25 Haziran 2010

İlk turun ardından aklımda kalanlar


İlk tur maçları sonuçlandı. İlk maçlarda bezdik, sonrasında yavaş yavaş açıldık. Final tatsız bitti pek çokları açısından.

Futbol ciddi anlamda şansı faktörünü taşıyor. İlk turun en büyük sürprizini yaparak İspanya'yı yenen İsviçre turnuvaya veda etti. Oysa pek çoğumuzun tahmini İsviçre'nin Honduras karşısında bir galibiyet daha alarak, ikinci tura taşınmasıydı. Ama böylesi bir sonuç Şili gibi bir takımı ikinci turdan mahrum bırakacaktı ki, bu biraz haksızlık olurdu.

İsviçre-Honduras maçına çok fazla bakamadım, baktığım dönemlerde Honduras'ın 3'e 1 ya da 5'e 2'lerini gördüm. O yüzden ahkâm kesmek anlamsız. İlk maçta epeyce şansın yardımıyla İspanya'yı yenen İsviçre, Şili maçındaki ürkek oyununun kurbanı olarak eleniyor.

İlk maçlar bittiğinde söylemiştim, ilk turun en çok merakla beklediğim maçı İspanya-Şili'ydi fakat garip bir kırmızı kart oyunun bütün ahengini kaçırdı.

İspanya, Avrupa Şampiyonası'ndaki parlak performansının yanına bile yaklaşır düzeydi değil. Şili kalecisi Claudio Bravo'nun anlamsız ileri çıkışıyla maç aslında orada bitti.

Maçın başında o kadar hissettirdiler ki, bugün beraberlik bile istemediklerini, yedikleri golden sonra gardı düşen boksöre döndüler. İspanya karşısında böylesi cesur bir performans sergilemek, her takımın harcı değil. Bugün belki rakip Şili değil Brezilya ya da Almanya olsa daha ihtiyatlı bir oyunla rakiplerinin karşılarına çıkarlardı.

Benim bu dünya kupasında en rahatsız olduğum şey, hakemlerin kart standartı ve ceplerinden bozuk para çıkartır gibi kart çıkartmaları oldu. Tamam, yıldızlar korunsun, oyunun oynanmasına yönelik hamleler yapsın hakemler ama bu kadar da kolay kart gösterilmesin. Böyle olunca mücadele denen şeyden eser kalmıyor.

Aslan gibi kükreyen bir takımı maçın sonlarında pısırık bir kediye döndürdü, kırmızı kart.

İspanya'da oyuncular aynı oyuncular ama taşlar sanki yerli yerinde değil. Torres, Iniesta, Casillas gibi oyuncular, bırakın tam performansı yarı zamanlı çalışan durumunda bile değiller. Böyle olunca, daha silik ve anlık patlamalar yapan bir takım izliyoruz.

İspanya-Portekiz ve Şili-Brezilya maçları ciddi anlamda ikinci turların en iyi maçları olmaya aday. Şili her ne kadar tüyü yolunmuş tavuk gibi çıkacaksa da Brezilya karşısında, bu maçta aldıkları dersle daha mantıklı futbol oynamaya çalışacaklardır. Tabii burada Brezilya'nın ne oynadığı da önem kazanıyor.

PORTEKİZ-BREZİLYA

Herkes Uruguay-Meksika maçından beraberlik bekliyordu, benim beklentimse, dünyada dil ve kültür kardeşliği yapan üç ülkeden ikisinin (sonuncusu sömürge Angola) karşılaşmasından çıkacağı yönündeydi.

Brezilya'nın ilk tur boyunca oynadığı oyunlardan haz aldığımı söylemek mümkün değil. Buna biraz anti-Brezilya ruhum da eşlik etmiş olabilir. Fakat Zico-Socrates-Eder-Serginho-Paulo Isidoro-Falcão-Casagrande-Careca-Edinho gibi adamları izlemiş bir futbolsever olarak, bu Brezilya'nın futbolundan haz alınmayacağını da söylemeliyim.


Elbette futboldaki değişim yadsınamaz ancak tüm dünyaya stiliyle kendisine âşık etmiş bir ülkenin, bu kadar gerçekçi futbol oynamasını kabullenemiyorum. Beklediğim şey; üç-beş çalım, bacak araları, rövaşatalar değil fakat yarı '86 Rusyası (O Rusya da taş gibiydi ayrı mesele) gibi de bu kadar fiziki bir oyun istemiyorum, Brezilya'dan.
Futbol eğer sadece sonuç için oynanacaksa Brezilya doğru olanı oynuyor, bunu itirazım yok.

Portekiz'i hiçbir zaman sevmedim, kabullenemedim, bunların değişeceğini de düşünmüyorum. Bir maç boyunca Ronaldo'nun neredeyse kendi yarı sahasından şut çekmesi, yaratıcılıktan uzak bir takım, pek fazla şirin gelmiyor. Portekiz seyretmektense, yüz kere Şili maçı izlemeyi yeğlerim.

İLK TURUN 'EN'LERİ
Adettir yapılır. Bunlar tamamen benim seçimlerim haliyle. Beğendiğim, ve beğenmediklerimi yazmak istedim..

En iyi kaleci: Diego Benaglio
En iyi savunma oyuncusu: Arne Friedrich
En iyi kanat beki: Philipp Lahm-Maicon
En iyi orta saha oyuncusu: Enrique Vera-Jorge Valdivia-Mesut Özil
En iyi forvet: Róbert Vittek-Diego Forlan
Hayal kırıklığı yaratanlar: İtalya-Fransa-Kamerun-Frank Lampard


En büyük sürpriz: Yeni Zelanda-Güney Kore
En güzel gol: Dennis Rommedahl (Kamerun maçındaki gol)-David Villa (Honduras ve Şili maçlarındaki goller)
Yarın ikinci tur başlıyor. Maçlarda eğer erken goller olmazsa, bol bol gerileceğiz. Bu arada dün yazamadım kusura bakmasın, takip edenler. Gönül koymayın.

Avrupa futbolunun iflası ve Türkiye'ye etkileri


İlk turun bitmesine bir gün kaldı. Sonuçlar ilgi çekici Dünya Kupalarına en çok takım gönderme hakkına sahip olun Avrupa takımları yaprak dökümü misalı birer birer eleniyor. Son şampiyon bugün gitti, finalist zaten turnuvaya gelmemiş gibiydi. Herkesin favorisi İngiltere ecel terleri dökerek ikinci tura çıktı, Danimarka favori olduğu maçat Japonya'ya teslim oldu. Avrupa Şampiyonu apoletine sahip Yunanistan varlık gösteremeden elendi. Bir önceki Avrupa Şampiyonası'nın yarı finalistlerinden Türkiye ve Rusya buraya dahi gelemedi...

Doğrusu, bugünkü sonuçlardan sonra futbola karşı inancım biraz daha arttı. Şöyle bir bakıyorum; ikinci tura çıkan takımlar -Slovakya dışında. İlk iki maçlarında futbol oynamaktan uzaktılar- ilk maçtan beri futbol oynamaya çalışan takımlar.

Yoluna devam etmesi beklenen iki Avrupa takımı kaldı. Biri İspanya, diğeri ise Portekiz.

Bu başlıktaki iddialı teze katılmanızı beklemiyorum ancak bence pek çok etken bir araya geliyor bu konuda. Belki de, turnuvayı bir Avrupa takımı kazanabilir fakat temel argümanım, sahadaki futbol.

İlkin şunu söylemek gerekir; Avrupa'da serbest dolaşım hakkıyla başlayan sınırsız transfer hakkı -ya da 6+2+2 gibi denklemsel transfer hakları- futbolun ülkeler adına gelişimine engel olmuştur. Yoluna devam eden ya da etmeyen ülkelere bir bakalım. İtalya; ilk Paraguay maçında şöyle bir cümle yazmıştım "Benim adıma maçta ilginç olan tek şey, Serie A şampiyonunun tek bir futbolcusunun bile İtalya Milli Takımı'nda oynamıyor olması. Kadrosunda numunelik 4 İtalyan'a sahip olan bir takımın (Biri de devşirme) o ülkenin liginde şampiyon olmasının nasıl bir başarı olduğunu ayrıca tartışmak gerekir." (Bunu ilk ben söylemiştim anlamında yazmıyorum. Ancak birkaç gündür sıkça dillendiriliyor. Benimkisi daha çok 'Bu fikri aşırmadım' anlamında)

İşin İtalya ayağına baktığımda, zaten sevmediğim Mourinho'nun başarısının sırrı ortaya çıkıyor. (Bunu ayrı bir yazı olarak mutlaka yazacağım) Son dünya şampiyonu kadrosunda, Seri A ve Şampiyonlar Ligi şampiyonu takımdan bir tane oyuncu alamıyorsa, ortada ciddi bir sorun var demektir. Sadece şu veri bile, başlıktaki tezi doğrular niteliktedir.

Gelelim İngiltere'ye; bugün İngiltere basını her ne kadar ikinci tur bayramı yapıyor olsa da, diğer taraftan "İyi haber ikinci turdayız, kötü haber Almanya ile karşılaştık" yorumunda bulunuyor. Pek çoklarına göre 2010 Dünya Kupası'nın en büyük favorisi olan takımın basını, turnuvanın en genç takımlarından birinden böylesine ürküyor. İngiltere'yi favori gösterenlerin genel dayanağı Premier League. Evet Avrupa'nın en iyi liglerinden biri, en parlak performansların sergilendiği yer ama lig kaliteli yabancılarla örülü.

Gelelim Fransa'ya; onlardaki durum hepsinden daha farklı. Takım içinde gruplaşmalar, teknik direktör-futbolcu kavgaları, genel anlamda iç çekişmeler. Fakat onların futbolundaki dinamikler de, Afrika menşeeli oyuncular.

Almanya'nın durumu da biraz Fransa'ya benziyor. Kendi bünyesinde artık yetenekli futbolcu çıkartamayan Almanlar, 2-3 ve 4. nesil yabancı çocukları ile ayakta kalabiliyor. Bunun tabii ki, hiçbir sakıncalı durumu yok. Eleştiriyor gibi görünmek istemem fakat Avrupa futbolundaki gerileme aynı zamanda Alman futbolunu da etkilemiştir.

İspanya, 2000 yılındaki Türkiye'ye benziyor. O dönemin Galatasaray'ı gibi Barcelona'dan örülü bir milli takıma sahipler. Bu nesilin ardından kimlerin geleceği belirsiz. Belki bir Avrupa Şampiyonası daha çıkartırlar ama sonrası meçhul.

Hollanda, futbolcu ihraç eden ülkelerin başında geliyor. Bu onların futbolunun gelişkin yapısının bir örneği. Turnuvada üst tura çıkan takımlara bakarsak, genele futbolcu ihraç eden ülkeler olduğunu görüyoruz. Bu açıdan, diğer Avrupa takımlarından farklı.

Şimdi biri çıkıp diyebilir ki, "İyi de ya bir Avrupa takımı şampiyon olursa, buna ne diyeceksin?" Tabii ki, böyle bir ihtimal söz konusu ancak kimin olacağı burada önemli.

İşin Türkiye ayağına bakacak olursak, futbolumuzun berbat bir dönemden geçtiğini söylemek gerekir. Son 2 dünya kupasında da yokuz, 2008 Avrupa Şampiyonası'nda Cech'in hatasıyla ilk turdan elenmenin eşiğinden dönüp, bir daha tarihe rastlanmayacak biçimde yarı finale çıktık.

Kulüp takımlarımızın hiçbir Avrupa Kupası'nda başarısı yok. Artık ikinci tur bile başarı görülür hale geldi. Son yılların lig şampiyonlarından hiçbirisi göz dolduracak futbol oynamıyor. Kısır skorlar, çekişmeden uzak maçlarla, sadece adrenalin pompalayarak, heyecanı üst düzeyde tutmaya çalışılıyor.

Türkiye'de futbolun yönetenleri artık şunu görmeli:

1- 6+2+2 gibi saçma sapan hatta embesilce kararlar, Türkiye'de futbolun daha geriye gitmesine neden olacaktır.

2- Futbol Güney Amerika'da sadece Brezilya'da oynanmadığı görülmeli. Bu yüzden transfer yaparken, 5. sınıf Brezilyalıları 'yıldız', 'yıldız adayı' diye kimseye yutturmaya kalkılmasın. Keza, Asya'da da futbol oynandığı gerçeği göz önüne alınsın.

3- Taraftarın istediği, 'yıldız' transfer diye, sisteme, takıma, ülkeye hiç mi hiç uymayacak transferler yapmaktan acilen vazgeçmeli.

4- Yabancı oyuncuda sayısal üstünlüğü değil, niteliksel üstünlüğü ön plana almalılar.

5- Altyapılarına önem vermeyen takımların hiçbirisinin ayakta kalabilmeleri mümkün görünmüyor. Bir futbolcu için neredeyse tüm altyapılarını gönderen kulüpler, geleceklerini de sattıklarını görmek zorundadırlar.

Avrupa futbolu, tamamen para üstüne kurulu ve parasal başarılarla ayakta kalıyor. Türkiye'de kulüplerin buna ayak uydurabilmesi mümkün değil. Bu büyük sahnede ancak ve ancak figüran rolünü üstlenebiliriz.

Buna razıysak, sorun yok ama değilsek ona göre hareket etmek zorunda herkes. Kıytırık adamlar için yapılan transfer kavgaları, girişilen sahte kavgalar, kaliteden uzak, futbolu sadece gürültü patırtıyla ayakta tutma girişimleri Türkiye'deki futbol ortamını daha da kalitesiz hale getirmekten başka bir işe yaramayacaktır.

Baktığım pencerede gördüğüm bir şey daha var. Belki birileri çok kızacak ama böyle değerlendiriyorum. Jose Mourinho'nun dünyanın en başarılı teknik direktörü olduğu külliyen yalandır ve külliyen bir yutturmacadır. Elindeki zengin ve transferle şişirilen kadroları 'başarılı' kılmak, kendisine "Dünyanın en iyi teknik direktörü" apoletini kazandırsa da, Porto''daki günleri dışında o unvanı hak ettiğini düşünmüyorum.

Ligde, tarihinin en başarılı (daha başarılısı çıktığı için başarısız sayıldılar) dönemlerinden birini geçirmiş olan Real Madrid'e gittikten sonra kaç transfer yapacağını birlikte göreceğiz. O kadroya, kimler alınacak merak konusu.

Bunlar nacizane fikirlerim. Katılmayabilirsiniz ancak sadece bir-iki skor üstüne yazılmış kelimele ve cümleler olmadığını da farkedin...

24 Haziran 2010

Sahi Carrusca dönüyor mu?


Ya karambolde unuttuk, 'tez konusu' transferimiz Marcelo Carrusca, bu yıl takıma dönüyor.

Beklenen patlamayı bu yıl gerçekleştirmesin 'genç' yeteneğimiz. Bu da aynı Semih gibi olur, yıllar geçen gençliği bitmez.

Ya cidden, bilgisi olan var mı, akıbeti hakkında?

Mesut Özil'in sevgilisi Lagerblom Müslüman oldu


Bild gazetesi Mesut Özil’in sevgilisi Anna Maria Lagerblom’un Müslüman olduğunu yazdı.

Bild gazetesi, "Onlar Dünya Şampiyonası’nın yaz masalı" başlığıyla verdiği haberde, aile arasında yapılan sade bir törenle İslamiyet’i seçen Lagerblom’un "Melek" adını aldığını belirtti.

Alman pop kraliçesi Sarah Connor’un kız kardeşi olan Anna Maria Lagerblom’un annesinin, kızının son zamanlarda evde domuz eti yemediğini ve Kuran-ı Kerim’e ilgi duyduğunu fark ettiği ifade edildi.

Protestan olan ailesinde konunun görüşüldüğünü anlatan Sarah Connor, "Anna Maria ve Mesut ailemizin birer parçası. Önemli olan birbirlerini sevmeleri. Müslüman ya da Hristiyan olmaları ailemizde çok da fazla bir rol oynamıyor"

Gazete, Mesut ve Anna Maria’nın (Melek) bu konuda bir açıklama yapmak istemediğini, ancak olayı doğruladığını bildirdi.

Haber ilginç. Aynen verdim.. Yazı bana ait değil

23 Haziran 2010

13. günden aklımda kalanlar



Dünya Kupası maçlarından önce mutlaka yazılması gerekirdi. Wimbledon'da dünya spor tarihine geçen bir gün yaşandı ve yarın da bu tarihi gün devam edecek.

ABD'li John Isner ile Fransız Nicolas Mahut arasındaki birinci tur maçı Salı günü başladı büyük bir ihtimalle Perşembe günü bitecek. Dünya spor tarihine geçecek bu mücadele tam 10 saatten bu yana devam ediyor. Üstelik 10. saat sonunda maç ertelendi.

Fransız Nicolas Mahut, bir tenis maçındaki en yüksek ace sayısına da ulaştı. Tam tamına 98 ace atan Mahut, bir daha bu rakamın yakalanmasına izin vermez.

Wimbledon'daki kural gereği tie-break setinde, tie break uygulanmıyor. O yüzden iki raketten birinin, diğerine 2 farklı oyun üstünlüğü kurması gerekiyor. Ancak maçın tie-break seti 59-59'ken ve tam tamına 10. saate girilmişken, maç yarına (yazı sonunda bugün olur) ertelendi.

Biri Fransız, diğeri ABD'li bu iki adamı bütün dünyadaki sporseverlerin ayakta alkışlaması şarttır. Yarın bir inceden yazı gelir buna.

DONOVAN'DAN SİHİRLİ DOKUNUŞ

2010 Dünya Kupası'nda bir günü daha geri bıraktık. C Grubu'nda büyük bir sürpriz yaşanarak, ABD grup liderliğini alarak 2. tura çıktı, İngiltere ise 2.'likle yetinmek zorunda kaldı.

İlk maçtan bu yana "Defoe, Defoe" haykırmalarımı duymuş olan Capello, nihayet Emile Heskey'i ilk 11'de oynatmayarak, turnuvadaki en doğru kararını verdi. Verdiği bu karar, kendi kariyerinin de tartışılmaya başlandığı bir anda, ilaç niyetinde olmuştur.

Bir Türk misali, yumurtanın kapıya dayandığı ve kupaya veda etme olasılığı bulunan İngilizler, gruptaki en rahat -görece- maçlarını oynadılar. Skor her ne kadar 1-0 bitse de, 3-0 ya da 1-1 de bitebilirdi.

İngiltere'de kaptan Steven Gerrard, maçın kesin ve net yıldızıydı. Bu cümleyi yazmışken James Milner'a haksızlık yaptığımı düşünmesin kimse. Attığı o diyagonaller için bile maçın yıldızı etiketini hak etmiştir.

Gruplar açıklandığında belki de İtalya ile birlikte en rahat takım olarak görünen İngiltere, kan-ter ikileminde kaldı gruptan çıkabilmek için. Gerçi ABD'nin kazanmasıyla Almanya ile karşılaşmak zorunda kaldılar ama eğer bu turda bir veda olsaydı, İngiliz futbolcuların Ada'ya nasıl döneceklerini tahmin bile edemezdim.


Slovenya'nın futbolunu, oyun anlayışını çok sevmedim. Fakat bir gerçek var ki, kadrolarına bakılacak olursak, başarılı oldular.

Gelelim grubun dengesini değiştiren maça, yani ABD-Cezayir karşılaşmasına. Futbol öyle ilginç bir oyun ki, hayatımda ilk kez, üstünde ABD forması taşıyan bir takımın galip gelmesine sevindim.

ABD, bu turnuvada gördüğüm tartışmasız en inatçı takım. İki maçı da bırakmadılar, iki maçta da disiplinlerinden taviz vermediler ve iki maçlarında da futbol oynamaya çalıştılar.

Cezayir maça çok hızlı başlayıp topu direkten döndükten sonra -o top girseydi de, ABD'nin maçı çevireceğini düşünüyordum- ABD maçı kazanmak için 93 dakika boyunca mücadele etti. Altidore, Donovan, ikinci yarı oyuna giren Feilhaber, Bocanegra ve Cherundolo harika maç çıkarttılar.

Her iki maçı dönüşümlü seyretmiş olsam da, futbol olarak "Tamam maç budur" dediğim karşılaşma ABD maçıydı. Bunda Cezayir'in de oyunu etkendi. Cezayir kalecisi Rais Ouheb Mbouli, son dakikada yediği gol dahil mükümmele yakın bir maç çıkarttı. ABD'nin inim inim inlemesine sebep oldu.

Doğrusu İngiltere için aynı şeyi söylemeyeceğim ama ABD sonuna kadar gruptan çıkmayı hak etti. İkinci turda Gana ile karşılaşacaklar, bir maçlık ABD destekçiliği yeter de artar bile.

ALMANYA VE GANA MUTLU 'MESUT'

Son Fanatik, Fotomaç başlığımı atmış bulunuyorum. Bundan sonra daha rahat okuyabilirsiniz. İnanın hiçbir yere bakmadım ama kuvvetle muhtemel bir dolu yerde benzer başlıklar mevcuttur.

Açıkçası, Almanya-Gana maçında bir tarafın kazanması gerekiyorsa, bunun Gana olması lazımdı. Bölük pörçük izlediğim için net ifadeler kullanmak istemiyorum fakat Gana'nın kaçırdığı pozisyonları görünce ciddi anlamda hayıflanmadım değil. Öte taraftan, grup ikincisi olarak ABD ile karşılaşacak olmalarına da acayip sevindim. ABD'yi küçümsüyor değilim, yine de Gana'nın grup ikinciliğinin çeyrek final kapısı olarak görüyorum.

Mesut Özil maça çok kötü başladı. Kaçırdığı gol, paslarındaki isabet oranı, ikili mücadelelerdeki zayıflığı ile Almanya'nın en kötülerinden biriydi. Ama işte ilk maçta söylediğim gibi Mesut; Zidane'ların, Tigana'ların, Socrates'lerin, Hagi'lerin temsilcisi gibi. Çok kötü oynadığı bir maçta, mükemmel bir gol atarak, 90 dakikaya damgasını vuruyor.

Mesut tipinde yeteneklere, futbolda her zaman rastlanmıyor. Rastlansa da, kendilerini harcamak için ellerinden geleni yapıyorlar. Mesut Özil, bugün var olduğu konumdan çok daha ileriye gidecektir. Avantajlarından biri Almanya Milli Takımı'nda oynaması. İçimdeki ses eğer Türk olsaydı, Emre Belözoğlu ya da Arda Turan'ın (bu oyuncuları küçümsemiyorum fakat bu 'gurbetçi' denilen adamlar, Türkiye'de gerek basının gerekse de takım içindeki arkadaşlarının alay konusu oluyor, konuşmalarıyla, kültürleriyle dalga geçiliyor. O yüzden de çok erken kopuyorlar milli takımdan) yedeği olurdu, diyor.

Bu yüzden Almanya vatandaşı olması Mesut Özil'in geleceğinin daha da parlak olacağı anlamını taşıyor, benim adıma.

Almanya fiziki açıdan Gana ile baş edebilecek ender takımlardan biriydi. Bugün eğer 1-0 üstünlükle sahadan ayrıldılarsa, bu fiziki güçlerinin ve gençliklerinin sayesinde gerçekleşti. Özellikle defansta Arne Friedrich ile Philipp Lahm maçı kazanmalarında büyük rol oynadı. Lahm'ın çizgiden çıkarttığı top, Friedrich'in üç kritik müdahalesi ile grup liderliğini ceplerine koydular. Gana'nın kaçırdığı goller de, grup liderliğinin yolunu açtı.

İlginçtir, Gana turnuvada attığı 2 golü de penaltıyla buldu. Bu maçta öyle goller kaçırdılar ki, değil saç baş, kirpik-kaş bile kalmaz insanda. İkinci tura çıkmalarını, kesin olarak Avustralya'nın galibiyetine borçlular.

Gana'nın ABD karşısında ikinci turu da aşabileceğini düşünüyorum. İngiltere'nin gelmemesi tecrübe açısından bile ibreyi onların aleyhine çevirebilirdi. Bu açıdan şu ana kadarki eşleşmelerden en şanslısını yakaladılar. Aynı şey tabii ki ABD için de geçerli.

Muhtemelen ikinci tura çıkan tek kıta takımı olacaklar. Bu yüzden, ABD maçında arkalarındaki seyirci desteği de onların avantajına olacak.

Avustralya-Sırbistan maçını çok fazla izleyemedim, o yüzden ahkam kesemeyeceğim. Bu maça bakmak yerine, zap hakkımı Wimbledon'daki John Isner-Nicolas Mahut maçından yana kullandım.

Kewell'ın kırmızı kartı sonrası zaten benim adıma Avustralya bitmişti. Sırbistan'ın futbolcu kalitesini, sahaya yansıtamadığını düşünüyorum. Gerçi, bir beklentim yoktu, hele Gana maçından sonra hiç kalmamıştı. Gana ikinci turu daha çok istedi ve istediğini de aldı.

Yarın John Isner ile Fransız Nicolas Mahut maçını sakın kaçırmayın. En azından 10 saatin ardından neler olup bitiyor, onu görün.

Kapatın futbol branşını


Uğur Uçar Ankaragücü'ne transfer oldu. Forma giymese de, Galatasaray'da en sevdiğim futbolculardan biriydi. Kardeşimdi, takım kaptanımdı, ikinci Cüneyt Tanman'ımdı.

Biraz önce kulübün İMKB'ye yaptığı açıklama geldi. Uğur Uçar, 1 milyon 300 bin lira bonservis bedeliyle Ankaragücü'ne transfer olmuş.

Ve 2009-2010 futbol sezonu sonuna kadar olan hak edişlerinin 100 bin lirasından feragat etmiş.

Galatasaray Kulübü, altyapısından yetişen oyuncusunun 100 bin lirasını vermiyorsa yazıklar olsun.

Transfer yapacaklar bu adamlar değil mi? Batsın transferiniz. Önce formasını terleten adama parasını vereceksin, sonra transfer yaparsın. Mehmet Topal 500 bin lirasını bıraktı, Uğur Uçar 100 bin lirasını.

Aferin size, böyle devam edin. Örnek kulüp yönetimi bunlar. Hayatımda hiçbir yönetime antipati duymadım, ilk kez oluyor bu. Belki ben fazla hassas davranıyorum, bilemiyorum. Ama kulübün, bu yönetimden kurtulması gerektiğini düşünüyorum.

Her şeyi bir kenara bırak, koskoca Galatasaray Kulübü, bir top kapabilmek için buzun üstünde dizini kıran, kendi altyapısından çıkan oyuncusuna 100 bin lira ödemiyorsa, kapatsınlar o branşı.

İroniye bak ki; o çocuk giderken sana para kazandırıyor. Ağzımdan çok şey çıkacak, iyisi mi susmak.

Not: Fotoğraf, rovasata.blogspot.com'dan alıntıdır

22 Haziran 2010

12. günden aklımda kalanlar


Gecenin sonundan başlamak lazım. Arjantin işi bitirmişti, diğer 3 takım grup ikinciliği için mücadele ettiler.

Ağırlıklı olarak Güney Kore-Nijerya maçını izledim, futbol kalitesi açısından olmasa da, nefeslerin kesildiği bir karşılaşma olduğunu söyleyebilirim. Güney Kore, iki golünü de duran toptan buldu, bu açıdan ilginçti. Her iki golde de ciddi baraj ve kaleci hataları vardı.

Üç takım arasındaki en avantajlı takım, Nijerya'ydı. Arjantin'in Yunanistan karşısında galip geleceği açıktı, bu açıdan alacağı galibiyetle ikinci turu aralayabilirdi. Maç içinde Yakubu ve Obasi'yle inanılmaz pozisyonlar kaçırdılar.

Yakubu'nun 3 metreden kaçırdığı gol (pozisyon net ofsayttı, olmaması iyi oldu) ile Güney Kore defansını 2'ye 1 yakaladıkları pozisyon dönüm noktası oldu. Doğrusu, Yakubu penaltıyı atarken bile şüphe içindeydim atabileceği konusunda.

İtiraf etmek gerekir ki, bu gruptan çıkan ikinci takımın, futbol adaleti açısından Güney Kore olması gerekirdi. Maçın son 10 dakikasını saymazsak, disiplinleri ve kondüsyonları sayesinde kazandılar. Geriye düştükleri zaman bile; hiç bozulmadan, oyun disiplininden kopmadan aynı mücadeleyi veriyorlar. Bu açıdan takdir etmek gerekir.

İkinci turda rakipleri Uruguay olacak. Uruguay'ın çeyrek finale çıkacağını ama bunu gerçekleştirirken, fazlaca zorlanacağını düşünüyorum.

Gecenin diğer maçını çok fazla takip edemedim. Yunanistan'ın oynadığı her maç ızdırap, Arjantin'inki ise festival niteliğinde. Arjantin'in sol kanadında oynayan Clemente Rodriguez'e ciddi anlamda bayıldım. Sol kanat arayan bir takım olsam bir dakika bile düşünmeden, Estudiantes'in kapısını çalarım.

Sonucu belli bir maç için konuşmak gereksiz ancak Maradona açısından, grupta oynanan 3 maç güven tazeleme anlamına gelmiştir. Belki sahada izleyemiyoruz ama saha kenarında kaçan gollere hayıflanması, gollerden sonra havaya zıplaması, mimikleri, jestleri onun halen izlenebilir olduğunu gösteriyor.

İkinci turda işleri çok da kolay olmayacak. Fakat bir şey var ki, oyun anlayışı ve stili olarak izlenmesi en güzel takımlardan biri. Her şeyi bir kenara bırakın, Maradona için bile izlenir bu takım. Messi'yi isim olarak saymak zaten abesle iştigal etmekle eşdeğer.

TURNUVAYA 'FRANSIZ' KALDILAR

Evet, bir Fanatik, Fotomaç başlığı ile yine birlikteyiz. Bir kez daha atmıştım, bu ikinci oldu, bir de final yapar kapatırım bu iğrençliği..


Herkesin beklediği oldu ve Uruguay ile Meksika ikinci tura yükseldi. Bu grupta da, futbol adaleti açısından ikinci tura çıkması gereken takımlar hedefe ulaştı.

Haliyle, bu maçları da dönüşümlü olarak izledim. Ağırlık Meksika-Uruguay maçı oldu, öte taraftan Fransa-Güney Afrika karşılaşması aksiyon açısından daha çok şey yaşattı futbolseverlere.

Teknik direktörünün futbolcusuna 'embesil' dediği, futbolcusunun teknik direktörüne küfür ettiği, yine futbolcusunun basınına "Kendimizi küçük takım gibi hissediyoruz" dediği bir milli takımın turnuvada bulduğu tek gol şans sayılmalı. Bu kadar şey içinde Domenech'i saymamam, bana bile şaşırtıcı geldi. O kadar çok şey yaşandı ki, rezaletin asıl sorumlusunu unutturuyor insana.

Güney Afrika, gardı düşmüş Fransa'yı hele de 10 kişi kaldıktan sonra 2-1'le bırakması ciddi bir başarısızlık. Turnuvanın en kötü iki teknik direktörünü karşı karşıya getiren karşılaşmanın en ilginç yanı, bundan önceki maçlarda gol atmamak için çabalayan iki takımın gol atmaya çabalaması oldu. Sonuçta ikisine de iyi oldu. Hele de Fransa'ya.

Bir dönem, bu buhranı atlatmaları mümkün görünmüyor. Fransız futbolunda özellikle milli takım açısından derin kırılmalar yaşanması olası. Laurent Blanch'ın, yola silbaştan başlaması gerekiyor. İşi kolay değil.

Gruptan çıkan iki takıma gelince. Turnuva öncesinde ve ilk maçlar sonunda Uruguay'a şans tanımadığımı söylemiştim, sağlam yamuldum. Halen de ısınabildiğimi söyleyemem. Kiminle oynasalar, rakibi destekleyeceğim gibi görünüyor.

Fakat hakkını vermek gerekir, sağlam adım atıyorlar. Defansları çok sağlam, orta sahaları sert ve gereksiz top kayıplarını minimize yaşıyor, forvete söz söylemek de imkânsız. Cidden, niye sevmiyorum ki? Taş gibi takımmış.

Yarın Slovenya-İngiltere ve Gana-Almanya maçı mutlak izlenmeli. İngiltere'nin izlenebilirliği elenmesine bağlı olacak. Basınlarının "Beatles'dan sonra en iyi grup" diye yorumlamıştı, grupta çıkan takımları. Olası kötü bir sonuçtan sonra daha yaratıcı başlıklar ve en aşağılayıcı yorumları merakla bekliyorum.

Gana-Almanya maçı ise, futbol açısından çok sağlam bir maç olacak. Büyük ihtimal basınımız, iki kardeşin mücadelesi şeklinde görecektir. Kupa, seyri gittikçe artıyor, tek üzüntüm kendi kıtalarında ikinci tura hiçbir ülkenin çıkamayacak olması. Son ümidim Gana...

Bu ülkenin insanları


Bugün bir gazeteci olarak öğrenmiş oldum ki, yaptığım haberlerle PKK'ya 'bilerek ya da bilmeyerek' yandaşlık yapıyormuşum.

Şehit cenazelerindeki ayılıp, bayılma görüntülerinin gösterilmesiyle yapıyormuşum bunu.

Aslında Başbakan Erdoğan haklı. Onların hepsi var olmamış sanal görüntüler. Ya da o görüntüler yaşanıyor olsa da, görmezden gelmemiz gerekir. Hiç olmamış gibi, hiç yaşanmamış gibi öyle kısa, satır veya kısa haber olarak "Hakkari'de PKK'lı teröristlerin karakola saldırması sonucunda 9 asker şehit olurken, 14 asker de yaralandı" diye vermeliyiz.

Misal, olayın olduğu gün gazetenin manşeti "Türkiye binde iki büyüdü" haberi olmalı. Sürmanşette, Başbakan Erdoğan'ın o meşhur elini göğsüne götürdüğü fotoğrafla birlikte "Dünya, Başbakan Erdoğan'ı alkışlıyor" haberi olmalı.

Manşetin hemen altında, "Yargıtay Başkanı'ndan şok ses kaydı" diye bir haber ve onun da altında, "AB, Türkiye'yi almadığına bin pişman" başlıkla haber yer almalı.

Artık gazetenin alt kısımlarını da "Stoch'tan mesaj var", "Galatasaray'ın yeni bombacısı", "Quaresma'dan sonra hedef Robben" haberleriyle sayfayı tamamlamış oluruz.

Neden böyle bir sayfa yapmalıyız? Başbakan tarafından PKK yandaşı ilan edilmemek için.

Aslında, bu ülkede hiç acı yaşanmıyor, yoksulluk yok, çöpten beslenenler tamamen ütopya, 5 lira için sokakta insan kesenler de yok. Bu ülkede borçlarından dolayı her gün onlarca insan da intihar etmiyor, külliyen yalan.

Çocuğuna harçlık veremediği için kendini asan insanlar yok bu ülkede. Fabrikası kapandığı için kafasına kurşun sıkan işadamı hiç yok.

Bu ülkede göçük altında kalan insanlara hiç rastlanmıyor. Göçük altında kalsalar bile, kendi hatalarından kaynaklanıyor. Zaten böyle bir haber olsa da, kime hizmet ettiği belli olmayan medya, yalan söylüyor.

Bu ülkede, taş attığı için 12 yıl hapis cezası alan çocuklar, polis panzerleri altında kalan çocuklar, aileleri tarafından satılan çocuklarsa hiç yok. Bizim çocuklarımız mutlu, bizim çocuklarımız hep gülümsüyor.

Bu ülkede, parasızlık nedeniyle böbreklerini satışa çıkartan insanlar da yok. Gürbüz, sağlıklı, toraman insanlardan oluşan bir coğrafyanın evlatlarıyız.

Bu ülkenin siyasetçileri, erdemli, onurlu insanlardan oluşur. Üstünde toplu iğne başı kadar leke olduğunda bile istifa eder, gururuna yediremez çünkü.

Bu ülkede yolsuzluk olmaz, yer yoktur. Öyle başka ülkelerde olduğu gibi oğluna gemi almaz, girişimci çocuklarına 17 yaşında şirketler kurulmaz.

Bu ülkenin başbakanı, genelkurmay başkanı siperde çömelmez. Başı dik, alnı ak pür-i paktır yönetenleri, karar vericileri.

Bu ülkenin dağlarında; Ilgazlar'da, Munzur'da top sesleri, kurşun sesleri duyulmaz, sarı papatyaların üstüne kan damlamaz. Bu ülkenin mor sümbüllü dağlarında herkes el ele verip; kırlarda, çayırlarda koşar, birbirine gülümseyerek.

Evet, bu ülkenin gazetecisi hain, alçak, namussuz. Olmayanı yazar, olanı saklar.

Domenech'in boykot yorumu


Raymond Domenech: Onları bu yaptıklarının adı konulmamış bir cinnet hali, embesillik ve aptallık olduğuna ikna etmeye çalıştım ama engel olamadım.

Bir noktada bu maskaralığı durdurmaya karar verdim. Fransızların yaşananları bilmeye hakkı var diye düşündüm ve oyuncularımın yazdığı bildiriyi alıp okudum. Yoksa hiçbir şekilde bu davranışı desteklemiyorum


Bir şey söylerdim ama bugün küfür yok...

Boşverin futbolu, Marsel'i izleyin


Türk tenis tarihi açısından bugün tarihi bir gündü. Kariyerinde üçüncü kez, büyük bir turnuvada ana tablo oynayan Marsel İlhan, 17 numaralı kortta tarihi bir zafere imzasını attı.

Brezilyalı Marcos Daniel karşısında ilk iki seti kaybeden Marsel, muhteşem bir geri dönüşle karşılaşmayı 3-2 kazanarak, 31 numaralı seri başı Victor Hanescu'nun rakibi oldu.

Maçtan sayılar vereyim. 31 ace ile kariyer rekoru kıran Marsel İlhan, direkt puan vuruşlarında Brezilyalı rakibine 84-56'lık üstünlük sağladı.

İlk seti tie-break'le 6-7 kaybeden Marsel, ikinci setde de rakibine 4-6 ile boyun eğdi. Üçüncü setin başlamasıyla muhteşem geri dönüşü başlatan genç tenisçi, dördüncü setin başında kırdığı servisle 3-0'ı buldu ve setin sonuna kadar avantajını koruyarak maçı final setine taşıdı.

Final setini 24 dakikada 6-1'le kazanan Marsel İlhan böylece adını ikinci tura yazdırdı.

Şimdi ikinci turdaki rakip Rumen Victor Hanescu. Hanescu daha önce beş kez katıldığı Wimbledon'da üçüncü turu geçme başarısı gösteremedi.

Maçlar NTV Spor'da, kaçırmayın derim. Can sıkıcı bir futbol maçındansa, dünyanın en prestijli tenis turnuvasındaki genç bir çocuğu izlemek yeğdir.