19 Aralık 2012

Hareket


Almanya'da "Bir şey sorabilir miyim?" anlamı taşır.
İngiltere'de "Saat 1'de buluşalım" anlamı taşır.
Fransa'da "Bir bakar mısınız?" anlamı taşır.
Finlandiya'da "Bu birrrrrr" anlamı taşır.


Yunanistan'da "Çık hele aradan" anlamı taşır.
İskoçya'da "İki arada bir derede" anlamı taşır.
Norveç'te "İkisi bir arada" anlamı taşır.
Arnavukluk'ta "Pencereden baksana" anlamı taşır.


Moritanya'da "Kolum ağrıyor, bir ovalasana" anlamı taşır.
İsveç'te "Pazularım ne kadar da güzel değil mi?" anlamı taşır.
Bulgaristan'ta "Katibime 'kol'alı da gömlek ne güzel yaraşır" anlamı taşır.



İtalya'da "Sen sıfırsın" anlamını taşır.
İzlanda'da "Oooooooooo" anlamını taşır.
Kamerun'da "Meydanda buluşalım" anlamını taşır.
Portekiz'de "Okey" anlamı taşır.
Fenerbahçe camiasında "İlk kırmızı kartımı gördüm" anlamı taşır.


Bu son hareket de, olsa olsa dolma tarifi, okey'in pekiştirilmiş hali ya da "İlk kırmızı kartımı gördüm, işte bu da bir demek" anlamında olsa gerek. 

Bu kadar hacıyatmaz kıvamında bir camia olamaz sanırım. "Futbolcumuza linç başlatıldı" diye ağlayanlar mı dersiniz, "8-9 maç ceza verilirse bu ülkenin parası gidiyor" diye mi ararsınız. 

Zeka sınırlarını zorlayan demeçler veren bir başkana sahip olmak, hakikaten büyük gurur ve onur vesilesi. Yenildiği bir maçtan sonra yuva çocuklarını kıskandıracak nitelikteki "Ülkenin parası gidiyor" beyanatı karşısında söylebilecek bir şeyim yok.

Meireles'in yaptığı hareketi savunmaya çalışan tüm gerizekalılara, Türkiye'de ve dünyanın her yerinde aynı anlama gelecek bir hareketi göndermek lazım.

Size gelsin...


17 Aralık 2012

İsterseniz kusura bakın ama orospu çocuğusunuz


Maçla ilgili bir şey yazmayacağım, daha farklı bir skor bekliyordum, boktan bir oyun oldu Galatasaray kazandı.

Raul Meireles, 82. dakikada ikinci sarı karttan kırmızıyla oyundan atıldıktan sonra önce hakeme 3 ya da 4 kez dönüp dönüp 'ibnesin' anlamına gelen bir işaret yaptı, ardından suratının ortasına tükürdü.

Maçtan sonra bunun haber olup olmayacağını merak ettim. Hürriyet, Milliyet, Habertürk, Ntvspor, Lig Tv, Posta, Vatan, Radikal gibi medya kuruluşlarının internet portallarına baktım. Herkes söz birliği etmişcesine bu olaylar sanki hiç yaşanmamış gibi sadece "Kırmızı kart doğru mu?" ve "Fenerbahçeli yıldız Meireles bir ilki yaşadı" şeklinde verilmişti haber.

Bekledim, bekledim, biraz daha bekledim. İçimden "Kötü niyetli olma, belki geç girerler" diye geçirdim. Ama maçın bitmesinin ardından 3 saat geçmesine rağmen Meireles'in hakeme defalarca yaptığı 'ibnesin' işareti ve suratının ortasına ılıman Portekiz ikliminden kopup gelen tükürüğünü haber yapmaya değer görmemiş şanlı Türk medyası.

12 Ağustos 2012 tarihindeki haber portallarına baktım. Maç haberinin önünde "Engin hakeme saldırdı", "Kaç maç ceza alacak?" haberlerinin geçtiğini gördüm. Evet, Engin'in hareketi de su götürmez derecede haksızdı, yapılmaması gerekirdi ve cezasız kalmamalıydı. Buraya kadar tamam mı? Tamam.

Bu yavşak medya (sadece spor medyası demiyorum, medya külliyen yavşak çünkü) bir futbolcunun, hakemin suratının ortasına tükürmesini haber değeri olarak görmüyor. Ya da hakeme "Oğlum, sen ibnenin önde gidenisin, hatta bayrak taşıyanısın" hareketini de haber değeri olarak görmüyor.

Tabii ya, her gün biz yaşıyoruz ya bu hareketleri (!) Amacın ne olduğu belli, yaşanmış bir olayı gözlerden ırak tutarak, verilecek cezanın minimum seviyesine indirilmesi. Neden? Çünkü bu yavşak kurumların başındaki heriflerin tamamına yakını Fenerbahçe sevdalısıdır. Ehh haber hiçbir yerde görülmezse de, yangından mal kaçırmak da kolay olur.

Bu olay hakem raporlarında nasıl yer alacak?
Raul Meireles'e kaç maç ceza verilecek?
Yavşak Türk basını bu olayı haber haline getirecek mi?

Şu hareketleri Melo ya da Engin yapmış olsaydı, şu an ortalık yangın yerine çevrilmişti. Şu an ölü taklidi yapan haber siteleri, "Terbiyesiz Melo hakemin yüzüne tükürdü", "Engin'den görülmemiş terbiyesizlik", "Melo hakeme i..e dedi", "Engin uslanmıyor, bu kez haddini aştı" diye birbirinden yaratıcı başlıklar atıp, tüm ülkenin önüne atıvermişti ikisini de.

Ama yoooooooooook, Fenerbahçeli çocuklar yapmaz öyle şey. Baksana kariyerinde ilk kırmızı kartını görmüş, kesin bunun altında bir hinlik olmalı, değil mi? Onlar mağdur, Temmuz sürecinden bu yana işkence ediyorlar, eziliyorlar, ayrıca cezaları da bitmedi. Ha canım haa!

Hah işte, hepsini topla-çarp, böl-çıkar, Fenerbahçe'nin bu ülkede medya tarafından nasıl korunup kollandığını gör. Engin için götünü yırtan yavşak medya, Meireles'in terbiyesizliklerine ve hakemin suratının ortasına tükürüğünü görmüyor, görmezden geliyor.




Sonra aynı yavşaklar medya etiğinden, medyanın insanların haber alma özgürlüğünü sağladığından dem vururlar. Namustan söz edecek, son insanlarsınız. İster kusura bakın, isterseniz bakmayın ama alayınız orospu çocuğusunuz.

14 Aralık 2012

Bazen taraftarlığından utanırsın, hem de çok


Takım taraftarı olmanın çok zaman, berbat yönleri vardır. Tabii bu görebilenler için berbattır, göremeyenlere, her yapılana bir savunmayla karşı çıkanlara, holiganlık edebiyatıyla taraftarlık ruhundan söz edip vandallığa kılıf uyduranlar için böylesi 'berbat' bir duygu yoktur.

Daha önce yazmıştım, bir Galatasaraylı olmama karşın, renklerini sevdiğim takımımdan utandığım zamanlar oldu. Bunlardan biri de Oktay Akdemir yani nam-ı diğer Mühendis Oktay'ın iğrenç bir biçimde katledilmesidir.

Ne diyeyim bilmiyorum, 30-40 kişinin kalaslarla, demirlerle, farklı renkte bir kaşkol giydi diye linç edilmesi ne aklıma, ne mantığıma, ne de vicdanıma sığmıyor.

Olayın tek tanığı Barış Tut, kaleme aldığı 'Futbol nedir ki' kitabında olay anını şöyle anlatıyor: "Bir anda binlerce insan doluştu Mecidiyeköy caddelerine. Önce beşiktaş taraftarı çıktı dışarıya. Kalabalığın arasına karışarak buluşma noktasına gittim. Epey sonra Galatasaray taraftarları göründü. Süreyya erken davrananların arasında, çabucak geldi sözleştiğimiz yere. 

Geldiğimiz gibi, yürüyerek dönmeye karar verdik. Biraz arkamızda yaklaşık elli kişilik bir grup, ellerinde sopalar ve demir çubuklarla küfürler ederek ilerliyordu. Grubun liderliğini uzun boylu, sarışın ve yüzünü atkıyla örtmüş bir genç yapıyordu. 
Elinde kalas gibi kalın bir sopa vardı. arkamızdan geldiklerini bilerek, ama hızlanmadan, dikkatle yürüyüşümüzü sürdürdük. Şişli yolu üzerindeki bir durakta, demirlere yaslanmış sessizce duran genç bir adama şöyle bir gözümüz takılmıştı ama hemen arkamızdan gelen ve artık yoldan geçen araçları taciz etmeye başlayan grup ona vahşi hayvanlar gibi saldırdı. sopalar çoktan yere serilmiş adamın üzerine inip kalkıyordu. 
Adamın hareketsiz duran bedenine sayamadığımız kadar çok tekme indirdikten sonra çemberi genişlettiler. Sarışın genç, elindeki sopayla son darbeyi vurduktan sonra, izlendiğinin bütünüyle bilincinde olarak, başını kaldırdı ve çevresini süzdü. O nefretle bakan gaddar gözleri unutmak kolay olmayacaktı..."

Acı olan ne biliyor musunuz? O gün, İtalya'dan Beşiktaş'ını izlemek için maça gelen bir gence onlarca kişinin saldırması, içlerindeki nefreti oluk oluk akıtması. Boktan bir savunma olsun diye söylemiyorum ama bu nefret, salt renklerle ilintili değil. Çünkü gözlerimin önünde, aynı takım taraftarı olan 50 yaşında bir adama karısının yanında ölesiye dayak atıldığını da, bir Fenerbahçe maçı gününde elinde market poşetleriyle üstünde Fenerbahçe forması var diye genç bir kıza saldırıldığını da gördüm.

Stadyumlar ve çevreleri, maç günleri kurtarılmış alanlara dönüyor. O günlerde, sürü psikolojisinin de etkisiyle toplum içinde yapamayacağı her şeye cüret ediyor insanlar. Dilediğine sataşabilme özgürlüğü, istediğine dalabilme rahatlığı, ve herkese, her şeye küfür edebilme lüksü de cabası.

Bu yüzden tribün kültürü denilen şeyden ölesiye nefret ediyorum. Çarşı'dan, Ultraslan'dan, Genç Fenerbahçeliler'den v.s. v.s. hepsinden tiksiniyorum. Mutlaka içlerinde doğru düzgün adamlar vardır ama aidiyet sağladıkları gruba ihanet edecekmiş gibi gelse gerek her boka kılıf uyduruyorlar, yapılan her türlü iğrençliği de savunuyorlar. Bunu en aklı başında, en doğru düzgün dediğim insanların bile yaptığını gördüğüm için artık şaşırmıyorum.

Bu ülkede tribün kültürü denilen şey, üç-beş çapulcunun kendilerine 'reis', 'abi', 'başkan' diyen 300-500 gerizekalıdan daha zeki olup, onları kullanarak, koca bir rantı bölüştüğü sistemden başka bir şey değil. Kendilerine otoparklar, araba galerileri, lokantalar açan abi'lere bakınca, demek istediğimi daha iyi anlarsınız.

Türkiye; öylesine adalet duygusunun eksikliğini bize sürekli hissettiren bir ülke ki, Mühendis Oktay'ı öldürenler, 21 yıldır tribünlerde yerlerini alıyorlar. Daha acı olanı, senin renklerini sevdiğin, yendiğinde sevindiğin, yenildiğinde üzüldüğün kulübün yöneticileri, bu katillere bilet veriyor, onların geçimini sağlıyor, kulüp binasına kadar sokup bu it takımıyla muhabbet ediyor.

Bazen sağda solda okuduğumda gülüyorum. "Bu takımın formasını giyen kimseye küfür edilmez", "Bu takımın yöneticisine kimse hakaret edemez", "O adamlar yağmur çamur demeden bu takımı destekliyor. Eleştirmeye hakkın yok" gibi embesillerin bile aklına gelmeyecek savunmalar okuyorum. Sizin geçmişinizi sikeyim ben. Üstüne başka yorum yapmayacağım.

Tribünlerinizi de sikeyim, Galatasaray'ınızı, Beşiktaş'ınızı, Fenerbahçe'nizi, Bursaspor'unuzu, Eskişehirspor'unuzu da sikeyim.

Hiçbir şey ama hiçbir şey 30 yaşındaki bir insanın hayatından önemli değil ve asla olamaz.

Bugün 14 Aralık, benim Galatasaraylılığımdan utandığım gün.

13 Aralık 2012

Dün ve bugün



Bugün 13 Aralık. Kimseye bir şey ifade etmeyen bu tarihte, Erdal Eren, faşist darbeciler tarafından katledildi. İşlemediği bir suçu 17 yaşındaki bir gencin üstüne yıkıp, Erdal'ın yaşıtlarına ibret olsun diye darağacına çıkarttılar.
Darağacına çıkmadan önce, yazdığı son mektupta şöyle diyordu Erdal: "Cezaevinde yapılan (Neler olduğunu ayrıntılı bir biçimde öğrenirsiniz sanırım) insanlık dışı zulüm altında inletildik. O kadar aşağılık, o kadar canice şeyler gördüm ki, bugünlerde yaşamak bir işkence haline geldi.İşte bu durumda ölüm korkulacak bir şey değil, şiddetle arzulanan bir olay, bir kurtuluş haline geldi. Böyle bir durumda insanın intihar ederek yaşamına son vermesi işten bile değildir. Ancak ben bu durumda irademi kullanarak, ne pahasına olursa olsun yaşamımı sürdürdüm.Hem de ileride bir gün öldürüleceğimi bile bile. Sizlere bunları anlatmamın nedeni yaşamaktan bıktığım yada meselenin önemini, ciddiyetini kavramadığım gibi yanlış bir düşünceye kapılmamanız içindir. Bütün bu yapılanlar, başımdan geçenler, kinimi binlerce kez daha arttırdı ve mücadele azmimi körükledi.Halka ve devrime olan inancımı yok edemedi. Mücadeleyi sonuna kadar, en iyi bir şekilde yürütmek ve yükseltmekten başka amacım yoktur."

Bu satırları 17 yaşında bir genç yazıyor. Şimdi bunu düşünerek, günümüz 17'lerinin konuşmalarını dinleyin, söylediklerine kulak verin, hayallerine bir bakın. Aptal, pısırık, korkak, onursuz nesiller yetişiyor bu ülkede. İnsanlara daha çocuk yaşlarda köşe dönmenin, ünlü olmanın hayallerini kurduruyorlar.İşte 12 Eylül tam da, bunun için en adi, en şerefsiz yöntemleri kullanarak yapıldı. Cezaevlerinde özenle işkence (!) yapılsın diye, ABD'ye eğitime gönderildiler polisler.

Bir insanın, gencecik bir erkeğin hayatını çalmak ne kadar aşağılıksa, olan bitene ses çıkartmamak, isyan etmemek, hatta hatta alkış tutmak daha aşağılık bir durum olsa gerek. Bunlar dün de vardı, bugün de var.

Dün 12 Eylül yapılırken, "Türk silahlı kuvvetleri ülkemizde her şeyin çıkmaza girdiği bir dönemde yönetime el koymuştur. Bence zamanında ve yerinde bir karar alınmıştır. Halkımıza hayırlı ve uğurlu olmasını diliyorum. (Sezen Aksu)", "Herkes gibi benim de fikrim hayırlı olması Belli bir rahatlığın gelmesi hepimizin dileği arzusuydu. Terörün anarşinin bitmesi hepimizin arzusuydu. Hayırlı olsun ülkemize. (Türkan Şoray)" diye mutluluktan içi içine sığamayanlar vardı, bugün de üniversiteli gençler mahkeme kapılarında süründürülürken, insanlar boktan davalarla cezaevlerine gönderilirken ağızlarını bile açmıyorlar. Dünün yavşaklarının yerini, bugün; televizyonlardan, gazetelerden, twitter'dan 'Sayın' başbakanlarının kıçını yalayan Acun'lar, Hülya Avşarlar, Özcan Deniz'ler aldı.

Bugün kurulan mahkemelerin pek çoğu düzmece ve yalandan ibarettir. 12 Eylül'ü yargılamaktan söz edenler, Erdal Eren'in ailesi bu davalara müdahil olmasını bile engellemiştir.

12 Eylül'de 'terörist' ilan edilen Erdal Eren'in aradan yıllar geçtikçe suçsuzluğu nasıl kanıtlandıysa; bugün dalkavuk, yalaka, yavşak takımının yere göğe sığdıramadığı başbakanlarının ve iktidarlarının, bu ülkeyi nasıl bir bataklığa soktukları, nasıl parselleyip sattıkları, nasıl vatan haini oldukları öyle kanıtlanacaktır.

Erdal'ı asanlar bugün götlerinde bebek beziyle yataklarında yatıyor. Erdal'ın üstünden siyaset yapıp, TBMM'de timsah gözyaşı dökenleri de öyle görmek ve suratlarına tükürmek umuduyla.

12 Aralık 2012

'Akbaba' görevde



Galatasaray'la ilgili son kaleme aldığım yazı Karabük maçı sonrası Manchester United maçı öncesine  geliyordu. Kısa ve öz olarak anlatmam gerekirse, ManU'nun, Galatasaray'ı sikebileceği yönündeydi. Birtakım gerizekalılar yorum yazmış "Hani lan neredesin, Galatasaray kazandı maç yazısı yazmamışsın" mealinden. Bir de 'akbaba taraftar' nitelemesinden bulunmuş. Ben buradayım da, kafama göre takılıyorum senin ondan haberin yok sanırım dalyarak familyasının tipik örneği. Bloğu sürekli takip etmediğinden, eskisi gibi sürekli yazmadığımı anlayamadıysan beynini sikeyim senin.

Hazır Galatasaray'ımızı elemişlerken, akbabalık yapmaya devam edeceğim 1461 Trabzon maçı sonrasında.

Galatasaray'ın sezon başından bu yana sahaya çıktığı maçlardaki 11'lere baktım az önce. İlginç şeyler var. Tek tek sıralı aşağıda, kıçını kaldır bir zahmet bak, sonra akbabaydı, yaraktı, kürekti diye mal mal konuşma.


Galatasaray-Kasımpaşa: 2-1

Fernando Muslera                           
Dany Nounkeu                  
Tomas Ujfalusi                  
Hakan Balta                      
Emmanuel Eboue                            
Hamit Altıntop                   
Aydın Yılmaz                       
Selçuk İnan                       
Emre Çolak                         
Johan Elmander                                
Umut Bulut

Beşiktaş-Galatasaray: 3-3

Fernando Muslera                           
Hakan Balta
Semih Kaya                         
Emmanuel Eboue                            
Tomas Ujfalusi                  
Hamit Altıntop                   
Selçuk İnan                        
Felipe Melo                        
Emre Çolak                         
Johan Elmander                               
Umut Bulut

Galatasaray-Bursaspor: 3-2

Fernando Muslera                           
Dany Nounkeu                  
Hakan Balta                        
Semih Kaya                         
Emmanuel Eboue                            
Hamit Altıntop                 
Selçuk İnan                         
Felipe Melo                        
Emre Çolak (61'de çıkıyor, Galatasaray 2-1 galip durumda. 72 ve 80'de atılan gollerle maç 3-2 bitiyor) "Dipnot: Gelen yorumlardan biri üzerine düzeltilmiştir, Galatasaray mağlup duruma düşmedi, tamamen yazım hatası)
Johan Elmander                                
Umut Bulut

Antalyaspor-Galatasaray: 0-4

Muslera                           
Cris                       
Hakan Balta                      
Semih Kaya                         
Emmanuel Eboue                            
Aydın Yılmaz                       
Selçuk İnan                         
Felipe Melo                        
Nordin Amrabat                              
Johan Elmander                               
Umut Bulut

Emre Çolak Antalyaspor maçında hiç oynamıyor. 

Galatasaray-Akhisar: 3-0

Fernando Muslera                           
Cris                         
Dany Nounkeu                  
Emmanuel Eboue                            
Hamit Altıntop                   
Selçuk İnan                       
Felipe Melo                        
Albert Riera                        
Emre Çolak                         
Burak Yılmaz                      
Sercan Yıldırım

Orduspor-Galatasaray: 2-0

Muslera                           
Cris                         
Hakan Balta                        
Semih Kaya                       
Emmanuel Eboue                            
Hamit Altıntop                   
Selçuk İnan                         
Felipe Melo                        
Nordin Amrabat                               
Johan Elmander                                
Burak Yılmaz

Galatasaray-Eskişehir: 1-1

Fernando Muslera                           
Cris                         
Dany Nounkeu                  
Emmanuel Eboue                            
Hamit Altıntop                 
Selçuk İnan                         
Felipe Melo                        
Albert Riera                        
Emre Çolak                         
Burak Yılmaz                      
Umut Bulut

Gençlerbirliği-Galatasaray: 3-3

Fernando Muslera                           
Dany Nounkeu                  
Hakan Balta                       
Semih Kaya                         
Emmanuel Eboue                            
Hamit Altıntop                   
Felipe Melo                      
Emre Çolak (83'te çıkıyor, Galatasaray 3-2 mağlup. Çıktıktan sonra maç 3-3 bitiyor)
Nordin Amrabat                             
Johan Elmander                               
Burak Yılmaz

Galatasaray-Kayseri: 3-0

Fernando Muslera                           
Cris                        
Dany Nounkeu                  
Emmanuel Eboue                            
Hamit Altıntop                   
Selçuk İnan                         
Albert Riera                        
Yekta Kurtuluş                   
Nordin Amrabat                               
Burak Yılmaz                      
Umut Bulut

(Melo oynamıyor, yerine Yekta forma giyiyor. Süper solak, muhteşem genç, harikulade yetenek Emre 76’da giriyor ama skor 3-0 ve maç da öyle bitiyor)

İBB-Galatasaray: 1-3

Muslera                           
Cris                       
Dany Nounkeu                  
Emmanuel Eboue                            
Hamit Altıntop                 
Selçuk İnan                        
Albert Riera                        
Yekta Kurtuluş                   
Nordin Amrabat                               
Burak Yılmaz                       
Umut Bulut

(Melo oynamıyor, Emre yedek giriyor. Vandırkit Emre oyuna girdiğinde skor 2-0, maç 3-0 bitiyor)

Mersin-Galatasaray: 1-1

Muslera                           
Cris                         
Dany Nounkeu                  
Emmanuel Eboue                            
Hamit Altıntop                   
Selçuk İnan                         
Albert Riera                      
Yekta Kurtuluş                   
Emre Çolak                         
Burak Yılmaz                       
Umut Bulut

(Melo yok, Emre 67’de oyundan çıkıyor maç 1-1)

Galatasaray-Karabük: 1-3

Muslera                           
Cris                         
Dany Nounkeu                
Hakan Balta                        
Emmanuel Eboue                            
Hamit Altıntop                   
Selçuk İnan                       
Felipe Melo                        
Emre Çolak                         
Burak Yılmaz                      
Umut Bulut

(Melo ve Emre birlikte sahada. Üstelik bonus olarak Hakan Balta sol bekteki yerini almış)

Elazığ-Galatasaray: 0-1

Muslera                         
Cris                       
Semih Kaya                         
Sabri Sarıoğlu                     
Felipe Melo                      
Albert Riera                        
Yekta Kurtuluş                  
Engin Baytar                       
Nordin Amrabat                               
Johan Elmander                                
Umut Bulut

(Emre 66’da oyuna giriyor, Melo penaltı kurtarıyor)

Galatasaray-Gaziantep: 1-1

Muslera                           
Dany Nounkeu                  
Semih Kaya                         
Emmanuel Eboue                            
Hamit Altıntop                   
Selçuk İnan                         
Felipe Melo                      
Albert Riera                        
Nordin Amrabat                             
Burak Yılmaz                      
Umut Bulut

(Emre 46'da oyuna giriyor, skor 0-0)

Sivas-Galatasaray: 1-3

Ufuk Ceylan
Dany Nounkeu                  
Hakan Balta
Semih Kaya                         
Emmanuel Eboue                            
Aydın Yılmaz                       
Selçuk İnan                         
Yekta Kurtuluş                   
Nordin Amrabat                               
Burak Yılmaz                      
Umut Bulut

(Melo yok, Emre maçın skoru olan 3-1’ken oyuna giriyor)



Hepsini okuduysan, yazıya geçelim şimdi. Elbette her maç, karşılaşmanın bitimindeki skorla değerlendirilmez ancak eğer maçların hepsini hatırlıyorsanız, söyleyeceklerimi daha iyi anlarsınız. Haaa yazıda Fatih Terim'e geçirmeceler var, Terimtaparlar, Terimelafsöyletmeyizler, Terimgötümüsiksinsesimiçıkartmamcılar okumasın. Boş yere; siz de, ben de üzülmeyelim, sinir harbi yaşamayalım.

Bu sezon Melo açısından kayıp bir yıl yaşıyoruz. Galatasaray'ın 3 atarak kazandığı Sivasspor, İBB ve Kayserispor maçlarının ortak öznesi, Melo'nun sahada olmayışı. İlginçtir, bu yıl Selçuk İnan'ın da oynadığı en iyi karşılaşmalar bunlar. 

Süper Kupa maçını da sayarsak, Galatasaray 24 resmi maça çıktı bu sezon. 24 maçın 24'ünü de izleyenlere soruyorum. Melo hangi maçta iyi oynadı? Yekta oynadığı karşılaşmalarda Melo'dan daha iyi miydi, değil miydi? Göze battığı tek maç TT Arena'daki Manchester United maçı değil mi? Bir zahmet bana o gün, Manchester United'ın orta sahasından 3 isim sayın. Bir yere bakmadan, hemen yazın bir kenara. Ve o maçı yeniden izleme fırsatınız varsa izleyin, Galatasaray orta sahasının nasıl seri biçimde geçildiğini görün. Seyirciyi yumruklarını sıkarak gaza getirmekle, bir kafa vuruşuyla Galatasaray orta sahasında oynanabiliyorsa, ben yumruklarımı kıçıma bile sokmaya hazırım. Herif oynadığı maçların tamamında berbat ötesiydi, millet halen "Geçen yılki Melo" diye kendisini avutuyor.

Hah, işte bu noktada geliyoruz Fatih Terim'e. Sahada oynanan futbolu kendisi gayet iyi görüyor. Ciddi ciddi merak içindeyim Melo'dan, Cris'ten, Çağlar'dan, Emre Çolak'tan nasıl bir beklentisi var acaba? Hadi Melo'nun referansı var diyelim, onu geçelim. Birader Cris ne amına koyayım ya!!! Hakikaten Cris ne lan! Ben Galatasaray altyapısında oynayan stoper genç olsam, bir saniye durmadan siktirip giderim o kulüpten. Gerçi Cris'in Şampiyonlar Ligi tecrübesi, kimsede yoktu, onu unutuyorum. Böyle bir savunmamız var; "kariyerinde bilmem ne kaç Şampiyonlar Ligi maçı oynadı" diye. Bu ülkede, her bokun savunması hazırdır zaten. "Terim aldıysa bir bildiği vardır" diye de eklediler. Sahada transfer bilgisini görüyoruz, beli dönmüyor yavşağın.

Emre Çolak'a söyleyecek çok sözüm var ama hakikaten değmez. Ekseni etrafında dönsün yavşak, döne döne siktirip gider bir gün.

İnatla futbol takımı yönetilmez, keza 'ben yaptım oldu' kafasıyla da olmaz. Haftalarca Galatasaray'ın orta sahasının nasıl ezildiğini, Selçuk İnan'ın nasıl çaresizce bir o yana, bir bu yana koşuşturduğunu, topu kendi yarı sahasından alan her rakip futbolcunun Galatasaray orta sahasını nasıl geçtiğini izliyoruz. Fatih Terim bu durumun farkına 20. maçta vardı ancak.

Teknik direktörle, benim farkı bu olmamalı. Herkesin 8. hafta farkettiği şeyi, Fatih Terim 20. hafta fark ediyorsa, ortada bir sorun var demektir. Birkaç hafta sisteminde diretirsin, inat edersin, bu anlaşılır bir durum ama 13 hafta inat ediyorsan, bu saçma bir kapristen başka bir şey değildir. Olmuyorsa başka bir şey deneyeceksin, o da olmuyorsa bir yenisini. 

Gel şimdi, oyuncu değişikliklerine. Oyuncu değişikliği şu olmamalı. Skor 1-1 ya da 1-0 yeniksin, Elmander kötü oynuyor, hoooop onun yerine Umut'u al. Ambabat dökülüyor yerine Aydın'ı al. Portekiz'deki 2-1'lik Braga maçı dışında, Terim'in oyunu değiştirmek adına sistem değişikliği yaptığını görmedim. Forveti 3'le, forveti 4'le, oyuna tüm kanat oyuncularını al, karambole yığ oyunu, sağdan ortala, soldan ortala skoru değiştirmeye çalış. Bu mu modern teknik direktörlük? Rakibin yarı alanında kaos yarat, bala göte atarsan, kral ol. Bak, bunu en iyi yapan teknik direktör Daum'dur. Geriye düştüğü her maçta ne kadar forvet varsa oyuna sokar, yanlarına 2 de stoper hediye edip, abandıkça abanırdı. Ama işte Daum teknik direktör filan değildi. Zaten öyle teknik direktörlük de olmaz.

Neyse bu kadar Terim eleştirisinden sonra artık sülaleye kadar uzanan küfürleri sıralayan olur. O yüzden daha fazla ileriye gitmeyeyim. Ama şunun bilinmesi lazım ki, Fatih Terim, hata yapmakta ısrar ediyor.

Kimse kusura bakmasın ama Cris'ten, Emre Çolak'tan, haftalardır dökülen Melo'dan medet umuluyorsa, Galatasaray bu yıl büyük hayal kırıklığı yaşar. Bunun savunması "Yağğğğğğğğğ Şampiyonlar Ligi'nde üst tura çıkardı adam, 4 yıl üst üste şampiyon yaptı, UEFA Kupası'nı kazandırdı, sen kimsin, ne sikimsim, necisin de İmparator'u eleştiriyorsun" şeklinde olmamalı. Herkes eleştirilir, Fatih Terim kim ki, eleştirilemez bir zırha büründürülüyor anlam veremiyorum. 

Elbette bu bir seçimdir, herkesin beğenileri başka başkadır ama ben Galatasaray teknik direktörü olsam, bana kulüp başkanı "Sneijder mi, Kaka mı, Diego mu?" diye sorsa, bir saniye bile düşünmeden 'Sneijder' derim. Bu kadar yıldan sonra rahat rahat söyleyebilirim ki, Fatih Terim'e takım emanet ediyorsan, transfer işine bulaştırmayacaksın. 1996 yılından bu yana Terim'in istediği ve alınan oyunculara bir bakarsanız, demek istediğimi gayet iyi anlarsınız. Terim'in altını çizdiği ancak bu takıma kazandırılan Hagi ve Elmander isimlerine bakarsanız, tabloyu daha iyi görürsünüz. 

Galatasaray ve Fatih Terim, rakiplerinin aptallığına ve Aykut Kocaman'a yatıp kalkıp dua etsin. Şans bir yerde döner, sonra kaçan fırsatın arkasından koşturup durursun, sezon sonunda da "Canımız sağolsun" diye kendini avutursun.

Galatasaray'ın Süper Kupa finali dışında rakibini ezdiği tek bir maç bile hatırlamıyorum. Cepten yiyoruz ama o cep bir gün boşalıverir.

Akbabalığımı yapmış bulunuyorum, yine bir mağlubiyetten sonra yazdım. Hele Fenerbahçe maçı kaybedilsin, bak o zaman neler yazacağım. Dalyarak; Galatasaray maç kaybedince zevkten 31 çektiğimi mi sanıyorsun?

"Melo bu maçta yoktu, ne alaka?" diye sorma, mallığın anlamı yok. Ayda yıldı bir yazıyorum, toplu olsun istedim.

Emre, Melo ve Cris'in ilk 11'de oynadığı her maçın favorisi rakiptir, sezon başından beri böyle oldu.

19 Kasım 2012

Sezercik


Bu ülkede haklı olduğunu anlatmak için yapacağın tek şey var, kıçını yırtana kadar bağıracaksın ve bol bol ağlayacaksın. Haklı olup olmaman önemli değil, haksızsan bile götünü yırtabildiğin kadar yırt. Bir süre sonra insanlar haklı olduğunu düşünmeye başlar.

Ülkenin nasıl yönetildiğine bak, bu yazdığım şeyi daha iyi anlarsın. Başbakan 11 senedir memleketi ağlama duvarına çevirdi. Önce cumhurbaşkanından ötürü ağlayıp sızladı. Dedi ki, "Biz iş yapmak istiyoruz ama izin verilmiyor". O bitti, cumhurbaşkanı değişti, bu kez Yargıtay, Danıştay, YÖK gibi kurumların, yapmak istediklerine karşı çıktıklarını söyledi.

Kurumlar da ellerine geçti ama sanki iktidar değil de, muhalefetmişlercesine her konuşmasında CHP'yi suçladı. Herifin konuşmalarına bak, dinle; aslında ülkede kişi başına milli geliri 70 bin dolar yapacaklar, kimse geçim sıkıntısı yaşamayacak ama CHP engel oluyor.

Cumartesi günü Eskişehirspor-Fenerbahçe maçında Caner'in atılması ortalığı birbirine kattı. Birkaç aydır unuttuğumuz "3 Temmuz sürecinden bu yana" temcit pilavı yeniden ısıtılmaya başlandı. Eskişehirsporlu Veysel, bu akşam 'lan' kelimesini kendisinin söylediğini açıkladı. Peki buradan çıkacak sonuç nedir? Canir'in atılması hatalı bir karardır. Buraya kadar her şey doğru mudur?

Fenerbahçe Teknik Direktörü Aykut Kocaman, maç içinde ve maç sonrasında "Bu kadar işkence olamaz, hep eziliyoruz. Bütün Fenerbahçeliler de bunu dinlesin. Ceza bitmedi, bu ceza bitmedi. İnanın bana maçı terk edip gidecektim, sadece maçı değil futbolu terk edip gitmek istiyor. Bir takımın hele büyük bir takımın kaderiyle böyle oynanamaz" diyerek, karara isyan etti.

Önce hemen söyleyeyim, "Bir takımın hele büyük bir takımın kaderiyle böyle oynanamaz" açıklamasına takıldım. Ne yani, küçük takımın kaderiyle oynanır da, büyük takımın kaderiyle mi oynanmaz? Büyük takımlar koruyup, kollanmalı da, küçük takımların ağzına mı sıçılmalı? Böyle mantık olur mu lan!

Aykut Kocaman'ın açıklamalarını otur dinle, Recep Tayyip Erdoğan'ın açıklamalarıyla karşı karşıya getir. Hem suçlusun, hem güçlü. Sen 2 puan kaybettin Aykut Kocaman, peki Trabzonspor ne yapsın? Şenol Güneş ve futbolcuları koskoca bir sezon eşek gibi çalışıp emek verirken, senin eline rakip 11'leri tutuşturuldu mu tutuşturulmadı mı?

Şaka mısınız oğlum siz? Türkiye'de kural değiştirildi götünüzü kurtarmak için. 58. madde niçin değiştirildi? Değiştirilmese Fenerbahçe bugün Eskişehirspor'la mı, yoksa Spor Toto 2. Lig Kırmızı Grup'ta Polatlı Bugsaşspor'la mı oynayacaktı? Ligin sistemi değiştirildi, insanlara bitmiş ligi bir daha oynattınız. Hayır, anlamıyorum ne yapılması gerekiyordu, şike yaptıktan sonra olmamanız gereken ligde +15 puanla filan mı başlamayı düşünüyordunuz!

1.5 yıldır ağlama duvarına çevrildi futbol. Yöneticilerin şehir şehir gezip maç bağlayacak, Samet şikeye 'tercüman' olacak, sen eline 11 alacaksın, başkanın aracılarla çanta yollayacak, sonra "Bu kadar işkence olmaz, hep eziliyoruz" diyeceksin. 'İnsanda utanma olur, insanda vicdan olur' diyeceğim ama göl kenarına kaçak inşaat yaptıran adamda, bunların hiçbirini aramayacaksın.

Hayatınız yalan dolandan ibaret. 2 puan için yırtın yırtınabildiğin kadar. Bugüne dek, hiç hakem hatasıyla puan almadınız zaten. Ama işte, başta söylediğim şeyi çok iyi başarıyor Fenerbahçe camiası. Kendi lehine yapılan hatada sikilmiş sıpa misali, kimseden ses çıkmıyor, hiç yaşanmamış sayıyorlar. Hatta pek çok kez üste çıkıyorlar. Aleyhine oldu mu yırtılmadık yerleri kalmıyor.

Aykut Kocaman zavallı bir adamdır. Yeri gelir, Konyaspor teknik direktörüyken, rakibi o zaman rakibi olan Fenerbahçe'nin smaçörü Anelka'nın eliyle attığı golden sonra "Madem sistem böyle işliyor ve bir kurban istiyor, şu andan itibaren teknik direktörlüğü bırakıyorum" diye açıklama yapar, yeri gelir Fenerbahçe teknik direktörlüğü yaparken, "İnanın bana maçı terk edip gidecektim, sadece maçı değil futbolu terk edip gitmek istiyor. Bir takımın hele büyük bir takımın kaderiyle böyle oynanamaz" diye açıklama yapar.

Keşke 'bıraksan' diyeceğim de, bırakıp gitmeni de istemiyorum. Fakat rica ediyorum şu ağlamaklı, 'Sezercik' halinden vazgeçsin, ne yazık ki zerre inandırıcı değil.

Siz siz olun, eğer haksızsanız, götünüzü yırtın.

16 Kasım 2012

Kamil'e bağlanan maç yazısı



Şu suskunluk süreci, Galatasaray'ı konu alan 3 yazı yazdım ve hepsini de tamamlamadan bıraktım. Buraya koymaya değer bulmadığım yazılar, biraz sonra okuyacaklarınız dışında bir şey değildi.

Galatasaray'ın 3-1'lik Karabük mağlubiyetine duacı olması gerekir. Çünkü skor 3-1 değil, 7-2 olmalıydı.

Adalet her yerde insanoğlunun birincillerinden olmalı. Ancak adaleti sadece mahkeme salonlarında da aramamak lazım. Bizim yazımıza konu olan adaletse Fatih Terim'in ilk 11'de sahaya çıkarttığı futbol takımı.

Nereden başlayayım diye düşünüyorum, ilk aklıma gelen isim Emre Çolak oluyor. Bu arkadaş Galatasaray altyapısından çıkmıştır. Taraftar, altyapıdan çıkan futbolcuya bir başka gözle bakar, o yüzdendir ki, Emre Çolak'ın iyi oynadığı maçlarda biz hep onu başka bir yere koyduk. Gerçi ben iyi oynadığı maçlar diyorum, toplasak 5'i geçmez. Kanat oyuncusu ama orta yapmayı bilmiyor. Savunmaya yardıma geldiği her pozisyonda neredeyse gol yiyoruz, çevresinde dönmekten hızlı hücum yapamıyoruz. Peki madem öyle, bu arkadaş neden sürekli sahada? O soruya yanıt bulamıyorum.

Birader, bak şimdi; Amrabat diye bir adam almışsın, verdiğin para 7 ya da 8 milyon Euro. Bu kadar para veriyorsan, senin takımının önemli parçalarından biridir. Ama yok, Amrabat sadece Emre Çolak'ı yedeklemek için alınmış gibi. Amrabat oynasa bile Emre Çolak'tan yine vazgeçilmiyor, Melo'nun yerine orta sahaya kaydırılıyor. Bu demek oluyor ki, sezon başı planlamanı yapamamışsın. Yabancı kontenjanına takılmayayım diye Galatasaray taraftarına Emre Çolak eziyeti çektiriliyor. Sezon başından bu yana asisti sanırım sadece 2 tane, golü var mı? Ben anımsamıyorum. Tamam, elbette her futbolcu mutlaka gol atmak zorunda değil ya da asist zorunluluğu yok ama arkadaş, sol uçta oynayan adamda 15 maçta 5 tane asist yapıversin bir zahmet. Onu yapma, bunu yapma. Be amına koyduğumun evladı neyi yapacaksın peki? Götveren gibi dönüyor bir sağa bir sola.

Bugün yediğimiz ikinci gole bir bakın lütfen. Hamit sağ kanattan topu aldı, sola doğru hareketlendi. Ne yapacak? Haliyle sol kanattaki adama pas verecek, çünkü rakip sağa kapanmıştı. Bizim sol uç oyuncumuz nerede? Hamit'in arkasından geliyor? Pezevenk, sol açık değil sağ kanat refakatçisi sanki. Neyse, o top kaptırıldı ve kontradan golü yedik.

Emre'yi geçelim, gelelim Cris denen beli 10 Panzer tankı ağırlığındaki yavşağa. Bu transfer hatalıdır, sezon başında da açıkça söyledim. Tecrübe dediler, Şampiyonlar Ligi'nde bilem kaç kez oynadı dediler. "Göt olursam, söyleyin" diye yazdım. Alın size Cris, mümkünse de götünüze sokun. Herifin her maçta, minimum bir adet rakibi kaleciyle karşı karşıya bırakan hatalı bir geri pası var. Orta sahadan topu derinlemesine yolladın mı, bu herif dönene kadar Dünya önce kendi eksine etrafında dönüyor,  (o sırada muhakkak ki Emre Çolak da kendi ekseni etrafında dönüyordur), sonra Dünya, Güneş etrafında bir tur atıyor, Cris'in bu sürede beli dönerse dönüyor. Dönmezse zaten rakip Muslera ile karşı karşıya kalıyor.

Semih'in suçu ne lan? 36 yaşında Brezilyalı olmayışı mı? Gençtir, yeterlidir, yetersizdir, bunların hepsi tartışılır. Ama kusura bakmayın da, Cris denen herifin arkasında da yedek kalacak futbolcu değil. Olmuyor lan, olmuyor. Daha neyini deniyorsun? Verilen para boşa gitmesin diye mi oynatılıyor. Lan onu bırak, Gökhan Zan'ın suçu ne lan? İsteyen götüyle gülsün, isteyen taşağını geçsin, Gökhan Zan, Cris'ten daha iyidir. Geçmişinde bilmem kaç kez Şampiyonlar Ligi'nde oynamış? Bana faydası olmayan kilisenin papazını sikeyim, tam o hesap. Geçmişle yaşayacaksak, Bülent Korkmaz, fit görünüyor, fena değil, al getir, formayı ver. Bu Cris'ten daha iyi oynayacağına eminim.

Gelelim Melo meselesine. Yekta Kurtuluş dediğin adam, 3 haftadır gayet düzgün oynuyor. Takımdaki orta saha zaafını Melo'ya nazaran daha aza indirdi. Adam formayı aldı, sırtına geçirdi, hooooop Melo sahada. Neymiş, "Yekta iyi oynuyormuş ama Melo'yu da kazanmalıymışız."

Eeeeeee, Melo iyi oynarken, Yekta'yı kazanmak için ne yaptın? Ceyhun Gülselam'ı kazanmak için çabaladın mı? Öyle işkembeden sallamak kolay, günü kurtar, kendini savun. Haaa, yedik amına koyayım, malız çünkü.

Melo konusunda uzun bir yazı yazmıştım ama tamamlamadan bıraktım. Yazının özü şudur: Melo yaz döneminde hayatının son büyük imzasını atmaya hazırlanıyordu ama bizimkiler yanaşmadı. Melo o gün, bu gün kayıptır, kimse bundan sonra bir bok beklemesin Melo'dan.

Açıkça fikrimi söyleyeyim; Melo'nun Yekta'dan çok üstün olduğunu düşünmüyorum. "Melo, Yekta'dan zeki" diyen adam var.  Zeki adam, takım arkadaşını soyunma odasında yumruklamaz, zeki adam bağıra çağıra sahada kırmızı kart görmez, geçin o işleri. Konu Yekta değil, Yekta'nın da kalitesi tartışılabilir. Ama formayı üstüne geçirdiği andan itibaren, bir fark koydu ortaya, takımın orta saha çaresizliği daha az göze çarptı. Yoksa elbette Galatasaray orta sahasına çok daha kaliteli bir oyuncu alınmalı, gerizekalı değilim, bunu herkes görüyor.

Son olarak Hakan Balta. Ulan hayatı sol açık geçmiş Riera, sol bek olmayı öğrendi, sen sol bek nasıl olunmaz her oynadığında ders veriyorsun. Sol bek olmak isteyen gençlere tavsiyem, Hakan Balta'yı her maç kaçırmadan izlesinler. O ne yapıyorsa, tam tersini yapın, emin olun Sikim Sokum Süper Lig'de bir takımda forma giyersiniz.

Eboue, konusuna bir ara geleceğim, şu isimler arasında yer alıyor. Bu sezon felaket durumda ve her maç daha da dibe vuruyor.

Fatih Terim, şapkasını alıp iyice düşünsün. Bu yıl performansını gözden geçirsin, verdiği kararları da tabii. Bugün tapan adam, yarın tribünde siktiri çekiverir. Örnek mi istiyorsun; al sana Melo.

Böyle söyleyince Terim düşmanı oluyorsun. Sevmiyorum amına koyayım, sanki sevmek zorundayım. Takımı şampiyon yaptı diye, açıp bir de götümüzü siktirelim, iyi. Yanlış yaptığı zaman yanlışı savunmak aptallıktan başka bir şey değil. Tipik Akp iktidarı sempatizanı davranışı gibi. Ülkenin amına koysunlar, malak emzirmeleri sonsuz savunsun.

Yazıyı şöyle bitireyim:

Ahmet İlhan-Lualua-Mehmet Yıldız / Rooney-Van Persie-Valencia

Adamın götünden kan alırlar Kamil, kannnnnnnn...

Özledik

Bu ülke tarihinde linçlerin haddi hesabı yoktur. Gerçekleştirilen linçlerin pek çoğuna da medya çanak tutmuştur; uydurma haberlerle, en faşist, en gerici saldırılarla hem de. Aradan yıllar geçtikten sonra günah çıkartmalar başlar. "Aslında öyle demek istemedim", "Yanlış anlaşıldım", "Keşke olmasaydı" diye zevahiri kurtarmaya çabalarlar.

Şöyle bir dönüp baktığımda, medyanın 'Hayata Dönüş Operasyonu'nu nasıl sunduğu, yüzlerce insanı diri diri yakılmasında bazı basın kuruluşlarında yakılanların nasııl suçlandıkları, Maraş'ta, Çorum'da yaşananlar, İstanbul'daki azınlıklara karşı gerçekleştirilen 6-7 Eylül olayları ve daha pek çokları.
Kitlesel olaylar dışında, bireysel linç de, hatrı sayılır derecede yaşandı Türkiye'de.

Ahmet Kaya da, linç kültüründen nasibini alanlardandı, söylediği bir cümle için: Yeni albümüme Kürtçe şarkı koymak istiyorum ve bir de klip çekeceğim.

Sadece ve sadece bu cümleyi kurduğu için hedef tahtasına oturtuldu. Koskoca (!) ülke işi gücü bıraktı ve Ahmet Kaya ile yatıp kalkmaya başladı. Kasetleri yakıldı, parçalandı ve en sonunda ülkesinden gönderilmek zorunda bırakıldı. Bir insanı doğduğu topraklardan ayırmak, onu başka bir ülkede yaşamaya zorlamak kadar aşağılık bir şey olamaz. 12 Eylül'de de, Ahmet Kaya gibi binlerce insan topraklarından kopartıldı, keza 6-7 Eylül olaylarında da aynı şeyi yaşadı.

O gün, Ahmet Kaya'ya çatal-bıçak fırlatanlar, o salonda linç edilmesine uğraşanlar, yıllar sonra "Bugün aynı şey olsa böyle bir tepki asla göstermem", "Bugün o manşeti atmazdım", "Bugün olsa o yazıyı yazmazdım", "Ama o dönem farklıydı" diyerek, suçlarını hafifletmeye çalışıyor.

Oysa bugün de aynı faşist tepkileri verirlerdi, hatta çok daha ağırlarını yazarlardı. 12 yıl önce atılan "Vay Şerefsiz" başlığı ile "Dışarıda kuzu kebap, içeride açlık grevi" arasında ne fark ki? Ya da 12 yıl önce atılan "Bölücü yavşak" başlığı ile Salih Memecan'ın açlık grevlerine ilişkin "Kutlayalım arkadaşlar" çok mu farklılık gösteriyor?

Demokrasi, özgürlük, insan hakları v.s. v.s. adına ne derseniz deyin, ismini ne koyarsanız koyun, herkesin yüreğinden vicdansızlık akıyor. Birilerinin ölecek olmasına "Gebersin şerefsizler" diyebilecek kadar yürekleri buz tutmuş halde ortalarda dolanıyorlar. Ülkenin başbakanı, haberin yalan olduğu ortaya çıkmasına rağmen halen "Onlar açlık grevi yapıyor vekilleri ciğer yiyor" diyecek kadar pervasız açıklamalar yapıyor, üstelik bunu söylemesinden 3-5 gün önce "Türkiye'de ölüm orucunda sadece bir kişi var" demişken.

Ahmet Kaya'nın 'Başkaldırıyorum' şarkısında söylediği gibi, "Başını kuma saklayanlardan tiksindim", tiksinmeye de devam edeceğim.

Kiminle konuşsanız 'demokrat' ama sadece kendisi gibi düşününler için. Demokrasi denen olguya inanmadığımı defalarca söyledim, yineleyeyim. Çünkü eğer Gazze'de bombalanan halk için tepki verip, bedenini ölüme yatıran insanlara kayıtsız kalıyorsanız, demokratlığınızı sikeyim. Ya da tam tersi, fark etmez.

Ahmet Kaya; direncin, sevdanın, özlemin, hasretin, umudun sesiydi. Bu ülkeden kopartıp attınız atmasına da, yüzlerce şarkısının gönül teli titretmesine engel olamadınız, gerisi laf ü güzaf.

Sesin imdada yetişmese ne yapardık bilmem.

Özledik be Gözüm, özledik.

Dinlersiniz

6 Kasım 2012

Hazır değilim


Şununla ilgili bir şeyler yazmak istiyorum ama henüz hazır değilim. Gökçe Fırat denilen insana çok benzeyen canlının yazısını bir okuyun o sırada.

http://www.turksolu.org/382/basyazi382.htm

3 Kasım 2012

Pezevenk(ler)



Şu reklam ne zaman yayınlansa ağzıma ne gelirse saydırıyorum, hatta bazen aklıma gelmeyen şeyler bile çıkıyor ağzımdan. Sanırım en yaratıcısı "Evinizin hemen yanında böyle bir orman olsun istemez misiniz? İşte orman" "Tayga ormanlarındaki mikro organizmalar geçmişini siksin" oldu.

Televizyonda ilk izlediğimde dikkatimi çeken şey, reklamın sonundaki, "Tarih hayal edenleri değil, gerçekleştirenleri yazar" cümlesi oldu. İlk yorumum da, "Herifteki özgüvene bak lan! Özdeyiş oluşturmakta bile beis görmüyor, valla bravo (!)" şeklindeydi. Muhakkak, bununla ilgili milyon yorum yapılmıştır ve bolca taşak geçilmiştir.

Burada Ali Ağaoğlu denen herife daha önce saydırmıştım, gerçi kendim dahil saydırmadığım kimse yok gibi sanırım. O yüzden de, uzun zamandır yazamıyordum.

Böylesine pişkin bir herife küfür etmek, bir noktadan sonra saçmalık oluyor. Öyle ya, eleman, İstanbul'un depreme dayanıksız olduğunu, özellikle Anadolu yakasındaki inşaat malzemelerinin büyük kısmını kendisinin sattığını ve kumları Marmara Denizi'nden, demirleri de, hurdadan çektiğini anlatmış ama ülkede bir tane 'adam' gibi bir savcı çıkıp, bununla ilgili soruşturma başlatmamıştı. Gerçi ülkemizde savcıların görevi son 10 yıldır sokaklarda gaz yiyip, tartaklanan, yumruklanan insanlar hakkında soruşturma başlatmak olduğu için buna da şaşırmak, biraz gerizekâlılık olacağından şaşırmamış taklidiyle yetineceğim.

Reklamdan alıntılarla devam edelim.

"Artık ferah, upuzun bir caddede alışveriş yapacaksınız. Moda ve sanatın 365 gün içinde olacaksınız"dan başlayalım. Alışveriş merkezleri, tüketim kültürünün lokomotifi halini aldı. Ülkede minimum üretim ve maksimum tüketim alışkanlığının başlaması, kredi kartlarının neredeyse mahalle aralarında açılan standlarda, ülke insanına dağıtılmasıyla oluştu. İnsanlar bir anda ceplerinde olmayan paraları çatır çatır yemeye başladı. Sanki sınırsız bir harcama özgürlüğü edindik. Çocukluğumu hatırlıyorum, eğer bir şeye ihtiyacımız varsa ve o ihtiyacı karşılayabilecek paramız varsa, babam alırdı. Eğer paramız yoksa annem, "Şimdi paramız yok oğlum, sonra alırız" derdi.

İşte o kredi kartları "Şimdi paramız yok oğlum" olgusunu yok etti ve "Hep paramız var, o para da hiç bitmiyor" gibi bir düşünceyi hakim kılmaya başladı. Hep söylüyorum, Akp'nin halen iktidarda olmasının en büyük sebebi, ülkenin neredeyse tamamının borçlu olmasından kaynaklanıyor. Pek çok insan, Akp'nin iktidardan gitmesi halinde, ekonominin çökeceğini, haliyle bankaların da kendi üstlerine çökeceğini düşünüyor. İlginç olan, insanlar garip bir biçimde ekonominin iyi olduğunu düşünüyor.

Reklama devam edelim. "Evinizin hemen yanında böyle bir orman olsun istemez misiniz? İşte orman."

Aslında Ali Ağaoğlu haklı, oradaki ormanları onun büyük büyük babaları ve dedeleri dikti, o yüzden de yarattığı ormanın içine kocaman bir proje yapmayı da fazlasıyla hak ediyor (!)

İstanbul'a hiç havadan baktığınız oldu mu bilmiyorum ama her uçağa binişimde, ben hep bakarım ve gördüğüm, kırmızı kiremitlerden başka bir şey değil. Lütfen Avrupa ülkelerinin en büyük şehirlerine, başkentlerine bir bakın google map'ten. Oralarda ne kadar yeşil alan göreceksiniz, İstanbul'da ne kadar?

Sistem böyle işliyor ve Ali Ağaoğlu gibi sülükler böyle zengin oluyor. Önce şehirleri talan ediyorlar yıllar öncesinden. Her tarafı estetik duygusundan yoksun, ihtiyaç karşılamakta yetersiz, inşaat malzemeleri deniz kumundan ve hurdadan yapılmış apartmanlarla donatıyorlar. Yemyeşil, dünya güzeli bir şehri kurşun grisi, boğuk, soğuk bir kent haline getiriyorlar. Sonra şehirdeki kaynaklar doyma noktasına geliyor ve kapitalizm kendisine başka rant alanları yaratıyor. En sonunda bize lütfedercesine, orman içinde ev vaadediyorlar. (Şu cümleden sonra da küfür etmediysem, yazıyı küfürsüz bitiririm gibi geliyor.)

Kapitalizm böyle işliyor, aslında hakkımız olan şeyleri bize lütuf gibi sunuyorlar. Tabii o lütfun da, bir bedeli olmalı değil mi? Tam da bu noktada şaşkınlıktan kendimi alamıyorum çünkü en ucuzu 268 bin (bu minimum satış bedeliymiş, 55 m2 ve tek odadan oluşuyor, aynı dairenin maksimum satış ederi ise 347 bin TL'ymiş) en pahalısı 1 milyon 326 bin TL (bu da minimum, maksimumu 1 milyon 354 bin TL) olan Ağaoğlu Maslak 1453'te pek çok daire satılmış. Gerçi bu, bir satış taktiğidir. Yani bir mala "bitti, tükendi" diyerek, alıcı için daha cazip kılmak. Vakko'nun nasıl ortaya çıktığını bilir misiniz? İlk palazlanması Şapka ve Kıyafet Devrimi’yle olur. Vitali Hakko neredeyse tüm kadınlara şapkayı takar ama bu ünü daha yoktur.  Vakko eşarplarının çıkmasıyla bugünkü üne kavuşur. Onu da şu şekilde yapar. Üretim yapılır, eşarplar satışa hazırdır ancak satmazlar. İstanbul'da 100'e yakın genç kızı tuhafiye, manifaturacıya yollayıp "Vakko eşarp var mı, Vakko eşarp geldi mi?" diye sordurturlar. Haliyle kimsenin bundan haberi yok ama dükkan sahibi merak etmeye başlar, sonra da satışa sunarlar ve patlama yapar. O yüzden Ali Ağaoğlu gibi bir herifin, internet sitesindeki bilgilere de, direkt olarak inanmak, mallık olur.

Şimdi gelelim, ülkenin zenginliği olan ve her bireyin bu payı ve hakkı olan ormanların içine, 320 bin metrekarelik böylesi dev bir proje nasıl veriliyor? Ülkeyi babasının malı gibi gören bir başbakan ve onun partisi olduğu sürece, adına proje denilen bu ucubeler yükselmeye devam edecektir. Ülkenin ekonomisi ne yazık ki, inşaat sektörünün üstüne yıkıldı. Fatih Ormanları'nın kullanım hakkını bile Ali Ağaoğlu'na peşkeş çekmekte hiçbir beis görmeyen adamların, satmakta çekinmeyeceği tek bir şey yoktur. Artık neleri satarlar, orasını siz doldurun ama tabii salt orman, araziden söz etmediğimi de hemen belirteyim.

Orman arazisine yapılmadığını söyleyen birtakım göt yalayıcılarının olduğunu okudum (göt yalayıcı küfürden sayılmaz), bu salaklar kulaktan dolma, iktidar borazanı medyayı takip ettikleri için, bilgileri de ancak bu kadar oluyor. Oysa kazın ayağı öyle değil. Bu projeyle, Fatih Ormanları'nın kullanım hakkı da verildi. Şimdi bu projeye "Ne var ya, orman içine değil, yanına yapmışlar. Zaten oralar boştu" embesilliğiyle savunmaya geçenler, 3-5 yıl sonra ağaçlar çatır çatır kesilirken, ne diyecek merak ediyorum. Çünkü 10 yıllık Akp iktidarında şunu gördük ki, her şey alıştıra alıştıra yapılıyor ve bir süre sonra insanlar ölümdense, sıtmaya razı olmaya başlıyor.

İstanbul ve Türkiye 10 yıllık iktidarları süresince orospuya çevrildi. Bunlar mı ne yapıyor? Artık başlıkla birleştiriverirsiniz, o kadar bağlantıyı da siz kuruverin bir zahmet.

Bu vesileyle Akp'nin 10. yılının amına koyayım. (rahatladım yeminle)

Not: Rica ediyorum "orospulara hakaret etmişsin" demeyin, teşbih bu, teşbih.

Bilmeyen yoktur ama ola ki, varsa aklınızın bir yerinde kalsın diye yazayım.

Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u alıp, alayla Ayasofya önüne geldiği zaman derinden derine bir inilti işitti. Sesin geldiği tarafa bir adam gönderdi. Sakalları uzamış, hali perişan bir keşiş bulup getirdiler. Huzura çıkardılar. Korktu, teskin ettiler.Niçin hapsedildin diye sordular?

Keşiş fala baktığını ve kuşatma hazırlıkları sırasında Konstantin'in kendisini çağırıp İstanbul'u Türklerin alıp almayacağını bildirmek için remil (Falcıların baktığı kum falı. İslamiyetin gelişiyle yasaklanmıştır ancak Osmanlı İmparatorluğu'nda padişahlar kullanmıştır) atmasını söylediğini, remilde İstanbul'un Türklerin eline geçeceğini söylemesi üzerinde de Konstantin'in kızarak onu zindana attırır. Fatih'i karşısında gören keşiş "Şimdi karşınızda bulunuyorum, demek ki falım doğru imiş" der.

Bunun üzerine Fatih de İstanbul'un kendi elinden çıkıp çıkmayacağına dair remil atmasını ve doğruyu söylerse ödüllendirileceğini bildirdi.

Keşiş remili atar ve şöyle der: "İstanbul Türklerin elinden harp ve darp ile çıkmayacak, lakin öyle bir zaman gelecek ki, emlak ve arazileriniz satılacak, bu suretle İstanbul Türk malı olmaktan çıkacak."Fatih ellerini kaldırarak: "İstanbul'da edindiğim yerleri ecnebilere satanlar, Allah'ın gazabına uğrasınlar!'' diye beddua eder.