21 Kasım 2011

Irkçılık Çarşı'da değil BJK TV'deymiş


Hayat bazen insanı hiç istemediği yerlere götürüyor. Dünkü yazıdan sonra, yüze yakın elektronik posta aldım. Sevdiğim bazı kişiler benimle irtibatlarını kesti, bir daha görüşmeyeceklerine ilişkin fikirlerini söyledi.
Elbet, insan her yazdığından sorumludur, söylediklerinden, yaptıklarından ancak pek çoğumuz olan şeyleri hiç yaşanmamışcasına itiyoruz belleğimizde gerilere.

Baştan belirteyim, Çarşı Grubu'na karşı yazdıklarımda haddini aşan ifadeler olmuştur ama yaşanmış olaylar da hiçe sayılamaz. Özür kıvamındaki bir yazıda ama'ların olması başlı başına tatsız bir durum ama ne yazık ki bu yazıda pek çok ama okuyacaksınız.

BELLEĞİMİN GERİSİNE İTTİKLERİM

Çarşı Grubu'nun tamamını yaftalayarak büyük bir hata yaptım. Bunu baştan kabul etmek gerekiyor. Dedim ya, pek çoğumuz yaşanmış bazı olayları, unutmak için belleğinin gerisini itiyor diye. Evet ben de daha önce Ali Sami Yen 'de İsrailli oyuncu Balili'ye yapılan ırkçı tezahüratları belleğimin gerisine itmişim.

Bu bir özür yazısı ama bir yandan da, özre konu olan yazıdaki, doğruların da üstüne basma yazısı olacak. Gelen elektronik postalarda, küfür edenler dahil kimse Ali Sami Yen Beyefendi'ye küfredildiğini yalanlamıyor. Bir takımın kutsalına dakikalarca ana-avrat sövüldüğüne 'hayır' diyemiyor değil mi? O küfürlerin "Yaptık bir hata" şeklinde geçiştirildiğini de unutmuyoruz. Peki, o halde devam ediyorum.

BJK TV'DE OLANLAR KİMİ BAĞLIYOR?

Çarşı grubu, için söylediğim, atfettiğim 'ırkçı' ifadesi için şimdiden özür diliyorum. Çünkü ırkçılık Beşiktaş Spor Kulübü'nün resmi televizyonlarında yapılıyor. "Beşiktaş'ın asla ırkçılıkla işi olmaz" diyenler, aslında BJK TV'yi izlemeliymiş.
Eskinin magazincisi şimdinin spor yorumcusu Burhan Akdağ, Fildilişili oyuncu Eboue için "Eboue'yi hafta içi NatGeo'ya bakın, çok sık görürsünüz" diyerek, resmi televizyondan alenen, suç işliyormuş.

"Türkiye'de ırkçılık yoktur" diyenlere, Beşiktaş Spor Kulübü'nün resmi televizyonunda yorumcu olan Burhan Akdağ yanıt vermiş oldu.
Irkçılık Türkiye'de var, hem de en alasından. Bundan 8 yıl önce Afrikalı futbolcularla röportaj yaptığımda, "Burada en çok ne sıkıntısı çekiyorsunuz?" sorusuna, düşünmeden "Irkçılık" yanıtını verdiler. Çünkü medyanın pek çok tanınmış şahsiyeti, haklarında "Eroin satıcısı" diye haber yapmış. Biz sanıyoruz ki, ırkçılık dediğimiz şey, salt "maymun" diye bağırmak ya da sahaya muz atmaktan ibaret.

Burhan Akdağ bize bunu kanıtlamış oldu. Yani Türkiye'de ırkçılığın olduğunun ve takım taraftarlığının buna perde olduğunu.

TAHRİK DENEN MUCİZEVİ BAHANE!

Çarşı'ya gelecek olursak. Evet tıpkı dün yazdığım gibi, Çarşı'nın da farklı olduğunu düşünmüyorum. Farklı olduğunu söyleyenler, 'tahrik' denen bahanenin altına sığınmaz. Tahrik ne menem bir şeyse, Ali Sami Yen'de (ya da TT Arena'da), Şükrü Saraçoğlu'nda, Avni Aker'de ya da Bursa Atatürk Stadı'nda hep aynı refleksi gösteriyor taraftara. Bu kimi zaman sahaya bıçak atmakla, kimi zaman çakmak atmakla, kimi zaman da rakı şişesi atmakla vuku buluyor.

Ya da sokakta tecavüzcü "Öyle giyinmeseydi", Sivas'ta aydınları yakanlar "Dinimize küfretmeseydi", otobüsde dayak yiyen kız "Şort giymeseydi" tahriğiyle dayak yiyor, katlediliyor. O yüzden ülkenin en mucizevi bahanesidir bu tahrik.

"YÜZÜNE GELMEDİ, SIRTINA GELDİ"

İşte bu yüzden farklı değil Çarşı. Çünkü başkaları yaptığı zaman eleştirdikleri her şeyi tahrik savunmasıyla kendileri de yapıyor. Üstelik bunu "Canım Eboue'nin yüzüne gelmedi ki o çakmak, sırtına geldi" diyerek, meşrulaştırma çabasına giriyor.
Hoş, bu çaba Eboue'yi sahtekârlıkla suçlayan, futbol kariyeri boyunca olmayan penaltıları aldıran Rıdvan Dilmen tarafından dile getirildi ama birileri de buna sahip çıktı. Sanki durum atılan o çakmak, ancak gözünü çıkarttığında suç olacak. Sırtına geldiğinde ortada aslında sorun filan olmayacak.

HATA YAPTIM, ÖZÜR DİLİYORUM

Neyse konu uzadı. Anlamamış olanlar için şöyle anlatayım; ben ilk kez Beşiktaş tribünlerinde maç izledim. O yüzden benim için Beşiktaş'ın bambaşka bir yeri vardır. Yazdıklarımı tekrar okuduğumda hata yaptığımı görüyorum. Eğer Çarşı'yı haksız ve hatalı yaftalamışsam, eşekliğimden ötürü özür dilerim.

Dediğim gibi Çarşı değilmiş ırkçılığı yapan. Beşiktaş Spor Kulübü'nün resmi televizyon kanalı yorumcusu Burhan Akdağ yapıyormuş.

Ama bu da Beşiktaşlıları bağlamıyor değil mi!

Yazının posta.com.tr'deki linki

Not: Bu kısımdan sonrası, posta'da yok, tamamen kişisel çünkü. Şu 1815 postta ilk kez yaş muhabbeti yapacağım.
İnsan biriktirmek önemlidir, hatta tahmin bile edemeyeceğiniz kadar önemlidir. Pek çoğunuzun, benim için başka başka yerleri var. Aranızda sizin bile tahmin edemeyeceğiniz kadar sevdiğim insanlar var. "Abi gel" dese, dünyanın öbür ucuna gideceğim insanlar var.
Bir takım için, bir grup için yazılan bir yazı, insanların fikirlerini değiştiriyorsa, o insanların bugüne kadar kafasına koyduğu Ozan'ı yerle bir ediyorsa, yaptığınız büyük hatadır. Haa, siz yine konuşmayın, görüşmeyin. Ne benden bir şey eksiltir, ne size bir şey katar ya da tam tersi.
Sadece şunu söyleyeyim, değmez. Bunu 37 yaşındaki Ozan olarak söylüyorum, blog yazan Koala olarak değil.
Gidene eyvallah, kalana da 'başımın üstünde yerin var' derim. Sikmişim, takımı, taraftarlığı.

Tahrik olmak üzereyim


Sivas'ta aydınlar tahrik etti, halk yaktı.
Maraş'ta, Aleviler tahrik etti, insanların evine çarpı atıp, baltalarla, sopalarla öldürüldü.
Hrant Dink, 'Türklüğü aşağıladı' 2-3 tane piç tahrik oldu ve öldürdü.
13 yaşındaki kız çocuğu tahrik ettiği için, orospu çocuğunun biri tecavüz etti.
Sokaktaki kadının kıyafeti tahrik edici olduğu için, tecavüz edilip, öldürüldü.
Bir genç kız otobüste şortla oturuyor, karşısındaki tahrik olduğu için dövüyor.
Ramazan'da sigara içen kadın, oruç tutanları tahrik ediyor ve sigara içen kadın saldırıya uğruyor.
Kürtçe türkü söyleyen şarkıcı, özel harekâtçıyı tahrik etti, bir kurşunla öldürdü.

Bu toplum her dakika her saniya tahrik oluyor. Tahrik olmak için tetikteyiz.

Aşağılık sapık tecavüz eder, tahriğe sığınır.
Faşist pezevenk tahrik olur aydını yakar.
Taraftarı da tahrik olur, çakmak yağdırır, suçlu futbolcu olur.

Çünkü memlekette tahrik indirimi diye bir şey var. Herkes bunun arkasına sığınır. Töre cinayeti işleyenden tecavüzcüye, katilden katliamcıya kadar herkesin ağzındadır.

Beşiktaşlı arkadaşlar, Eboue'nin ne yaptığına bakmadan önce Hasan Şaş'ın yüzüne atılan çakmağı hangi tahrik unsuru için attı acaba?

Kaldı ki, Beşiktaşlı taraftarlar neden Avrupa kupaları maçında tahrik olmaz? Çünkü cezayı sike sike alacağını biliyor da ondan.

Hep başkası suçlu. Ali Sami Yen'de su şişesi yağmuruna tutulan Fenerbahçeli futbolcu suçlu.
Kadıköy'de kulağında maytap patlayan Mondragon, kafasına yumurta atılan Hasan Şaş suçlu.
İnönü'de de Eboue suçlu.

Kimse tahrik olmadan, bir şey yapmaz çünkü bu toplumda (!) Aslında dünyanın en sakin ve huzurlu ülkesiyiz ama işte arada sırada da tahrik olabiliyoruz değil mi?

Tahrik olmak üzereyim, bu saçma sapan savunmalar üzerine.
Renk ayırtetmeksizin vandal tribünleri görünce, kendisine taraftar denen yavşaklara baktıkça, tahrik oluyorum.

Hakikaten siktirin gidin lan!

Daha kaç çocuğun ölmesi gerekiyor?



Van'da deprem oldu. Başbakan, bakanlar hep bir ağızdan "Çadır gönderdik" diye açıklama yarışına girdiler.
Kızılay Başkanı "Dünyada bizden fazla çadırı olan yardım kuruluşu yok" diye övünüyordu.

Devlet önce dış yardımları istemedi. Sonra kendi ağızlarından "Özellikle istemedik, gücümüzü görmek için" açıklaması çıktı.

İnsanların tuvalet ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri yerler yok. Yüzlerce kişi tek bir tuvalete gitmek zorunda kalıyor. Aklı selim insanlar yırtındı, "Burada salgın hastalıklar olabilir" diye.

Kimsenin umrunda bile olmadı. Devlet zaten yardım işini vatandaşa ihale etti. 208 milyon TL toplanıyor ama bunun kaç parası bölgeye gidiyor, büyük bir muamma.

Cuma günü deprem çadırında ısınmaya çalışan 3 çocuk yanarak hayatını kaybetti. Devletin resmi ajansı, Anadolu Ajansı haberi "Bilinmeyen bir nedenden ötürü çıkan yangında" diyor. Sanki sahilde giar çalıp, şarkı söyleyecekler de kamp ateşi yakacaklar.

Devlet, ısınmak için ölen ufacık 3 çocuğun, neden öldüğünü bile itiraf edemiyor.

Başbakan Erdoğan "Ağustos'u bekleyin" diyor, Van halkına. Bakanlar, bürokratlar, Van'daki başarılarından (!) dem vuruyor.

6 çocuk öldü, bu mu başarınız?

Bugün de, 6.5 yaşındaki Öznur Örgün yetersiz beslenme, aşırı sıvı kaybı ve soğuk algınlığından hayatını kaybetti.
Onların çadırları bile yoktu. Kendi yaptıkları derme çatma naylon barakada yaşıyorlardı.

Öznur'un annesi Pakize Örgün, "Depremde ölmedik, canımızı son anda kurtardık. Ancak şimdi soğuktan kızım öldü. Çaresiziz" diyor. Bir annenin ağzından "çaresiziz" kelimesinin dökülmesi, "Eğer sahip çıkan olmazsa ikiz kızlarım da soğuktan ölecek" diye yalvarması ne acı, ne kahrolası lan.

Başbakan'dan 'zılgıt' yiyen medya Van için pempe tablolar çiziyor.
"İşte yeni Van buraya kurulacak"
"Devlet kendini Van'da hissettiriyor"
"Van eskisinden de güzel olacak"


Çocuklar bir bir ölmeye başladı.
Çadırlar buz gibi,
çadırlar su geçiriyor,
çadırlarda ısınamıyor çocuklar.

Van'da çocuklar ölüyor, beyzadeler Ankara'da, İstanbul'da; aslında zaten yapmaları gereken şeylerle övünüyor. Üstelik hiçbirini doğru düzgün beceremediler de.

Şeref yoksunları, insanlar ölürken hâlâ övünüyorsunuz.

Daha kaç çocuk ölecek, kaç çocuk çadırda cayır cayır yanacak. kaç çocuk beslenemediği için minicik kalp atışlarını kaybedecek.

Yeter ulan yeter!!!

18 Kasım 2011

Özgürlük ve adaletin olmadığı yerde barış da olmaz

Ülke derin bir 'faşizm' gitgeli yaşıyor. Hem de özgürlük çığlıklarının atıldığı bir dönemde.

Üniversiteli iki genç, parasız eğitim talebinde bulunduğu için Berna ve Ferhat 19 ay boyunca cezaevine mahkûm ediliyor.

Sadece poşu taktığı için Cihan Kırmızıgül isimli bir üniversite öğrencisi 21 aydır cezaevinde.

Grup Yorum'un 1989 yılında çıkarttığı 'Gün Gelir/Cemo' albümüne ismini veren Cemo şarkısı, "Terör örgütünün faaliyetleri çerçevesinde suç işlemeye alenen teşvik eden, işlenmiş olan suçları ve suçluları öven nitelikte" bulunduğu gerekcesiyle suç unsuru sayılıyor.

Artvin'de protesto hakkını kullanan insanlar Hopa soruşturması adı altında toplanıyor ve 28 kişi hakkında 'THKP-C Devrimci Yol Devrimci Gençlik' dava açılıyor.
Üstelik bu davada, Lenin'in, Engels'in, Halit Çelenk'in, Stalin'in, Marx'ın kitapları 'yasaklı' sayılıyor.
Yine aynı davanın iddianamesinde sapı kırılmış, "Ankara Tabipler Odası Hekime Yönelik Şiddete Hayır" yazısı bulunan bir şemsiye, sarı-kırmızı-siyah renkli sopasız flama ve ÖDP yazılı flama da, suç eşyası sayılıyor.

KCK, Ergenekon, Devrimci Karargah ve sonu gelmeyen davalar. İnsanlar savunmalarını vermek için 3.5 yıl bekliyor bu davalarda.

Kitapların, şarkıların, bayrakların, flamaların suç olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Elinizi vicdanınıza koyarak, söyleyin bu ülkede özgürlük var mı?

Ama o özgürlüğün konusunda da, Başbakan ne diyor; "İstediğiniz kadar medyanın mensubu olun, özgürlüklerin de bir sınırı vardır. 25 kuruşa simit yok."

Bu cümleden ne anlıyoruz? 'Özgürlüğün sınırını da biz belirleriz.'

Bu kendi belirleme işinin yansımasını Abbas Güçlü'nün Genç Bakış programında izledik. Hemen öncesinde şunu hatırlatmakta fayda var. Abbas Güçlü ÖSYM skandallarını sürekli sayfasına taşıdığı günlerde Tayyip Bey ne söylemişti: "Diyorum ya görevlendirme var. Görevlendirenler de belli. Ben o kişinin sürekli bu işin üzerindeki kampanyasını ben söylüyorum. Delil belge falan değil. Sürekli mensubu olduğu yayın organının televizyonunda, köşesinde bu işi tahrik etti. Bunlar mahşeri vicdanda mahkum olacaklar. Gelecekte bedelini çok ağır ödeyecekler tabii."

Bu hatırlatmadan sonra Tayyip Bey'in bugün yaptığı açıklamayı da hatırlatalım; "Medya artık, emirle direktifle manşet atamıyor."

Abbas Güçlü'nün Genç Bakış programında ne olduğu ortaya çıktı? Bedelli askerlik konusunu 'iki karşıt grup' tartıştı. Ama baktık ki, karşıt grup dediğimiz 6 kişinin tamamı da Akp'li çıktı.

Şimdi toparlamak gerekirse, süreç bizi nereye getirdi? Süreç özgürlüklerin sınırlarını kendilerinin belirlediği, iki karşıt fikri bile kendilerinin tartıştığı, muhalefet yapılacaksa o muhalefeti de 'biz yaparız' mantığıyla, işi yalan dolana götüren koskoca bir terbiyesizlik tablosuyla karşı karşıyayız.

Daha önce de yazmıştım, her şeyi ele geçirme isteklerinden asla vazgeçmiyorlar. Şimdi bok atan çıkar mutlaka ama Milli Takım teknik direktörü bile direktifle belirlenmiştir. Spor Bakanı denen robotik cihaz "Gönlüm yerli adamdan yana" dedi ve apar topar Abdullah Avcı göreve getirildi. Şimdi 'hasiktir lan' diyeceksiniz de, Abdullah Avcı'nın milli takımın başına getirileceğini 3 yıldan bu yana söylüyorum. İki seçenek vardı önlerinde biri Ertuğrul Sağlam, diğeri de Abdullah Avcı'ydı. Sağlam biraz daha yıpranmış bir isimdi, o yüzden cepteki diğer isme yöneldiler.

Başa geçelim. Artık dinlediğimiz şarkılar, türküler; okuduğumuz kitaplar; taşıdığımız flamalar, bayraklar yasaklı durumda. Cezaevlerinde siyasi tutukluların sayısı her geçen gün artıyor ve üstelik hiçbiri hüküm giymeden tecrit koşullarında yargılanıyorlar.
Üniversiteli muhalif gençler, talepleri yüzünden, boyunlarında taşıdıkları poşular yüzünden cezaevlerinde çürütülüyor. Gazeteciler, yayınlamadıkları kitaplara, telefon görüşmelerine istinaden yine hücrelere atılıyor.

Biz şimdi bu tabloya bakarak, bu ülkede 'özgürlükler var' nasıl deriz?

Evet adalet var. Adalet artık kadın katillerinin daha az yargılanması için var.
Halktan para toplayarak, kurdukları boktan derneklerde o paraları iç edenler için var.
Haklarında adi suçtan yargılama kararı olmasına karşın, dokunulmazlık zırhına bürünenler için var.

Dünyanın afilli, fiyakalı yaldızlı kâğıtlar içine sararak, bize sunduğu Türkiye'nin adalet terazisi artık işlemiyor.

Şarkılar tehlikeli, kitaplar yasaklı, talepler suç unsuru. Meclis'te timsah gözyaşları dökerek, eleştirdikleri 12 Eylül'den tek farkımız askeri bir yönetim olmaması.

Faşizm sadece öldürmez. Faşizm aynı zamanda zalimin hakimiyetidir. Türkiye faşistlerin hakimiyetindedir, kimse kendini kandırmasın.

Bu yazıyı yazarken, Cemo dinledim, poşumu boynuma bağladım ve gözüm kitaplıkta Lenin'in 'Sosyalizm ve savaş' kitabına ilişti.

Ahmet Hamdi Tanpınar'ın dediği gibi "Zulmü her kabul ediş daha büyüğünü doğurur."

Kedisini kaybeden bir kişiden...


Az sonra öleceğim.
Son bir kez daha bak gözlerime.
Boşluğa diktiğime bakma, görür seni gözlerim.
Az sonra öleceğim.
Son bir kez daha gözgöze gel benle,
Son bir kez bakışlarımızla konuşalım.
Az sonra...
Çok uzaklara bakarmışçasına bir noktada takılıp kalacak yeşil gözlerim.
Sen en çok gözlerimi, bakışımı severdin, biliyorum.
Bir de asilliğimi...
Bir de sakinliğimi...
Şimdi daha da sakinleştim, değil mi?
Zaten üzdüm, bir de yormak istemem seni.
Az kaldı, birazdan öleceğim.
Ne telaşım kalacak ne ortada dolanan ilaçlarım.
Sahi, bu ilaç lekeleri çıkar mı bu bebekli battaniyeden?
Son bir kez gözgöze gel benimle.
Az sonra öleceğim.
Son bir kez kucakla beni,
Sıcaklığını özleyeceğim.
Ama en çok sen özleyeceksin beni okşamayı, biliyorum.
Kadife başımı öpmeyi özleyeceksin, koklamayı...
Patilerimi göğsüne dayayıp oturduğum anları hiç unutma.
Unutma o anki mırıltılarımı, mutluluğumu,
Mutluluğumuzu...

İstersen son bir defa okşa tüylerimi,
Son bir defa tüylerimin rengini kazı aklına.
Bak, başımın üstüyle kulaklarım renkli benim,
Kuyruğum bir de.
Bir de sırtımda tarçın rengi bir leke var.
Diğer yerlerim bembeyaz, unutma.
Unutma tüylerimin rengini.
Karnım ilaçlardan, kandan böyle kırmızı.
Çok kirlendim.
N’olur beni böyle hatırlama, e mi?
Ben hep temizdim biliyorsun.
Titiz kızım derdin bana ya zaten.
Beni hep temiz hatırla.

Az sonra öleceğim.
Son bir defa öp beni.
Ben senin çeneni yalayamam, hiç takatım yok.
Ama ben seni çok sevdim minicik kalbimle, bunu unutma.

Az sonra öleceğim.
Son kez tüylerimin arasına burnunu göm, kokla beni.
Hâlâ mis gibi kokuyorum bak.
Ben senin kokunu hiç unutmam, sakın korkma.
Son kez kavra yumuşacık patilerimi,
Bir de en çok patilerimin altındaki tüyleri severdin sen sahi.

Tut, öp patilerimi istersen, bak üşümüşler.
Sıcacık avuçlarının arasında son kez okşa.
Battaniyelerin içinde bebekler gibiyim.
Biraz küçüldüm mü ne?
Ben eski ben değilim...
Karnımda boydan boya dikiş izleri,
İlaçlar yapış yapış yapmış.
Kanlar bulaşmış o ipek tüylerime.
Gücüm olsa yalar temizlerdim biliyorsun,
Yine de sen beni temiz hatırla.

Az sonra öleceğim.
Beni yıllarca besledin, minnettarım.
Ama ben kısacık hayatımı sana adadım, bunu unutma.
Az sonra öleceğim.
N’olur üzülme, aklım sende kalmasın.
Hayat dediğin kısacık işte.
Ben, benimkini yaşadım, bitti.
Biliyorum, daha erkendi.
Ben de beklemiyordum henüz ölmeyi.
Ama ölümler hep erken gelirdi, değil mi?

Az sonra öleceğim.
İçim rahat gidiyorum, yalnız değilsin.
Tarçın, Mahzun, Beyaz, İpek...
Yalar temizlerdim, koynumda uyuturdum hepsini,
Üzerlerinde kokum kaldı benden hatıra.
Sana bensizliği unutturabilirler mi bilmiyorum,
Ama onları okşarken de beni hatırla...

Az sonra öleceğim.
Ben senle çok mutlu yaşadım.
Ne yatağını ne yastığını yasaklamadın bana, daha ne olsun.
Ne de sevgini...
Ne döktüğüm tüyler battı gözüne, ne saçtığım kumlar.
Beni sevdiğin için seni suçlayanlara hiç aldırmadın.
Beni kimse senin kadar sevemezdi, bunu biliyorum.
Hatırlıyor musun kucağına geldiğimde okuduğun gazeteni bırakırdın,
Ördüğün örgüyü.
Sigaradan nefret ederdim ben,
Sigaranı bile söndürürdün bazen, yeni yaktığın halde.
Ben yatmak için seni beklerdim sabırla,
Sen beni göğsüne alırdın sevgiyle.
Ne zaman sevgini istesem verdin bana, sakınmadın.
O sıcak geceleri hiç unutmam ben,
Sen de unutma.

Az sonra öleceğim.

Sana resimlerden gülümseyeceğim artık.
Belki bakamayacaksın, için kanayacak gözlerime bakarken.
Pişmanlıklar yaşayacaksın benden yana,
Acabalar, keşkeler...
Bunu yapma.
Beni hepten kaybedeceğini bilseydin kıyamazdın, biliyorum.
Doktor amcalara beni teslim ederken korkudan ben titrerken,
Sen ağlıyordun.
Gördüm, en son gözyaşların kaldı aklımda,
Bir de telaşın...

Dışarıda yağmur yağıyordu,
Sen üşüyordun.
Ben korkuyordum.
Yapayalnızdık ikimiz,
Bir sen vardın kocaman hastanede, bir de ben.
Bir de aramızdaki kocaman sevgi...
Bir de hissettiğim o kocaman acılar vardı.

Ameliyatım bitince yağmur dindi,
Ama acım dinmedi.
Bunları üzül diye söylemiyorum,
Kader işte,
Ne olur kendini suçlama...
Sen beni sevdiğinden canımı yaktırttın, biliyorum.
Hiç aklımıza gelmemişti böyle olacağı, artık ağlama.
Yoksa hiç kıyar mıydın bana?
Bir gün kaybolmuştum, hatırlıyorum da,
Delirecek gibi oluşun, perişanlığın...
Beni bulduğunda sarılmandan anladım kalbindeki yerimi.
Ne çok sevildiğimi bir daha anladım.
Yine gidiyorum.
Ama bu sefer döner diye boşuna umutlanma.

Az sonra öleceğim.
Son kez beni balkona çıkar, günbatımını göster bana.
Pötibör bisküviyi çok severdim, biliyorsun.
Çayın yanında her bisküvi yediğinde,
O vanilya kokusunda,
Beni hatırla.

Az sonra öleceğim.
Acı miyavlamalar bırakacağım kulağına son kez, hazır ol.
Belki hatırlamak istemeyeceksin ama;
Sana veda inlemelerim onlar, bil ve korkma.
Kedilerin vedası öyle olur işte.
O zaman minik bedenime son kez sarıl, beni sensiz bırakma.
En son sıcaklığın kalsın üşüyen bedenimde.
Bir de burnumda kokun...
Gittiğim yerde çok ihtiyacım olacak.
Sımsıcak sarıl bedenime, artık canım yanmaz, korkma.

Az sonra öleceğim.
Artık hayâlinde sev beni,
Ben seni orada bekleyeceğim.
Unutma.

Az sonra öleceğim,
Elveda...

Not: Bir arkadaş gönderdi bunu. Kedisini kaybeden biri yazmış. Fena oldum lan, öyle böyle değil. Canım kızlarım, bugün yaş mama alacağım size

17 Kasım 2011

MAA klasiği



Az zamanda çok işler beceren (!) ve futbolu siken bu şahsiyetten eylemlerini sürdürmesini bekliyoruz.

Taraftarsız futboldan sonra, ağırlık topuyla futbol, stadyumsuz futbol, kale direksiz göz ayarı ile futbol, ofsaytsız-penaltısız futbol gibi çığır açabilecek konularda atılımlar bekliyoruz.

Şike-teşvik de yasallaşsın.

Lan siktiniz futbolu, siktiniz...

16 Kasım 2011

Bülent Ersoy bu kadar dönmedi be!


Tarih: 18 Mart 2011
Yer: Esenboğa Havalimanı

BAŞBAKAN ERDOĞAN, CHP'NİN BEDELLİ ASKERLİK PROJESİ HAKKINDA NE DEMİŞTİ?

"Bunun neresi proje? Böyle proje mi olur? Böyle ayak üstü yolda giderken proje açıklanır mı? Kiminle oturulmuş ne konuşulmuş? Bir defa sokakta bakıyorsunuz birileri bir şeyler söylüyor.

‘Bedelli askerlik gelecek mi gelmeyecek mi? Olur mu olmaz mı? Ne getirir ne götürür? Şu anda halkımızın bu noktadaki tavrı nedir? Bu ülkede parası olan var olmayan var. Şimdi siz kalkıp da parası olana bedelli askerlik, ‘buyur kullan’ diyeceksin. Parası olmayana ‘O da gitsin askerlik yapsın’ diyeceksin.

Bunu adalet terazisine oturtmak durumundasınız. Bu eğer o kadar rahat bir şey olsaydı, benim vatandaşımın halkımın belli bir kesimini mağdur etmeyeceğini biz bilseydik inansaydık biz bunu kabul ederdik. Hiç bunu bugüne kadar bekletmezdik.

Nasıl ki biz polisimizin askerlikle ilgili haklı talebini masaya getirdik ve yıllarca çözülmeyen bu sorunu silahlı kuvvetlerle oturup konuşarak çözdük. Bunun yanında sözleşmeli er ile ilgili konu, hudut birlikleri ile ilgili attığımız adımlar, bütün bunların hepsi ayakta yolda giderken yapılan işler değil.

Ülkenin mevcut durumu değerlendirilerek konuşularak, bunun bütçesi nedir ne değildir? Ne getirir ne götürür? Hep bunlar değerlendirilerek yapılmıştır.

Fakat görüyorum ki ana muhalefet partisi ‘bir şey yapabildim’ diyebilmek için, bu tür adımları attığını göstermek için her an bu tür açıklamaları yapıyor. Bizim şu anda gündemimizde böyle bir durum yok.

Gerçekten böyle bir konunun üzerinde durulması gerekiyorsa biz bunu seçimden sonra kalkarız böyle birşeyi ancak referanduma taşırız ki halkımız bunun kararını versin. Çünkü ben şahsen böyle bir sorumluluğun altına Tayyip Erdoğan olarak giremem.
Çünkü parası olan var olmayan var. Parası olan bastıracak parayı askerlikten kurtulacak, parası olmayan gidecek askerlik yapacak. Kimlerle görüştüysem ben kenarda köşede, izbe yerlerde vatandaşım sıcak bakmıyor. Biz bu yola çıkarken kimsesizlerin kimi olarak çıktık. O zaman sormamız lazım. Ona göre de adımımızı atarız.”

Neyse tarih filan yazmıyorum. Haftaya bedelli askerlik yasa haline gelecek. Bizim halk bayılıyor böyle "Ben halkıma sorarım" dendiği zaman, adam yerine konulduğunu sanıyor. Lan, kimse sizi adam yerine koymuyor, anlayamadınız mı? Hele hele Akp iktidarının umrunda değilsiniz.

Marttan Kasım'a 8 ay geçti, her şey birdenbire değişiverdi. Sorun bedelli filan değil, karşı çıktığım yok. Askerliği tamamen reddediyorum çünkü. Sorun, Başbakan sıfatı taşıyan bir adamın, her söylediğinin yalan çıkması. Ne söylerse söylesin, kendi kendini yalanlıyor.

Sesini duyduğumda, ekranda gördüğümde artık midem kendisini kaldırmamaya başladı.

Anadolu Ajansı haberinden ne anlıyoruz?

Sultan Abdülaziz’in Hariciye Nazırı Keçicizade Fuat Efendi’nin, İstanbul Boğazı’ndaki yalıların üzerindeki mühürlerin ne anlama geldiğini soran yabancı sefirlere, "Bizim devletimizin en büyük sigorta şirketinin amblemidir" yanıtını verdiği bildirildi.

Araştırmacı-Yazar Talha Uğurluel, İstanbul Boğazı’nda Osmanlı’dan kalma yalıların giriş kapılarının üzerinde bazı mühürler bulunduğunu belirterek, ecdadın inancını mimariye muhteşem bir yazıyla yansıttığını anlattı.

O evlerin alınlıklarında "Maşallah, Barekallah, Ya Hafız" yazdığını ifade eden Uğurluel, "Allah muhafaza etsin, korusun, hıfz etsin manasında bu yazılar konulmuş" dedi.

Günümüzden 100 yıl Önce Sultan Abdülaziz’in Hariciye Nazırı Keçicizade Fuat Efendi’nin, İstanbul’a davet ettiği İngiliz, Alman, Fransız ve Rus hariciye nazırlarının "Maşallah" yazan bir alınlığı göstererek, "Paşa, sokakları gezerken, yalılarda gördüğümüz bu yuvarlaklar neyin nesi?" diye sorduğunu anlatan Uğurluel, şu bilgileri verdi: "Maşallah kelimesini bir yabancıya anlatmak zordur. Paşa, zehir gibi bir zekaya sahip. Diyor ki ’Bu gördüğünüz kapı ve pencere alınlıklardaki yazılar, bizim devletimizin en büyük sigorta şirketinin amblemidir.’ Paşa’nın verdiği cevap muhteşem.
Çünkü bizim bir tevekkül anlayışımız vardır. Allah’a havale ederiz. Anadolu ifadesiyle sağlam kazığa bağlarız. Allah’a havale ettiğinizde hiçbir şey olmaz. Kainatın yaratıcısı, kainatı elinde tutan elbette sizi muhafaza edecektir. Yalılara bu yazılar, Allah yalıları korusun diye yazılmıştır."


Uğurluel, bir tarihi konakta ise Eshab-ı Kehf’in isimlerini gördüklerini belirterek, "Bu da, nasıl Rabb’imiz 300 yıl boyunca onları bir mağara içinde muhafaza etti, o mübareklerin ismini evimize yazalım da onların yüzü suyu hürmetine bizim de evimiz koruma altında olsun’ anlamına geliyor" dedi.

Adam haklı. Ülkeyi yöneten adamlar da; depremi, seli, felaketi Allah'a havale ediyor, gerisine karışmıyor. TOKİ'den sorumlu Bakana soruyorlar, "TOKİ'nin yaptığı evler depremde yıkılır mı?" Bu da yanıt veriyor: "Allah bilir."

Bu anlayış zaten halkta hakim bir anlayıştır, böyle sikimtrak araştırmacılarla, haberlerle daha fazla aşılanmaya çalışılıyor.

15 Kasım 2011

Poşu taktı, terörist ilan edildi


BASINA VE KAMUOYUNA

Galatasaray Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümü öğrencisi Cihan Kırmızıgül, yirmi bir aya yakın bir süredir Tekirdağ F Tipi Kapalı Cezaevinde tutuklu.

Kağıthane’de bir markete molotof kokteyli atılmasından iki saat kadar sonra, olay yerine yakın bir durakta otobüs beklemekte olan Cihan, boynunda taşıdığı poşu dışında, kendisini olayla ilişkilendirecek en ufak bir şüphe nedeni bulunmaksızın gözaltına alındı ve ardından "gizli tanık" sıfatı taşıyan bir kişinin ifadesine dayanılarak tutuklandı.

Kovuşturma süreci zarfında söz konusu gizli tanığın olay yerinde Cihan Kırmızıgül’ü görmediğini açıkça beyan etmesine, dava dosyasına başkaca delil eklenmemesine ve bizzat iddia makamının tahliye ve beraat yönünde mütalaa vermesine karşın mahkeme heyeti, tutukluluğun devamında ısrar etti.

Tutukluluk nedeniyle infaz kurumunda geçirdiği bu iki yıllık süre boyunca Cihan yalnızca özgürlüğünden değil, yüksek öğrenim hakkından da yoksun bırakıldı.

Aşağıda imzası olan Galatasaray Üniversitesi çalışanları olarak biz; öğrencimiz Cihan’a uygulanan tutuklama tedbirinin başından beri hukuka aykırı ve orantısız olduğunu savunuyor, süreler uzadıkça da giderek telafisi imkansız bir mağduriyete dönüştüğüne inanıyoruz.

Bu davanın takipçisiyiz. 16 Kasım 2011 tarihli duruşmada tutuklamanın devamının hangi somut gerekçe ya da olgulara dayandırıldığının artık açıklanmasını ya da Kırmızıgül’ün salıverilmesini istiyoruz.

Yard. Doç. Dr. Özgür ADADAĞ
Öğr. Gör. Tuba AKINCILAR
Ar. Gör. Dr. Özge AKSOYLU
Ar. Gör. Dr. Güçlü AKYÜREK
Prof. Dr. Mehmet ARDA
Ar. Gör. Zeynep ARIKANLI
Öğr. Gör. Esra ATUK
Yard. Doç. Dr. Ömer AYGÜN
Ar. Gör. Gözde AYTEMUR
Yard. Doç. Dr. Nazlı ÜLBAY AYTUNA
Doç. Dr. Şebnem GÖKÇEOĞLU BALCI
Ar. Gör. İlke BEREKETLİ
Ar. Gör Dr. Savaş BİÇER
Ar. Gör. Tolga BİLENER
Prof. Dr. Özden CANKAYA
Doç. Dr. Birol CAYMAZ
Ar. Gör. Ayşe YILMAZ CEYLAN
Ar. Gör. Dr. Burak ÇELİK
Ar. Gör. Dr. Tolga ÇEVİKEL
Yard. Doç. Dr. Didem DANIŞ
Ar. Gör. Başak DEMİR
Yard. Doç. Dr. Hüseyin Murat DEVELİOĞLU
Prof. Dr. Zeynep DİREK
Ar. Gör. Seçil DOĞUÇ
Ar. Gör. Gaye ÇANKAYA EKSEN
Doç. Dr. Yeşeren ELİÇİN
Doç. Dr. Murat ENGİN
Ar. Gör. Osman ERGÜL
Yard. Doç. Dr. Vesile Sonay EVİK
Ar. Gör. Dr. H. Deniz Ege GÖKTUNA
Yard. Doç. Dr. Bilge ÖZTÜRK GÖKTUNA
Öğr. Gör. Nazlı ÖKTEN GÜLSOY
Doç. Dr. Serhat GÜNEY
Ar. Gör. Dr. Zeynep GÜNEY
Ar. Gör. Dr. Birden GÜNGÖREN
Ar. Gör. Dr. Ayça AKARÇAY GÜRBÜZ
Doç. Dr. Burak GÜRBÜZ
Prof. Dr. Yasemin GİRİTLİ İNCEOĞLU
Prof. Dr. Ahmet İNSEL
Yard. Doç. Dr. Verda İRTİŞ
Doç. Dr. Saadet İYİDOĞAN
Ar. Gör. Barış KARA
Ar. Gör. Dr. Mehmet KARLI
Ar. Gör. Ayşecan KARTAL
Ar. Gör. Belgin KAYGAN
Ar. Gör. Dr. Sedef KOÇ
Doç. Dr. Ahmet KUYAŞ
Doç. Dr. Haluk LEVENT
Ar. Gör. Dr. Pınar MEMİŞ
Ar. Gör. Dr. Özgür MUMCU
Ar. Gör. Alber Erol NAHUM
Ar. Gör. Dr. Cem ÖZATALAY
Öğr. Gör. Füsun ÖZBİLGEN
Ar. Gör. Özgürol ÖZTÜRK
Ar. Gör. Selin PELEK
Ar. Gör. Dr. Sezgin POLAT
Doç. Dr. Kerem RIZVANOĞLU
Ar. Gör. Menent SAVAŞ
Ar. Gör. Zeynep SAVAŞÇIN
Yard. Doç. Dr. Selcan SERDAROĞLU
Ar. Gör. Dr. Seçkin SERTDEMİR
Ar. Gör. Dr. Ceren SÖZERİ
Ar. Gör. İdil ENGİNDENİZ ŞAHAN
Ar. Gör. Mutlucan ŞAHAN
Doç. Dr. Hülya UĞUR TANRIÖVER
Öğr. Gör. Beyza TEKİN
Öğr. Gör. Dr. Ayşe TOY
Yard. Doç. Dr. Ruhi TUNCER
Doç. Dr. Nilgün TUTAL
Ar. Gör. Merve TİRYAKİOĞLU TÜMERK
Ar. Gör. Dr. Özgür TÜRESAY
Doç. Dr. Buket TÜRKMEN
Yard. Doç. Dr. Ayşegül ULUS
Yard. Doç. Dr. Mustafa ULUS
Ar. Gör. Dr. Özen ÜLGEN
Prof. Dr. Dilruba ÇATALBAŞ ÜRPER
Prof. Dr. Füsun ÜSTEL
Ar. Gör. Ece VİTRİNEL
Prof. Dr. Duygun YARSUVAT
Ar. Gör. Yusuf YILDIRIM
Ar. Gör. Cemil YILDIZCAN
Ar. Gör. Dr. Gülşah KURT YÜCEKUL
Yard. Doç. Dr.Hakan YÜCEL
Ar. Gör. Dr. İrem ZEYNELOĞLU

13 Kasım 2011

Milli Takımın başına Jeffrey Lee geçerse Dünya Kupası'nı alırız


30 Mart 2010 tarihinde Vatan Gazetesi'nde Gökmen Özdemir imzalı bir haber yayımlandı. 5 Galatasaraylı futbolcu, Rijkaard'ın oynattığı futbola eleştiri yöneltiyor ve şunları söylüyor: "İleride baskı yapmamızı istemedi. Biz kendi kendimize arada baskı başlattık. Zaten ileri ucumuz baskı yapacak bir yapıda değil. Baskı yapmadan Ali Sami Yen’de maç kazanılır mı? O zaman nasıl iç saha avantajını kullanacağız? Hoca hâlâ Türkiye’yi anlayamadı. Bu ligin ne kadar zor ve mücadeleye dayalı olduğunu çözemedi... Bizim tanıdığımız, bize anlatılan Rijkaard bu olamaz. Takım içi adaleti de sağlayamıyor. Elano ve Giovani’ye yer açmak için denemediği taktik kalmadı. Galiba Dünya Kupası için Elano ve Giovani’nin forma garantisi var.

Rijkaard bu takımın 4-3-3 oynayamayacağını anlamadıysa artık çok geç. Biz kendimizi biliyoruz, takımı görüyoruz. Böyle oynayamayız. Ali Sami Yen’de de çift forvetle oynamalıyız. Deplasmanda da! G.Saray tek forvetle maça çıkmaz. Orta sahanın göbeğinde bir türlü istikrar sağlayamadık. F.Bahçe maçında Elano dökülürken, Balta’yı sola, Caner’i onun önüne koymayı bile düşünmedi Rijkaard. Bize gerçekten yazık oluyor. Çok rahat şampiyon olacağımız ligde sırf hocanın inadı ve yanlış yabancı tercihleri sebebiyle avantaj kaybettik."


Şimdi Hırvatistan'dan 3 yiyen günümüz Türkiye'sine dönüyoruz. Milliyet gazetesinden Nevzat Dindar'ın imzalı haberde Arda Turan şunları söylüyor: "Hiddink’in tercihleri bu sonucu hazırladı. Özellikle forvet bölgesinde büyük sıkıntı yaşadık. Hocamız, Burak’ı ilerde tek başına oynattı, böylece gol bölgesinde etkisiz kaldık. Allah aşkına, kendi sahamızda oynuyoruz. Ama ilerde bir tek Burak. Hücum bölgesinde en az 3 oyuncunun olması gerekirdi. Ne yazık ki, Hırvatlar’ı gözümüzde çok büyüttük. Rakimizin Dünya sıralamasındaki yerine göre hocamız çekingenlik gösterdi.

Hiddink’in, oynatmak istediği kontrollü futbol Türk oyuncusunun yapısına ters. Kenarda sizi yöneten hocanız eğer futbolcusuna güvenmiyorsa, zaten maça 1-0 geride başlarsınız. Öyle de olmadı mı? Oysa 2008’de Avrupa şampiyonu olduğumuzda Türk oyuncusunun karakteristik yapısına uygun şekilde her maçı son dakikaya kadar kovaladık. Bugün (önceki gece) ikinci dakikada maç bizim için bitti"


Testi kırıldıktan sonra yol gösteren çok olurmuş. Hoş, testiyi zaten Eminönü'nde 3 tanesi 1 TL'ye satılan boktan yapıştırıcıyla, biraraya getirdiğimizi görmemek aptallıktı ya, yine de iki kelime edelim.

Türkiye'de işler şu yukarıda görülen örnekteki gibi yürüyor. İşler iyi gittiğinde vezirsin ama rüzgâr tersine döndü mü rezilin önde gidenisin. Haa bunu söylerken, Hiddink'i savunmuyorum. Zaten gelişi baştan hataydı. 9 aya yakın bir ülkenin ulusal takımı teknik direktör bekledi, ha bugün ha yarın gelecek diye. Hiddink İngiliz basınına, emekliliğini açıklamışken, bizim süper zeki yöneticilerimiz, "Hadi ulan, bizden de sana emekli ikramiyesi" diyerek, kendisine görev verdi.

Hiddink'ten ya da başka isimlerden bağımsız, "Biz neden bu haldeyiz?" sorusunu sorduğumuzda, karşımızda basınından taraftarına, federasyonundan futbolcusuna kadar pek çok parametre çıkıyor.

'Bu ülke topraklarında futbol oynayan adamların hiçbiri profesyonel değil'in altını bir çizmek lazım. Transfer dönemlerinde atacakları imza günü dışında, profesyonel kelimesinin içini dolduracak tek bir davranışları bile olmaz. Teknik direktörünün arkasından iş çeviren, onu göndermek için basını kullanan, taraftara oynayan, senede milyonlarca dolar kazanıp sürekli 'vefa, vefa' diye ortalarda dolanıyorsanız, Türkiye'de futbolcusunuz demektir.

Şu yukarıdaki iki olay örtüştüğü için Arda'nın adını anıyorum, yoksa kendisi benim için Galatasaray'ın eski bir futbolcusundan ibaret, tıpkı Caner Erkin, Lukunku ya da Adrian Knupp gibi. Herif Rijkaard gibi, Hiddink gibi iki futbol adamına nasıl futbol oynanması gerektiği dersini (!) veriyor. Bu dersi verirken de, çalıntı replikler kullanıyor, "Avrupa şampiyonu olduğumuzda Türk oyuncusunun karakteristik yapısına uygun şekilde her maçı son dakikaya kadar kovaladık" diye. Rijkaard AC Milan efsanesinin bir parçasıyken, ona, Hiddink'e akıl veren, taktik söyleyen herif Bayrampaşa semt pazarına portakal olarak düşmemiş bile ama ikisinden de iyi biliyor.

Kılavuzu karga olanın burnu boktan çıkmazmış, bu salakta da aynı şey. Bunların kılavuzu "Türk futbolcusu duygusal futbol oynar" diyen herif. Bu 'duygusal futbol' da dünya futboluna bizim kıyağımız olsun. Söz ettiği şey, her şartta futbolcunun sırtının sıvazlanması, "hadi aslanlarım" diye gaza getirilmeleri, elinde sopa bulunan, despot ama aslında Kadir Savun yüreğine sahip, babacan teknik direktör modeli.

"Peki birader, sen hani profesyoneldin?" diye sorası geliyor insanın ama o olguyu imzayı attıkları yerde bırakıveriyorlar.

Diyor ki, "Avrupa şampiyonu olduğumuzda Türk oyuncusunun karakteristik yapısına uygun şekilde her maçı son dakikaya kadar kovaladık." Ah benim salaktan bozma, aptaldan rol çalan, embesile öykünen Türk futbolcu modelim, Cech elinden o topu kaçırmasaydı, sen neyi kovalayacaktın acaba?

Dönelim spor basınına. Her gelen teknik direktöre efsane yaftası yapıştıran, gönderileceği anladığında kıçına teneke bağlamaktan geri durmayan, masa başında ahkâm kesen ama bir boktan haberi olmayan insan topluluğuna yani.

Bu ülkede kendisine köşe yazarlığı verilen adam, "Ben Modric'in adını 2008'den beri duymadım" diyor. Şimdi bu moronumsu canlı, futbol yazarlığı yapıyor ama Modric'in adını duymuyor. Kıvamı tam tutmamış bu arkadaş milli takım düzeyinde maç izlemediğini belli ediyor. Onu geçtim Şampiyonlar Ligi izlemiyor. Bunu da geçtim, dünya basınını takip etmiyor. "Adını duymadığım" dediği Modric'in, İngiltere'deki kulüplerin yarısının peşinde olduğunu, bilmeyen bu şahıs ve benzerlerinin futbolla ilintili tek bildiği şey Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş ve Trabzonspor. İzlediği maçlarda, bu takımlar kimlerle oynuyorsa, birkaç kelam da onlar hakkında edebilir belki.

Arkadaş, bu senin işin mi? İşinle ilgili hiçbir bok bilmeyeceksin, dersine çalışmayacaksın, sonra ahkâm keseceksin. Lan bir ilerleyin artık, teknoloji çağındayız. Singapur Ligi'ndeki Gombak United-Tanjong Pagar maçını bile izleyebilecek dönemdeyiz ama sen Modric'in adını duymuyorsun. Adama götüyle bile gülmezler lan!

Senede 1.5 milyon dolar kazanan, 'Türkiye'nin en iyi ve en objektif yorumcusu' herif, yorumlayacağı maçta Hırvatistan hakkında bilgi sahibi değil. Sağ bekine 'forvet' der, gol atan oyuncu için "Bu hangi takımda oynuyor?" der, "Normal oynasak yeneriz" diye, tam da Arda ve onun gibileri için sözümona gaz verir.

Oğlum, siz niye bu işi yapıyorsunuz lan! O kadar para kazanıp, bir bok bilmeyeceksin, sonra sağa-sola laf atacaksın. İnsan aynaya bakamaz, hak etmediği parayı kazanınca, nasıl rahat uyuyorsunuz, anlaşılır gibi değil.

Gelelim futbolun yönetenlerine. Ben 'yöneten' diyorum da, pozisyon itibariyle öyleler. Yoksa bildiğin yönetiliyorlar. Yayıncı kuruluşu, siyasal erki, UEFA'sı, kulüp başkanları filan bunları parmağında çeviriyor, götlerine gazyağı sokup, alev çıkartırıyorlar bunlara.

Futbolu nasıl yönettiklerini yazdan beri görüyoruz. Her aldıkları karar skandal. Kimseye sormadan kupa statüsünü değiştiriyorlar, herkesin rızasını almadan ligin şekli değiştiriliyor, birilerinin götünü kurtarmak için, UEFA kapılarında pazarlık yapıyorlar.

Türkiye'de futbol, kitlelerin uyuşturulması için müthiş bir araç. Eskiden haftada bir bilemedin iki gün konuşulan futbol, her gün oynanan maçlar nedeniyle süreklilik kazandı. İşin ilginci, insanları uyuttukları spor, yerlerde sürünüyor. Futbolcusu teknik direktörüne akıl veriyor, gazetecisi konu hakkında bilgi sahibi değil, taraftarı skora göre destek veriyor v.s. v.s.

Ülke futbolunun büyük bir çöküş içinde olduğunu, pastanın dilimleri için yürütülen kayıkçı kavgasını görmemek aptallıkla eşdeğer.

Şimdi yerliydi, yabancıydı, Avcı'ydı, Sağlam'dı diye bir süre oyalanırız. İsim bulunur, bugün teknik direktörünü eleştirenler, gelecek isim gidene kadar susar, işler kötüye gittiğinde onu da "Zaten tecrübesi yoktu" eleştirir, ülkede 2014 hayalleri kurulur, ona da gidilmezse bir kurban bulunur, yolumuza devam ederiz.

Galatasaray için söylemiştim, aynısını Milli Takım için de dile getireyim; önce yeniçerileri temizlesinler, sonra futboldan para kazanan ama konudan bihaber asalakları yok etsinler, taraftar diye vandal, futbolcu diye andaval tipleri spatulayla kazısınlar. Sonra göreve Gombak United teknik direktörü Jeffrey Lee bile gelse, bugünkü durumdan daha kötü olunmaz.

Bu işleyiş devam ettiği sürece göreve Alex Ferguson, Jose Mourinho ya da Pep gelse, onların da ağzına sıçarız, emin olun.