6 Aralık 2010

Cüneyt Özdemir'in peşine düşeceği şey, mesleki onuru olmalı


Cüneyt Özdemir, örnek bir gazetecilik hikâyesine sahip olmak konusunda hızlı adımlarla ilerliyor. ABD'ye gidip 'Fethullah Gülen'den çok etkilenmesiyle' talih kuşu birdenbire başına kondu.

Aslında takip edenler, Cüneyt'in nasıl bir tersine evrimleşme süreci yaşadığının farkında. İstanbul'daki öğrenci olaylarıyla ilgili yazısı, örnek olarak tüm gazetecilik okullarında okutulmalı.

Ne diyor bu arkadaş, öğrencilerin insanlık dışı uygulamalarla maruz kalmasına: "Dün yine İstanbul’da polis, öğrencileri feci şekilde dövdü. Hem de dün beni arayıp, “Biz açık havada yapılan eylemlere müdahale etmiyoruz” diyen İstanbul Emniyet Müdürü’nün ve yardımcısının inadına, çevik kuvvet öğrencilere biber gazıyla girişti.

Kabataş’taki olaylar bir yana, benzinlik dayağını kabul etmek mümkün değil. Yani ortada güvenliği bozacak bir durum da görünmüyor. Ankara’dan yola çıkıp Başbakan’ın rektörlerle buluşmasını protesto etmeye gelen öğrencilerin otobüsleri İstanbul girişinde durdurulup şehre sokulmuyor. Pardon ama ne hakla bu üç otobüsü durduruyorsunuz?

Protesto mu yasak, öğrencilerin İstanbul’a girmeleri mi? Polis öğrencileri geri yolluyor, üstelik dönüşte mola vermelerine de izin yok. Zaten arbede bir benzincide çıkıyor. Olayın ham görüntülerini izledim.

Polislerin öğrencilere vurduğu anların görüntüsü kayıtta görünüyor ama doğruya doğru, polis müdürleri de megafonlarla kendi ekiplerine sürekli, ‘yapmayın’, ‘durun’, ‘vurmayın’ diye bağırıyorlar. Sonuç tam bir aptallık resmi geçidi.

İstanbul polisine ilk olarak şunu hatırlatmakta fayda var. Bir grup üniversitelinin Başbakan’ı protesto etmesi demokratik bir haktır. Üniversite öğrencilerine slogan bile atmalarına izin vermeden girişmek hiçbir yasada yazmaz."


Buraya kadar her şey çok güzel değil mi? Cüneyt bir özgürlük savaşçısı ve demokrasi bekçisi olarak, öğrencilere uygulanan şiddeti ve muameleyi eleştiriyor.

Bundan sonrasında Cüneyt, başka bir dil kullanmaya başlıyor. Muhtemelen eleştirmiş olduğundan pişman olmuş ki, "Dün İstanbul’un ortasında, neredeyse göğüs göğüse çatışma görüntülerini izlerken, öğrencilerin çaresizliği karşısında üzüldüm. Öğrenciler yeni bir protesto dili geliştiremezler mi? Günlerdir bakıyorum, ben ve birkaç köşe yazarı dışında hemen hiç kimse bu eylemlere kulak asmıyor.

Oysa öğrencilerin itiraz ettikleri önemli noktalar var. Seslerini yükseltmelerinin arkasında ciddi bir siyasi duruşları olduğu da kesin. Peki ama hâlâ 1970’lerden kalma bu eylem biçimi çok demode değil mi? Üç slogan atıp flama sopasıyla polise girişip cevap olarak biber gazı yenilince bu eylemler hedefine ulaşmış mı oluyor?

Hiç zannetmiyorum. Polisin ne yapacağı, yaptıklarına baktığınızda ortada. Bu yüzden üniversiteli gençlerin eylemlerde ezber bozacak yeni fikirler bulmasının zamanı geldi. Şiddetin dili egemen olduğunda ortada kazanan ya da kaybeden kalmıyor, emin olun."
cümleleriyle, eylem tarzını eleştiriyor.

Önce devletin polisini eleştir, aynı yazıda devletin resmi jargonuyla öğrencileri eleştir. Sonra twitter'da "Öğrenciye dayak meselesinin peşini bırakmıyorum" diye aslında ne anarşist bir ruha sahip olduğunu göstermeye çalışıyor.

"Bir sözüm de öğrencilere... Bile bile dayak yemek 'eylem' değildir" diyen, Cüneyt şunu bilmeli ki, sokaklara çıkmak bir eylem biçimidir, hem de en alasından eylem biçimidir. Demode dediği eylem tarzı, ülkelerde devrimlere, iktidarların devrilmesine ve erki elinde tutanlara karşı en ciddi güçtür. Bugün sokaklara çıkan 300 kişi yarın 3 bin kişi olur, ertesi gün 30 bin, bir sonraki gün 300 bin olur. O biber gazını sıkanlar, genç kızların karınlarını, bacak aralarını tekmeleyenler de kaçacak yer aramaya başlar.

"Dayak yemek eylem değildir" ama paçalarından yalakalık sızan yazılar yazmak da gazetecilik değildir. Biri Cüneyt'e bunu anımsatmalı.

Öğrencilere sahip çıkıyormuş gibi görünerek ve aslında kendisinin farklı olduğunu göstermeye çalıştığı bir yazıyı, sokak eylemlerini 'demode' olarak nitelendirerek sonlandırması, bu yalakalığın boyutlarını herkesin gözüne sokuyor.

Aslında selamı başka yere çakıyor. Polisi eleştiriyor ama asıl suçlunun sokaklara çıkan öğrenciler olduğunu anlatmaya çalışıyor. Kendi savına göre, öğrenciler sokağa çıkmasa, polis kimseyi dövmeyecek. Yani asıl suçlu sokaklara dökülen öğrenciler.

Cüneyt'e göre öğrencilerin eylem tarzı ne olmalı acaba? Mesela kendi yaptığı gibi öğrenciler toplu halde twitter'dan mesaj gönderse, demode eylemlilik yerine moda eylemlilik gerçekleştirilmiş olur mu? Ya da öğrenciler sokaklara dökülmek yerine Başbakanlığı e-mail bombardımanına mı tutmalı? Bunların hepsi moda ya, o açıdan.

Yani tam da sistemin istediği şey. Sanal dünyada sanal eylemler geliştirmek. Öğrenciler haklarını böyle talep ederek, kendi twit'lerini kendi yazan Abdullah Gül'ün dikkatlerini çekebilir.

Ya da Başbakan'ın danışmanları, "Efendim, öğrenciler haklarını talep etmek için facebook'ta grup kurmuşlar, sayıları 300 bin olmuş. Bence bunlara haklarını vermeliyiz" mi diyecek?

Komik olmamak ve insanları aptal yerine koymamak lazım. Dünyanın her yerinde kitleselleşmiş sokak eylemleri en etkili eylem biçimlerindendir. Bu çocukça 'demode' savunması ve insanlara "Siz yanlış yoldasınız gençler" mesajı, kendi evriminin sonlandığının bir kanıtıdır. Artık dönüşmüş ve Hocası'na layık bir öğrenci olmuştur.

Eğer kendisini gazeteci olarak addediyorsa, twitter'dan "Daha buraya yazamadıklarım var... Arkadaşlar bu belgeler yalnızca diplomasiyi değil Türk iç siyasetini sarsacak büyüklükte. Yüce Divanlık!" diyeceğine, bunlar neyse açık yüreklilikle bu iddiaları yazar, sonra da bu iddiaların gerçekliğini araştırır.

Haklarını aramak için en doğal haklarını kullanan öğrencilere uygulanan şiddet, karşılığını benzer biçimlerde almaya mahkûmdur. Çünkü bu ülkede kimse sesini duyuramıyor. Sivrisinek vızıltısı tadında çabalardan başka bir şey değil. Hele hele twitter, facebook gibi sanal mecralarda gruplar oluşturmak, bir şeyler yaptığını sanmak safdillikten ibarettir. Sokak, gerçek sahipleri ile buluşunca, herkes taleplerinin karşılığını alacaktır.

Cüneyt Özdemir, "Öğrenciye dayak meselesinin peşini bırakmıyorum" diyeceğine, yerlerde sürünen mesleki onurunun peşine düşsün.

Tabii hâlâ varsa ve kaldıysa...

Bu ülkede tek bir Comandante var


Alex de Souza

1995–1997 Coritiba 124 maç-32 gol
1997–2001 Palmeiras 141 maç-78 gol
2000 Flamengo 4 maç-0 gol
2001 Cruzeiro 1 maç-0 gol
2001–2002 Parma 6 maç-1 gol
2002–2004 Cruzeiro 121 maç-64 gol
2004– Fenerbahçe 186 maç-105 gol

Gheorghe Hagi

1982–1983 Farul Constanţa 18 maç-7 gol
1983–1987 Sportul Studenţesc 107 maç-58 gol
1987–1990 Steaua Bucureşti 97 maç-76 gol
1990–1992 Real Madrid 64 maç-15 gol
1992–1994 Brescia 61 maç-14 gol
1994–1996 Barcelona 35 maç-7 gol
1996–2001 Galatasaray 132 maç-59 gol

Rakamlar üstünden tartışma yaratılmaya çalışılıyor. Bunun için kıçını yırtan arkadaşların çabası, Alex'in Hagi'den daha büyük olduğu gerçeğini yutturmaya çalışanlar. Alex gerçekten de Türkiye'ye gelmiş en yetenekli ve verimli birkaç yabancı futbolcudan birisidir.

Türkiye istatistikleri pek çok isme göre parmak ısırtan cinstendir. Fenerbahçe'ye kazandırdıkları, verdikleri 'Fenerbahçe tarihine' geçmesini sağlamıştır ve Türkiye liglerine ismi altın harflerle yazdırmıştır. Ama hepsi o kadar işte. Alex'in büyüklüğü, yıldızlığı sadece bu ülke sınırları içinde geçerlidir.

Türkiye sınırları dışına çıktığın anda Alex de Souza'yı kimse bilmez, kimse tanımaz. Eh, çok çok Fenerbahçe'yi çok yakından takip eden futbolseverlerle Brezilya'da tanırlar ve bilirler.

Comandante olmak kolay değil, o sıfat Hagi'ye verileli 10 yıldan fazla bir süre oluyor. Bir sıfat vermek istiyorsan da, farklı bir şey ver, zekânı göster.

İki adamın yan yan getirilmesi bile abesle iştigaldir ama çok karşılaştırmak istiyorsan, bak bakalım kim nerelerde oynamış? 1990 ve '94 Dünya Kupaları'nda kim, herkesi kendisine hayran bırakmış? Öyle çok kasmanın anlamı yok yani.

Alex ancak ve ancak Türkiye'de efsane olabilir. Sınırlar dışına çıkıldığı an, o efsanelik bitiverir. Hagi dünya futbolunun gelmiş geçmiş en büyük oyuncularından biridir. Zaten o yüzden hem Barcelona hem de Real Madrid'de forma giymiştir.

Çirkefe bağlamak istemiyorum ama önce Real Madrid ve Barcelona ismini yan yana yazın sonra Cruzeiro ve Palmeiras'ı yan yana yazın. Son ikiye yazdığımı birbiriyle çarpın, ilk ikiye yazdığımı da birbirinden çıkartın. Son iki ile ilk iki arasında 4 haneli bir rakam çıkması olasıdır.

Herkes kendi efsanesini yaratırken, başkasının efsanesini lügattan silmeye kalkmasın. Parma'da 6 maç oynayan bir adamla 3 yabancılı dönemde Real Madrid ve Barcelona forması giyen iki adamı karşılaştırmaya kalkmak bile başlı başına gerizekâlılıktır.

Bu ülkeye tek Comandante geldi, bir daha gelmez. Elma ile armutu karşılaştırmanın anlamı yok.

Alanlarda görüşmek üzere


Eskişehir Osmangazi Üniversitesi İşletme Fakültesi 4. sınıf öğrencisi 22 yaşındaki Işıl Kurt: Protesto için üç gün önce Eskişehir’den trenle İstanbul’a geldim. Protesto için toplandık. Polisler karşımıza çıkınca bir arkadaşımız hepimize ‘dağılın’ dedi. Bu sırada müdürleri çevik kuvvet polisine ‘saldırın’ diye talimat verdi. İlk olarak iki arkadaşımız gözaltına alındı. Onlara doğru koştuk ama gözaltını engelleyemedik.

Sonra geriye doğru çekilmeye başladık. Yaralanan arkadaşlarımız vardı. Onlarla ilgilendim. Bu yüzden arkada kaldım. Sırtımdan tutup, dizimin arkasından postalla basarak yere yatırdılar. Tekmelemeye başladılar. Dizimde, çenemde, kaburgamda ezikler var. Şu anda normal yürüyemiyorum.

Beş polis küfrederek beni dövdü. Sonra sürükleyerek gözaltına aldılar. Biber gazının etkisiyle gözümü açamıyordum. Tam bayılmak üzereyken gözaltına alındım. Bacak arama tekme atıldığını da hatırlıyorum. Zaten fotoğraflarda var. Saçımı çekerek, kaldırıma vurdular.

Daha sonra otobüse bindirildik. Karaköy Polis Merkezi’nin önüne götürüldük. Genç-Sen üyesi 20 arkadaşımız Eskişehir’den trenle İstanbul’a geldi. O yüzden polis tarafından durdurulmadılar. Üniversiteler, kontenjanlar artırılarak, dört yıl bekletme merkezi haline dönüştürülüyor. Genç işsizlik oranı yüzde 21’e ulaştı.


22 yaşında bir genç kızın bacak aralarına vuruluyor, göğüslerine vuruluyor. Belli ki, kadınların neresine vurulacağı öğretilmiş itlere. Hayatı boyunca yaşayabileceği bir acı çektirilmeye çalışılmış.

Gencecik bir kızın, saçlarından çekiliyor, tekmeler atılıyor, kaldırıma vuruluyor. İleri demokrasi filan işin hikâyesi. Ciddi bir direniş gerekiyor, Yunanistan'daki gibi, İtalya'daki gibi, Fransa'daki gibi.

Karşındaki en adice yöntemlerle sana saldırıyor, kimyasal silahlar püskürtüyor, kadın, kız demeden sanki karşısında düşman varmışcasına tekmeler sallıyor.

Faşist cunta ya da diktatöryal yönetimlerinde rastlayabileceğimiz türden görüntüler bunlar. İnsanlara savaş döneminden kalma kimyasal gazlar püskürtmek orospu çocukluğundan başka bir şey değil.

Hiçbir baltaya sap olamamış, cemaatlerin evlerinde yetiştirilmiş bu insan benzeri yaratıklara polis okullarında ne gibi eğitimler veriliyor, beyinlerine neler yerleştiriiyor acaba?

Gerçi Türkiye 12 Eylül 2010 referandumu ile süper özgür, hiper demokratik bir ülke oldu. Darbelerle hesaplaşan iktidar, kendi karşı darbesini gerçekleştiriyor ağır ağır. Başbakan milyonlarca kişinin gözüne bakarak, hakkında olumsuz haber yapan gazetecilerin hapise gönderilebileceğini ima ediyor.

Onlarca öğrenci birtakım hayvanlar tarafından dövülürken, demokratik Türkiye'nin iktidar partisinin genel başkan yardımcısı demokrasi ve özgürlüğün sınırlarını ne olduğunu anlatıyor. Bir tane adam çıkıp da, şu hayvanlığın boyutunu sorgulayamıyor.

Cumartesi günü polisin tek bir amacı vardı, aldığı emir doğrultusunda. Her türlü toplumsal hareket en sert biçimde bastırılmalı ki, kimse sokaklara çıkmaya cesaret edemesin.

Başbakan, önümüzdeki ay öğrencilerle bir araya gelecekmiş Dolmabahçe'de. Marketten hıyar seçer gibi özenle seçilecek hepsi. Uslu, efendi çocuklar Başbakan'ın vaazını dinleyip, alkışı patlatacaklar. Sonra bunlar da çıkıp, "Öğrencilerin sorunlarını, dertlerini dinledik. Türkiye çok değişti" minvalinden masallar anlatacaklar.

Türkiye leş gibi kokan bir bataklığa dönüştürüldü. Sivsisinekleri yok etmenin zamanı geldi. Kıvılcımı öğrenciler yaktı, ateşi güçlendirmek bizim elimizde.

Unutmadan, Işıl'ın bacaklarının arasına, göğüslerine tekmeler savuran orospu çocuğuna küfür etmezsem içim rahat etmez. Üstündeki üniformayla, sadece bir genç kıza gücü yeten aciz piç, bir gün alanlarda görüşmek üzere...

Hepsinin hesabı sorulacak, her şeyin bedeli ödenecek.

4 Aralık 2010

Galibiyet ardından konuşmak kolay tabii


Sezon planlamasının ne kadar boktan yapıldığını bir kez daha gördük. Futboldan biraz anlayan herkes sezon başında bu takıma bir golcü ve iyi bir orta saha oyuncusu alınmasının şart olduğunu söyledi ama futbolun kitabını yeniden yazabilecek kapasitedeki Adnan Abiler ihtiyaç duymadı.

Bu akşam Pino'nun kaçırdıkları ile buradan köye yol olurdu. Benzer pozisyonları hemen her maçta izledik. Adama da kızamıyorum çünkü herif santrafor değil. Pozisyon almayı becerse de, vuruş tekniğinde ciddi sorunlar var.

Şampiyonluğa havluyu attık, şimdi yumurtadan sürpriz çıkacak mı çıkmayacak mı bekliyoruz. Herkes devre arasına kilitlenmiş, transferleri bekliyor. Ne de olsa, her transfer bir heyecan. YouTube açılacak, attığı goller bulunacak "Lan herif manyak iyi" diye forumlarda methiyeler düzülecek ve yeni stat tek avuntu olarak hafızalarda kalacak.

Evet, elbette Türkiye Kupası opsiyonu hâlâ mevcut ama benim kişisel fikrim kupada da yarı finalin iyi sonuç olacağıdır. Umarım yanılırım ama futbolcu kalitesi, oyun Türkiye Kupası'nı kazanabilecek bir takım olmadığını gösteriyor.

Pek çok hata ardı sıra yapıldığı için sezonun geri kalanında umut içinde yaşamaktan başka çaremiz yok. Devre arası transferlerine Kosecki zamanından bu yana olumsuz bakmışımdır. Ribery'den başka hatırladığım adam yok, onun da sonunun nasıl olduğunu biliyoruz.

Aslında umutsuzluğumun nedeni bu yıla ait değil. Hafta arasında Adnan Polat, "Galatasaray'a zarar gelecek olursa ortada ne Hagi kalır ne de Adnan Sezgin" diye açıklamalar yaptı. Daha kafadan Hagi'nin sezon sonunda kalıp kalmayacağının garantisi yok. Ki, ben Hagi'ye teknik direktör olarak güvenen biri değilim. Ancak ona rağmen, yolunu yapıyor.

İzliyorum, izlemesine ama içimde tek bir heyecan pırıltısı bile taşımıyorum. Haftaya Ali Sami Yen'e veda var. Çok büyük bir hadise olmadığı sürece Ali Sami Yen'e gidip, kendi adıma son görevimi yapmış olacağım. Hafta içi Ali Sami Yen Stadı'yla ilgili vakit bulabilirsem bir de yazı yazmayı planlıyorum, nostalji tadında.

Haa unutmadan, Serdar Özkan'ı parçalı forma içinde görmek midemi bulandırıyor. Değil Serdar Özkan isterse Messi olsun umrumda değil -gerçi Messi'nin ahlaki zaafları yok- üstünde menajer apoleti taşıyan bir adamın bu takımda olması, kadroda bulunması ve üstüne üstlük Galatasaray forması giymesini de, sürekli ahlaktan, değerlerden söz eden pek sevgili Galatasaray camiasına bırakıyorum.

Bugün küfür yok, maçı izlerken Serdar Özkan her topu ayağına aldığında onu bol bol yaptım zaten. Ama daha efendice bir yazı isterseniz, linki buradadır.

Herkese iyi pazarlar...

Türkiye'den özgürlük manzaraları

















Yalakalar ve biat kültürü sarsın tüm toplumu


Başbakan Erdoğan bugün rektörlerle buluştu. Rektörlere yönelik yaptığı konuşmadan birkaç alıntı:

"Üniversiteler, başörtüsü meselesini konuştuğu kadar; Türkiye’nin demokratikleşmesini, Kürt meselesini, Doğu, Güneydoğu meselesini, iç göç meselesini, tarımsal verimliliği konuşmuş olsalardı, bölgenin ekonomik kalkınmasına, toplumun sorunlarına eğilmiş olsalardı, eminim ki bugün manzara çok daha değişik olurdu."

"Ben şuna inanıyorum, düşüncesine inanan, düşünce özgürlüğünden korkmaz, inancına güvenen inanç özgürlüğünden korkmaz."

Başbakan tam bu cümleleri sarfederken yani "Düşüncesine inanan, düşünce özgürlüğünden kormaz" derken, kendisini protesto etmek isteyen öğrenciler biber gazı eşliğinde dayak yiyordu. Kendi sözlerinden yola çıkacak olursak, kendisinin düşüncesine inanmadığı görülüyor. Yoksa düşünce özgürlüğünden neden korksun ki?

Bugüne dek, kendisine yönelen tüm eylemleri ya korumalar olay yerinde şiddet göstererek ya da bugünkü örnekte gördüğümüz üzere insanların olay yerine ulaşması engellenerek, yine şiddetle bastırılmıştır.

Demokrasi-özgürlük bok püsür yalanları her toplantıda ağzından çıkar ama bu ülkede insanlar, şehir girişlerinde polis tarafından engelleniyor. Al işte en basitinden, insanların seyahat özgürlüğünü kısıtlıyorsun.

Kendisinin ilk cümlesine bakacak olursak yani "Üniversiteler, başörtüsü meselesini konuştuğu kadar; Türkiye’nin demokratikleşmesini, Kürt meselesini, Doğu, Güneydoğu meselesini, iç göç meselesini, tarımsal verimliliği konuşmuş olsalardı, bölgenin ekonomik kalkınmasına, toplumun sorunlarına eğilmiş olsalardı, eminim ki bugün manzara çok daha değişik olurdu." şu cümle.

Üniversitede insanlara siyaset yaptırmamak, insanları konuşturmamak için elinden geleni yap, seni protesto edeni derdest edip içeri tıktır, üniversitede bu konuları konuşmak isteyenlerin hakkında hapis cezası çıkart, sonra çık "Üniversiteler şu konuları konuşsa" diye palavra sık.

İki ayak üstünde binbir türlü yalan söyleyip, sonra doğruları savunuyormuş gibi alanlarda, meydanlarda cellallenmek ciddi anlamda beceri gerektiriyor. Bu beceriyi bugüne dek en iyi gerçekleştiren siyasi kendisi.

Sahte efelenmeler, özgürlük yalanları, kalkınma mavraları, demokrasi martavallarının hepsinin içi boş. Hiçbirinin altı doldurulmuyor. Sadece iç politikaya ilişkin konuşma balonlarından ibaret.

Bunların anladığı ve söz ettiği özgürlük, kulluktan başka bir şey değil. Tıpkı Genç Siviller denen, ne idüğü belirsiz, kendi kontrolleri altında bulunan -sivil toplum örgütü diyeceğim ama o da değil ki- yavşaklardan ibaret.

İstiyorlar ki, her yaptıkları alkışlansın, her söyledikleri takdir görsün, herkes boyun eğsin, biat etsin.

Kendisinin bulunduğu fotoğraf aslında isteğini daha iyi anlatıyor. Kendisi anlatsın, karşısındaki herkes de tek bir kelime bile etmeden dinlesin. Konuşması bittiğinde de alkış tufanı kopuversin. Sözün özü yalaka bir toplum olsun.

Şu özgürlük-demokrasi yalanlarına daha ne kadar katlanacağız bilmiyorum. Doğrusu işim gereği kendisinin konuşmalarını takip etme mecburiyetim var. Fakat kendisi her televizyona çıktığında ne hikmetse midemde garip bir bulantı, anlamsız bir tiksinti ve kusma isteği oluyor. Garip bir tesadüf değil mi?

Keşke hep 25 kalsak...


Çocukluğum Türk kahramanlık hikâyeleriyle geçmiştir. Sağcı bir babanın oğlu olarak, Selçuklu'dan başlayarak Türklerin 7 cihana nasıl hakimiyet kurduğunu dinledim ve okudum. Baba, amcalar, sülale boyu sağ gelenekten gelmiş bir aile işte.

Ortaokul son sınıfta bir kitap okuduktan sonra beynimde bir şeylerin hareketlendiğini hissetmeye başladım. Birbirini takip etmeye başladı bu okumalar. Sola karşı içimde bilinçsiz bir biliçle sempati doğmaya başlamıştı. Babamın anlattığı hikâyelerin gerçekten de hikâye olduğunu fark ediyordum. '68 olayları en çok dikkatimi çeken toplumsal olay haline gelmişti. Zamana dair bulduğum her kitabı okuyordum.

Ve bir gün, Vedat Demircioğlu ile hayatımda sadece 5-6 yaşlarındayken gittiğim ve nüfus cüzdanımda Taşkent yazan yerden olduğunu öğrendim. "Baba Vedat Demircioğlu'nu tanıyor musun?" sorusuyla karşısına dikildim. Babam, akraba olduğumuzu, Vedat'la farklı fikirleri paylaşmalarına rağmen çok iyi bir insan olduğunu anlattı.


Cenazesinin Konya'ya götürülmesi sırasında büyük olaylar olduğunu, kendi doğduğu yer olan köyüne defnedilmesine kendi akrabalarından bile bazı kişilerin karşı olduğunu "Komünüstler buraya giremez" sloganlarıyla, kendi toprağına bile gömülmesine izin verilmemeye çalıştığını anlatmıştı.

Polisler tarafından yurt penceresinden betona bırakılan Vedat Demircioğlu için İçişleri Bakanı "Kendisini camdan aşağıya bırakmıştır" açıklaması yapar.

Nereden aklıma geldi? Ahmet Davutoğlu'ndan. Biraz önce onun bir açıklamasına bakıyordum, beynim beni bir yerlerden bambaşka yerlere getirdi.

Diyeceksiniz ki, "Oha lan ne alaka! Ahmet Davutoğlu'nu okuyunca, Vedat Demircioğlu nereden aklına geldi?"

Muhtemelen şu saat itibariyle benden başka kimse de, bu ikili arasındaki ilişkiyi kuramazdı. Dedim ya, "Nüfus cüzdanımda hayatımda sadece bir kez gördüğüm Taşkent diye bir yerin ismi yazıyor" diye. Hah, işte Ahmet Davutoğlu da, Vedat Demircioğlu da aynı yerden.

Bu ülke için canlarını bir saniye bile düşünmeden verenler, darağaçlarına tekmeyi kendi sallayanlar, ABD filolarına karşı direnenler; hep 24 kaldı, hep 25 kaldı.

Gururu, onuru, direnci, haksızlıklara karşı başkaldırmayı bu insanlardan öğrendim, aynı zamanda yaşamasak da. Vücuden ölmüş bu genç adamlar, o halleriyle bize çok şey öğretiyor.

Çok zaman umut içinde yaşıyorum, bu dünyanın değişebileceğini, kimsenin ezilmediği, aç kalmadığı, hor görülmediği, savaşsız, sömürüsüz bir dünya olabileceğine inancımı hep korumaya çalışıyorum.

Ama öyle anlar geliyor ki, bu ülkeye dair tek bir inancım kalmıyor. Etrafıma baktığımda; sokakta, bakkalda, minibüste, işyerinde v.s. v.s. Boş ve yönlendirilmiş beyinler bütün bir ülkeyi kaplamış gibi sanki. Nereye dönsen, kime baksan umutsuzluk çemberi içinde dönüyormuş hissine kapılıyorum.

Keşke 25 kalsak da, onurlu bireyler olarak bu ülkeye bir şeyler verebilmiş olsaydık. Tıpkı Vedat Demircioğlu ve onlarca Vedat gibi.

Ruhi Su, Vedat Demircioğlu için bir şiir yazmış. O çok daha iyi anlatmış..

Bir Sabah Uykusunda

Bir sabah uykusunda
Polisi saldırdılar
Demircioğlu Vedat'ı
Coplarla öldürdüler
Coplarla yumruklarla
Vurdular öldürdüler
Gencecik çocuklardı
Belki siz de gördünüz
Ellerinde pankartlar
Yolda gidiyorlardı
Özgürlük istiyorlardı
Özgürlük diyorlardı
Ellerinde pankartlar
Özgürlük diyorlardı
Altıncı Filo derler
Belki siz de gördünüz
Kıbrıs'ta karşımıza
Çıktılar, durdurdular
Boğaz'da karşımıza
Çıktılar, öldürdüler
Kurtuluş savaşında
Belki siz de gördünüz
Demircioğlu bir değil
Halkımız gibi çoğul
Geliyor çağıl çağıl
Geliyor çağıl çağıl

3 Aralık 2010

2010 yılın takımı tercihlerim


Geçen yıl, alttaki takımı seçmişim, bu yılsa üstteki fotoğrafta görülen takımı. Evet, kabul ediyorum ki, Dünya Kupası etkisinde bir liste olmuş ve ben de tercihlerimi o yönde kullandım. Doğrusu listede başka isimler bulunabilirdi.

Bakalım, bu isimlerden hangileri yılın listesinde olacak. 7'sinden eminim ama 4'ünden pek emin değilim.

UEFA.com'a girerek, siz de tercihlerinizi kullanın.

Nasıl geldi, nasıl gitti?


Böyle gelmişti Elano. Havaalanında adeta terör yaşanmıştı. Giderken yanında tercüman Mert'ten başka hiç kimse yoktu. Günlük yaşıyoruz, her şeyimiz günlük. Sevgimiz, nefretimiz, tepkilerimiz.

Türkiye'de ciddi anlamda taraftar yok. Bir golde omuzlara alıp, iki maçta ana-avrat dümdüz gidiyoruz.

Mantık süzgecinden geçirdiğimizde, ne böyle karşılamaları hak ediyor hiç kimse, ne de böyle yapayalnız gidişleri.

Brezilyalıları hiç sevmedim, Galatasaray'a özel bir durum değil. Socrates ve Zico benim için son nokta oldu -Taffarel'i ayrı bir yere koyuyorum-.

Gidişi Galatasaray'a büyük paralar (!) kazandırdı. Kimbilir belki de; Messi'yi, Ronaldo'yu, Xavi'yi, Lampard'ı, Gerrard'ı ve Iniesta'yı almayıp kulübe milyarlarca dolar kazandırabilir Galatasaray yönetimi.

Sezonun ikinci yarısı tüm Galatasaraylılar için eziyetten başka bir şey olmayacak. Herkes bir an önce sezonun bitmesi için dua etmeye başladı zaten.

Held döneminden bu yana Galatasaray'dan hiç bu kadar soğumamıştım. Garip ama ilk kez bir Galatasaray Başkanı'ndan böylesine nefret ediyorum ve tabii ki ekürisi Sezgin'den. İkisinin gittiği gün, Galatasaray'ın kurtuluş günü olarak tarihe geçer.

Elano'nun yolu açık olsun. Umuyorum bir daha bu kulübün hiçbir Brezilyalı ile yolları kesişmez.

1 Aralık 2010

Katillerin ülkesine hoşgeldiniz


22 Temmuz 1980'de evinin önünde öldürüldü. Dava bugün zamanaşımına uğradı ve Ünal Osmanağaoğlu bir cinayet davasından kurtulmuş oldu.

Devletin sistemadiği böyle işliyor. Öldür, belirsizliğe sürükle, uzat, unuttur, zamanı geldiğinde katili ödüllendir.

Kızı Nilgün Soydan’ın "Gözlerimle gördüm" dediği bir cinayeti işleyen katil, zamanaşımına sayesinde mahkûmiyet almadan kurtuldu. Çünkü Ünal Osmanağaoğlu, 'devlet adına kurşun atıp kurşun yiyen' bir kahraman. Ankara'daki Bahçelievler katliamında stajını tamamlayan Ünal Osmanağaoğlu, bitirme ödevini Maraş Katliamında yaptı. Son olarak, doçentlik tezini ise Kemal Türkler cinayetiyle verdi.

Mehmet Ali Ağca, Haluk Kırcı, Ünal Osmanağaoğlu ve diğerleri. Devletin elleriyle beslediği, üzerleri kırmızı çarpı ile işaretlenmiş toplum önderlerini katletmek için kullandığı katiller. Hepsi teker teker özgürlüğüne kavuşuyor.

Katillerin özgürlüğüne kavuştuğu, hiçbirinden hesap sorulamadığı, 'özgürlük-demokrasi' yalanlarının bombardımanına uğradığımız bir ülkede yaşıyoruz.

Herkesin ağzında saçma sapan yalanlar ve anlamsız hikâyeler var. "Devlet katillere hesap soramıyor" demek yerine dürüst davranalım ve adını koyalım.

Devlet bugün, aklayamadığı katilini zamanaşımı bahanesiyle kurtarmıştır. Aklayamadı çünkü cinayet kızının gözleri önünde oldu.

Kendi gazetecisini, sendikacısını, siyasetçisini, profesörünü, yazarını öldüren bir devletin aldığı tek bir karar bile hukuki değildir. Kimse Türk hukukunun adaletinden söz etmesin artık.

Evet demokratikleşiyoruz, o kadar demokratikleşiyoruz ki, katillerimizi bile serbest bırakıyoruz.

Haklısınız unuttum, "Belediye başkanlığı döneminde 'Erdoğan’ın 1 milyar doları var' diyenler bugün içeride."

Yani gereken kişiler cezaevlerine atılabilirken, gereken kişiler salıveriliyor.

Devlet bir cinayetin daha üstünü örtmüş oldu sıra hangi Hrant Dink cinayetine geliyor yavaş yavaş. Minik Ogün lunaparkta dönmedolaba binsin, çarpışan arabalarda gülücükler savursun diye zamanaşımıyla yırtmalı. Kız arkadaşıyla el ele tutuşup, pamuk helvalar yemeli.

Bu ülkede yaşadığım için utanıyorum ve her gün bir sebep daha ortaya çıkıyor.