınız ama kendi yalanlarınıza başkalarını inandırmaya çalışmayın. Galatasaray'sız da olur, Beşiktaş'sız da olur, sizsiz de olur.

Şu kibirden, 'biz en büyüğüz' efelenmelerinden vazgeçin artık. Bu kadar şey aklınızı başınıza getirmeye yetmiyorsa, ne olması lazım başka?

Heriflerde öyle bir özgüven var ki, UEFA'yı bile tehdit ediyor. Sanıyorlar ki, buradaki TFF gibi, UEFA da tırsacak. Don Kişot'tan beterler yemin ediyorum.

Resmi site diyor ki, "Gün; yurtdışına çıkış yasağı varken kendi takımının maçına dahi gidemeyen başkanların, kendisini pür-i pak gösterme çabalarını izleme; kendilerinden istenen belgeleri dahi teslim edemeyen ancak her fırsatta yurtdışına jurnalcilik yapan kulüplerin, kafa karıştıran demeçlerini dinleme zamanı değil, başımızı ellerimizin arasına alıp Türk futbolunun geleceğini düşünme günüdür. Gün; hep birlikte Türk futbolunu daha iyi bir noktaya taşıma ve uluslararası alanda haklarımızı koruma adına, adımlar atmak günüdür."

Bak şimdi, "Gün; yurtdışına çıkış yasağı varken kendi takımının maçına dahi gidemeyen başkanların günüdür" diyen adamın, İkinci Başkanı bu ülkede aylarca kendi takımının maçına gidemedi. Nihat Özdemir değil miydi, yurtdışına çıkış yasağı konan. Sen şimdi aklınsıra ona buna laf sokmaya çalışıyorsun ama aynı bokun laciverdi, iki yıl önce sendin.

"Gün; hep birlikte Türk futbolunu daha iyi bir noktaya taşıma ve uluslararası alanda haklarımızı koruma adına, adımlar atmak günüdür." diyenler, yüzlerindeki boktan maskeleri çıkartsınlar. Üç ay önce Fenerium'larda tişört bastıracaksın, "Hepinize yeteriz" diye, şimdi birden birlik mavalları okuyacaksın.

Statlara giderek olmaz bu işler. Önce yaptığınız hatanın, arkasında durmaya çalıştığınız ama yakın bir zamanda satacağınız adamın kim olduğunu algılayın.

Yeldeğirmenlerine karşı savaşa devam...

İsmet Paşa güzel söylemiş; "Hadi canım sen de..."

23 Ağustos 2011

Ülkeyi boydan boya 'SİT'ecekler


Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca, 'SİT' alanlarının tek yetkilisi 'Koruma Kurulu' üyelerinin tamamının görevlerine son verdi.

1923'ten bu yana, SİT alanı ilan edilen yerlerin hepsi yeniden gözden geçirilecek. Üstelik bu gözden geçirmeyi, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı'nın belirlediği 'uzmanlar' yapacak.

Bunun Türkçesi, SİT alanı olarak ilan edilen 1000'den fazla bölgenin, yağmaya açılmasıdır. Çünkü öndeki tek engel Koruma Kurulu'ydu, onların aradan kaldırılmasıyla, iktidarların istediği her bölgeye, ne isteniyorsa o kurulacaktır.

Bu arada, Çevre ve Şehircilik Bakanı'nın, ülkenin dört bir yanına bina diken Erdoğan Bayraktar olduğunu da hatırlatmakta fayda var.

Ülkede üretim ekonomisi zaten 30 yıldan bu yana yoktu ama Akp'nin iktidara gelmesiyle rant ekonomisine dönüştürüldü.

İstanbul'da Belgrad ormanlarını bile yağmaya açan, Kaz Dağları'nda 400 bin ton siyanürle şirketlere altın arama izni veren, Konya'da, Niğde'de, Isparta'da, Çeşme'de, Dersim'de, Rize'de, Antalya'da, Gaziantep'te SİT alanlarını yağmalatan siyasi erkin önündeki engeller bir bir kaldırılarak, dikensiz gül bahçesine çevriliyor.

Kendilerine engel olan tüm kurumları by-pass eden Akp iktidarı, bu ülkenin bağrına saplanmış hançerdir. Tarih, doğa onlar için hiçbir şey ifade etmiyor.

Ülkenin hemen her kritik sorunu için "Ben yaptım oldu. Ben ne dersem o olur" mantığıyla hareket edenler, şu alınan kararla, gelecek nesillerin Türkiyesi'ni ipotek altına alıyor.

İnsanların yaşam alanlarının değeri hiçbir parayla ölçülemez. Ama bunları önemseyen kimse yok.

Türkiye yaşanılır bir ülke olmaktan çıkıyor. İnsanlar bezdiriliyor, doğa katlediliyor, çokuluslu şirketlerin, holdinglerin emirleriyle HES projeleri hayata geçiriliyor. Ne insanı, ne doğayı seviyorlar, inandıkları tek değer para ve gücün ellerinde sürekli olması.

Uzungöl'ü bile havuz kıvamına getiren şu zihniyet için ne söylense, ne yazılsa boş. Bunların benim lügatımdaki yeri vatan hainliğidir.

Her tarafa diktikleri sevimsiz beton binalar yetmemiş olacak ki, şimdi gözlerini yeşile ve doğaya çevirdiler.

O kadar iğrenç bir anlayış ürünü ki bu herifler, utanmasalar denizleri bile satacak noktadalar. "Dağları deldik yol yaptık" diyen bir adamın, başbakan olduğu ülkede yaşamaktan artık utanıyorum.

Her şey olup biterken, bir kenarda oturup izliyorsak, bu suçun ortağıyız demektir. Hiçbirimiz, kendimizi bu işten sıyıramayız. Ya olan bitene karşı dik durup, sesimizi çıkartırız, ya da bu doğa katliamlarına ortak oluruz.

22 Ağustos 2011

Yorumsuz 'Playoff' yorumu





Anadolu Ajansı'nda faşizmin ayak sesleri


Anadolu Ajansı'nda Genel Müdürlüğü Kemal Öztürk'ün getirilmesiyle her şey değişmeye başlamış.

Kemal Öztürk’ün AA Genel Müdürlüğü’ne atanmasının üzerinden bir ay bile geçmeden kıyım başlamış.

Öncelikle, pek çok kişi, uzmanlık alanlarının dışında yerlere atanarak, işlevsizleştirilmiş.

Bu Kemal Öztürk denen yeni genel müdür, sabah toplantılarında, önüne geleni azarlayıp, "sizi kulaklanızdan çivileyeceğim" tehditleri savurmaya başlamış.

Ramazan başlamadan önce, toplantıda "Ramazan haberlerini ajanstaki Hıristiyanlara yaptırmayalım" diyerek, çalışanlar arasındaki ayrımcılığı derinleşmesini sağlamış. Ayrıca Anadolu Ajansı'nda Müslümanlık dışında başka dinin mensupları da bulunuyor.

Suriye'ye, Afrika'ya gönderilen muhabirlere "Ben muhabirlerden haber istiyorum, ne şekilde olursa olsun, ölseler de kalsalar da beni ilgilendirmez" diyerek, sözümona motivasyon sağlamaya çalışıyormuş.

Yaklaşık 1 aylık süre içinde, 70 kişi zorunlu emekliliğe sevkedilmiş, üstelik bu kişilerin arasında çok deneyimli isimler de bulunuyor.

Çalışanların mesai saatleri artırılmış. Ki, gazetecilik yapanlar bilir, Türkiye'de gazetelerin ve televizyonların tüm haber yükünü Anadolu Ajansı çeker.

Muhabirlerin, editörlerin her yaptığı hata sonrası savunmalar alınmaya başlıyor ve uyarı cezaları dosyalara işleniyormuş.

Anadolu Ajansı, Türkiye Gazeteciler Sendikası'nın tam olarak örgütlü olduğu söylemek gerekir. Yeni kadroların hepsine taşeronlaştırma dayatılarak, "Sizi kadroya alırız ancak bir başka şirket üzerinden olursa… bunu düşünün, yanıt bekliyoruz" deniliyormuş.

Doğu ve Güneydoğu belge muhabirleri konuşurken, -bölge muhabirlerinin haliyle şiveleri farklı oluyor- "Bu arkadaşın ne anlattığını anlayan var mı?" diye dalga geçiliyormuş.

Ramazan'da 'Ramazan, teravih ve cami haberi' isteyen Kemal Öztürk'ün ilginç bir isteği de ekonomi muhabirlerine olmuş.

Ekonomi muhabirlerine "Ekonominin kötü gösterilmesini istemiyorum" diyenb bu rezil herif, aAjansa abone olan büyük holdinglerin, bankaların her türden haberlerinin yapılmasını istiyormuş.

Dış haberler servisine yeni işe alınan pek çok editör ve redaktör yabancı dil bilmiyormuş.

KEMAL ÖZTÜRK KİMDİR?

1969 Ağrı doğumlu olan fotoğraftaki bu arkadaş, mesleğe 1995 yılında başlamış. 2003 yılında önce Bülent Arınç'ın İletişim Danışmanlığı ardından Başbakan Erdoğan'ın basın danışmanlığını yaptıktan sonra başarı merdivenlerini (!) öyle bir hızla çıkmaya başlamış ki, 2011'de yani toplamda 16 senede Anadolu Ajansı Genel Müdürü olmuş.

Zurnanın zırt dediği yere gelelim şimdi. Bülent Arınç kontrolündeki TRT ve Anadolu Ajansı'nda çok garip şeyler oluyor. Aslında garip değil, bunların hepsini çok doğal karşılıyorum ve olacağını da defalarca söyledim.

Ağızlarından demokrasi, insan hakları, özgürlükler gibi kelimeleri düşürmeyen, her cümlelerini bu kelimelerle süsleyen Akp iktidarı, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en faşist hükümeti olması yolunda hızlı adımlar atıyor.

Soran olursa, Türkiye normal seyrinde ilerliyor. Her şey olması gerektiği gibi. Yalama gazeteciler, iktidarın nimetlerinden yararlanan yeni nesil orospu çocukları (bunların kim olduğunu biliyorsunuz), her fırsatta hükümeti övüyorlar.

Aslında haklılar (!). Ben de, hiçbir yetiye sahip olmayıp televizyonlara çıksam, gazetelerdeki köşelerde ezberlenmiş üç-beş kelime ile yazarak, cüzdanı kabartsam, haliyle iktidarın payendeliğini, her türden icraatini öve öve bitiremem.

Tehlike, Türkiye'nin bir din rejimine evrilmesi değil. Gerçek tehlike bu ülkenin faşist bir çember içine alınması. Şu yukarıda okuduklarınızın tamamı faşist yönetim uygulamalarıdır. Kemal Öztürk denen herif, Bülent Arınç tarafından tam da bunların uygulanması için göreve getirilmiştir.

Sendikalılaşmanın en yüksek olduğu yerdeki Anadolu Ajansı'nda, örgütlenmeyi bitirmek, kendi istedikleri haberleri yapacak adamları getirmek için. Adam diyorum, lafın gelişi.

Sokakları kaba kuvvetle kontrol altına alan iktidar; medya, ordu, iş dünyası gibi pek çok yeri de Ergenekon'la dize getirdi. Kurumları dize getirmek için de 12 Eylül referandumu devreye girdi.

Mitinglerde "Bir değil, birden fazla sendikaya üye olabilirsiniz" söylemlerinin içi boş, boktan yalanlar olduğunu, aklı başında insanlar o zaman söyledi.

Akp iktidarında özellikle son 3-4 yılda yapılan her tür haber "Bunlar darbeci" saçmalığıyla savuşturuldu. Geldiğimiz noktada, olmayan darbelerle hesaplaşanlar, 12 Eylül 1980 faşist darbesine rahmet okutmaktadır.

Okul duvarına "Uyuşturucuya hayır!" yazan Devrimci Liseliler (Dev-lis) hapis cezası alıyor, "Parasız eğitim istiyoruz" diye pankart açanlar 20 aydır cezaevinde, ülkenin doğusunda yeniden OHAL uygulanmakta, faili meçhullerin en çok olduğu Çiller döneminin Süper Valileri yeniden göreve getirilmekte, sokaklar sivil-resmi polis kuşatmasında (Kuşatma diyorum, Cuma günü iki sivil polis tarafından 'Neden hızlı yürüyorsun?' diyerek sokakta çevrilmiş biri olarak bunu söylüyorum), daha yayımlanmamış kitaplar yüzünden yazarlar, haber yaptıkları için gazeteciler cezaevinde, yazarların mezarları parçalanmakta, heykeltıraşların eserleri keyfiyetten yıkılmakta...

İşin komik tarafı, ülkede birileri Libya'ya, Suriye'ye, Afganistan ve Irak misali demokrasi gelecek diye sevinç çığlıkları atıyor. Bu çığlıkları atanların neredeyse pek çoğunun iktidar yanlısı olması da ayrıca ilginç.

Kimse kusura bakmasın, biz bunun adına faşizm diyoruz. Kemiksiz, löp faşizm hem de. Yönetenlerin sivil olması, bu gerçeği değiştirmiyor.

İktidar yanlısı olup da 'insan hakları, demokrasi, özgürlük' diyenlerin ağzını yüzünü parçalamak istiyorum. Çünkü ortada bunlardan hiçbiri yok.

Yavaş yavaş sona geliyoruz, isteyen güzellik uykusuna devam etsin. İş işten geçmek üzere.

21 Ağustos 2011

Tarihi aptallık


Türkiye Gençler Kürek Şampiyonası'nda Genç B Erkekler kategorisinde birincilik elde eden Fenerbahçeli sporcular, birincilik kupasını gölde kaybetmiş.

Hayatımda bundan daha büyük bir aptallık görmedim. Hakikaten tarihe geçecek bir hadise. Şampiyon oluyorsun, gölde kaybediyorsun. Şu noktadan sonra bulsan da, taşak oğlanı malzemesi olmaktan asla kurtulamazsın.

Türkiye Kürek Federasyonu Başkanı İlhami İşseven'e göre gençler, sevinçlerini biraz 'abartmış'.

Bu olaylar neden Türkiye'de olur, neden Fenerbahçe'nin başına gelir, hepsi muamma. Ama şu gerçek ki, bu olay tarihi bir aptallıktır. Misal ben torunlarıma bile anlatırım bunu, o derece tarihi ve ibretlik.

Bundan sonra kural getirilsin: kupaya sahip olamayana kupa verilmesin. Ya da kürekte kupalar göle atılsın, kim çıkartıp bulursa onun olsun. O kadar kürek çekmenin anlamı yok ki lan!

O değil de, hâlâ gülüyorum, ısrarla gülüyorum, aklıma geldikçe de güleceğim.

20 Ağustos 2011

Arap saçı

Bazen hiçbir şey yazmak istemiyorum, bazense ağız dolusu küfür etmek istiyorum. İkisinin ortasında bir yerdeyim, her ikisini de yapmak ve yapmamak arasında yani.

Dün şahane haberler aldım. Arif Hacettepe Felsefe'yi kazanmış, Oğulcan İstanbul Üniversitesi Gazetecilik, Mert Fransız Dili ve Edebiyatı'nı.

Sanki kendi kardeşlerim kazanmış gibi sevindim. Tarifsiz bir mutluluk. İnsan ne söyleyeceğini bilemiyor. Öyle kuru kuruya "sevindim" demek de olmuyor.

İnsanların hayatlarında bir biçimde etki bırakmak, isimlendiremediğim bir duygu. Misal bu genç adamlardan biri, tarihçi olmak isterken, "Abi senin etkin çok oldu" diyor. Öyle olduğun yerde kalıyorsun. Afilli kelimeler bulup, bir yanıt vermek istiyorsun. Adamın söylediği cümleden daha afilli bir şey bulabilmenin imkânı yok.

Şu bloğu açtığımdan bu yana, o kadar çok insanla konuştuk ki. Hepsinin başka başka anlamları var hayatımda. Üstelik birkaçı hariç hiçbiriyle tanışmadım, kanlı canlı görmedim bile.

Dün yazacaktım bugüne öteledim. Bugün de, kelimeleri birbirine bağlayıp, cümle örmek içimden gelmiyor. Sıkkın, bıkkın, mutsuz, huzursuz vaziyette bakınıyorum ortalığa.

Herkesin ayrı bir sorunuu var, her hanede farklı farklı dertler yaşanıyor, bunun farkındayım ama sanki tüm bunalım ve sorunlu insanları mıknatısla çekiyor gibiyim. Kendi ruh halimden mi bilmiyorum ama etrafımda adamakıllı mutlu kimse yok.

Bir süre sonra insan kendisini sorgulamaya başlıyor, "Ulan! Bu kadar insanın mutsuzluğunun kaynağı ben miyim?" diye. Ona bir bir yanıt veremiyorsun haliyle.

İnsan, içinde biriktirmemeli. Biriktirdikçe her şey yumak olup birbirinin içine geçiyor. Örgü örmedim ama çokça balık tuttuğumdan misinadan bilirim bunu. Minik bir düğüm olur, umursamazsın. Sonra o minik düğümün boyutu büyümeye başlar, en sonunda işin içinden çıkamazsın. Keser atarsın misinanın o bölümünü.

Hayatın içinde de, misinanın minik düğümü gibi pek çok sorunla karşılaşıyoruz. Birbirine eklendikçe, Arap saçı kıvamına geliyor. Yapmamak lazım, önce küçük düğümlerden başlamak gerekir ki, 50 metrelik misinayı, 35 metre yapmamak için, hayattan yememek, kısaltmamak için.

Daha tatile bile çıkamadım, inanılmaz yorgunum ve daha kötüsü çok düğüm birikti...

Ne vakittir balığa da çıkamadım, ona da ayrıca fazlasıyla sinirleniyorum.

18 Ağustos 2011

Mourinho futbolun en büyük utancıdır


Jose Mourinho denen adam futbol tarihinin en çirkin karakteridir. Bu kadar yıldır izlediğim futbolda, daha mide bulandırıcı bir adam izlemedim.

Asla kendisi kaybetmiyor, hep hakemler suçlu. İngiltere'de, İtalya'da, İspanya'da... Kaybetmeyi bilmeyen insanlar, kaybetmeye mahkûmdur.

Şu soktuğu parmağını, evirip çevirip götüne kadar sokmak lazım.

Bana ilginç gelen, bu adamın neden sevildiği? Mantıklı, akıllı bir adam Mourinho'yu neden sever, neden başarılı olmasını ister?

Bir adamın gözünü çıkartamadığı için mi?

Şuna bile savunma gelir, "Yaa son dakikalardı, stresti" diye.

Aşağılık, her ağzını açtığında lağım kokusu yayılan, sportmenlikle ilintisi olmayan, bulunduğu yeri halen hazmedememiş, garip bir adam.

Real Madrid, her iki maçta da, sahaya maksimumunu verdi ama Barcelona'nın maksimuma ulaşmayan performansı bile kupayı almaya yetti. Bu kadar sinir, çirkeflik, iğrençlik bunu gördüğünden ötürü.

Herif oyuncularının yapabileceğinin en iyisini sahada görüyor, rakibe bakıyor; adamlar yüzde yüzle oynamıyor, ona rağmen sahada taşak oğlanına dönüyor.

Barcelona maçları hariç bu tiksinç yaratığın başında çıktığı hiçbir takımın maçını izlemem.

Şu adamı destekleyen makul insanlara sormak gerekir, "Sevdiğiniz, izlemekten zevk aldığınız oyun bu mu? Ve böyle mi devam etmesini istiyorsunuz?"

Kendisinde her şeyi yapabilme gücünü gören, kendisinden başka herkese tepeden bakan ve aşağılayan, kazanmak adına sahada her türlü çirkinliği oyuncularına aşılayan bu adamı destekleyen kimse sporsever olamaz.

Neyse, her Barcelona maçında biraz daha küçülüyor, bundan sonra ne yapacak hep birlikte göreceğiz.

Futbol bu adamlar gibileri yüzünden gün geçtikçe kirleniyor, izleyebileceğimiz bir oyun kalmayacak yakın vadede. Çünkü tıpkı hayatta olduğu gibi futbolda da böyle boktan adamlar saygı görüyor, seviliyor, 'fenomen' denilerek iğrenç karakterleri örtbas etmeye çalışılıyor.

Başarı için her yol mübah olmamalı. Ve kaybettiğinde rakibinin elini sıkmayı bilmelisin.

16 Ağustos 2011

Galatasaray'a bir 'Baytar' lazımdı


Galatasaraylılar kızmasın Engin Baytar transferine. Disiplinsiz, sorunlu olmasına takmasın.

Türk futbolunda bu kadar hayvanoğlu hayvan varken, Galatasaray'a da bir tane 'Baytar' lazımdı, birilerini eğitmek için. O açığı kapatmak için devreye girdik.

Başka türlü bu kadar hayvanla başetmenin imkânı yok çünkü.

Hoş, bu kadar hayvana Serengeti'de bile rastlayamazsınız. Gerekirse ikincisini de buluruz, sorun değil.

'Hanımmm! Salona Nemesis heykeli yakışmaz mı?'


Fotoğraftaki kişi Burdur Valisi Süleyman Tapsız. Arka plandaki saat, yazıda geçen saat.

Burdur'da Günalan diye bir köye gidiyor. Köyün camisinden içeri gidiyor, bir bakıyor, şık bir saat var. 200 yıllık, tarihi bir saat.

Köylülere "Ben bunu sergileyeceğim" diyor ve alıyor. Saati makam odasına yerleştiriyor.

Gel zaman git zaman, vali saati geri vermiyor. Köylüler saatin iadesi için, valiliğe mektup yazıyor. Yanıt yok.

En sonunda Valiliğe gidip istiyorlar. Vali inceden üstüne yatmış saatin, ehh dekor olarak odada fantastik de duruyor. Verir mi hiç? Vermez.

Makamına gelen muhtar heyetine "Gerekirse kırarım ama yine de vermem" diyor.

Bu garip bir zihniyet. Her şeyde hakları olduğunu düşünüyorlar. O yüzden Topkapı Sarayı müzesinin müdürü 3. Selim'in tahtını, kendi evine koyduruyor, 14 Louis'nin masasında kahvaltı ediyor.

"Devir benim devrim. Ne istersem yaparım" diye düşünüyor bu herifler. İş o raddeye geldi ki, herif Kaşıkçı Elması'nı davete giderken, karısının boynuna broş olarak takar, harem vitraylarını söktürüp banyosuna monte eder.

Burdur Valisi de o hesap. Gariban köylüünn gözü gibi baktığı saati alıyor, üstüne "Kırarım da vermem" diyor. Bunu çıkıp yalanlar bugün yarın. Öyle de bir durum var, hep bunlar doğru söylüyor, köylü, işçi, memur, vatandaş yalan söylüyor.

Görmemişlik, kendini her şeyin tepesinde sanmak, fena bir durumdur. İnsanı içten içe yakar kavurur ama fark etmez bunu yaşayan kişi. O yüzden bunların içi alev alev kavruluyor.

Bunların hepsi, geçmişle, tarihle çatır çatır övünür ama tarihe tecavüz ederler, geçmişin ebesini bellerler. Okudukları tarih ve tarihe sahip çıktıklarını sanmaları tamamen öykünmeye dayalı. "Güç bizde, neden biz de onlar gibi yapmıyoruz? Niye onlar gibi yaşayamıyoruz?" diye düşünüyorlar çünkü.

Yine de, Vali Süleyman Tapsız'a teşekkür borçludur Burdur halkı. Evine saat olarak, Burdur Saat Kulesi'ni taşımadığı, kütüphane olarak Pirkulzade Kütüphanesi'ni monte ettirmediği, misafirlerini ağırlamak için İncir Kervansarayı'nı bahçesine getirtmediği ve yıkanmak için Tabak Hamamı'nı banyoya sokmadığı için.

200 yıllık ufak saatle yırtmışsınız, yakışır mı devletin koskoca valisine kara delik muamelesi yapmak! Köylüysen, köylülüğünü bileceksin. Vali senin köyünden saat aldığı için göğsünü gere gere övüneceksin.

Misal ben, Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü Yusuf Benli'ye büyük sempati besliyorum, ara ara empati yaparak da kendisini anlıyorum.

Misler gibi kahvaltımı 14. Louis'in masasında yapıyorum. Zeytinyağı dökülmüş domatesimi, pul biberle süslediğim siyah zeytinimi o masada yapıyorum. Keyfe bak, üstüne bir de sigara yaktım mı, değme keyfime. Hatta küllük kullanmam, sigarayı masanın kenarına koyarım.

Görüldüğü üzere okumak sadece cahilliği alıyor. Görmemişlik, yüzsüzlük, aile terbiyesi gibi kavramları okumak kesmez. Ne öküzler var piyasada üniversite bitirmiş, şirketlerin başında yönetici olan.

Tapsız Bey'in yerinde olsam, salonumun bir köşesine Dyonisos'un, diğer köşesine Nemesis'in heykellerini koyarım. İsteyen olursa, çekiçle çatır çatır indiririm heykeli. Biz severiz heykel indirmeyi, o sebepten diyorum. Yoksa kötü bir niyetim yok.

Yazık ulan hakikaten yazık. Devletin valisi, köylünün saatine göz dikiyor, mezarcılık yapıp üstüne yatıyor.

Yürüyün ulan, yürüyün! Devir sizin devriniz...

Not: Çok klasik olur diye soyadında, harf değişikliği yapmasını önermedim. Neyse anladınız siz.

15 Ağustos 2011

Bademin acısı, bademcinin götüne yaraşır


Türkiye'nin tarihine bakmak lazım, bazı kararları tartışırken.

Haluk Kırcı, Abdullah Çatlı gibi adamlar bu ülkede, bırak sokaktaki adamı, başbakan tarafından aleni olarak 'kahraman' ilan edildi.

Ne bileyim, Sivas'ta insanlar, Allah'u Ekber nidaları ile cayır cayır yakılırken, ülkenin bir bölümü diri diri insan yakanları 'kahraman' ilan etti.

Kahramanmaraş'ta, Çorum'da hamile kadınlar bıçaklanarak öldürüldü, insanların evleri çarpılarla mimlendi, o insanların evlerine girip tecavüz edildi, işkence yapıldı ama onlar da birileri için 'kahraman'dı ve topluma yani aramıza karıştı, hiç cezaevi kapısı bile görmeden.

Ermenilerin, Rumların evleri, işyerleri talan edildi, bu ülkeden linç edilme korkusuyla apar topar kaçmak zorunda kaldılar. Bu insanların evlerine, işyerlerine sahip olanlar, zengin oldu, 'beyefendi' statüsüyle ortalarda dolanmaya başladı.

Bu ülkede, İkinci Dünya Savaşı'nda insanların aç kalmasını sağlayarak, stokçuluk yaparak zengin olan insanlar oldu, sonra biz bunlara saygı gösterdik, toplumun en önemli şahsiyetleri haline geldiler. Şimdi onlar bu toplumun en gelen 'sosyetik' simaları.

Hüseyin Üzmez diye bir adam var misal. 17 yaşında suikast gerçekleştirdi, 10 yıl yatıp çıktı. 'Gazeteci' olarak TV'lerde ahkâm kesti. Sonra sikini doğrultamaz hale gelince, çocuğu yaşındaki bir kıza tecavüz etti, birkaç yıl yatıp çıktı. 'Özgür' bir adam olarak hayatın içine daldı.

Hayata Dönüş Operasyonu diye bir rezalet yaşandı. Cezaevinde açlık grevine giden insanları güya hayata döndürmek için üstlerine bombalar yağdırdılar, benzinli battaniyeler fırlattılar. Dönemin gazeteleri, o gün cezaevinde diri diri yanan insanlar için 'Zaten ölüm orucunda değildiler, kebap yiyorlardı' bile dediler. Sonra aradan yıllar geçince aynı gazeteler, bunları yazanlar uzaydan gelmiş gibi muamele yaptılar. Bugünün en çok satan gazetelerinden söz ediyoruz, ülkenin 'saygın' gazeteleri.

Mavi Çarşı diye bir mağazaya, alışverişe gelmiş insanların üstlerine molotof kokteyli ile saldırdılar. 13 insan hayatını kaybetti. Bugün bu eylemi gerçekleştirenler, birileri için 'kahraman.'

12 Eylül 1980 darbesinden sonra, halkın önüne konan sandığa yüzde 92 oranında evet oyu çıktı. Aradan yıllar geçti, baktık ki, o yüzde 92'lik halk, uçup buharlaşmış, yerine 'aydın, özgürlükçü, darbe karşıtı' bir halk peydah olmuş. Kenan Evren o günlerde, bu halkın 'kahraman'ıydı.

Bu ülkede o kadar çok aydın cinayete mahkûm gitti ki, saymakla bitmez. Uğur Mumcu'dan, Çetin Emeç'e, Muammer Aksoy'dan, Ahmet Taner Kışlalı'ya kadar. Bir tanesinin katili bulunamadı. O katiller sokaklarda fink atıyor ya da zamanaşımı kıyağından faydalanmak için davalar öteleniyor.

Niye mi yazdım bu kadar şeyi?

Türkiye'de Aziz Yıldırım birileri tarafından 'kahraman' ilan edildi, sanki özgürlük savaşçısıymış gibi. Kimse endişe etmesin, o da aramıza karışır, toplumun 'saygın' fertlerinden biri olur.

Tıpkı, Mehmet Ali Aydınlar'ın 'saygın' bir işadamı ve TFF Başkanı olması gibi.

Şike, teşvik, zorla futbolcu transferi, futbolcuların alacaklarından zorla vazgeçirmek, çıkar amaçlı suç örgütü kurmak, gibi suçlar cinayetlerin, linçlerin, katliamların yanında hiç kalıyor hiç.

Adalet beklemek hata. Çünkü bu ülke; katilin baştacı edildiği, tecavüzcünün, katliamcının kutsandığı ve bugün itibariyle şikenin, teşviğin, örgüt kurmanın serbest olduğu Türkiye.

Her türlü suç affedilir; yeter ki, güçlü ol ve sistemin çarklarını döndürenlerden ya da değirmenine su taşıyanlardan biri ol. Senden iyisi yoktur.

Mehmet Ali Aydınlar'dan replik çalıp, bitireyim; "Kendilerini sorumlu tutup da, takımının bu ligde oynamasına gönül rahatlığıyla 'evet' diyen varsa, şimdiden alnının ortasına 'şerefsiz' dövmesi yaptırabilir."

Şu basın toplantısında anladım ki, bademin acısını, bademcinin götüne sokacaksın.