29 Eylül 2010

Niye kızıyorsunuz ki!


Kızılacak bir şey yok. Hatta gerek yok kızmaya.
Yedik mi 6 gol? Yedik.
Bu adamların bize karşı bütün üstünlüğü bu mu? Bu.
Her sene temcit pilavı gibi önümüze geliyor mu? Geliyor.
6 gol attıkları her maçta hatırlatıyorlar mı? Hatırlatıyorlar.
Biz bunu duydukça kızıyor muyuz? Kızıyoruz.
Aradan 10 değil 110 yıl geçse bu skorla övünecekler mi? Övünecekler.
Maraton yaptığı bu haberle amacına ulaştı mı? Ulaştı.

Eee, o zaman ne gerek var kendimizi yormaya, üzmeye. Aklı başında insanları aradan çıkartacak olursak (ki, bu sayı artık bizde de epey azaldı) karşımızdaki adamların insan kalitesi budur. Zekâ seviyeleri herhangi bir ilkokul öğrencisi ile boy ölçüşemeyecek, çiğ insan sürüsünden oluşuyor.

Şunu da açıkça söylemek lazım; benzer bir skoru biz yakalasak senelerce bunun geyiğini sürdürürüz. O yüzden niye kızıyorsunuz ki?

O kadar ilginç ki; ülkede milyon tane dengesizlik, etrafınızda yüzlerce çarpıklık var, bizim bütün derdimiz sikindirik bir internet portalının Galatasaray'a 6 göndermesi yapması mı?

Zaten kusura bakmayalım da, pek konuşmaya da hakkımız yok. Bırak fark atmayı önce bir galip gelelim adamlara sonra konuşma hakkı elde etmiş oluruz.

Bu arada ben yine tekrar edeyim. Adnan Polat, Ercan Saatçi-Rıdvan Dilmen'in ayağına gidip dert anlatmaya çalışıyorsa bu kadar muhabbeti yapmanın zaten anlamı yok. Yazmayacaktım ama Yiğit itekledi beni.

Gerçi bir mailleşme trafiği yaşadık, aslında konuşmamız gereken başka şeyler var ama daha geniş bir zaman yazmak lazım.

Oha be Erdoğan Abi

Haber şu; "Spor Toto 3. Lig takımlarından Yalovaspor’un teknik direktörlüğüne, Erdoğan Bağçekoz getirildi."

Diyeceksiniz ki, haberde ne var. Ehh, böyle bakınca tabii hiçbir gariplik yok. Fakat işin ilginç yanı Erdoğan Abimiz, Yalovaspor'da 5. kez göreve getirilmiş.

1991, 1993, 1996 ve 2006 yıllarında Yalovaspor'da görev yapan Erdoğan Bağçekoz abimiz şöyle bir de açıklama yapmış: "Demek ki her geldiğimde iyi izlenim bırakmışım ki yönetim, beni tekrar göreve getirdi"

Kendisine oha derim ve işimin başına dönerim.

28 Eylül 2010

Koyun gibi izlemeye devam edelim


27 Nisan 2009'da Kadıköy'de bir eve baskın düzenlenir. Devrimci Karargah'ın lideri Orhan Yılmazkaya polislerle çatışır. Bir polis ve kendisi hayatını kaybeder.

Dönemin İstanbul Valisi Muammer Güler ve İstanbul Emniyet Müdürü Cerrah, örgütün çökertildiğine dair açıklamalar yapar.

Aradan bir seneden fazla bir süre geçer. Eskişehir İl Emniyet Müdürü Hanefi Avcı, Haliç'te Yaşayan Simonlar diye bir kitap yazar. Kitapta Gülen Cemaati'nin emniyet içinde örgütlendiğini ve telefon dinlemesi dahil her türlü yasadışı faaliyetlerde bulunduğunu iddiaları yer alır. Kendi isteğiyle merkeze alınır.

Ardından fırtına misali haberler yağmaya başlar hakkında. 1.5 yıl önce çökertildiği devletin en üst makamları tarafından açıklanan Devrimi Karargah'a yönelik bir operasyon başlar. Operasyonda Sosyalist Demokrasi Partisi Genel Başkanı Rıdvan Turan da dahil olmak üzere 13 kişi tutuklanır.

Tutuklamaların sonrasında Hanefi Avcı'nın Devrimci Karargah üyesi bir isme ait telefon hattını kullandığı ve örgütten bir kadınla ilişkisi olduğuna yönelik iddialar ortaya atılıverir.

Ve Hanefi Avcı, İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri tarafından Ankara'da gözaltına alınır.

Şimdi bu tabloya bakıp, her şeyin rayında olduğunu söylemek mümkün mü? Bir Emniyet Müdürü tarafından ortaya atılan iddialar soruşturmaya gerek görülmezken, Zaman, Samanyolu, Sabah, Taraf gibi yayın organlarında çıkan haberlerin derhal soruşturmaya tabi tutulması biraz ilginç gelmiyor mu?

Ve biz; bu olayı gayet normal ve doğalmış gibi mi karşılayacağız?

Ve biz; bu olay hiç yaşanmamış gibi mi davranacağız?

Ve biz; sağımızda, solumuzda yaşananlara hiç tepki göstermeyecek miyiz?

Ve biz; herkese el uzatma teranelerine inanacak mıyız?

Ve biz; devletin ismi belli bir cemaat tarafından yönetilmesine aval aval bakacak mıyız?

Ve biz; bu kadar salak mıyız da bunların hepsini yiyeceğiz?

Adalet; Ensar Vakfı Eski Şube Başkanı Zekai İşler, küçük çocukları taciz ederken, o küçük çocuğun yaşadığı travmayı basındaki haberlere yüklerken; eski bir suikastçi olan, kendinden 50 yaş küçük bir kadınla evlenen ve en nihayetinde 14 yaşında küçük bir kız çocuğuna defalarca cinsel tacizde bulunma sapıklığına karşı bu denli ağır aksak ve yavaş ilerleyip, vicdanları sorgulatırken; bir kitap sonrasında kendi Emniyet Müdürü'nü bile derdest ettirebilme gücüne sahip.

Varın, gerisini siz düşünün

26 Eylül 2010

Derbiye üç kala


İlk iki hafta aldığı mağlubiyet sayısını 2'yle çarparak, galibiyet serisi haline getiren Galatasaray, yine İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne (İ.B.B) yenilmedi. Fenerbahçe ve Beşiktaş'ın en has korkulu rüyası İ.B.B, belki can sıkıcı belki hiçbir futbolseverin istemediği bir futbol oynuyor. Ama Süper Lig'de oynadığı günden bu yana, geriye düştüğü maçları çevirememe gibi bir durumu var.

Baros 4. dakikada perdeyi aralayınca, taktiksel olarak yapmaya çalıştıkları strateji kendilerine dönüverdi. 1-0'a alışan bünyeler, doğal olarak 3-0'da at kuyruğunda kelebek misali sırıttı.

ALİ SAMİ YEN 'DAR' DEĞİL

Galatasaray'da, 1-0 kazanılan Bucaspor ve Gaziantepspor maçlarından farklı oyun anlamındaki tek değişiklik, takımın daha fazla gol pozisyonu bulmasıydı. Doğrusu oyun açısından, Ali Sami Yen'i rakiplerine dar edemiyorlar. Kabul etmek gerekir ki, Serkan Kurtuluş, Insua, Misimovic, Cana, Pino ve hatta çekirdekten yetişen Aydın'ı da sayarsak, 6 yeni oyuncu var. Ve aslında sanki biraz yeni takımmış havası seziliyor.

Sarı-kırmızılarda en büyük değişiklik Cana'nın yerini alması oldu. Ayhan-Mustafa Sarp ikilisi (ikili diyorum ama genelde bir buçuk iskender kıvamındalır) ile Ayhan-Cana tartıya konulduğunda kefede ağır basan Cana'nın olduğu net biçimde görüldü. Hele hele Mustafa Sarp'ın oyuna girmesiyle daha fazla hissedildi.

Yine de, orta sahanın işlevsel ve rakipleri boğucu olduğunu söylemek güç. En büyük sorun burada görünüyor. Hâlâ orta sahada cirit atılıyor, şenlikler düzenleniyor; rakipler tarafından.

Galatasaray'ın orta alanındaki temel sorun, ünlü filozof ve tragedya ustası Seneca'nın "Cesaret insanı zafere, korkaklık ölüme götürür" sözünde gizli. Ayhan dışında kim gelirse gelsin sorumluluk almaktan çekiniyor. Evet basit oynamak çoğu zaman en mantıklısı olabilir fakat bazı durumlarda da inisiyatif sahibi olmak gerekir.

SABRİ'NİN KOLTUĞU SALLANIYOR

Gecenin adamı her ne kadar Baros olsa da, Serkan Kurtuluş için birkaç söz etmemek olmaz. Ali Turan denemesi boş çıkınca can simidi olan Serkan, bu takımda Sabri'yi bile kesebileceğini gösterdi. Dengeli, hızlı, kademe hatası minimumda ve en önemlisi orta yapabilen bir sağ kanat savunmacısına Galatasaray'ın fazlasıyla ihtiyacı vardı. Tabii ki, kendisi için methiyeler düzmek için erken fakat bir sağ kanat savunmacısının nasıl olması gerektiğini gösterdi.

BAROS, TÜRKİYE'NİN EN İYİSİDİR

Gelelim gecenin adamına. Muhtemelen Baros için efsaneler yazılmaya başlanmıştır, hele ki, attığı 3. golden sonra. Bu ülkenin futbolu en iyi bilen adamı olduğu iddia edilen (!) Rıdvan, Nonda'nın oynaması gerektiğini, Baros'un ancak onun yedeği olabileceğini söylediği, hâlâ hafızamda. Baros'un hedef golcü olmadığı, vasatın birüz üstü olduğu teranelerini hiç saymıyorum bile.

Kanal ekürisi Sergen de, yaşını 33'e çekti birdenbire. Adam ne yapsa yaranamıyor. Ama tekrar altını çezmik gerekir ki, Baros Türkiye'de forma giyen en iyi forvet oyuncusudur. Sezonu ister 30 golle kapatsın, ister 5 gol. Bu fikrim değişmeyecek.

Türkiye'nin açık ara en iyi forveti Baros'tur. Bunu sadece attığı 3 golle ilintili olarak söylemiyorum. Gol atamadığı maçları açın izleyin. Bir forvet nasıl olur da, orta saha oyuncularına alan açar, nasıl 4 defans oyuncusu ile baş eder ve nasıl forvet olunur, ders gibi sunuyor her hafta.

Kewell'la birlikte yabancı transferlerinde son yılların en büyük kazancıdır. Attığı 3. golde, an itibariyle kafamda şapka olmamasına karşın, içeri gidip bir şapka takıp, sonra çıkarttım. Başka bir şey söylemenin olanağı yok çünkü.

BU FUTBOL DERBİYE YETER Mİ?

Senelerden beni Galatasaraylıların yeni Hagi arayışları süredursun Misimovic pek suya sabuna dokunmadan oynuyor. Kuvvetle muhtemel bu maçla birlikte, üstelik daha takımda yeni olmasına karşın Elano-Misimovic karşılaştırmaları boy boy sayfaları süsleyecektir. Hele de, Lig TV'nin 3. oyuncu değişikliğinden sonra Elano'nun ekşimsi suratını çekmesinden sonra, buna kesin gözüyle bakabilirim.

Netice itibariyle ahım-şahım bir futbol olmamasına karşın Galatasaray 4'te 4 yaparak doludizgin ilerliyor. Karabük ve Ankaragücü deplasmanları sonrası Fenerbahçe ile yapılacak derbi maç için bu futbol yeter mi, esas soru bu olmalı.

Ben 'yetmez' diyorum. Bu futbolla Kadıköy'de parlak bir sonuç elde etmek, mümkün görünmüyor. 3 haftada neler değişir, onu da birlikte göreceğiz.

Son söz hakem Bülent Yıldırım'a gitsin. Ortadaki futbolla, sarı kart dağılımı biraz garip oldu. Çarşıda bozuk para harcar gibi kart çıkarttı Galatasaray'a.

FUTBOLCU GÜNLÜĞÜ

Ufuk: Yan toplara çıkabilen bir kaleci olduğunu seyirciye hissettirdim.
Serkan Kurtuluş: Seyirci orta yapan sağ bek görmemişti ne zamandır.
Servet: Temiz iş çıkarmaya başladım.
Neill: Efsane olabilecek volemi harcayan üst direkler utansın.
Insua: Defansta iyi miydim? İyiydim. İsteyen istediğini söylesin.
Cana: Top hatalarının minimuma indirirsem, seyirci bana hasta olur.
Ayhan: Umarım milli takıma seçilmem. Sakatlanmak istemiyorum. Nazar boncuğu şart oldu.
Misimovic: Sene sonu gidecek miyim, kalacak mıyım belli değil. Dur bakalım derbiyi bekliyorum.
Pino: Geçen hafta Mustafa Sarp, bu hafta Barış. Herkesten azar işitmekten bıktım.
Aydın: Kiralanmaktan yırtmak üzereyim.
Baros: 3. gol neydi be! Eurosport'ta lig özetleri gösterilse, haftanın golü olurdu.
Barış: Ne kadar süre alırsam alayım, sarı kart görürüm.
Mustafa Sarp: Seyirciyi çıldırtmak, temel görevim.
Kewell: Oynasam da, oynamasam da, taraftarın gönlünde tahtımı kurmuşum.
Elano: Ulan hiç oynamadım ama herkesten çok göründüm televizyonda.

22 Eylül 2010

Kalbimizdesin


Ali Sami Yen çimlerinin üstünde dolaşan en harika büyücü bu adam.

İsterse 40 yaşına gelsin, topa vurmaya mecali olmasın ama varsın olsun kalsın takımda.

Yüzündeki gülümsemeyi görmek bile fantastik.

Lan harbi büyücü bu eleman. Bütün taraftarları böyle kendisine sevdiren kaç tane adam var ki.









Badem bıyığına kurban


Sistem süper işliyor.

Önce kurumların güvenilirliğini sars.

Ardından kurumların başındaki insanların toplum içinde itibarını zedele.

İstifaya zorla.

İstifa etmezse bir biçimde hakkında soruşturma başlat.

Ve kurumun başına istediğin adamı geçir.

Huzurlarınızda ÖSYM'nin yeni başkanı Prof. Dr. Ali Demir.

Örgütlenmeden sesiniz hep kısık kalacaktır


Ankara'da parkta oturan çiftlere GBT uygulaması yapılmış. Gerekçe parkta 'uygunsuz' oturmaları.

Aynı gün İstanbul Tophane'de iki sanat galerisi, içki içildiği gerekçesiyle basılıyor.

Biri Türkiye'nin en büyük şehri ve modern yüzü, diğeri ise başkent. Türkiye olması gerektiği yere gidiyor. İnsanlar yıllardan beri kendisini kandırıyor.

Türkiye'nin modern, çağdaş olduğu yalanına kapılmıştı herkes. Oysa Türkiye hiçbir zaman ne modern ne de çağdaş oldu. Türkiye'yi Ankara, İzmir, İstanbul, Antalya'dan ibaret sananlar, zamanla duvara çarpmaya başladılar. Tabii durumu hemen kabullenemiyor insan. O yüzden pek çok insan sudan çıkmış balığa döndü.

Türkiye'yi birkaç şehirden ibaret sananlar hiç Anadolu yollarına düştü mü acaba merak ediyorum. Modern, çağdaş Türkiye masalı, Konya'dan, Niğde'den, Erzurum'dan, Kütahya'dan nasıl görünüyor, bir fikri var mı insanların?

Türkiye zaten buydu. Üniversitelerinde bile ramazanda yemekhanelerinin kapatıldığı, kulağında küpe var diye dayak yediği, okul yönetimi izin verse bile saçı uzun olduğu için köşelere çekildiği, alkol satın alanların mimlendiği, elindeki gazeteden ötürü tehdit edildiği bir ülkede yaşıyoruz.

Modernlik, çağdaşlık tamamen bir zırvadan ibarettir. Aslında az-çok tahmin ediyorum ama bundan sonra neler yaşanır bilinmez. Mahalle baskısı diye tatlı şirin isimler takılarak, geçiştirilmeye ve hafifletilmeye çalışılan bu olaylar bir gün bir yerde patlak verir. Bugün galeriyi içki içildiği için basanlar, yarın Madımak benzeri eylemlerin için de olur.

Nasılsa siyasal iktidarın artık müthiş bir hikâyesi var. En kötü darbe planı dahiline alınır, iki üç kişi içeri atılır, sonrası unutulur.

Herkes safını iyi belirlemek zorunda. Gün facebook'tan, twitter'dan, bloglardan "kınıyoruz" deme günü değildir. Eğer gerçekten gelişen olaylara karşı tepki göstermek istiyorsanız, örgütlenmeniz ve örgütlü olmanız şart. Ama öyle ama böyle. Tek başınıza sesinizin çıkamayacağını bilin. Oturduğunuz yerden sesinizin çıkmayacağını anlayın artık.

Proudhon noktayı koysun; "Demokrasi çoğunlukların diktatörlüğüdür."

21 Eylül 2010

Orospu çocukları




Şanlıurfa'da iki orospu çocuğu karayolunda bir köpeğe zincir bağlayarak, motosikletin arkasından koşturmuş.

Hayvancağızın ayaklarından kan geliyor koşmaktan.

Sadist, orospu çocuklarıyla birarada yaşıyoruz. Bu tiplerin acilen itlaf edilmesi gerekiyor.

Demek ki neymiş, İstanbul'da hakemin kafasına her türlü şeyi sallayıp, kafasını yarabilirsin ama Gaziantep'te bunu yapamazsın.

Çıkıp biri anlatsın mümkünse, geçen yıl Kadıköy'de yardımcı hakemin kafasının yarılmasıyla, dün Gaziantep'te yaşananlar arasındaki farkı.

Mondragon, Eser Özaltındere, Eric Gerets... Hepsinin ortak özellikleri, bir faşistin isminin konulduğu statta bir yerlerinin yarılması.

Gaziantep ve İstanbul arasındaki fark mı maçların tatil kararı yoksa Fenerbahçe ve herhangi bir takım farkı mı?

Adalet mi istiyoruz? O zaman bunu herkes için sağlasınlar. Bunu yapan Galatasaraylı'ysa da, Fenerbahçeli'yse de, Konyalı'ysa da eşit bir biçimde yapsınlar. Kararlar şehirden şehire, stattan stada farklılık göstermesin.

Şunun altını çizelim; Gaziantepspor-Bursaspor maçında hakemin aldığı karar doğrudur ancak daha önce terör yuvasında olup biten her şey karşısında üç maymunu oynamak, neredeyse stadın yanmasına göz yumup, iki maçlık cezalarla geçiştirenler hata yapmıştır.

Bu hatalar devam edecektir de. 4 hafta sonra ne olup bittiğini hep birlikte izleyeceğiz. Nasılsa olaysız, birilerinin kafasına-gözüne bir şeyler atılmadan bitmiyor 90 dakikalar. Bakalım aynı cesareti, aynı kararlılığı gösterebilecekler mi?

Bu vesileyle, Bünyamin'in kulaklarını da çınlatmış olalım.

SAMİ YEN'İN ÇİMLERİ

Kasımpaşa-Fenerbahçe maçı Ali Sami Yen'e alındı dün. Türkiye'de zemini adam akıllı olan birkaç stattan biri Ali Sami Yen. Önce İBB-Konya sonra Kasımpaşa-Fenerbahçe ve Galatasaray-İBB maçlarıyla zeminin ağzına sıçıp sıvayacaklar.

Üstte söz ettik ya adalet eşit dağıtılsın diye. Sanırım Federasyon dedi ki, "Ulan Türkiye'de zemini iyi olan tek stat var neredeyse. Bari onun da ağzına sıçalım herkes eşit şartlarta mücadele etsin."

Israrla küfür etmeyeceğim, bu kararı alanlara. Etmem...

20 Eylül 2010

Sadece acıyorum


İnsanın cahil olması kötü bir şey değildir. Ama cahilliğinin farkında olmadan her boku biliyormuş gibi konuşması cahilliğin de ötesinde aptallıktır. Daha önce pek çok kez söylemiştim, televizyonlardaki hiçbir televizyon spor programını izlemiyorum. Ne konuşulmuş, neler saçmalanmış takip ettiğim bloglardanr öğreniyorum.

Akşam Jesusalmeyda'da gördüm, Rıdvan Dilmen'in neler yumurtladığını. Misimovic için "Zaten Bundesliga'yı artık kaldıramıyor diye ayrıldı", Insua içinse "Insua Liverpool'da da oynamıyordu" demiş.

Allah kendisine akıl fikir versin tabii. Bir insanın hayatına hiç kitap girmemişse, bütün gün altılı ganyan oynayıp, iddiaa bültenini elinden düşürmüyorsa bu adamı konu etmek bile hatadır, o hataya katlanarak birkaç şey söyleyeyim.

Rıdvan Dilmen'in kahvedeki adamdan tek farkı futbol oynamış olmasıdır. Ne kadar oynadığı tartışılır ya, neyse.

Hepimiz bir takımın destekçisiyiz, hepimiz kendimize göre az ya da çok tarafız, taraftarız. Rıdvan Dilmen'in de taraf olması, taraftar olması belli bir noktaya kadar anlaşılabilir. Formasını giydiği takımı görece olarak biraz daha şişirebilir, sevmediği bir takıma bindirebilir. Tamam burası Türkiye olduğu için biraz şiraze de şaşabilir.

Ama bu adamın üstündeki "Türkiye'nin en iyi futbol yorumcusu" etiketine karşıyım.

Aslında üzücü bir durum. Her maç sonrası çıkıp konuşuyor, yüz tane yorum yapıyor, bozuk saatin günde iki kez doğruyu göstermesi gibi, doğru şeyler de söylüyor. Fakat öyle bir şey var ki, acınası durumlara düşebiliyor, tıpkı şu Insua ve Misimovic örneklerinde olduğu gibi.

İşin boktan yanı, kendisi ne kadar cahil, ne kadar sığ olduğunun farkına varamayacak kadar da garip bir kişilik. Hakikaten acınası bir durum. Bir insanın tüm hayatının futboldan ibaret olması, futbol dışında konuşabilecek bir şeyinin olmaması.

Yılda 4 milyon dolar para alan bir adamın böylesi cahil olması insanları içten içe itiyor. Herkesin kafasında ampuller yanıp "Ulan Rıdvan bile bu kadar para kazanıyor. Ben niye kazanmayayım?" diye sorgulamalar içine giriyor.

Tabii ki para kazanmak güzel bir şey. İnsanın yaşamasına yeteceği kadar, kimseye muhtaç olmadan hayatını sürdürebileceği miktarda kazanması gayet hoş. Ama Rıdvan Dilmen, H.Ş, Hakan Ünsal gibi tiplerin bu işten hatırı sayılır derecede para kazanması sinir bozucu bir durum alabiliyor.

Ülkenin geldiği nokta bakımından şunu kesin bir biçimde söyleyebilirim. Ülke insanın spor yorumcusu seçimi de, siyasetçi seçimi de hep kendine en yakın, kendine en çok benzeyen biçiminde oluyor. O yüzden Rıdvan Dilmen hiçbir birikimi olmamasına karşın Türkiye'nin en çok kazanan spor yorumcusu oluyor.

Rıdvan Dilmen'in Galatasaray'a karşı düşüncelerini şöyle anlatayım, siz anlayın. "Kızım Galatasaray Lisesi'ne girmek istiyordu. O logoyu her gün görüp, anasına küfretmek istemediğim için göndermedim."

Kızmayın o yüzden, bu garibana. Misimovic, Insua, Elano, Keita filan hakkında söylediklerini önemsemeyin. Çünkü cahil ve cahilliğinin farkında değil. Acımak hoş bir duygu değildir ama ben kendisine sadece ve sadece acıyorum.