jose mourinho etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
jose mourinho etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Kasım 2010

Alınacak dersler, verilecek yanıtlar ve Mourinho'ya kapaklar


FC Barcelona: Valdés (altyapı), Alves (transfer), Piqué (altyapı), Puyol (altyapı), Abidal (transfer), Sergio Busquets (altyapı), Xavi (altyapı), Iniesta (altyapı), Pedro (altyapı), Messi (altyapı), Villa (transfer)

Real Madrid: Casillas (altyapı), Ramos (transfer), Pepe (transfer), Carvalho (transfer), Marcelo(transfer), Xabi (transfer), Khedira (transfer) Ronaldo (transfer), Mesut Özil (transfer), Di María (transfer), Benzema (transfer).

Endüstriyelleşmiş futbola verilebilecek en güzel örneklerden biridir şu yukarıdaki tablo. 'Transfer transfer' diye kıçını yırtan Türk taraftar profiline meram anlatmak için daha iyi bir karşılaştırma olamaz.

İki takımın karşılaştırmasına devam edelim. Bir takımın formasında UNICEF var, diğerinde ise bir bahis firması. Barcelona UNICEF'e katkı sunuyor, bahis firması Real Madrid'e. Sadece forma reklamlarına bakarak bile, endüstriyelleşmiş futbola nasıl şamar yapıştırılır görüyoruz.

Maçla ilgili bir şey söylemeyeceğim. Herkes izledi olan biteni. Messi'nin birkaç kendini bırakması dışında, tekme-tokat ve spor-sanat ikilemi arasında gidip gelen bir maçtı.

Sadece bu maç özelinden onlarca ders çıkartılabilir. Nasıl mı? Mesela bizim aptallar, maç sonlarında teknik direktörlerini çatır çatır eleştirirken, Valdez'in, Ronaldo'nun Guardiola'ya yaptığı terbiyesizliğe verdiği yanıt gibi.

Takım arkadaşına atılan bir tekmede, nasıl yekvücut olursun onu izledik. Bizimkiler, rakiplerle konuyu münazara ediyor, elinoğlu 11 kişi arkaşını yalnız bırakmıyor.

Futbolun, doğru yapılanma gerçekleştirildiği sürece basit bir matematiği var. Yeter ki, o yapılanmanın arkasında durmayı bil. Bizde olduğu gibi, "Hocanın arkasındayız" dedikten 3 hafta sonra adamı yollarsan olmaz bu işler.

Maçın rakımlarına bakalım. Barcelona 684 pas yapmış, Real Madrid 331. Topla oynamada Barcelona yüzde 67'ye yüzde 33'lük başarı sağlamış.

Jose Mourinho, haftalardır vıdır vıdır konuştu. Ağzında Inter maçından başka bir şey yoktu. Çekirgenin zıplama mühleti tek maçlıktı, onu da doldurdu. Gerçi maç sonundaki basın toplantısında hâlâ Inter günlerini yadediyordu ama bu mağlubiyetin şokunu atlatması biraz zor olur.

Mahalle karısı edası, ortalığı germe, dikkatleri başka yöne çekmek gibi basit taktikleri var Mourinho'nun. Bu maçtan sonra halen konuşabilecekse, kendisindeki midenin şirden olduğu kanaatine varacağım.

Türkiye'deki kulüplerin bu doğru yapılanmayı örnek alması şart. Başbakanlık örtülü ödeneklerinden para aktarılan, borç batağındaki kulüplere devletten sürekli yardım yapılan bir ortamda aklın, mantığın birleşmesi bu ülkedeki boktan futbol ortamını biraz arındırabilir, kirli oyunlardan.

Futbolu seviyorum ama Salazar'ın 3F'sinin bir ayağını oluşturan futbolu değil. Ülkede dönen her türden kirli işin perdelenmesini sağlayan futboldansa nefret ediyorum.

Çirkefliğimi yapmadan yazıyı sonlandırmam. Mourinho'ya emzik verelim, Madrid'deki maça kadar ağzında tutsun. Çünkü konuştukça daha antipatik hale geliyor. Adama kapağı böyle takarlar hacım.

O değil de, bir insan niye Real Madrid'i tutar ki? Küstahlığın, zenginliğin, kendini beğenmişliğin yanıtını şiir dinletisi tadında, Chopin bestesi kıvamında futbolla verirler. Gerçi yer yer tecavüzü andıran sahneler de yok değildi ya neyse. Küfürsüz bir yazı sonlandırma niyetindeyim. Real Madridli olsaydım bir hafta gözüme uyku girmezdi, yemin ediyorum.

Ya hakikaten eğer İspanyol değilseniz niye Real Madrid'i tutarsınız ki? Akıllı bir adamdan yanıt bekliyorum.

Özel not: Lan Umutcan, adama böyle çakarlar, Mourinho'ymuş. Hadi eyvallah...

25 Haziran 2010

Avrupa futbolunun iflası ve Türkiye'ye etkileri


İlk turun bitmesine bir gün kaldı. Sonuçlar ilgi çekici Dünya Kupalarına en çok takım gönderme hakkına sahip olun Avrupa takımları yaprak dökümü misalı birer birer eleniyor. Son şampiyon bugün gitti, finalist zaten turnuvaya gelmemiş gibiydi. Herkesin favorisi İngiltere ecel terleri dökerek ikinci tura çıktı, Danimarka favori olduğu maçat Japonya'ya teslim oldu. Avrupa Şampiyonu apoletine sahip Yunanistan varlık gösteremeden elendi. Bir önceki Avrupa Şampiyonası'nın yarı finalistlerinden Türkiye ve Rusya buraya dahi gelemedi...

Doğrusu, bugünkü sonuçlardan sonra futbola karşı inancım biraz daha arttı. Şöyle bir bakıyorum; ikinci tura çıkan takımlar -Slovakya dışında. İlk iki maçlarında futbol oynamaktan uzaktılar- ilk maçtan beri futbol oynamaya çalışan takımlar.

Yoluna devam etmesi beklenen iki Avrupa takımı kaldı. Biri İspanya, diğeri ise Portekiz.

Bu başlıktaki iddialı teze katılmanızı beklemiyorum ancak bence pek çok etken bir araya geliyor bu konuda. Belki de, turnuvayı bir Avrupa takımı kazanabilir fakat temel argümanım, sahadaki futbol.

İlkin şunu söylemek gerekir; Avrupa'da serbest dolaşım hakkıyla başlayan sınırsız transfer hakkı -ya da 6+2+2 gibi denklemsel transfer hakları- futbolun ülkeler adına gelişimine engel olmuştur. Yoluna devam eden ya da etmeyen ülkelere bir bakalım. İtalya; ilk Paraguay maçında şöyle bir cümle yazmıştım "Benim adıma maçta ilginç olan tek şey, Serie A şampiyonunun tek bir futbolcusunun bile İtalya Milli Takımı'nda oynamıyor olması. Kadrosunda numunelik 4 İtalyan'a sahip olan bir takımın (Biri de devşirme) o ülkenin liginde şampiyon olmasının nasıl bir başarı olduğunu ayrıca tartışmak gerekir." (Bunu ilk ben söylemiştim anlamında yazmıyorum. Ancak birkaç gündür sıkça dillendiriliyor. Benimkisi daha çok 'Bu fikri aşırmadım' anlamında)

İşin İtalya ayağına baktığımda, zaten sevmediğim Mourinho'nun başarısının sırrı ortaya çıkıyor. (Bunu ayrı bir yazı olarak mutlaka yazacağım) Son dünya şampiyonu kadrosunda, Seri A ve Şampiyonlar Ligi şampiyonu takımdan bir tane oyuncu alamıyorsa, ortada ciddi bir sorun var demektir. Sadece şu veri bile, başlıktaki tezi doğrular niteliktedir.

Gelelim İngiltere'ye; bugün İngiltere basını her ne kadar ikinci tur bayramı yapıyor olsa da, diğer taraftan "İyi haber ikinci turdayız, kötü haber Almanya ile karşılaştık" yorumunda bulunuyor. Pek çoklarına göre 2010 Dünya Kupası'nın en büyük favorisi olan takımın basını, turnuvanın en genç takımlarından birinden böylesine ürküyor. İngiltere'yi favori gösterenlerin genel dayanağı Premier League. Evet Avrupa'nın en iyi liglerinden biri, en parlak performansların sergilendiği yer ama lig kaliteli yabancılarla örülü.

Gelelim Fransa'ya; onlardaki durum hepsinden daha farklı. Takım içinde gruplaşmalar, teknik direktör-futbolcu kavgaları, genel anlamda iç çekişmeler. Fakat onların futbolundaki dinamikler de, Afrika menşeeli oyuncular.

Almanya'nın durumu da biraz Fransa'ya benziyor. Kendi bünyesinde artık yetenekli futbolcu çıkartamayan Almanlar, 2-3 ve 4. nesil yabancı çocukları ile ayakta kalabiliyor. Bunun tabii ki, hiçbir sakıncalı durumu yok. Eleştiriyor gibi görünmek istemem fakat Avrupa futbolundaki gerileme aynı zamanda Alman futbolunu da etkilemiştir.

İspanya, 2000 yılındaki Türkiye'ye benziyor. O dönemin Galatasaray'ı gibi Barcelona'dan örülü bir milli takıma sahipler. Bu nesilin ardından kimlerin geleceği belirsiz. Belki bir Avrupa Şampiyonası daha çıkartırlar ama sonrası meçhul.

Hollanda, futbolcu ihraç eden ülkelerin başında geliyor. Bu onların futbolunun gelişkin yapısının bir örneği. Turnuvada üst tura çıkan takımlara bakarsak, genele futbolcu ihraç eden ülkeler olduğunu görüyoruz. Bu açıdan, diğer Avrupa takımlarından farklı.

Şimdi biri çıkıp diyebilir ki, "İyi de ya bir Avrupa takımı şampiyon olursa, buna ne diyeceksin?" Tabii ki, böyle bir ihtimal söz konusu ancak kimin olacağı burada önemli.

İşin Türkiye ayağına bakacak olursak, futbolumuzun berbat bir dönemden geçtiğini söylemek gerekir. Son 2 dünya kupasında da yokuz, 2008 Avrupa Şampiyonası'nda Cech'in hatasıyla ilk turdan elenmenin eşiğinden dönüp, bir daha tarihe rastlanmayacak biçimde yarı finale çıktık.

Kulüp takımlarımızın hiçbir Avrupa Kupası'nda başarısı yok. Artık ikinci tur bile başarı görülür hale geldi. Son yılların lig şampiyonlarından hiçbirisi göz dolduracak futbol oynamıyor. Kısır skorlar, çekişmeden uzak maçlarla, sadece adrenalin pompalayarak, heyecanı üst düzeyde tutmaya çalışılıyor.

Türkiye'de futbolun yönetenleri artık şunu görmeli:

1- 6+2+2 gibi saçma sapan hatta embesilce kararlar, Türkiye'de futbolun daha geriye gitmesine neden olacaktır.

2- Futbol Güney Amerika'da sadece Brezilya'da oynanmadığı görülmeli. Bu yüzden transfer yaparken, 5. sınıf Brezilyalıları 'yıldız', 'yıldız adayı' diye kimseye yutturmaya kalkılmasın. Keza, Asya'da da futbol oynandığı gerçeği göz önüne alınsın.

3- Taraftarın istediği, 'yıldız' transfer diye, sisteme, takıma, ülkeye hiç mi hiç uymayacak transferler yapmaktan acilen vazgeçmeli.

4- Yabancı oyuncuda sayısal üstünlüğü değil, niteliksel üstünlüğü ön plana almalılar.

5- Altyapılarına önem vermeyen takımların hiçbirisinin ayakta kalabilmeleri mümkün görünmüyor. Bir futbolcu için neredeyse tüm altyapılarını gönderen kulüpler, geleceklerini de sattıklarını görmek zorundadırlar.

Avrupa futbolu, tamamen para üstüne kurulu ve parasal başarılarla ayakta kalıyor. Türkiye'de kulüplerin buna ayak uydurabilmesi mümkün değil. Bu büyük sahnede ancak ve ancak figüran rolünü üstlenebiliriz.

Buna razıysak, sorun yok ama değilsek ona göre hareket etmek zorunda herkes. Kıytırık adamlar için yapılan transfer kavgaları, girişilen sahte kavgalar, kaliteden uzak, futbolu sadece gürültü patırtıyla ayakta tutma girişimleri Türkiye'deki futbol ortamını daha da kalitesiz hale getirmekten başka bir işe yaramayacaktır.

Baktığım pencerede gördüğüm bir şey daha var. Belki birileri çok kızacak ama böyle değerlendiriyorum. Jose Mourinho'nun dünyanın en başarılı teknik direktörü olduğu külliyen yalandır ve külliyen bir yutturmacadır. Elindeki zengin ve transferle şişirilen kadroları 'başarılı' kılmak, kendisine "Dünyanın en iyi teknik direktörü" apoletini kazandırsa da, Porto''daki günleri dışında o unvanı hak ettiğini düşünmüyorum.

Ligde, tarihinin en başarılı (daha başarılısı çıktığı için başarısız sayıldılar) dönemlerinden birini geçirmiş olan Real Madrid'e gittikten sonra kaç transfer yapacağını birlikte göreceğiz. O kadroya, kimler alınacak merak konusu.

Bunlar nacizane fikirlerim. Katılmayabilirsiniz ancak sadece bir-iki skor üstüne yazılmış kelimele ve cümleler olmadığını da farkedin...

28 Nisan 2010

İkisine birer kapak lazım


Ne zaman oldu futbol konuşamadık. Yine çok konuşmayacağım. Ronaldo denen cins, "Barcelona'nın elenmesini istiyorum" demiş. Umuyorum, bu arkadaşa bir kapak gider akşam.

Jose Mourinho'yu Porto günlerinden bu yana sevmedim. Tavrı, konuşmaları, hareketleri dehşet derecede itici geliyor.

Bu iki lavuğa da birer kapak lazım. Şöyle maymuna döndüklerini görmek istiyorum. Zaten Galatasaray yüzümüzü güldürmedi, Livorno küme düştü, Arsenal virajda devrildi bari Barcelona yüzümü güldürsün.

Maç sonrası yorumu: Bu yıl futbol sezonu benim adıma hayal kırıklığı ile kapanmıştır. Ne yazasım, ne okuyasım var. Barcelona şampiyonluğu da kaptırırsa, yeni sezon başlayana dek futbolla bağlarımı kopartırım.

Bayern ve İnter; Şampiyonlar Ligi finaline bak. Kazanan haklı olmuyor benim gönlümde.

29 Mart 2010

Gönderin Rijkaard'ı (!)


Bu ülkenin 'spor yazarları' neyse sokaktaki insanı, Meclis'teki politikacısı ya da şuralarda yazıp çizen blogger'ları da aynı zihniyettedir.

Rijkaard'a sallayanların haddi hesabı yok. Futbolu bilmediğinden tutun, yeteneksiz ve başarısız olmasına kadar uzayıp gidiyor liste.

Hakim futbol görüşü istiyor ki, Daum ve kalibresinde teknik direktörler bu ülkede çalışsın. Neden? Çünkü medyaya kırmızı gül vermeyi sever, Ortaköy Camii önünde senenin en az iki günü fotoğraf çektirir, boynuna koynuna Türkiye rozeti çakar.

O yüzdendir ki, Zico onlar için stajyer, iş bilmez, Fenerbahçe'yi yönetecek yetenekte değil v.s. v.s.

Şimdi 1996-2010 yılı arasındaki Galatasaray teknik direktörlerine bakalım. Malum 96-00 arası Fatih Terim'in yıllarıydı. Ne dendi Ali Sami Yen'deki 4-0'lık Fenerbahçe mağlubiyeti sonrası: "Terim bu takımı taşıyacak kalitede değil"

Eyvallah fikirdir, söyler isteyen istediğini. Sonuç ne oldu peki? 2000 yılında kazanılan UEFA şampiyonluğu. Peki ne dendi? "Fatih Terim Türkiye'ye gelmiş geçmiş en büyük teknik direktördür."

Sonra Lucescu dönemi geldi çattı. Pek tabii ki, o dönem sonrası kim gelse işi zor olacaktı ama Türk spor basını kendisine "Çingene, şopar" gibi aşağılık yakıştırmalar dışında 'sportif' olarak da, "Zaten Hagi getirdi. Bugüne kadar hangi takımda başarılı olmuş ki?" türünden zırvalarla yerden yere vuruldu. Sonuç ne oldu? Türkiye'de en başarılı olmuş teknik direktörlerden biri damgası üstüne yapıştırılıp, her takımın teknik direktör değişimi döneminde ismi anılan ilk adam oldu.

Sonra Fatih Terim yeniden geldi. O, "Türkiye'nin gelmiş geçmiş en iyi teknik direktörü" başarısız sonuçlar almaya başlayınca, birdenbire "Kendini geliştirememiş" bir adam haline geldi. Ehh onu da yolladık.

Sonra Hagi geldi. Hagi için zaten söylenecek bolca malzeme vardı, teknik direktörlük kariyerinin başında olduğu için. Neydi söylenenler: "Bu iş futbolculuğa benzemez, egoları kaldıramıyor teknik direktörlüğü." Onun döneminde alınan Türkiye Kupası'ndan sonra, yetersizliği öne sürülerek gönderildi.

Eric Gerets geldi ardından. Gerets zaten "Galatasaray gibi büyük bir takımı çalıştırmamıştı o yüzden gelmesi baştan hataydı" sözleri, Türkiye'ye adım atmadan söylenmeye başlandı. Oynattığı futbolu "korkak"lıkla nitelendirenler -4 forvetle en az 10 maçta oynadık nasıl bir korkaklıksa bu-, futbolu yeteri kadar bilmediğini iddia edenler, oyunu okuyamadığını, oyun içinde gereken değişiklikleri yapamadığını söyleyenler. Liste daha uzayıp gidiyor.

Unutmadan bu "Zaten futbolu bilmiyor, oyunu okuyamıyor, yetersiz" gibi eleştiriler sektirmeden her teknik direktöre söyleniyor. Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş, Trabzonspor filan fark etmiyor. Hangisinin ayağı tökezlese bu cümleler sıralanıveriyor.

Neyse uzattım; "Kalli yaşlı", "Cevat Güler kumar", "Skibbe kariyersiz"...

Bu eleştirileri yapan adamlar kim? Futbolu en son 1980'li yıllarda oynamış -yenileri de 'Üstadım izindeyiz' tadında takılmayı sürdürüyor-, futbolun gelişiminde bihaber, Avrupa'da ne oluyor ne bitiyor sorsan, "Saviola mı, hani şu Barcelona'da oynayan oğlan değil mi?" diye yanıt veren, her yenilgi, galibiyet ve beraberlik için yazı şablonları olan, zaten o yazdıklarını da telefonla 100 kelimeyi bile geçmeyecek şekilde yazdırıp, masa başındaki editörün eline bakan, spontane konuştuğunda 3 kelimeyi biraraya getirmeyen insanlardan oluşuyor.

Şimdi en son kurban Rijkaard. "Barcelona elimde olsa ben de şampiyon yaparım", "Rijkaard futbolu bilmiyor", "Rijkaard'ın Florya'daki çaycıdan daha fazla yararı olmadı Galatasaray'a", "Türkiye'nin gerçeklerinden habersiz" gibi ipe sapa gelmeyen eleştiriler yapılıyor.

Bak şimdi ne diyeceğim; "Ulan zonta Barcelona elimde olsa ben de şampiyon yaparım" diyorsun da, bırak teknik direktörlüğü Nou Camp'a gazeteci olarak akreditasyon yaptırabilir misin şüpheli. Eleştirdiğin adamın teknik direktörlük kariyerini filan bir kenara bıraktım, futbolcu olarak karşısında oynamamak için "Çek bir Moldova" türünde yazılar yazıyordu abilerin. Eline Barcelona'yı ancak CM'de verirler. Yoksa normal şartlarda hakikaten eline verirler.

Bu hakim spor görüşü öyle bir sinmiş ki, insanların içine; bloglarda, forumlarda da aynı şeyler yazılıyor, çiziliyor. Eyvallah Rijkaard gitsin. Var mı önerin? Yok. Yegane önerin olumsuzluk üzerine kurulu. Öyle üç tane Premier Lig maçı izlemekle, iki La Liga karşılaşması yazmakla olmuyor bu işler. Sen öyle oturduğun yerden elinde klavye beyinsel mastürbasyonunu gerçekleştiriyorsun o kadar. Olma birader üç yıl şampiyon, nedir dünyanın sonu mu?

Ben hep söylüyorum, "İyi ki Derwall şu dönemde gelmedi Galatasaray'a" yoksa neler söylenebileceğini tahayyül bile edemiyorum. Hoş, gerçi tahmin ediyorum şu olurdu argüman, "O Alman Milli Takımı bende olsa..."

Sabır filan değil bu, ilgisi yok. Bir-iki kez söyledim, yine söyleyeceğim: Biz toplum olarak başarı köpeğiyiz. Koskoca bir toplum kaybedenlerden oluşunca, hep güçlünün yanında yer almayı kendimize görev edinmişiz. Boşuna mı bu toplumun ataları "Düşene bir tekme de sen at" demiş. Kim düşerse, ismi önemli değil tekme için sırada bekliyoruz.

Blogger'ız, bilmem kimiz diye ortalarda dolanan bu kadar adamdan toplasan 10 tane adam çıkmaz, şu başarı köpekliğini oynamayan. Galatasaraylısı, Fenerbahçelisi, Beşiktaşlısı istisnasız bu söylem ve eylem içinde. Toplumdaki başarısızlığın, kendini yüceltmek ve varolma noktasında yegane söz sahibi olabildiği taraftarlık konusunda başarısızlığa bu yüzden tahammülü yok. Şampiyonluğun gitmesi, Fenerbahçe'ye yenilmek, son 16 dakikada kaybetmek, 6 yemek v.s. v.s. Hepsi aynı yola çıkıyor, hepsi aynı yolun yolcusu.

Artık insanlara tekme atmayı bırakmak gerekir. Haa, Fenerbahçeli, Beşiktaşlı zaten istemez Rijkaard'ı. Niye istesin ki? Sen ister misin? Transfer mahiyetinde olursa istersin. Bir ay geyiğini döndürürsün bloğunda, forumunda üstünlüğünü taslarsın, rakibine karşı, başarısızlık gelince de, "Ya abi olmuyor, yeter ama" demeye başlarsın, ki diyorsun da.

Hakikaten Rijkaard gibi adamlar bu ülkeye fazla. Bunu samimi olarak söylüyorum. Emin olun, Alex Ferguson gelse "Moruk, dede, heyecanını kaybetmiş", Mourinho gelse "Şımarık, ukala", Lippi gelse "Zaten puro içmekten başka bir işe yaramıyor", Werger gelse "Arsenal'i o kadar yıl çalıştırdı iki şampiyonluğu dışında başarısı yok" diye itin kıçına sokarız.

Bu ülkenin ideal hocası Rijkaard değil. Çünkü adam efendi, kariyerli, kendisini eleştirenleri karşısına adam diye alıp da dinlemiyor, bildiğini yapıyor ve futbolu biliyor.

Hepiniz futbolu çok biliyorsunuz, haklısınız. CM'de şampiyon olup, FM'de kupa kazanınca, bilinç altınız hepinize "Ulan harbiden ben bu işi yaparım" diyor.

Futbolcu eskilerini zaten kategoriye sokmuyorum. Onlar için gelen, giden kim fark etmiyor. Kaşı üstünde gözü olması yeterli.

29 Aralık 2009

Günün sözü


"İngiltere’ye dönmek istiyorum. Hislerini gizleyen erkeklerden değilim. Burada olmayı seviyorum."

18 Aralık 2009

Mourinho'ya Londra sürprizi

Şampiyonlar Ligi'ne 2. tur kuraları çekildi. En ilgi çekici eşleşme, yıllarca Chelsea'nin teknik patronluğunu yapan Jose Mourinho'nun bu kez Londra ekibine rakip olmasıydı.

Zico'nun yeniden çeyrek final görebileceğini düşünüyorum, Bordeaux'un harikulade performansına karşın. Açıkçası, Zico'yu çeyrek finalde de görmek istiyorum...

Bold'lu yazılan takımların çeyrek finalist olacağını düşünüyorum.

Stuttgart-Barcelona
Inter-Chelsea
Olympiacos-Bordeaux
Bayern Münih-Fiorentina
CSKA Moskova-Sevilla
Lyon-Real Madrid
Porto-Arsenal
AC Milan-Manchester United

25 Kasım 2009

Barcelona-Inter maçı özeti


Mourinho'yu bu denli çaresiz bakışlarla izlememiştim. Keyiften dört köşe oldum...

5 Kasım 2009

Her zaman böyle görülmez


Dakika 89 ve Sneijder'in golü gelir. Jose Mourinho'yu böyle görmek, her zaman yaşanabilir bir durum değil.

12 Ekim 2009

Kimin geldiğinin ne önemi var ki?


Milli takımın başına yerli mi gelir, yabancı mı? İsmi Davut mu olur, David mi? Biz hâlâ bunları tartışıyorsak, zaten ne 2010'a gitmeyi hak ediyoruz ne de 2050'ye gitmeyi.

Plansızlığın plan olarak önümüze konulduğu, kaosun her daim var olduğu bir ülkede yaşıyorsak, Milli Takımın başına kimin geçtiğinin zerre önemi yok.

Günü kurtarma peşindeyiz. İsteyen baksın Fenerbahçe'nin Daum tercihine ya da Rijkaard'a "Go home" seslerini dinlesin.

Devletlerin siyasi iktidarlardan bağımsız, tercihleri doğru ya da yanlış polikaları vardır. Almanya'da Hıristiyan Demokratlar da gelse, Yeşiller de gelse, Sosyal Demokratlar da gelse değişmeyen yüzyıllık politikaları vardır, keza İngilizlerin, Fransızların.

Bu ülkede her siyasi iktidar değişiminde hem de bir ideolojik değişim olmadan politikalar değişir. İşte aynen şu an içinde bulunduğumuz futbol süreci de benzerlik gösteriyor.

Hiddink gelse ne olacak ki? Kuyruğuna teneke bağlayıp yollanmadı mı bu ülkede? Şenol Güneş gelse ne olacak. Bir-iki başarısızlıktan sonra gönderilmedi mi?

Havanda su dövülüyor, bunun başka bir açıklaması yok. Her kafadan çıkan ses, aşağı-yukarı benzerlikler gösteriyor.

Daha birkaç ay önce Bağış Erten'in Tam Saha dergisinde Rijkaard'la harika bir röportajı vardı. Birkaç ay Türkiye'de bulunan bir futbol adamı müthiş yerinde tespitler yaptıştı. Ne diyordu Rijkaard, kendisine sorulan "Galatasaray'da hedefiniz nedir? Avrupa düzeyinde bir takım yaratma hedefiniz var mı? Misal bir Porto, bir Lyon olabilir mi Galatasaray?" sorusuna; "Daha yolun çok başındayız. Bunları konuşmak için çok erken. Henüz elemeler aşamasındayız. Daha sezon başı antrenmanları bitmedi. Takım düzeni oturmadı. Başlangıçta pek çok şey ters gidebilir. Fiziksel ve teknik olarak iyi bir takım yaratmak için zaman lâzım. Yolun başında bir takım için şimdiden çok büyük hedefler çizmek istemem. Ama şunu da iyi biliyorum, eğer iyi başlarsanız, işler de iyi gider. Her gün üstüne koymalıyız, takım ruhunu yaratmalıyız. Bunu başardıktan sonra gerçekten anlamlı bir şey söyleyebiliriz, ama şimdi değil."

Ve en can alıcı tepsitinde "Aslında her şeyden biraz var Türk futbolunda. Ama hiçbir şey tam yok." cümlesi, bugün içinde bulunduğumuz durumu anlatmıyor mu?

Hiçbir sistemi kabullenmeyen, çünkü sistemsizliğin ülkenin her yerine sirayet ettiğini bilmiyor muyuz? Aptalı oynamanın ne anlamı var ki?

İsim mi arıyoruz? Al sana José Mourinho, Marcelo Lippi, Alex Ferguson. Daha sayayım mı? Alınacak iki yenilgide "Jose efendi, burası Türkiye, İngiltere'ye İtalya'ya benzemez" denmeyecek mi?

"Ferguson, senin 'Sir'lüğün ancak İngiltere'de geçer. Burası Türkiye, bambaşka bir ülke." edebiyatı yapılmayacak mı?

Başarının köpeğiyiz çünkü. Alınan sonuç yegâne parametremiz. İki beraberlikte "dahi" yaptığımız adamı üç yenilgide "Yeniköy Kasabı", "Zaten kokainmandı", "B planı da yokmuş" diye etiketleyip, üçbeş çapulcuya malzeme yapmıyor muyuz?

Kimse komik olmasın. Bu ülkenin insanları kazananın yanındadır, kaybedeni alaşağı eder. Hele ki, futbolda daha beterini yapar.

Çünkü hayatın hiçbir alanında plan yapmıyoruz, günü kurtarmanın peşindeyiz. Tıpkı Ceyhun'un, Yusuf'un milli takım forması giydiği gibi; tıpkı hedefleri büyütme aşamasına geldikten sonra 3 şampiyonluk sözü verdiğimiz gibi; tıpkı ülkede herhangi bir alanda başarılı olmuş insanları, kazandığı başarıya pişman ettiğimiz gibi.

Bu zihniyetteki milli takıma ya Hakan Şükür yakışır, ya Bülent Uygun. Tutarsın mikrofonu "Bizim evlatlarımız"dan başlar, "İnancın zaferi"nde bitirir.

30 Ağustos 2009

Inter kedi AC Milan fare olursa


Milano derbisine değinmeden olmaz. Sezonun ikinci haftasında iki takımı karşı karşıya getiren maçın ismi dışında derbi özelliği taşımayacağını ve Inter Milan'ın kedi-fare oyunu sergileyeceği çok açıktı. Maç bir nevi Oscar De la Hoya-Mike Tyson'un karşılaşması gibiydi.

Transfer döneminde Zlatan Ibrahimovic'i kaybeden Inter, kadrosunu Eto'o, Lucio, Motta, Sneijder ve Diego Milito ile takviye ederken, AC Milan bütün bir transfer döneminde yaptığı tek akılcı hamle Pirlo'yu takımda tutmak olmuştur.

Zaten iki yıldır ligi domine eden Inter bir de, kadrosunu olabildiğince güçlendirmişken, "Derbidir her sonuca açıktır" gibi bir anlayışın olması hiç mantıklı değil. Evet, futbol bu her sonuca açıktır ama bu her zaman gerçekleşmez. Dün gece bunu bekleyenler fena halde yanıldı.

Eğri oturup doğru konuşmak gerekir, bugün Türkiye'de hangi kulüp Pirlo ve Pato haricinde bir futbolcuyu ister takımında. Şahsen Galatasaray'da ikisi dışında hiçbir futbolcuyu görmek istemem, AC Milan'dan.

Inter'e baktığımızda Maicon, Samuel, Lucio, Eto'o, Stankovic, Milito, Sneijder.... Bitmiyor isimler. Oyuncu listesine bakıldığında zaten Inter Milan maça 1-0 önde başlıyor. Buna bir de Jose Mourinho-Leonardo faktörü eklendiğinde 2-0'a geliyor.

AC Milan, İstanbul'da kaybettiği Şampiyonlar Ligi finalinde takımı yeniden revize etmesi gerektiğini anlamalıydı. Son atımlık barut 2005 yılında bitti ancak Berlusconi-Galiani ikilisi sinekten yağ çıkartmaya uğraştılar senelerce.

Şimdi harç bitti yapı paydos. AC Milan ne Roma'nın, ne Juve'nin rakibi olamaz. Bu yıl Şampiyonlar Ligi'ne gitmeleri bile hayal olabilir.

Sıklet farkı maçı da belirledi. Leonardo muhtemelen ligi tamamlayamayabilir. Alınan sonuçlar Casanova Silvio ve Galiani ikilisinin hanesine yazılmalı. Çünkü günahı da vebali de onların üstünde.

Koca bir transfer sezonu Huntelear hamlesinden ve ağlamaklı geçen "Futbolcu maliyetleri çok yüksek" nidalarından başka bir şey duymadık. Malumun ilanı bu ağlamaklı günlerden başlamıştı.

12 Ağustos 2009

O bir 'oligark' patron: Roman Abramoviç

Chelsea'nin sahibi Rus işadamı Roman Abramoviç'in sıfırdan zirveye çıktığı hayat hikayesi...

24 Ekim 1966'da Rusya'nın Saratov şehrinde doğan Roman Arkadyeviç Abramoviç şu anda İngiltere'de yaşayan en zengin kişi kabul ediliyor. Ağustos 2007 tarihli Forbes dergisine göre 18.7 milyar dolarlık serveti bulunuyor.

Rusya'da Çukotka bölgesinin daimi valisi ünvanını elinde bulunduran Abramoviç 2000 yılında seçildiği bu pozisyon için seçimden önce bölgede kendi cebinden 1 milyar dolardan fazla harcama yaptı.

HEM ÖKSÜZ HEM YETİM

Aslen Litvanyalı Yahudi bir aileden gelen Abramoviç'in büyük annesiyle büyük babası Sibirya'ya sürgüne gönderilmişti. Bir yaşındayken annesini 3 yaşındayken de babasını kaybeden Abramoviç öksüz ve yetim olarak büyüdü. Çocukluğu amcasının ailesinin yanında ve daha sonra büyükannesinin yanında geçti.

Askerliğini yaptıktan sonra Moskova Devlet Oto Transport Enstitüsü'ne kaydoldu. Ama burayı bitirmeden iş hayatına atıldı ve daha sonra Moskova Hukuk fakültesinden derece aldı.

İŞ HAYATI

1980'lerde Gorbaçov'un özel küçük işletmelerin açılmasına izin veren düzenlemesinden sonra ticari faaliyetlere başladı. 1992 ile 1995 arasında beş ayrı şirket kurmuştu. 1995'te Boris Berezovski ile birlikte Sibneft adlı büyük bir petrol şirketinin kontrol hisselerini ele geçirdi. Bu satış işlemi sırasında yolsuzluk yapıldığı ve şirket hisselerinin aslında olması gereken piyasa değerinin altında satıldığı söylenir.

1990'lar boyunca Abramoviç iş ortağı Eugene Shvidler ile sahip oldukları Millhouse Capital adlı yatırım şirketi aracılığıyla pek çok önemli şirketin hisselerini ve yönetimini ele geçirdi. Sieft adlı petrol şirketinin Gazprom'a satışından 13 milyar dolar kazandılar ve bunu yeni yatırımlar için kullandılar. Örneğin; Rusya'nın en büyük çelik şirketi Evraz Grup'un yüzde 41 hissesini aldılar.

2004 yılında İşviçreli dedektifler delil yetersizliği nedeniyle bir davanın peşini bıraktıklarında 4.8 milyar dolarlık bir sahtekarlığın izini sürmekteydiler. IMF'nin Rusya'ya verdiği borcun büyükçe bir kısmının Abramoviç'in kasasına girdiğinden şüphelenilmekteydi. ABD ve Rusya bu konuda bazı delilleri gizlediler. Dolayısıyla IMF fonlarıyla Abramoviç arasındaki bağlantı herhangi bir şekilde kanıtlanamadı.

SİYASİ HAYATI

1999'da Abramoviç Rusya parlementosu Duma'ya seçildi. Seçim bölgesi Çukotka Otonom bölgesi, Rusya'nın uak doğusundaki fakir bir bölgeydi. Abramoviç burada 'Umut Direği' adlı bir sosyal yardım projesi başlatarak Çukotka halkına bilhassa çocuklara büyük oranlarda yardım sağladı.

2000 yılında bu bölgenin valisi seçildi ve bu bölgede bir kolej, bir hastane, bir kreş ve oteller yaptırdı. Havaalanını yeniledi, pek çok kasaba ve şehirdeki okulları onarımdan geçirdi.

Sibneft adlı petrol şirketi için burayı bir vergi cennetine çevirerek bölge ekonomisini kalkındırmak için burada petrol aramaları başlattı. Normalde görev süresi 2005 yılında doluyordu ve bir dahaki dönem valiliğe aday olmayacağını açıklamıştı. Ancak Başkan Putin kanunları değiştirdi ve özerk bölge valilerinin seçimle değil atamayla geleceklerini ilan etti. 21 Ekim 2005 tarihinde de Abramoviç'i bölge valisi olarak atadı. Bu görevi hala devam etmektedir.

CHELSEA'Yİ SATIN ALIYOR

Abramoviç Haziran 2003'te Chelsea klübünün kontrol hisselerinin sahibi oldu. Bu klüpte karar kılmadan önce muhtemelen satın alabileceği diğer klüpler hakkında da araştırma yapmıştı. Bu anlaşmayal İngiltere'de birden popüer odu. 2008 Şubat'ına kadarki dönemde klübe 587 milyon sterlinlik yatırım yaptı.

Satın aldığı sırada büyük mali sıkıntılar yaşayan Chelsea'yi dünya çapında ticari bir markaya dönüştürmek yolunda büyük adılar atılmasına önayak olan Abramoviç, aradan geçen sürede Chelsea'nin büyük başarılara imza atmasını sağladı.

Abramoviç'in Chelsea klübüyle olan ilişkisinin Avrupa futbolcu piyasasını altüst ettiği yaygın olarak söylenmektedir. Kulübe katkısının ne olacağı üzerinde fazla düşünmeden olağanüstü yüksek rakamlarla kendi istekleri doğrultusunda transferler yapmaya kalkan Abramoviç, 2005 yılında Milan kulübüne Shevchenko'yu almak için 89.9 milyon sterlinlik rekor bir miktar teklif etmişti. Shevchenko 2006'da nihayet Chelsea'ya geldi ama sadece 30 milyon sterlin karşılığında…

West Ham United oyuncusu Glen Johnson için de benzer bir 'aşırı ödeme' söz konusuydu. 2005 yılının sonunda Chelsea 140 milyon sterlin zarardaydı. Yıllar içinde bu zarar azaltılsa da 2010 yılından önce Chelsea'nin kara geçmesi beklenmiyor.

Chelsea'nin hemen her maçını izleyen Abramoviç'in maç sırasında yaptığı heyecanlı hareketler, Chelsea taraftarlarınca 'kulübe yönelik bir sevgi gösterisi' olarak algılanmaktadır. Maçlardan sonra futbolcuları soyunma odasına da eldiği ve bu yüzden Jose Mourinho ile arasında tartışmlar çıktığı yolundaki dedikodular basına yansıyınca 20 September 2007'de Jose Mourinho bir açıklama yaptı ve kulüp yönetimiyle vardıkları anlaşma sonucu Chelsea’den ayrıldığını bildirdi.

Mourinho sonrası, Avram Grant, Scolari ve Hiddink'le çalışan Abramoviç, en sonunda Carlo Ancelotti'de karar kıldı. Bu macera nasıl sonuçlanacak merak konusu...

29 Temmuz 2009

Eto'o ısınma turlarında

Mourinho ve Eto'o'nun Şampiyonlar Ligi maçında Chelsea ve Barcelona formalarında ettikleri kavganın üstünden geçeli çok oldu.

Onlar artık geçmişe sünger çektiler ve Inter Milan'a Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu kazandırmak istiyorlar.

Bu şampiyonluğu tadan Eto'o ve Jose Mourinho'nun, Inter'e bu konuda tecrübelerinden yardım etmesi gerekir.

28 Temmuz 2009

İbrahimovic-Eto'o takası



Inter Milan ve Barcelona arasındaki dev takas Eto'o'nun imzasıyla son buldu. Bugünlerde herkes İbra mı, Eto'o mu diye birbirine soruyor, tartışıyor. Kimi Inter'in bu işten kârlı çıktığını, kimi Barcelona'nın artık daha da yenilmez olduğunu söylüyor..

Futbolda böyle takaslar lezzetli oluyor. Çünkü her ikisi de ne Inter'in ne de Barça'nın sembolü olmuş isimler değil. Zlatan'ın İtalya'daki ikinci durağıydı Inter Milan. Kamerunlu Eto'o'nun ise İspanya'daki 3. durağı oldu Barcelona. Bu yüzden, bu iki süper golcüyü farklı renklerde görmek güzel olacak.

Ancak Eto'o'yu İtalya'da bekleyen ciddi bir tehlike var: Irkçılık... İspanya'da Zaragoza yandaşlarının kendisine yaptığı o çirkin sesler ve hareketlerden çok daha fazlası İtalya'da onu bekliyor.

Jose Mourinho, Eto'o'yu istediğini defalarca açıklamıştı. Kişilik özellikleri açısından kendisine benzettiği ve yenilmeyi hazmedemeyen yapısıyla Eto'o sıkıcı Serie A'ya ilaç gibi gelecektir. Bu ligi izlemeye katlanmak için bir sebep daha oldu.

Öte yandan takasın bir diğer tarafındaki isim Zlatan İbrahimovic ise imzasını dün atmıştı.

Kişisel olarak maddi ve sportif açıdan farklı değerlendiriyorum bu takası. Sportif anlamda Barcelona bu takastan daha kârlı çıktı sanki. Zlatan, Eto'o'ya göre daha spektaküler bir golcü. Her yerden, her şekilde gol atma yetisine sahip. Ama Eto'o'daki hırs, azim İbra'da yok.

Her ne olursa olsun, futbolda sembolleşmemiş ama büyük isimlerin yer değiştirmesi hoşuma gidiyor. Peki Zlatan, Real Madrid oyuncusu olsa bu takas gerçekleşir miydi? Keşke olsa...