14 Ekim 2009

13 Ekim 2009

Seviyorum lan seni...

Yılmaz Vural, Türk futbolunun delisi gözüyle bakılıyor. Aslında birçok kişiden daha akıllı. Bugün Radyospor'da bir açıklama yaptı. İroni dolu, harika bir açıklama. Yoruma gerek olmadan aynen veriyorum...

"En azından ben varım mesela. 25 yıldır bu ligde çalışıyorum. Eğitimim var. Yabancı dilim var. Bize verilen imkanlarla neler yaptığımız belli. Milli takıma çok futbolcu yetiştirdik. Ben kendimi aday görüyorum, ama bir tane gazetede adımız geçmiyor.

Demek ki işin uzmanlık boyutuna bakılmıyor. O yüzden biz de ’Tavşan dağa küsmüş, dağın haberi yok’ misali, Türkiye’de futbolu yönetenlere içimizden içimizden kırılıyoruz. Yeteri kadar deneyim isteniyorsa tecrübeliyim. Avrupa’yı biliyorum.

Daha düne kadar bu ülkede pro lisans sahibi olan sadece bendim. Bu ülkeyi benden daha iyi tanıyan biri olabilir mi? İki tane akademi bitirmişliğim var. Yabancı istiyorlarsa, ben aynı zamanda Alman vatandaşıyım."

Elano'dan Kaka'ya el ense

12 Ekim 2009

Günün pulu vol.33

Kimin geldiğinin ne önemi var ki?


Milli takımın başına yerli mi gelir, yabancı mı? İsmi Davut mu olur, David mi? Biz hâlâ bunları tartışıyorsak, zaten ne 2010'a gitmeyi hak ediyoruz ne de 2050'ye gitmeyi.

Plansızlığın plan olarak önümüze konulduğu, kaosun her daim var olduğu bir ülkede yaşıyorsak, Milli Takımın başına kimin geçtiğinin zerre önemi yok.

Günü kurtarma peşindeyiz. İsteyen baksın Fenerbahçe'nin Daum tercihine ya da Rijkaard'a "Go home" seslerini dinlesin.

Devletlerin siyasi iktidarlardan bağımsız, tercihleri doğru ya da yanlış polikaları vardır. Almanya'da Hıristiyan Demokratlar da gelse, Yeşiller de gelse, Sosyal Demokratlar da gelse değişmeyen yüzyıllık politikaları vardır, keza İngilizlerin, Fransızların.

Bu ülkede her siyasi iktidar değişiminde hem de bir ideolojik değişim olmadan politikalar değişir. İşte aynen şu an içinde bulunduğumuz futbol süreci de benzerlik gösteriyor.

Hiddink gelse ne olacak ki? Kuyruğuna teneke bağlayıp yollanmadı mı bu ülkede? Şenol Güneş gelse ne olacak. Bir-iki başarısızlıktan sonra gönderilmedi mi?

Havanda su dövülüyor, bunun başka bir açıklaması yok. Her kafadan çıkan ses, aşağı-yukarı benzerlikler gösteriyor.

Daha birkaç ay önce Bağış Erten'in Tam Saha dergisinde Rijkaard'la harika bir röportajı vardı. Birkaç ay Türkiye'de bulunan bir futbol adamı müthiş yerinde tespitler yaptıştı. Ne diyordu Rijkaard, kendisine sorulan "Galatasaray'da hedefiniz nedir? Avrupa düzeyinde bir takım yaratma hedefiniz var mı? Misal bir Porto, bir Lyon olabilir mi Galatasaray?" sorusuna; "Daha yolun çok başındayız. Bunları konuşmak için çok erken. Henüz elemeler aşamasındayız. Daha sezon başı antrenmanları bitmedi. Takım düzeni oturmadı. Başlangıçta pek çok şey ters gidebilir. Fiziksel ve teknik olarak iyi bir takım yaratmak için zaman lâzım. Yolun başında bir takım için şimdiden çok büyük hedefler çizmek istemem. Ama şunu da iyi biliyorum, eğer iyi başlarsanız, işler de iyi gider. Her gün üstüne koymalıyız, takım ruhunu yaratmalıyız. Bunu başardıktan sonra gerçekten anlamlı bir şey söyleyebiliriz, ama şimdi değil."

Ve en can alıcı tepsitinde "Aslında her şeyden biraz var Türk futbolunda. Ama hiçbir şey tam yok." cümlesi, bugün içinde bulunduğumuz durumu anlatmıyor mu?

Hiçbir sistemi kabullenmeyen, çünkü sistemsizliğin ülkenin her yerine sirayet ettiğini bilmiyor muyuz? Aptalı oynamanın ne anlamı var ki?

İsim mi arıyoruz? Al sana José Mourinho, Marcelo Lippi, Alex Ferguson. Daha sayayım mı? Alınacak iki yenilgide "Jose efendi, burası Türkiye, İngiltere'ye İtalya'ya benzemez" denmeyecek mi?

"Ferguson, senin 'Sir'lüğün ancak İngiltere'de geçer. Burası Türkiye, bambaşka bir ülke." edebiyatı yapılmayacak mı?

Başarının köpeğiyiz çünkü. Alınan sonuç yegâne parametremiz. İki beraberlikte "dahi" yaptığımız adamı üç yenilgide "Yeniköy Kasabı", "Zaten kokainmandı", "B planı da yokmuş" diye etiketleyip, üçbeş çapulcuya malzeme yapmıyor muyuz?

Kimse komik olmasın. Bu ülkenin insanları kazananın yanındadır, kaybedeni alaşağı eder. Hele ki, futbolda daha beterini yapar.

Çünkü hayatın hiçbir alanında plan yapmıyoruz, günü kurtarmanın peşindeyiz. Tıpkı Ceyhun'un, Yusuf'un milli takım forması giydiği gibi; tıpkı hedefleri büyütme aşamasına geldikten sonra 3 şampiyonluk sözü verdiğimiz gibi; tıpkı ülkede herhangi bir alanda başarılı olmuş insanları, kazandığı başarıya pişman ettiğimiz gibi.

Bu zihniyetteki milli takıma ya Hakan Şükür yakışır, ya Bülent Uygun. Tutarsın mikrofonu "Bizim evlatlarımız"dan başlar, "İnancın zaferi"nde bitirir.

11 Ekim 2009

Maradona'ya 2. Tanrı kıyağı



Maradona'ya Tanrı'nın ikinci lütfû yaşandı bu gece. Tanrı bu kez Palermo aracılığı ile devreye girdi.

Her şeyin bittiği anda sahneye Palermo çıktı. Maradona'yı zor bir 90 dakika bekliyor Uruguay'da. Şurası kesin ki, bu Arjantin Dünya Kupası'na gitse bile fazla umut yok. Bir devrim de onlara gerekli...











Artık sistem yaratılmalı...


Sorun 2010 Dünya Kupası'na gidip gitmemek değil, sorun bir mantalite meselesi tamamen. 2010 şansın silinip gitmiş, mucizelere bağlı ama esasen mucize işin hikâyesi. Belçika deplasmanına Yusuf Şimşek ve Ceyhun Eriş'le gidiyoruz.

Her ikisi de, neredeyse futbolculuk kariyerlerinin sonuna gelmiş iki adam Milli Takım'da.

Kariyer demişken, hatırlatmadan olmaz. Ankaragücü'nde başlayıp Milli Takım'a uzanan yolda, Hagi ve Cech'dir iki nirengi noktası. Her iki ismin de, Fatih Terim'in, Fatih Terim olmasında payı büyüktür.

Biri kendi ismini yeniden var etmek için son şansını iyi kullanıp, Galatasaray'ı UEFA şampiyonluğuna kadar taşıdı. Bunda kendi dışında başka isimlerin de imzası vardır ama bugün herkes şunu gayet iyi biliyor ki, Hagi olmasaydı o şampiyonluk gelmezdi.

Bir diğer isim de, Petr Cech. Elinden kayıp giden o topla Fatih Terim'e hayatının en büyük ikinci şansını verdi. Cech o topu elinden kaçırmasaydı, Fatih Terim'in kariyeri üç aşağı-beş yukarı sona ermek üzereydi. Ama şans bazen en büyük belirleyici olur yaşamda.

Terim'in her iki Galatasaray döneminde bizzat kendi istediği oyuncuları hatırlıyorum. Capone, Bruno, Marcio, Ali Lukunku, Felipe, Bratu, Tamas, Petre, Mohamed Sarr, Fabio Pinto, Christian... Şu kadar adam içinde Galatasaray'a faydası olmuş Bir Capone'yi hatırlarım, gerisi yalandır.

Oyuncu tercihi konusunda ezelden beri yanlışı vardır. Milan'a gidip, Batista'yı aldırmaya çalışan, Kutuzov'u aldıran bir isimden söz ediyoruz. Bir futbol adamı eğer tüm tercihlerinde yanılıyorsa, orada bir hata var demektir zaten.

Kişilik yapısından söz etmeyeceğim bile. Futbol tarihimizin utançlarından birinde en büyük imza kendisine aittir, o meşhur İsviçre maçıyla. Bugün halen Yüce Divan'da yargılanan, arkasında yüzlerce faili meçhul olan Mehmet Ağar'ın Galatasaray soyunma odasından çıkmadığı günler, kendi açımdan bir başka utançtır.

Başa dönelim, Belçika maçına çıkıyorsun, yıllar önce Galatasaray'ın altyapısından çıkmış ve kendi isteğinle gönderdiğin Ceyhun Eriş'i, milli takıma kurtarıcı olarak ilk 11'de başlatıyorsun. Sonra Yusuf'u oyuna alıyorsun, bir umutla. 1 yıldan bu yana tek maçta yıldızı parlamamış Nihat yine ilk 11'inde.

Mezarcı zihniyeti tam. İleriye yönelik ne bir adım var, ne bir ışık. İsteyen Belçika'ya baksın, kimler oynamış. Olimpiyatlarda yarı final oynamış gençlerle çıkıyor sahaya. Advocaat alt metinde diyor ki; "Ben 2012 iskeletimi kuruyorum."

Bizimki ne diyor alt ve üst metinde "Güvendiğim oyuncudan vazgeçmem. Günü kurtarmak için her yolu denerim."

Terim bir dönemin sonuna gelmiştir, aynı şekilde Mustafa Denizli de. Futbol başka türlü oynanmaya başlandı. Bu oyunda; kaprislerin, inatların, "Ben yaptım oldu" demenin yeri yok artık.

Bugün hangi mesleği yapıyor olmanız önemli değil ancak kendinizi geliştiremiyorsanız, yaptığınız işte ilerlemeniz, var olmanızın imkânı yok. Şans, talih her zaman gülmüyor insana çünkü.

Milli Takım bundan sonra gelecek isim her kimse, ülke karakterini bir kenara bırakıp, gelen adamı daha birkaç maçta yemeye çalışmadan, yerin dibine sokmadan, "Go home" demeden kabullenebilecek bir isim bulmalı.

İsteyen İngiltere örneğine bakıversin, koskoca bir başarısızlık dönemini arkada bırakmak için İtalyan'ın birini getirdiler milli takımın başına. Ayda 256 bin TL vereceklerse, emin olsunlar Fatih Terim'den daha uygun bir ismi getirirler. Hem 5 maça bir tribünde oturmayacak biri de olur.

Türk futbolunun artık bir devrim yaşaması şart. "Arda olmazsa ne yaparız", "Aurelio'suz olmuyor", "Servet cezalıydı ondan kaybettik" sözlerini duymak, can sıkıyor. Sürekli mazeretler üretip, yarattığın mazeretlerle koskoca bir yalan balonu yaratmak daha da can sıkıcı.

Kaosla örülü bir futbol değil, sistemle donatılmış, isimlerin önemsizliğini her maç gözümüzün içine sokacak bir devrim yaşamamız gerekiyor. Bu devrimi yaşarken, milli takıma "Galatasaray'dan, Fenerbahçe'den, Beşiktaş'tan belirli sayılarda futbolcu alalım da dengeleri gözetelim" anlayışını terk edelim mümkünse.

İsmail Köybaşı'yı Beşiktaş'a geldiğinde değil, Gaziantep'teyken milli takıma alacak bir hoca bulalım. Nuri Şahin'i birkaç kez Milli Takım'a alıp, sonra bir kenara bırakmayalım.

Bu Milli Takımı 15 yıldan bu yana, çeşitli sebeplerle kendi halkından soğutanlar her şeyden önce, Milli Takımı ile halkını barıştırmalı. Ama hamasetle, göz boyamayla değil.

Milli Takım'ın başında bir spor adamı istiyorum özetle. Mafyatik ilişkilerden uzak, her önüne geleni azarlamayan, örnek olacak adam gibi bir adam istiyorum.

Göbekten futbola bağlı!


Bu göbekle nasıl futbol oynadığına halen anlam verebilmiş değilim...

Corinthians'ın, Gremio'yu 2-1 yendiği maçta ilk golü de bu göbekli adam attı. Dehşet içindeyim. Ve Brezilya'dan neden futbolcu alınmaz, benim adıma kanıtıdır da.

10 Ekim 2009

2010'u TV'den izlemenin bedeli= Ayda 260 bin TL


Bu gruptan çıkamayacaksın, sahada racon keseceksin, gazeteciye bozuk atacaksın üstelik ayda 260 bin TL alacaksın....

Kusura bakmasın kimse ama her onurlu insanın yapması gerekeni bir zahmet yapıversin. İstifa zamanı ve yeri geldiğinde büyük erdemdir.

Mehmet Ağar yanında yok, tarihi şansını da Cech'in elinden kaçırdığı topla kullandın. Her zaman düşeş gelmiyor.

Rambo da spor müdürü olsun



Yeni spor koordinatörü Ercan Saatçi hayırlı olsun ama Hürriyet Gazetesi'ne eğer spor müdürü aranıyorsa, şiddetle Rambo'yu öneriyorum.

100 kelimeyi geçmeyen kelime dağarcığı ile 'köşe' yazarı olan Damat Ferit'e, Türkiye'nin en 'büyük' gazetesinin spor koordinatörlüğü görevi verilmesinin bir izahı olmalı, ben bir açıklama bulamıyorum.

Dünyanın en saygın mesleklerinden biri olan gazetecilik, bu yüzden Türkiye'de saygınlığını yitirmişdir.

Aziz Yıldırım'ın neye dayanarak üç yıl şampiyonluk sözü verdiğini düşünüp durmuştum. Bence 5'e çıkartabilir bu süreyi. Köşeler, kaleler bir bir işgal ediliyor. Ercan Saatçi'nin spor koordinatörü olduğu ülkede, Rambo'dan Genel Yayın Yönetmeni olması da şaşırtıcı olmasa gerek.