29 Eylül 2011

Hayatınızda en sevindiğiniz ve en üzüldüğünüz gol?


Galatasaray, Beşiktaş, Fenerbahçe, Trabzonspor ya da Karagümrük fark etmez. Hayatınızda en çok hangi gole sevindiniz? Hangi gole kahroldunuz?

Uzun, kısa, tek kelime fark etmez. Yazın işte...

Hep ben yazmayayım, biraz da siz yazın. Tek taraflı emişken ilişkimize can verelim...

EN SEVİNDİĞİM GOL

O kadar maç izleyince insan arasından hangisini seçeceğini bilemiyor fakat en sevindiğim gol, Saunders'ın Kadıköy'de Federasyon Kupası'nda attığı goldür.

YIKILDIĞIM GOL

En üzüldüğüm gole gelince; Şifo Mehmet'in attığı rövaşata olmuştur. Tamamen anlık tepkiler ama o kadar yıkıldığımı anımsamıyorum.

28 Eylül 2011

Sünni faşizmi ayaklandı


Şu karikatür üstünden kıyamet kopartıldı. "Dinimize saldırıyorlar" diye, söylenmedik şey bırakılmadı. Birtakım basın yayın organları her zamanki gibi ağızlarından salyalar akıtarak, "Din elden gidiyor, neredesiniz!" çağrıları yaptı.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 26. maddesi der ki, "Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hürriyetine sahiptir. Bu hürriyet, resmî makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir alma ya da verme serbestliğini de kapsar. Bu fıkra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayınların izin sistemine bağlanmasına engel değildir."

Yani, herkes fikirlerini ve düşüncelerini istediği gibi dile getirebilir. Tabii Türkiye'de anayasa ne derse desin, Türk Ceza Kanunu'nda mutlaka bir madde var ve anayasal her madde rahatlıkla delinebiliyor.

Karikatürist, Bahadır Baruter "Halkın bir kesiminin benimsediği dinî değerleri alenen aşağılama" suçundan 1 yıla kadar hapis istemiyle hakim karşısına çıkacak (Belki de çıkmıştır, ona göre güncelleme yaparım).

Bu ülkede, götler yırtılıyor 'ifade özgürlüğü' diye ama bir karikatürist, karikatüründe "Allah yok, din yalan" dediği için hakim karşısına çıkartılabiliyor.

Halkın yüzde bilmem ne kaçı Müslüman diye, boyun eğmek zorundasın. Çoğunluğun fikirlerine karşı bile olsan, sesini çıkartmadan, eleştirmeden, kendi fikirlerini beyan etmeden, oturmalısın köşende. Yoksa çarmıha gerilmen an meselesi. Zaten medyanın belli bir kitlesi, direkt hedef göstererek 'katli vacip' noktasına getiriyor.

Kendisi gibi düşünmeyenleri, kendisi gibi düşünmeye yönlendiren ya da zorunlu tutan her sistemin adına faşizm denir. Türkiye'de de din böylesi bir faşizm çemberi içinde. Kim din hakkında, farklı bir söz ediyorsa, vurun abalıya yapılıyor. İş artık, insanları mahkeme salonlarına getirmeye kadar geldiyse, ciddiyet artmaya başlamış demektir.

İşin ilginç yanı, bir taraftan böylesi bir baskı söz konusuyken, diğer taraftan insanlar afişe ediliyor halk nezdinde, farklı inanç kimliğine sahip diye.

Başbakan Erdoğan'ın, Kemal Kılıçdaroğlu'nu miting meydanlarında Alevi kimliğinden ötürü yuhalattığı daha hafızalarımızda taptaze olarak duruyor. Ya da, Suriye konusunda Kılıçdaroğlu'nu eleştiren Akp Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik'in yine benzer bir dil kullandığı.

Ülkenin başbakanı, ülkenin iktidar partisinin genel başkan yardımcısı, bunları taklit eden kendisine gazeteci diyen üç-beş soytarı da, insanlarla tartışırken, inanç kimliği üstünden vururken, diğer taraftan dinin kutsiyetinden söz etmek komik bir hal alıyor.

Aslında dinin kutsiyeti filan yok bu ülkede ve bu dünyada, kutsal olan tek din Müslümanlık. Bunun dışında tüm dinler eleştirilebilir, tüm inançlar yerden yere vurulabilir. Yeter ki, Sünni Müslümanlara laf söylenmesin.

Alevi değilim ama çocukken bile kendi çok yakınlarımdan Aleviliğin 'sapkın'lık olduğunu duydum ve öğrendim. Aleviler için "Onlar ülkesini satan, komünist, vatan haini sapıklardır" cümlelerini duydum.

Haliyle bunları duyan sadece ben değilim. Hepimiz etrafımızda bu tip cümleleri duydu. O yüzden mitin meydanlarında bir parti lideri Alevi olduğu için yuhalandı, o yüzden aynı parti lideri kimliğinden ötürü siyasil malzeme yapılıyor.

Eğer bu ülkede yaşıyorsam, haklarım anayasal olarak koruma altındadır ve fikirlerimi de dilediğim gibi söyleyebilirim ya da yazabilirim, değil mi?

Yok, değil işte. "Allah yok, din yalan" dediğinizde kendinizi hakim karşısında bulabiliyorsunuz.

Dünyanın her yerinde ciddi bir Sünni faşizmi yaşanıyor. Türkiye bu faşizmin en yoğun yaşandığı ülkelerden biri.

Müslümanları eleştirirken iki kere düşünmek gerekir çünkü yaptığınız şeyin ismi hemen 'hakaret' ve 'provokasyon' oluyor. Kitlesel saldırılara maruz kalıyorsunuz.

Fakat iş, Sünniler dışındaki inançları eleştirmeye gelince, bunun adına 'ifade özgürlüğü' diyorsunuz.

Bu ikisini topladığınız zaman da ortaya 'demokrasi' çıkıyor.

Not: Bu arada yazıyı yazarken, arada kaynadı, belirtmeden olmaz. Ortaöğretim 10. sınıf Tarih kitabında Süryaniler için söylenen aynen şudur: "Osmanlı'ya ayaklandılar, refah için batı'nın çıkarlarına alet oldular..."

Bakış açısı Sünniler dışında herkese aynı...

27 Eylül 2011

Şeriat gelmiyor, sermaye çıldırıyor


Beyoğlu'nda birkaç ay önce belediye kararıyla, masa ve sandalyeler toplatılmaya başlandı. Her zaman olduğu gibi olay "yaşam biçimimize müdahale ediliyor" noktasına evrildi.

Haklılık payı yok değil ancak her olaya tamamen "şeriat geliyor" gürültüsü kopartarak bakmaya başlayınca madalyonun diğer tarafına bakamıyoruz. Olayın başından bu yana, bu konuya girmedim çünkü mekân sahiplerinin sokakları yürünmez hale getirdiğinden şikâyetçiydim.

Aslında Beyoğlu'nun dokusunun bozulması şimdi başlamış değil. Demirören AVM'nin yapılmasıyla, ruhunu yavaş yavaş kaybedeceği bilinen bir gerçekti. Böylesi olaylarda benzer şeyler yapılıyor. Ölümü gösterip, sıtmaya razı etme politikası yani. Önce kaçak kat yapıldı Demirören AVM'ye sonra o kaçak katlar yıkılarak, sanki büyük kazanımmış gibi insanlara sunuldu.

Beyoğlu Belediyesi'nin yaptığı masa-sandalye operasyonu nihayet meyvelerini vermeye başladı (!)

Son bir ayda, İstiklal Caddesi'ni kapsayan Beyoğlu 1. bölgede, eğlence amaçlı kullanılan 30 mekânın bulunduğu binalara apart otel, butik otel ve hostel tarzı otellere dönüştürülmesi için ruhsat verildiği ortaya çıktı. 300 kadar eğlence mekânının bulunduğu bina sahibine de, "Binalarınızı otele dönüştürün" teklifi yapılmış.

Yapılacak şey belli; Beyoğlu büyük bir 'oteller bölgesi' olacak. 3-4 liraya bira içilen, iki kadeh rakı içip, bir şeyler yenebilecek mekânlar yerine, otellerin kendi restorantları olacak. Öyle herkes gidip bir şeyler yiyip içemeyecek. Paran varsa gideceksin, yoksa oralara gidenlerin hayatlarına öykünüp, eğer şanslıysan bir-iki tur atıp, kös kös dolanacaksın.

Oysa Beyoğlu'nun en önemli özelliği, sosyo ekonomik durumu ne olursa olsun, herkesin gidebileceği mekânların bulunmasıydı.

Akp iktidarı ve onun belediyeleri bir yandan vıcık vıcık halkçılık yaparken, bir taraftan da buram buram elitizm kokan -örneğin Sulukule'nin villalar alanı yapılması gibi- işlere imza atıyorlar.

Sermaye her zaman saldırgan olmuştur fakat 9 yıllık Akp iktidarında yön değiştirmeye çalışılan sermaye, çok daha agresif biçimde saldırıyor.

İşin kötüsü, iktidar ve yönetenleri bir-iki iftar çadırı ya da senede 3-5 gecekondu ziyaretiyle halkın bağrından kopmuş, halkla iç içe olan siyasetçi profili çiziyor. Oysa villalarda, konaklarda oturuyorlar, bir emekçinin hayatı boyunca çalışsa alamayacağı türden arabalarda geziyorlar.

Beyoğlu'nu artık ölü kabul edebiliriz. Bir avuç azınlığın kafelere, restorantlara gideceği, otellerde konaklayacağı halkla bağları kopartılmış bir yer haline gelecek. Üstelik bu adım adım uygulanan plan dahilinde, Beyoğlu'na yakın bölgeler de nasibini alacak.

Ota-boka "şeriat geliyor" çığlıklarıyla koşmadan önce etrafa sakin sakin bakınmakta fayda var. Sermaye, bu korkunun ardına sığınarak, her türlü saldırganlığını sergiliyor. Bugün Beyoğlu yarın başka bir yer.

Yaşadığımız yere sahip çıkmaktan aciz durumdayız. 'Köylü' diye burun kıvrılan insanlar, jandarmaya karşı koyarken, bizler yaşam alanlarımızın bir bir peşkeş çekilmesine seyirci kalıyoruz.

26 Eylül 2011

Biraz da iyi tarafından bakalım


Galatasaray-Eskişehirspor maçı zor olmasını beklediğim ancak çok daha kolay geçen bir karşılaşma oldu.

Hep olumsuz şeylerden bahsetmek olmaz diye Melo'dan başlamak gerekir diye düşündüm. Melo'yu izledikçe, senelerdir, bu takımda o bölgede kimlerin oynadığı geliyor aklıma. İsimleri bir bir sayıyorum, "Lan oğlum ne yemişler bizi!" diye içsesimle karşılaşıyorum.

Attığı 3 golü dışarıda tutarsak, sahada bulunmadığı bölge yok gibi. Her topa bir biçimde ayağını uzatıyor. Fiziği zaten kusursuz ama onun dışında oyun zekâsı ve sezgileri de üst düzeyde. Pozisyon bilgisiyle hem tehlike alanlarında hem de rakip kalede kendisini gösteriyor. Bir orta saha oyuncusundan başka ne beklenir bilmiyorum. Üstelik, herif seyirciyi de coşturuyor.

Eğer Galatasaray'la yolları ayrılırsa çok kişinin yüreği cız eder ve Brezilyalı futbolu düşmanı olan ben de dahil olmak üzere.

Gelelim Tomáš Ujfaluši'ye. Türkiye'de Mehmet Yıldız'ın en güçle denebilecek stoperler karşısında bile ne derece etkili olduğunu hepimiz biliyoruz. Mehmet Yıldız'ın oyundan çıktığı 58. dakikaya kadar hiçbir pozisyonda geçit vermedi. Mehmet Yıldız iki-üç kez çaresizce kendisini yere bıraktı.

Fizik açısından rakiplere karşı çok ciddi bir üstünlüğü var. Bizim o çok kuvvetli (!) stoperlerimizden farklı olarak, beyni de çalışıyor, kademe bilgisi ve becerisi müthiş. Hakan Balta'nın en büyük şansıdır, Ujfaluši'nin sürekli kademelerine girmesi.

Atletico Madrid'den nasıl geldiği aşikâr. 3'te 3 yapmak istersen 3'ün 1'i kıvamında gelmiş ve büyük taşak malzemesi olmuştu ama şimdiden diyebilirim ki, böyle malzemeye can kurban.

Galatasaray, Eskişehirspor'u bundan önceki maçlara kıyasla nispeten daha rahat geçerken yine S.O.S verdiği zamanlar oldu. Çok rahat kontra yiyor, çok basit pas hataları yapıyor ve ne yazık ki Gökhan Zan gibi bir stoperi var.

Futbul biraz cilve oyunu, Gökhan Zan yaptığı bir hatayla gol yedirebilecekken, bir ya da iki dakika sonra rakip kaleye gol attı. Islıklanması an meselesiyken, bütün stat tarafından alkışlandı. Güven veriyor mu? Tabii ki hayır, hem de hiç güven vermiyor fakat Servet'le birlikte alternatifsiz durumdalar. Transfer döneminde stoper düşünülmezse de, bir yıl daha katlanmak zorunda kalacağız.

İlk yarıda ileri çıkışlarda çok ağır bir Galatasaray izledik. Ağır çekime gerek duyulmayacak türden hücumlar vardı. Riera-Kazım-Elmander üçlüsü ağır olan Eskişehirspor savunmasını zorlayamadı.

İkinci yarı özellikle de ikinci gol gelmişken ve Eskişehirspor'un gardı düşmüşken Elmander ve Baros'u yan yana izleyebilirdik ama Terim buna gerek duymadı. Yaptığı hamlelerle oyunu tutmayı tercih etti. Yıllar insanı değiştiriyor olsa gerek.

4 maç sonunda fena olmayan 'ehh' diyebileceğimiz Galatasaray izleyebildik. Deplasman fakiri görüntüsü çizen sarı-kırmızılı takım, Ankara deplasmanında nasıl oynayacak hep birlikte göreceğiz ama Ankaragücü maçının çok belirleyici olacağını düşünmüyorum çünkü bu ligin açık ara en berbat takımı.

Hakem Tolga Özkalfa berbattı. Şu itirazdan verilen kartlar can sıkmaya başladı. Bu adamlar 90 dakika koşuyor, ciddi adrenalin salgılıyor, en nihayetinde patlama noktaları olacaktır. Sahadaki 22 kişinin, koyun gibi melûl melûl bakması da beklenmesin.

Tamam çok abartı bir tepki verilir, bas sarı kartı ama sahada herhangi futbolcunun eli havaya 20 santimden fazla kalktığı anda da sarı kart vermek büyük haksızlık. Üstelik bu uygulama ne İspanya'da, ne Almanya'da ne Fransa'da ne de İngiltere'de böyle uygulanmıyor. Sıfır tolerans diye, olayın bokunu çıkartmanın anlamı yok.

Unutmadan; Skibbe'yi yeniden görmek güzeldi.

Yazıyı yazmadan önce aklımdaydı ancak tamamen unuttum. Emre Çolak, eline geçen fırsatları bir bir harcamaya devam ediyor. Futbol artık 1960'lardaki gibi değil. 3-5 çalıma tav olan adamlar, futbolun gerizekâlıları. Bu kafayla oynamayı düşünüyorsa, kendisine, Türkiye'ye gelecek bir sirkte iş bulmasını diliyorum.

25 Eylül 2011

Bana bunlarla gelmeyin


Ara ara google'dan dönüşlere bakıyorum. Elbette neler yazdığımı gayet iyi biliyorum ama google'a birkaç kelime yazıp gelen bazı arkadaşlar var ki, inanılır gibi değil.

Memleketin cinsel açlık çeken kitlesi de malum olunca, ortaya birbirinden acayip şeyler çıkıyor.

Misal "Esenyurt orospu kadınların numaraları" yazan insan, belli ki Esenyurt'ta oturuyor. Herif işi bitirmek için uzağa gitmeye ihtiyaç duymuyor. İşi direkt bitirmek için, oturduğu güzergahı arıyor.

İçlerinde acayip ötesi ilgiç olanlar var ama benim favorim "Mustafa Özil nereli?" diye arama yapan arkadaş. Eleman, futbolla ilgili ama ilgisinin ölçeği tartışılır. Televizyonlar, gazeteler, haber portalları bas bas bağırıyor Mesut Özil'in ismini, bizimkisi ismini dahi bilmiyor. Üstelik de, ismini bilmediği adamın nereli olduğunu araştırıyor.

Favorilerimden bir diğeri "Recep'in büyük yarrağı." Neye istinaden aradığı konusunda en ufak bir fikrim bile yok ama herif bunun bulunabileceği umudunu taşıyor.

Uzun uzadıya yazmayacağım. Şu aramalara bir bakın, kararı siz verin. Haliyle aralarından en ilginçlerini seçtim. Kelimeleri aynen arandığı gibi yazdım, tashih yok yani.

ARAMA TOP 20

1- Abi ne oluyor götün başın oynuyor
2- Bursa şeyh kucağıma tarikat mürit
3- Cezbelenen kadının videosu
4- Dünyanın oruspu güzelleri
5- Felipe Mello fiziği kaç
6- Pezevenk orospu Türk filmi
7- Yarrak futbolcu
8- Jennifer Lopez götü
9- Johny Since uzun yarrak
10 Beşiktaşlı orospu
11- Hırsız çingenelerle mücadele
12- Ağza alma videosu
13- Bok
14- Beni siken yokmu
15- Göt solcu lucarelli
16- Göt yalaması videolu
17- İbne futbolcular
18- CHPli Hakan Şükür
19- Pezevenk telefonları
20- Şeyhin siki

24 Eylül 2011

Hakikaten 'küresel' eylem olmuş


Bugün İstanbul'da Küresel Eylem Platformu tarafından "İklimi Değil Sistemi Değiştir" isimli mitingden iki kare görüyorsunuz.

İlk fotoğrafta, belli ki Coca-Cola'ya bir gönderme var. "Anti Capitalista" benzer bir fontla yazılmış. İyi de güzel kardeşim sen eylemi Peru'da, Kolombiya'da ya da İspanya'da düzenlemiyorsun ki. 'Anti Capitalista' diyerek, bu halka nasıl anlatacaksın derdini.

Aşağıdaki fotoğrafta da, ablamız "Stop Global Warming" diye bir tişört giymiş ablamız. Sanırsın eylemin merkezi Londra.

Dili bile halktan kopuk bir eylemde, insanlar kendi kendini tatmin ediyor. Şu pankartlarla, sokaktan geçen bir tane adamı ikna edebilir misiniz acaba?

Zaten bu halkın yüzde 45'i İspanyolca'yı bilir, yüzde 90'ı da İngilizce'yi ana dili gibi konuşur. Tam kendin pişir, kendin ye tadında olmuş eylem.

Anlatmak istediğini halkına anlatamayan bir eylemden bir bok olmaz. Ayaklar bir gün yere basar umarım.

'Konuşucaz'


Şu aptallığı yapan insanı çalıştırmayacaksın o kurumda. Harf tashihi olur anlarım ama "Konuşacağız" yerine "Konuşucaz" yazan embesil, o kelimenin yazılışını bilmiyordur.

Lise çocuklarının yapmayacağı hatayı -gerçi Türkçe yazan ve konuşabilen insan sayısı azalıyor- bir haber televizyonunda editör olarak çalışan ve o işten ekmek yiyen birisi yapıyorsa, ne söylesen boştur.

NTV kurulduğu günden bu yana Türkiye'nin en iyi haber kanalı olmayı başardı. Ancak özellikle son 3 yıldır, deneyimli tüm muhabir ve editörlerini gönderdikten sonra tabiri caizse cepten yemeye başladı.

Bu ülkede hiçbir şey stabil duramaz zaten. İyiyse kötü olur, kötüyse daha kötü olur.

İktidarın el etmesiyle, onlarca insan işlerinden çıkartıldı. Haber merkezini altüst ettiler. Giden isimlerin kimler olduğunu herkes gayet iyi biliyor. O kuruma ruhunu katanlar, yaptıkları işlerle fark edilen insanlar gönderildi hep. Tabii gönderilen isimlerin ortak özelliği 'muhalif' olmaları.

Daha ne kadar cepten yerler bilinmez ama böylesi çocukça hataları yaptıkları sürece düşey hareketlenmeye devam ederler.

Türkçe'yi okunduğu gibi yazmaya çalışan nesiller o kadar çok artıyor ki, insanın 'yazık' demekten başka çaresi kalmıyor.

23 Eylül 2011

10 bin dolarlık çanta ve mavi kapak toplayan teyze


Narşah Ortakalaycı 54 yaşında. Kendini sokaklara vurup, 'mavi kapak' topluyor, engelli oğluna akülü araba almak için.

27 yaşındaki Barbaros, bir trafik kazasında boynu kırıldı ve yatağa mahkûm oldu. Narşah Teyze'nin elinde yok, avucunda yok; 2 aydır hangi çöp tenekesini görse, içinden bir-iki mavi kapak çıkar umuduyla karıştırıyor.

Bir annenin evladına olan sevgisini, erkek olarak anlayabilmem mümkün değil. Annelik başka bir şey, onu tanımlayabilmek, o duyguyu verebilmek için ancak anne olmam gerekir.

Narşah Ortakalaycı'yı; sokaklarda, çöp kovalarında saatlerce mavi kapak toplamaya zorlayan devlettir asıl suçlu olan. Kendi engelli vatandaşına, bir akülü araba almaktan aciz insanların, 10 bin dolarlık çantalarla yurtdışında fink atması, oğluna gemiler alması, yakınlarını şirket toplulukları sahibi yapması insanın kanına dokunuyor.
10 bin dolarlık çanta


Yeri geldiğinde 'anaların gözyaşları' üstünden edebiyat yapanlar, bir Narşah Teyze'ye sahip çıkamıyorsa, yazıklar olsun. Yüzlerce Narşah Teyze var, çocuklarının boğazından kuru ekmek geçirmek için kendini paralayan, yapayalnız kaldığı hayatta mücadele veren.

Bu insanlara, köpeğin önüne kemik atar gibi birkaç çuval kömür, birkaç paket makarna-bulgur vererek, vicdanlarını rahatlatmaya çalışıyor. Meydanlarda "fakir-fukara, garip-guraba"ya nasıl yardım ettiklerini anlatıyor. Bunun adı da sosyal devlet oluyor.

Narşah Teyze, haber oldu, bugün ya da en geç yarına evladının akülü arabası gelir. Peki milyonlarca engelli ne yapsın? Onlar da, 'bir gün bir muhabir beni fark eder inşallah' diye beklesin mi?

Aşağıdaki de Ayşe. Yüzde 75 bedensel, yüzde 25 de zihinsel engelli. Okumak için her gün 25 kilometre gitmek zorunda. O biraz daha şanslı ama babası diyor ki, "Ben her türlü zorluğa razıyım, ama bir tek şu yolun bozukluğu moralimi bozuyor. Köyümüzün yolu yapılsa Ayşe de tekerlekli sandalye ile dilediği yere gidebilir."

Hangi köy bu? Antalya Demre'de. 25 kilometreyi dert etmiyor ama köy yolunu dert ediyor.

Kimi mavi kapak topluyor, kimisi kızını okutabilmek için binbir zorlukla boğuşuyor. Devlet ne yapıyor? Libya'ya uçaklarla gıda yardımı gönderiyor, Sudan için kendi yoksul halkını seferber ediyor, Ortadoğu'da Osmanlıcılık oynayarak, güç gösterisi yapıyor.

Bir zenginlik edebiyatı almış başını gidiyor ama ülkenin sokaklarında bambaşka şeyler yaşanıyor.

Şu kadını çöp kutularından mavi kapak toplamaya iten, her kim varsa, o mavi kapaklara muhtaç olur umarım.

Bu ülkede bu kadar yoksul varken, 10 bin dolarlık çantalarla, ağızlarından vicdan kelimesini düşürmeyenleri yan yana tartmak gerekir.

21 Eylül 2011

1 puana razı olmak yakışmıyor


Galatasaray'ın, Karabük deplasmanında aldığı puan, hazine niteliğinde oldu. 90 dakika boyunca 'hayatımda izlediğim en boktan 10 maç' sıralamasına ilk 5'e girmesi kesin, ilk 3'ü zorlar mahiyetteydi.

Her yabancı futbolcu için farklı bir ülkeye gelmek en zorudur fakat eğer kaleciyseniz, zaman mefhumunu biraz daha uzatmak mümkün. Çünkü kalecilerin uyum sorunu ne yazık ki, beklenenden daha fazla oluyor. Ligin ilk 3 maçı itibariyle Muslera'nın performansının pek parlak olduğunu söyleyemeyiz ancak enseyi daha ilk hatada karartmak da, mantık dışı. Hatalı bir çıkış yaptı, kırmızı kartı gördü ve bizleri böyle bir maçla baş başa bıraktı.

Galatasaray'ın 75 dakika 10 kişi kalması aslında bazı defoları göstermesi açısından yararlı oldu. Bugüne dek Galatasaray'ın 10 kişi kaldığını çok gördüm, üstelik çok daha kuvvetli rakipler karşısında ama böylesine ezildiğini tanık olmamıştım. Penaltıdan atılan gole kadar, Karabükspor sahanın her tarafında Galatasaray'dan üstündü.

Bu görüntüyü, 10 kişi kalmış Samsunspor'un Galatasaray'a uyguladığı baskıyla yan yana getirdiğimizde, sarı-kırmızılar için sevimsiz bir görüntü ortaya çıkıyor.

Öncelikle orta sahadan başlamak gerekir. Terim 3 maçta ne yaptıysa Melo ve Selçuk'un yanına 3. isim koymayı başaramadı. 10 kişi kalınca ak koyun kara koyun orta sahada kendisini daha fazla gösterdi. Var olan kadroda bu ikilinin yanına Yekta, Ceyhun ya da Ayhan'dan başka bir isim görünmüyor. Ayhan artık ağzıyla kuş tutsa, tribünlerle yıldızı barışmayacaktır, Ceyhun transferinden bu yana tercih sebebi olmadı, Yekta'ya gelince, Melo-Selçuk ikilisinin yanına konulduğunda pek uygun bir isim gibi görünmüyor. Yine de mecburen bu 3 isim, devre arasına kadar Eboue ya da Sabri gibi isimlerden daha yeğ tutulması gerekir.

Ujfaluši transfer edilmeseymiş (ki, bu transfere şiddetle karşı çıkmıştım, göt olduğumu görmek güzel) savunmanın hali nice olurmuş, insan düşünmek bile istemiyor. Gökhan Zan-Servet-Sabri-Hakan Balta-Çağlar tüm bu isimlere bakınca insanın içi kararıyor, bunalım hali çöreklenip oturuyor. Bu kadar yeteneksiz ve beceriksiz adamın yanında tek başına mücadele vermek Ujfaluši için zor olsa gerek. Neyse ki, Eboue'nin jokerlikten sağ beke geçişi gerçekleşti.

Hakan Balta, 10 kişi kalmış bir takımın sol beki olarak, bir kez bile ileri çıkmadı. Tek kanadı kırılmış kuş gibi, sağdan sağdan kanat çırparak uçmaya çalıştık ama olmadı tabii.

İşlemeyen bir orta saha, sol kanadı olmayan, pres yapamayan bir takımla alınan 1 puan gerçekten de mucize gibi. Mucizeyi gerçekleştiren de, pazar akşamının herkes tarafından eleştirilen ismi Baros olması manidar oldu.

Fatih Terim'in yapabileceği çok şey yoktu, yaptığı müdahalelerle oyunu tutmaya çalıştı fakat sahada varlığı ile yokluğu fark edilmeyen bazı isimlerle bunu yapabilmesi imkânsız. İlerleyen haftalarda Hakan Balta, Servet, Gökhan Zan gibi isimlere geriğinden fazla güvenmesinin sonuçlarını göreceğiz.

Stoperde Servet ve Gökhan Zan yerine, Semih'i görmeyi tercih ederim. Bu kazuletlerden bir şey olmayacağını görmek için müneccim olmaya gerek yok. Semih hata yaparsa, en azından 'evladımızdır' der, sineye çekeriz.

Acı ama gerçek, savunmadaki bu isimlerle her maç gol gelir. Galatasaray kazanmak istiyorsa, rakip kim olursa olsun minimum 2 gol atmayı becermesi gerekir. Yoksa, 1 puanlara daha çok razı olunur, hatta bugünkü gibi 'şükür' denir.

Not: 3 güne bir maç, 3 güne bir yazı. Allah belanı versin Federasyon.

İktidarın kopyacıları


3 Temmuz'da başlatılan 'şike operasyonu' sonrası Türkiye'de Fenerbahçeliler ayağa kalktı. Gösteriler düzenlendi, sokaklarda yüründü, statlarda basın emekçilerine saldırıldı, gazete köşelerinde önce "Biz yapmayız" dendi, sonra "Ama herkes yaptı" noktasına kadar gelindi. Bloglarda, tarihsel süreçler, ancak bir gerizekâlının kafasından çıkabilecek tarihsel örneklendirmeler, 'Cumhuriyeti biz kurduk' söylemleri hepsi ama hepsi son buldu.

Ne zaman son buldu? Futbol Federasyonu'ndan yapılan "Bu sene kimse küme düşmeyecek" açıklamasıyla beraber. Zaten bütün bu hengame, göt yırtma seanslarının derdi buydu; ligde kalabilmek.

Neden kimse, Şampiyonlar Ligi'ne gidilmediği için şu an sokaklarda değil, eylem yapmıyor diye insan düşünüyor. Çünkü, bu gereksiz eylem ve söylemlerin çapının Edirne'yi aşmayacağını herkes gayet iyi biliyor. Burada öttürülen borunun sesi, bırak İsviçre'yi, Bulgaristan sınırına bile gitmez.

Dün Fenerbahçe ve Manisaspor arasındaki karşılaşma, dün akşamdan beri medyanın sayfalarını kaplıyor, ekranlarından düşmüyor. Peki Fenerbahçe'ye verilen 2 maçlık seyircisiz ceza neden verilmişti? Shakhtar Donetsk'le yapılan hazırlık maçında, basın emekçilerine yağdırılan maddeler yüzünden.

Şimdi aynı basın yapılanları unuttu ve bu cezanın ne kadar da muhteşem bir şey olduğunu anlatmaya başladı. Her ne kadar, seyircisiz maç cezasına karşı çıksam da, verilmiş cezanın çekilmeden, böyle evrilmesi ve bunun üstünden destanlar yazılmasını da mantıksız buluyorum. Üstelik bir güruh yapılanları unutmuş halde "İşte kadınlarımız" diye, herkese locadan bakmaya devam ediyor.

Cezasahası'nda Soner süreci ve yaşananları 'Şikeci olmak varmış!' başlığıyla şahane tespit etmiş. Üstüne ne bir eksik ne bir fazla ekleme gereği yok diye düşünürken, Semih'in attığı golün sayılmamasının ardından Fenerbahçe'nin kalesinde bulunan tanımsız cismin yaptığı açıklama geldi.

Ne diyor bu cisim; "Her gün uğraştıklarımız, her gün birilerine cevap vermelerimiz yetmiyormuş gibi, bir de bazı görünmeyen hareketlere maruz kalıyoruz. Haykırışım verilmeyen gole. Semih, pozisyonda görünmüyor bile. Verilmeyen bir golümüz var. Hakemler o dakikaya kadar mükemmel maç yönetti. Son dakika verilmeyen gol var. Her gün anamız ağlıyor bazı şeylerle uğraşmaktan. Hiç olmazsa bizim hakkımızı yemeyin. Sadece bunu istiyorum."

O dakikaya kadar mükemmel maç yönetmiş hakem. Tabii Bekir'in, Kahe'yi indirmesine verilmeyen penaltı da bu mükemmeliyetin bir örneği, bu tipe göre.

Türkiye mazlumu seviyor. Sürekli ağlayan, sızlayanlara sempati ile bakıyor. Ligin daha üçüncü haftasına girilmişken, önce Aykut Kocaman ekranlarda arz-ı endam etmeye başladı içinde gözaşı barındıran, ağlak cümlelerle, sonra daha ilk hakem hatasında bu tip ağlamaya başladı.

Süreci her yönüyle kendi lehine çeviren, 2010-2011 sezonuun ikinci devresinin yarısından fazla maçı bağlayıp yüzsüz yüzsüz ortalarda gezinenler, üstüne bir de hak-hukuk edebiyatı yapıyor. Üstelik daha ilk hatada ve üçüncü maçlar oynanırken.

Türkiye'de Akp iktidarı 9 yıldır bu mazlum edebiyatı ile iktidarda bulunuyor. Yapılan her işte iktidar, yapılamayanlarda ise muhalefet gibi davranan Akp, spor kulüplerimize de iyi bir örnek oluşturmuş. Fenerbahçe de, bunun başını çekmiş vaziyette. Bu mazlumluk, seneler boyu sürecektir, hatta zaman zaman daha yükses sesle dile getirilecektir, cam simidi olarak.

Evet dün Şükrü Saraçoğlu Stadı'nda tarihi bir akşam yaşandı. 'Krizi fırsata çeviren' Akp hükümeti gibi Fenerbahçe Spor Kulübü de. Bank Asya yollarına düşmeleri gerekirken, her yönden kârlı çıktıkları bir sene oldu.

Unutmadan, bu cemaat işi ne oldu? Cemaat deniyordu, herkesin ağzında bu vardı. Salon yapılıyor değil mi? Üstüne reklam anlaşmaları da devam ediyor.

O değil de, bugüne dek, statlara kadınlar giremiyor muydu? Ceza ojbesi olmayı kabullenen herkese tebrikler (!)