23 Kasım 2010

Kalkanları siz indirin


Tarih: 15 Kasım 2010
Yer: Bangladeş
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan: NATO kapsamında atılacak bir adım ve bu işin komutasının kime verileceği önemli. Topraklarımızın genelinde böyle bir şey düşünülüyorsa bize verilmeli.

Yerleşim noktaları önemli, serpilme önemli. Nerede olacak, hangi irtifada olacak. Teknik kadrolarımız Bütün bunların üzerinde çalışmalarını yapıyorlar ve Lizbon zirvesinde görüşülerek mutabakat sağlanırsa ne ala, yoksa yapacak bir şey yok."

Tarih: 22 Kasım 2010
Yer: Ankara
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan: Şu anda balistik füze savunma sistemleriyle alakalı açıklanan başlıklar biliyorsunuz belli. Bunlardan bir tanesi savunma amaçlı olarak NATO'nun bu sistemi kurması kararı.

Komuta olayına gelince, bunlar, bundan sonra yapılacak birleşimlerde tespit edilecek. Şu anda komutası 'şu ülkededir' diye belirlenmiş bir şey söz konusu değil. Buranın komuta sisteminin tamamıyla NATO'da olması gerektiğini söyledik, bunu savunduk.

Komutanın kesinlikle NATO'da olması gereğini ifade ettik ve NATO malumunuz olduğu üzere saldırı sistemi oluşturmuyor, savunma sistemi oluşturuyor. Zaten, NATO'nun kuruluş amacı da saldırıya değil savunmaya yönelik bir birleşimdir.

************************************************************************

Bu ülke yalanlara daha ne kadar inanmaya devam edecek? Sahte delikanlı tavırları ne kadar yutturulacak? Bir hafta arayla söylenenler bunlar.

Akp iktidarı emperyalizmin sıkı bir yardakçısıdır, her ne kadar ülke içindeki dinamikleri ara ara tutabilmek için atıp tutsa da.

Füze kalkanı projesi kapsamında yerleştirilecek Patriot füzelerinin menzili 15-45 kilometre arasında. Güya İran’dan gelen saldırıları önleyecek.

En büyük merakım, ülke topraklarının aleni olarak satılmasının ne zaman gerçekleştirileceği.

Sanırım Cumhuriyet tarihi boyunca bu kadar teslimiyetçi, ülkeyi dışa bağımlı hale getiren, boynunda tasma ile dolaştırılan bir ülke haline gelmemiştik hiç.

Ama ülke halkı benimle aynı fikirde değil. Dilenciliğe alıştırılmış, oyunu pirinç-bulgur-kömüre satan, vicdanı ile onurunu kaybetmiş halk, böyle düşünmüyor. Halk goygoyculuğu yapmayacağım, açık bir biçimde fikirlerim bunlardır.

Herkesin ağzında "Halk en iyisini bilir" mavrası var. Valla sokakta sağa-sola lama gibi tüküren, yaya geçidinin ne olduğundan bihaber, herkesin sorununu kaba kuvvetle çözmeye çalıştığı bir toplumdan söz ediyoruz. Üstelik bu saydıklarıma onlarca madde daha ekleyebilirim.

NATO füzelerini, bunların evlerinin dibine kurmak gerekir. Hatta kalkanları da, bunlar indirsin. Hatta eğer arzu ederlerse, kalkmayanları kaldırma görevini de...

'Devlet şefkatinin' yaşattığı katliam


Bayrampaşa Cezaevi'nde F tipi cezaevlerini protesto etmek için başlatılan ölüm oruclarına son vermek için 19 Aralık 2000'de düzenlenen ve 2'si asker 30'u tutuklu 32 kişinin öldüğü 'Hayata Dönüş' operasyonu ile ilgili davanın ilk duruşması başladı.

Operasyon sırasında vücudunun yüzde 40'ı 3. ve 4. derece yanan Hacer Arıkan'ın mahkemede savunmasından: "İçerden çıkış saati 03.30 civarıydı. Ben koridorda ağabeyimle birlikteydim. Koğuşuma döndüm.

Uzandım ve sonrasında operasyon sesi ile uyandım. Silah sesiyle uyandık. Sonradan öğrendim ki ilk silah sesleri sırasında ağabeyim Erol Arıkan vurulmuş. Yani ilk yaralanan kişi oydu. Koğuştan dahi çıkamadık, çünkü askerler koğuşun kapısının önündeydi. Arkasından atılan bir bombalama oldu.

Yaşamak için onların attığı, biber gazı, gaz bombaları gibi şeyleri camdan dışarıya havalandırmaya attık. İkinci katta yatakhanedeydik.

Artık iyice nefes alamaz hale geldik. Bilincimiz kapandı. Gidebileceğimiz iki yer vardı. Yemekhane ve havalandırma.

Çıktığımız anda içeriye bir madde bırakıldı. Önce çıkış noktamızda yatak yakıldı ve tavandan bir hortumla içeriye bir madde bırakıldı.

Ben halen o madde neydi hangi maddeyle yandım bilmiyorum. Biz C1 koğuşunda 27 bayandık. Arkadaşlarım öldü ve koğuştan en son çıkartılan bendim. Ben çıkamıyordum.

Ortada bir isyan yok. Evet F tipi cezaevlerine karşı yapılan ölüm orucu eylemleri vardı. O gün ölüm orucunda değildim.

10 yıl sonra açılan davada erler yargılanıyor ama o dönemdeki görevlilerin açıklamalarına baktığınız zaman operasyonun gereği hayat kurtarmak değil."


Ölen 2 askerden Nurettin Kurt'un ölümünün, uzun namlulu silahlardan olduğu ortaya çıktı. Yani öldürülen Uzman Çavuş, asker arkadaşlarından biri tarafından öldürüldü.

Bu ülkede yaşanan vahşetlerden en büyüklerinden biridir sözümona 'Hayata Dönüş' operasyonu. İnsanların üstlerine tiner dökülerek, onlarca gaz bombası atılarak öldürüldüğü bu olay Türkiye tarihinin en karanlık günlerinden birinin yaşanmasıyla sonuçlanmıştır.

Dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk, mahkûmların kendilerini yaktığı yalanını anlatırken, bütün basın ölüm oruçlarının yaşanmadığını, mahkûmların içeride sağlıklı bir biçimde beslendikleri yalanını söylemekten geri durmadı.

Sosyal demokrat kimliğini taşıyan Hikmet Sami Türk, 'devletin şefkati' cümlelerini televizyonlar karşısında savururken, aslında 19 Aralık 2000'de, 'devletin şefkati' mahkûmların üstüne alev püskürtüyor, koğuşlara bombalar bırakıyordu.

Bu devletin şefkati, 'Hayata Dönüş' adında ve ironi tadında operasyonlar düzenleyip, kendi yurttaşını cayır cayır yakarken, yaşamaya çalışan, havalandırmadan nefes almaya çalışan insanlara da kurşun yağdırdı.

Zırh delen özel silahlarla kuşanmış jandarma ve polis, mahkûmlara "İnsan hayatı değerlidir, yaşam hakkı kutsaldır" derken, aslında, "Hiçbirinizin hayatı umrumuzda bile değil. Birazdan hepinizi cayır cayır yakacağız" demek istiyordu.

Bugün hâlâ sürdürülen, insanları şehit ve ölü diye ayıran gelenek o gün de, "2 şehit, 30 ölü" manşetleri atmıştı.

Bugün geldiğimiz noktada yargılananlar, sadece er ve erbaş düzeyinde kalmıştır. Dönemin Adalet Bakanı, Emniyet Müdürü, Jandarma Genel Komutanı ise vicdanlarının sesi ile baş başa bırakılmıştır.

Devletin 'hayata dönüş' mantığının, öldürmek üzerine kurulduğu anlayışının vücut bulduğu ve tüm Türkiye'nin gözleri önünde sergilendiği 'Hayata Dönüş' operasyonu adı verilen katliam bu ülkede yaşanan ne ilk ne de son katliamdır.

Son söz, Türk medyasına. Türk medyasının A'dan Z'ye sınıfta kaldığı, mesleki dezenformasyonun tavan yaptığı bir olay olarak hafızalara kazınmıştır 19 Aralık Katliamı. Bugün herkes günah çıkartıyor ama bu kadar büyük günahın affı ne insani ne de mesleki açıdan olamaz.


Fotoğraftaki kişi: Hacer Arıkan

22 Kasım 2010

AA haberciliğinde son nokta ve yalanı kabullenmek


Haberin noktasına bile dokunmuyorum. Haber şudur:

"Almanya’da yayımlanan 4-4-2 dergisi, Liverpool’un, Fenerbahçeli milli futbolcu Emre Belözoğlu’nu transfer etmek istediğini ileri sürdü.

Derginin internet sitesinde verilen haberde, Liverpool’un, Belözoğlu’nu ara transfer döneminde kadrosuna katmak istediği ve bunun için 7 milyon avro artı Fabio Aurelio’yu gözden çıkarttığı iddia edildi."


4-4-2'nin Almanya baskısının olmadığını bildiğimden Anadolu Ajansı'na telefon açtım ve Spor Müdürü ile aramızda şöyle bir konuşma geçti.

-İyi günler beyefendi. Ben Bu Emre haberi için aradım.
-Buyrun.
-4-4-2'nin Almanya baskısı yok. Geçtiğimiz günlerde de Berbatov'un Fenerbahçe'ye transfer olacağına yönelik bir haber vardı ve yine 4-4-2 referans gösterilmişti. Olmayan bir dergiden haber nasıl yapılabiliyor ve servis ediliyor?
-Hayatım, aslında ben de biliyorum inandırıcı bir haber olmadığını ama...
-Nasıl yani?
-Bizden isteniyor bu tip haberler. İnandırıcı olmasını sağlamak için...
-Olmayan dergiyi kaynak gösteriyorsunuz yani.
-Eeee, teşekkür ederim ilgilendiğiniz için.

Ve kapattım.

Anadolu Ajansı bu ülkenin en saygın kuruluşlarından biriydi son birkaç yıla kadar. Artık yalan haber yazmaktan hiçbir biçimde kaçınmıyorlar. Hatta o kadar ki, Spor Müdürü haberin yalan olduğunu biliyor ama "Üstten istiyorlar" savunmasına girişiyor.

Cidden inanması güç, bu ülkede olup bitenlere. Her yerde at koşturuyorlar, istedikleri gibi. Zaten son 4 yıldır haberleri berbat, özensizdi yalan haber hadisesine de girdiler.

Şu yukarıdaki konuşma ibretliktir.

Nankör


Al sana tipik Türk futbolcusu profili. Geçen yıl seyircisi küfredip, yuhalıyordu bu yıl Milli Takım'a yükseldi. Herifi 90+1'de oyundan çıkartıyorlar, Şenol Güneş'e şarlıyor.

Bizde böyledir, götü çabuk kalkar herkesin. Kendisini 2. liglerde sürünme eşiğinden alan adama yaptığı muamele -üstelik de 90+1'de- terbiyesizlikten başka bir şey değil.

Yarın çıkar "Hırsımdan yaptım" diye ağlanır sağda soldu.

Senden bir bok olmaz koçum. Yetenek başka şey, adamlık başka. Adam olmayandan futbolcu da olmaz.

Bir kenara yazılmıştır bu hareket mutlaka. Yumuşak atın tekmesi pek olur...

21 Kasım 2010

Vay pezevenk!

İbrahim Tatlıses Dalaman'da bir otelde verdiği konserde, küçük bir hayranı için mikrofondan "Vay küçük orospu" deyince, küçük kızın ailesi küplere binmiş.

Hiç küplere filan binmesinler. Sanki İbrahim Tatlıses değil de, Sergey Rahmaninof konserine gitmişler. Bunda alınacak ne var ki, yani 10 yaşındaki kızına 'orospu' demesinden doğal ne olabilir?

Türkiye'de yıllarca en büyük sanatçı diye yutturulmaya çalışılan bir heriften söz ediyoruz. Sesi güzelmiş. Eeeeeee, sesi güzel de söylediği şarkılar nasıl? Ya da sesi harika da (kaldı ki, ben öyle güzel bir sesi olduğunu filan düşünmüyorum. Bana daha çok sığır inlemesi gibi geliyor) herifin kişiliği ne menemdir?

İnsanların bu tip şeylere şaşırmasına, ben daha fazla şaşırıyorum. Eldeki malzeme bu işte. 10 yaşındaki kıza orospu deyince mi herifin ne olduğu ortaya çıkıyor.

Bu halkın beğenilerini alt alta sıralamaya kalksam, zaten neden şu anki durumda olduğumuz ortaya çıkıyor. Siyaset, sanat, spor, müzik, iş hayatı v.s. v.s. Hepsinden bir çırpıda onlarca isim sayabilirim, ne bok olduğumuzu gösteren.

Cahilliğini "Urfa'da Oxford vardı da biz mi okumadık" diyerek, savunan bir adamın, bu ülkenin 'İmparator'u, baştacı, büyük sanatçısı olarak addedilmesi, kendi cahilliğimizin narsizminin bir dışavurumu.

Hayır ironiye bak ki sen, herifi dinleyenler arasında Kültür ve Turizm Bakanı da var. Üstelik bu rezillikten sonra bile dinlemeye devam ediyor, konser sonrası fotoğraf çektiriyor. Bunun üstüne ne denebilir ki?

Bayılıyoruz 'kendimiz' gibi olan sanatçılara, politikacılara, sporculara, işadamlarına. Bizden biri diye yutturuyorlar, bizler de embesil bir neslin çocukları olarak bu yalana inanıyoruz.

Bok bizden biri. Senin yiyemediklerini yiyip, senin gidemediğin yerlere gidiyor; senin binemediğin arabaya binip, senin alamayacağın kıyafetleri giyiyor. Herifin kravatı senin maaşından fazla, bir gecede restoranda bıraktığı para senin bir yıllık maaşınla eşdeğer. Ama bizden biri değil mi?

Nahhh sizden biri. Senin hayallerine sığmayacak bir yaşantı sürüyor, seni de "Biz ezildik, biz yoksulluğu da biliriz, biz halktan kopmadık" diye, tek ayak üstünde yalan rüzgarı tadında takılıyor.

Bizden biri başbakanımız var ya, hah işte. Bütün bu söylediklerim kendisi için geçerlidir. Sen, bizden biri diye kendini avut, elin oğlu milyarlarca dolarlık servet yaptı İETT'de memur geçmişiyle.

Neyse durmak yok, sikilmeye devam.

Not: Yorumlardan anlaşıldığı üzere küfür etmemden şikâyet eden arkadaşlar var. Gerçekten umrumda değil. Beni tanıyanlar normal hayatımda da, kimseden çekinmeden böyle konuştuğumu bilir. Burada kimseye sevimlilik yapma çabasında değilim. İçimden geldiği gibi yazıyorum. Hoşlanmayan için sanal alemde binlerce blog var, Benimkisi de böyle. İsteyen okur, isteyen okumaz...

Maç yazısı kıvamı


Bu haftalık böyle idare edin ve kusura bakmayın. Maça dair söyleyebileceğim çok şey yok. Çünkü istikrarsızlık, Galatasaray'ın istikrarı oldu; bir böyle, bir şöyle.

Schuster haftalardır Türkiye'deki futbol ortamından şikâyet ediyor ve kendisine sonuna kadar hak veriyorum. Boktan bir oyun haline döndürdüler futbolu. İtiş-kakış, boğuşma, bulursan salla bir tane.

Kayserispor'un oynadığı bu futbolla ligde şu anki konumunda bulunması sanki bir proje gibi. Geçen sene Bursa, bu sene Kayseri. Yok, yanlış anlamayın Bursaspor'a bok atmıyorum. Ama böyle futbol da olmaz.

Benim kuzenim böyle PES ya da FIFA oynuyor. Ben oynarım, o benim hatalarım üstüne kurar oyununu. Ve her seferinde de herife lanet okurum, "Şu oyunu adam gibi oyna" diye. O da bana her seferinde "Ben böyle oynuyorum sana ne" diye yanıt verir.

Onun konsol oyunlarındaki futbol oynamasından ne kadar sıkılıyorsam, Türkiye'deki futboldan da o kadar sıkılmaya başladım.

Maç yazısı burada okumak isteyenler tıklasınlar...

Haaaa unutmadan. Maçtan önce ortalığı geren Kayserililere de şunu söyleyeyim. Haddinizi bilin, kendinize rakip yaratmaya çalışmayın. Durum istediği kadar boktan olabilir Galatasaray'ın rakibi olamazsınız. Dilediğiniz kadar kıçınızı yırtabilirsiniz ama olmaz, kasmayın.

19 Kasım 2010

Her konuyu bilirim, her konuda yazarım


Baştan söyleyeyim, filmi izlemedim, sinemaya gidip izlemem de. Mahsun'la alıp veremediğim yok ancak bugüne kadar olan tüm filmlerinde ağır ajitatif tavırdan hoşlanmıyorum. O yüzden de, para verip sinemada izlemem.

Film bir haftada 700 salonda 1 milyon 96 bin kişiye ulaşıp, 10 milyon 080 bin 177 lira hasılat yapmış. Yani film daha ilk haftada kendisini kurtarmış durumda. Bundan sonrası Mahsun'un cebine gider.

Yukarıda gördüğünüz reklamlara takıldım, asıl derdim bununla. Hollywood filmlerinde de sıklıkla rastlanan bu reklam örneği, New York'ta Beş Minare için de kullanılmış. İsimleri alt alta sıralayınca bile bu filme neden gitmemem gerektiğini fark ettim.

Yiğit Bulut, Ekrem Dumanlı, Ergun Babahan, Sanem Altan, Mahmut Övür, Tufan Türenç, Ruhat Mengi...

Türkiye'de yazarlık böyle biraz. Herkes sinemadan anlıyor, herkes kitaptan anlıyor, herkes futbolu biliyor, herkes ekonomi ile haşır neşir, herkes siyasetin piri, en iyi şarabı, konyağı bilir... Sözün özü Türkiye'de köşe yazarlarının bilmediği, ilgi alanına girmeyen konu yok.

Yiğit Bulut'a "Plan, sahne, sekans, kurgu, mizansen" gibi terimleri ard arda sıralasak acaba ne söyler? Ya da bir filmde kullanılan ışığın, sahne detaylarının, devamlılığın v.s. v.s. ne kadar farkında da, sinema eleştirisi yazabiliyor.

Tabii sadece Yiğit Bulut için değil diğer isimler için de geçerli.

Çok iyi bir film izleyicisiyim ama hiçbir film için eleştiri yazmayı aklımın ucundan geçirmedim. Çünkü eleştirmen değilim, bu işi yapamam.

İnsanlardaki özgüvene hayran olmamak elde değil. Her konu hakkında yazmaya cesaret etmek, her konu hakkında ciddi bilgi sahibiymişcesine yazı yazmak kolay değil.

Başa dönecek olursam, Mahsun'un ajitatörlüğü bu filmde var mı yok mu bilmiyorum ama tahminim muhtemelen bu kez yeni bir konuyu gözyaşının sel olması için kullanmıştır.

İzleyenler varsa yorum bekliyorum....

18 Kasım 2010

Büyüklere masallar


Merhaba arkadaşlar, biz üç kardeşiz.


Ben çevik. Benimle dalaşan teknik direktöre herkesin gözü önünde posta atarım. Sonra dipten dibe altını kazarım. Bahanem atletik çevikliğimdir. Biraz kilo aldım, biraz ağırım ama arkadaşlar bana 'çevik' der.


Herkese selam. Tahmin edileceği üzere, benim adım zeki. Futbol dediğin şey en fazla 10 yıl oynanıyor. Eh benim yeteneklerimi düşününce bu süre biraz daha azalıyor. O yüzden menajerlik firması kurup, para kazanmaya başladım. O yüzden arkadaşlar bana zeki diyor. Nasılsa Adnan abilerim ses çıkarmıyor. Haaa, bir de herkese çalım atmayı öğretirim.


Eh onlar zeki ve çeviği kaptığına göre bana ahlaklı kalıyor. Ahlaklıyım çünkü teknik direktörü gönderene kadar oynamam. Gönderdikten sonra bir maç kasarım, sonra yatarım. O yüzden ahlaklı diye sesleniyor arkadaşlar bana.


Bizler kim miyiz? Biz ülkenin yabancısıyız. Yaşlıyız, uyumsuzuz, sakatız.

Zeki, çevik ve ahlaklı gibi değiliz. Onlar kendi ülkelerinde ne olup bittiğini biliyor, işlerin nasıl yürüdüğünün farkında. Bizse gerizekâlılar gibi lifimiz kopana kadar koşar, sıra hangimize gelecek diye bekleriz.



Ben mi kimim? Lan beni nasıl tanımazsınız? Kasabanın şerifiyim. Her türlü işi bilirim, istediğimin ayağını keserim, istediğimi katrana bulayıp tüyle kaplarım. İstedim mi Galatasaray'ın televizyonunu bile açtırırım. Şike nasıl yapılır bilirim, tez konusu transferler yaparım, taraftarın çenesini kapatmak için son dakika tansfer yapar, günü kurtarmak için ilk onu yollarım.



Ben kim miyim? Tanımayan taş kesilsin. Galatasaray'ın amına koyan adamım. Polat, Adnan Polat...

Serdar Özkan'ı tutan zihniyet, Misimoviç'i şutluyor


Misimoviç kadro dışı kaldı. Sebepler, nedenler nedir bilmiyorum. Ama Serdar Özkan hâlâ o takımdaysa, Servet Çetin denen yeteneksiz, beceriksiz ve fitneci herif hâlâ oradaysa, 3 metre ötesindeki adama pas vermekten aciz adamlar hâlâ oradaysa, her gelen yabancıya pas vermekten imtina eden ve kendisini futbolcu sanan yeniçeriler hâlâ oradaysa Misimoviç'in kadro dışı bırakılması biraz ayıp olmuş.

İdmanda Hagi ile kavga etmiş güya. Hafta sonu oynatılmayacağını öğrenmiş ve tartışmış. Ben de Misimoviç olsam o takımda Ayhan, Barış, Mustafa Sarp gibi adamların formayı sırtına geçirdiğini görüp, yedek kaldığımı öğrensem, kavga ederim.

Kaç oldu bu bilmiyorum. Felipe disiplinsiz, Jardel disiplinsiz, Lincoln disiplinsiz, Keita disiplinsiz, Misimoviç disiplinsiz. Bir bizim Türk delikanlılar disiplin abidesi. Aslan parçası hepsi, aslan.

Kimi menajerlik yapar, kimi teknik direktörün altını oyar, kimi gelen yabancı oyuncuya pas vermez ama hepsi takımda kalır. Gidenler hep yabancılar, kalanlar aslan parçası Türkler.

Hagi'ye zaten pek inancım yoktu, şu hareketten sonra hiç kalmadı. Sıra Insua, Elano ve Kewell'da. Devre arası gelene kadar hepsinin fişi çekilmiş olur.

Sabri, Servet, Hakan Balta, Barış, Serdar Özkan, Ayhan... Hepsi kalır, hepsi. Çünkü hepsi aslan parçası. Ya ötesi yok işte, Serdar Özkan denen sahtekâr idmanda koşturuyor.

Bu arada Misimoviç'in kiralandığı da apaçık ortaya çıkmış oldu.

Koskoca kulübü, maskaraya çevirdiler. Son 4 yıldır, taraftarın tek sevincinin sadece Fenerbahçe'nin şampiyon olamamasına bağlı olması, ne kadar iyi yönetildiğimizin en büyük örneklerinden biridir.

Hagi büyük futbolcuydu ama ilk göreve getirildiği gün söylediğim gibi, her büyük oyuncudan iyi teknik direktör çıkmıyor.

17 Kasım 2010

Yerim böyle vecibeyi


Ben komşuya vereyim, komşu bana versin.
Dayıoğlu bana getirsin, ben dayıoğluna götüreyim.
Kahveden okey arkadaşına yarım kilo, ben ona yarım kilo.
Amcamlara bir kilo iyi yerinden, amcamlardan bir kilo iyi yerinden.
Budu Berber Kamil'e, paçası Hakkı Usta'ya, aynıları yine bana.

Yoksullara yardım, olmayanlara sadaka niyetine kesilen kurbanın dağıtımı aynen böyle işliyor. Ahmet, Mehmet'e veriyor; Mehmet, Ahmet'e. Dağıttığınla, aldığın birbirinin aynı hemen hemen.

İhtiyacı olan zaten yiyemiyor, hadisenin dini içeriğinde ihtiyacı olanlara verileceği söylenmiyor mu? Söyleniyor. Eeee, o zaman niye herkes birbirine paslıyor etleri?

Gerçi hadisenin çıktığı nokta bile gayet saçma duruyor. Hz. İbrahim, oğlu olursa Allah'a kurban edeceğini söylüyor da, İsmail'in boynunu keserken gökten kurban iniyor, v.s. v.s.

Şu dini hikâyelerin alayı böyle saçma sapan ve anlamsızdır zaten. Gökten inen kurbanı geçtim, kim oğlunu kurban eder?

Milletin sahtekârca tavrına ayrıca uyuzum. "Yine o görüntüler" tadında başlıklar, yazılar. Açık açık söyle işte ne düşündüğünü. Benim adıma vandallıktan başka bir şey değil. Kaldı ki, dediğim gibi madem işin olurunda yoksula, ihtiyacı olana vermek var, bu konuda da herkes sahtekâr. Elden ele geçiyor sadece kesilen hayvanlar.

Millet hidrojen atomunu hapsedip inceliyor, biz kurban kesiyoruz. Hayvan kurban etmek hangi çağda kalmış acaba?

Böyle devam. Dini vecibe diye vicdani ve ruhani mastürbasyon yapmaya devam edelim.

Hayır her şeyi anladım da, hayvanı delip, şişirmek ne lan? Cidden hayatımda daha aptalca bir görüntüye rastlamadım. Hayvanın ayağından üflüyor eleman. Lavuğa çocuğun için iki balon şişir desen, kendisine küfredilmiş gibi bakar. Al bak fotoğraf aşağıda. Bundan daha aptalca bir görüntüye rastlamış olanınız var mı merak ediyorum.


Not: Şu yazıdan sonra izleyici sayısının düşeceğinden pek eminim. Çok da sikimdeydi ya..