12 Aralık 2010

17 yıllık onurlu bir yaşamı, onursuzca çaldılar


Yarın 13 Aralık 2010. Birçoğunuz için 13 Aralık tarihi pek bir şey ifade etmiyor olabilir ama Erdal Eren'in ailesi, dostları ve yoldaşları için O'nun katledilmesinin çivi gibi kalplerine, gönüllerine, yüreklerine kazındığı gün olarak çok şey ifade ediyor.

Faşist cuntacıların, hesap kestiği tertemiz yüzlü, gencecik fidan Erdal Eren 13 Aralık 1980'de bir darağacında katledildi. Üstelik işlemediği bir suçtan ötürü.

30 yıl geçti üstünden, bugün yaşasaydı 47 yaşında bir baba olacaktı ya da 47 yaşında bir koca. Akşam elinde poşetlerle girdiği evinde masaya oturup, eşiyle, çocuklarıyla yemek yiyecekti. Eli suya uzanacaktı, kızı sürahiden bir bardak su koyacaktı. Kızına gülümseyecekti, içten içe evden uçup gideceği günü düşünecekti. Koltuğa ayaklarını uzatıp, eşine o gün yaşadıklarını anlatacaktı. Eline gazetesini alıp, şöyle bir haberlere bakınacaktı ya da televizyonda dövülen öğrencileri izleyip, 30 yıl öncesini anımsayacaktı, onlarla omuz omuza mücadele edecekti.

Erdal yaşasaydı, doğan güneşe bakacaktı, iliklerine işleyen soğuğa aldırmadan yürüyecekti, denize girecekti, köyüne gidip daldan bir elma kopartıp ısıracaktı. Eşinin elinden tutup yanağına bir öpücük konduracaktı ya da.

Bu devlet onbinlerce insanın hayatını çaldı ama belki de en çok Erdal'ın yaşamını çaldı. Yaşayamadığı, tadamadığı o kadar çok şey var ki. 17 yıllık onurlu bir hayatın dışına taşabilecek daha nice onurlu yıllarını çaldılar Erdal'ın.

Darağacına çıkartabilmek için avukatlarının tüm taleplerini reddedip, ibreti alem olsun diye astıkları Erdal için kılları bile kıpırdamadı. Faşist cuntanın başı Kenan Evren "Mahkemeleri hızlanması için uyarıda bulunduk" diye yıllar sonra bile 'gururla' anlattı.

Öldürmediği bir jandarma eri için boynuna geçirilen ilmik, görüldü ki boynuna asılan bir asalet kolyesiydi. Türkiye'de hukuksuzluğun, devlet eliyle işlenen cinayetlerin en adisiydi Erdal'ın idamı.

Bugün geldiğimiz noktada eli kanlı katillere 17 yaşından küçük 'çocukluk' payesi verilirken, gerçekten de 17 yaşından küçük olan Erdal'ın idam edilmesi aslında bir arpa boyu bile ilerlemediğimizini en büyük göstergelerinden biridir.

Erdal'ı asan zihniyetin yarattığı, beslediği, büyüttüğü siyasi iktidarın seçim meydanlarında, Meclis kürsülerinde kirli ağızlarıyla adını andıkları Erdal, bugün yaşasaydı şüphesiz suratlarının ortasına tükürürdü.

"Çoktandır idam olmuyor, bazı kişilerin idam edilmesi gerek", "Ellerimiz titremeden idam kararlarını onayladık" diyen Kenan Evren'i yargılayacakları sözüyle timsah gözyaşı dökenler, bugün tıpkı Erdal gibi mücadelede olan gençleri tıpkı 12 Eylül dönemindeki faşist cuntanın yaptığı gibi zor kullanarak, haklarında soruşturmalar açarak, örgüt bağlantıları kurarak yargılatma peşinde olmaları ise sadece bu ülkeye öz trajikomik bir hadiseden ibarettir.

Hakkında hiçbir kanıt olmayan, savunma avukatlarının tek bir şahidinin bile dinlenmesine izin verilmeyen toplamda üç celse ve 45 gün süren bir dava sonucu asılan Erdal Eren, 17 yılına onurlu, tertemiz bir yaşam sığdırdı.

Erdal Eren'in abisinin de bulunduğu bir belgesel ve sonrasında bir yemekteydim. Çok şey sormak istedim, çok şey konuşmak istedim ama tek bir kelime bile edemedim, yanımda oturmasına karşın. Çünkü Erdal Eren aklıma geldikçe boğazım düğümleniyor, kelimeleri bir araya getiremiyorum.

Tam o anda, Türkiye'de siyasetin ne kadar aşağılık yöntemlerle yapıldığı aklıma düştü. Şiirler okuyup, kürsülerden gözyaşı dökerek, Erdal Eren'in ismi üstünden rant elde etmeye giden adice yollarla oy toplamaya çalışmak. Oysa ben Erdal'ın abisiyle tek kelime bile edememiş sadece elini sıkabilmiştim.

Erdal'ın da dediği gibi, "Binlerce Erdal var ve mücadele hiç bitmeyecek."

ERDAL EREN'İN SON MEKTUBU

Sevgili annem, babam ve kardeşlerim;

Sizlere bugüne kadar pek sağlıklı mektup yazamadım. Ayrıca konuşma olanağımız ve görüşmemizde olmadı. Zaten dışarıdayken de birbirimizi anlayacak şekilde konuşamadık.(Bu konuda sizlere karşı büyük oranda hatalı davrandım. Ancak bunu size karşı saygı duymadığım, bu nedenle böyle davrandığım şeklinde yorumlamamanızı dilerim) Bu nedenle sizlere anlatacağım, konuşacağım çok şey var.


Ancak olanak yok. Düşüncelerimi bu mektupla anlatmaya çalışacağım. Şu anda ne durumda olacağınızı tahmin ediyorum. Ama çok açıklıkla söylüyorum ki benim moralim çok iyi ve ölümden de korkum yok. Çok büyük bir ihtimalle bu işin ölümle sonuçlanacağını çok iyi biliyorum. Buna rağmen korkuya, yılgınlığa, karamsarlığa kapılmıyorum ve devrimci olduğum, mücadeleye katıldığım için onur duyuyorum.
Böyle düşünmem, böyle davranmam, halka ve devrime olan inancımdan gelmektedir. Ölümden korkmadığımı söylemem, yaşamak istemediğim, yaşamaktan bıktığım şeklinde anlaşılmamalı. Elbette ki hayatta olmayı ve mücadele etmeyi arzularım. Ancak karşıma ölüm çıkmışsa, bundan korkmamam, cesaretle karşılamam gerekir. Biliyorsunuz ki bu ceza işlediğim iddia edilen suçtan verilmedi.
Asıl amaçlanan böyle bir olayla gözdağı vermek ve mücadeleyi engellemek hedefine dayalıdır. Bu nedenle sizinde bildiğiniz gibi, kendi hukuk kurallarını çiğneyerek bu cezayı verdiler.

Cezaevinde yapılan (Neler olduğunu ayrıntılı bir biçimde öğrenirsiniz sanırım) insanlık dışı zulüm altında inletildik. O kadar aşağılık, o kadar canice şeyler gördüm ki, bugünlerde yaşamak bir işkence haline geldi.
İşte bu durumda Ölü korkulacak bir şey değil, şiddetle arzulanan bir olay, bir kurtuluş haline geldi. Böyle bir durumda insanın intihar ederek yaşamına son vermesi işten bile değildir. Ancak ben bu durumda irademi kullanarak, ne pahasına olursa olsun yaşamımı sürdürdüm.
Hem de ileride bir gün öldürüleceğimi bile bile. Sizlere bunları anlatmamın nedeni yaşamaktan bıktığım yada meselenin önemini, ciddiyetini kavramadığım gibi yanlış bir düşünceye kapılmamanız içindir. Bütün bu yapılanlar, başımdan geçenler, kinimi binlerce kez daha arttırdı ve mücadele azmimi körükledi.
Halka ve devrime olan inancımı yok edemedi. Mücadeleyi sonuna kadar, en iyi bir şekilde yürütmek ve yükseltmekten başka amacım yoktur.

Mesele benim açımdan kısaca böyle. Ancak sizin açınızdan daha farklı, daha zor olduğunu biliyorum.

Anne, baba ve evlat arasındaki sevgi çok güçlüdür, kolay kolay kaybolmaz. Ve evlat acısının da sizin için ne derece etkili olacağını biliyorum.
Ama ne kadar zor da olsa bu tür duygusal yönleri bir kenara bırakmanızı istiyorum. Şunu bilmenizi ve kabul etmenizi isterim ki, sizin binlerce evladınız var. Bunlardan daha niceleri katledilecek, yaşamlarını yitirecek, ama yok olmayacaklar. Mücadele devam edecek ve onlar mücadele alanlarında yaşayacaklar.

Sizlerden istediğim bunu böyle bilmeniz, daha iyi kavramaya çaba göstermenizdir. Zavallı ve çaresiz biriymiş gibi ardımdan ağlamanız beni yaralar. Bu konuda ne kadar güçlü, ne kadar cesur olursanız, beni o kadar mutlu edersiniz.

Hepinize özgür ve mutlu yaşam dilerim.

Devrimci selamlar
Oğlunuz Erdal...

11 Aralık 2010

Bir tarihin ırzına geçme başarınızı ayakta alkışlıyorum


Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim herkes rahat etsin. İsteyen kıçını yırtsın, isteyen kendini kandırsın ama Hagi ile bu iş olmaz. Bunu göreve yeni gelmiş bir teknik direktör için değil, daha önce neler yaptığını gördüğümüz bir teknik direktörün icraatlarını görmüş biri olarak söylüyorum.

Galatasaray'a geldiği ilk dönem Hakan Yakın'ı pat diye kesti takımdan. Ne yaptı, ne etti bilinmiyor ama adamı kadroya bile almadı. Şimdi göreve geldi Misimovic'i kadro dışı bıraktı. Misimovic olsa bu durumlara düşmezdik gibi bir düşünceyle söylemiyorum bunu ama biri çıkıp bir zahmet anlatıversin neden kadro dışı bırakıldığını. Sakız mı çiğnemiş, Hakan Balta'yı mı parmaklamış, soyunma odasında birini mi sikmiş, ne yapmışsa söylensin. Gizli, saklı nedeni belirsiz saçma sapan bahanelerle takımda zekâ taşıyan bir adamın bileti kesildi çünkü.

İlk yenilgiden sonra "Kiralık oyuncularla yoluma devam etmek istemiyorum" dedi, Insua'yı kurban etti. Lan Hakan Balta'nın sözleşmesi var da ne kadarlık futbolcu, uğruna PAF takımının tamamının yollandığı Çağlar ne kadar yenetekli ve kaliteli de Insua birdenbire yok ediliyor.

Hagi'ye bir zahmet hatırlatıversinler, Lucesculu dönemde Perez, Florquin, Radu Niculescu, Victoria gibi kiralık bir takımla Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek final oynandığını ve ligde şampiyon olduğumuzu.

Keşke olsa, keşke futbolcu olarak kıçımızı yırttığımız Hagi için teknik direktör olarak da bağırsak ama yok işte olmaz, olamaz.

Bu takım Rijkaard'a rağmen oluşturuldu. Rijkaard mı istedi Gökhan Zan'ı, Serdar'ı, Ali Turan'ı, Mehmet Batdal'ı, Çağlar'ı.

Öyle bir zihniyetle yönetiliyoruz ki, bedava yarrak bulsalar "Aman tuttum" diye, hoplaya zıplaya götlerine sokacaklar, neşe içinde. Takım değil aptal ordusu yarattılar. Üstelik kişilik olarak da zayıf adamlar toplanmaya başladı takıma.

Adnan Polat beyefendi "Seçim gündemimizde yok" diye Genel Kurul'larda fiyaka yapadursun, takım - 3 averajlar 10. sırada, Avrupa'da ön elemede gitmiş, elde bir Türkiye Kupası kalmış. Seçimin gündemlerine girmesi için, takımın küme düşmesi ya da götlerine bir şey mi girmesi gerekiyor.

Lan arkadaş ne "Stadı ben açıp, tarihe geçeceğim" tutkusuymuş bu anlamadım gitti. Buraya yazıyorum, stat açılışı yapıldıktan en geç 20 gün içinde seçim kararı alınır ve bu arkadaşlar takımın ağzına sıçtıktan sonra siktirip giderler. Sokaktaki çocuk bile farkında olan bitenin.

Önceki gün Burak'la bir röportaj yapmıştık, orada kısa vadede Galatasaray'dan bir beklentim olmadığını söylemiştim. Ne yazık ki, bu yönetim, bu sportif direktör, bu aptallardan oluşan oyuncu kadrosu temizlenmediği sürece uzun vadede de eriyip gideceğiz. Büyük başarı olarak lanse edilen GS Bonus Card'ları artık kıçımıza sokarız, o vakitten sonra.

Ali Sami Yen'deki son senemizde böylesine kepaze bir kadroyla berbat futbol oynayarak, bu kulübün kurucusunun kemiklerini sızlattık. Yani Adnan Polat başarılarına (!) bir yenisini eklemiş oldu.

Her yıl bir öncekinden daha erken lige veda ediyoruz. Bu yıl takriben 12. hafta gibi pilimiz bitti. Arkadaşların üstün yetenekleriyle seneye 5 ila 10. hafta arasında veda ederiz.

Ama pardon unuttum, 4 yeni transfer yapacağız. Offff, heyecana bak lan sen. Kimbilir kimler gelecek. Haldun da dönüyormuş hem, değil mi? Yemin ediyorum bu soğukta içimi ısıtıyor 4 yeni transfer fikri.

Pezevenkler, madem bu takımın eksikleri olduğunu biliyordunuz, sezon başı aklınız neredeydi? Sezon başı 3'e alacağını şimdi 5'e sokacaklar sana. Sonra "Sportif direktör başarılı" diye savunacaksın sağda solda.

Genel Kurul'da, Faruk Süren'i eleştiriyor, "Bizim kavgalı olduğumuz medya kuruluşuna, bizi eleştiren açıklamalar yapması ayıp" diyor.

Ya küfür etmek istemedikçe çıldırıyorum arkadaş. Herkesi aptal mı belliyorlar acaba merak ediyorum. "Galatasaray'ı nasıl siktik" diyen adamın masasına ben mi oturdum yoksa Faruk Süren mi oturdu? "Lan amına koyayım, ilk kez Galatasaray'ın kazanmasını istiyorum" diyen Rıdvan'ın programına çıkan Faruk Süren miydi?

Galatasaray'a ne kadar küfreden adam varsa oturdunuz kucağına, salladınız dalgasını. Sonra çıkıp Genel Kurul edebiyatı yapıyorsunuz.

Kimse bu kulüpten büyük değildir arkadaş. İster başkanı olsun, ister en efsane oyuncusu olsun. Tekkeniz sanki bu kulüp. Beceremiyorsanız siktirip gidin.

Lanet olsun hepinize..... Bir tarihi büyük bir kepazelikle sonlandırdık. Hiçbir şey için olmasa bile bunun için tarihe geçmeyi başardınız.

'Zenciler' sizi bekliyor


Var mı anımsayan bu fotoğrafın kime ait olduğunu ya da hikâyesinin ne olduğunu. Nasıl bittiğini fotoğraftan anlıyoruz ama ismini bile hatırlamıyoruz muhtemelen.

Öğrencileri 'patolojik' olarak addeden yavşaklara 'Ömer Çetin' ismini söylesem söyleyebilecek bir şeyleri olur mu? Olmaz çünkü kimse Ömer'i hatırlamıyor.

Peki ya öğrencilerin eylemlerini 'demode' olarak niteleyenlere 'Ömer Çetin' desem, kendileri için bir şey ifade eder mi? Etmez çünkü Ömer'i unutalı çok oldu.

Öğrencilerin eylemlerini 'illegal' ilan edenlere 'Ömer Çetin' ismini hatırlatmaya çalışsam, tepki verebilirler mi? Veremezler çünkü Ömer Çetin unutuldu.

Köşelerinde iktidar payendeliği yapıp, öğrenci eylemlerini illegal, yasa dışı; fikirlerine köhne, demode yaftası yapıştıranlar Ömer Çetin'i bırakın unutmayı, inşaatın 4. katından 15 metre aşağıya kafa üstü düşerek ölmesini görmediler bile.

Onlar için Ömer bir şey ifade etmiyor. Ne yaşaması ne de ölmesi umurlarında bile değil.

Bugün köşelerden kalem sallayan götverenler, devletin parasıyla satın alınmış medya kurumlarında özgürlük ve demokrasi dersi verip, güzel ahlaktan, insanlıktan dem vuruyorlar. İktidara yönelmiş her tür protestoyu Ergenekoncu diye yaftalayıp, eylem nasıl yapılmalı, protesto adabı nasıl olmalı diye akıl veriyorlar.

Aldıkları maaşlar bu yoksulluğa mahkûm edilen halkın vergileriyle devlet eliyle verilen kredilerden çıkıyor. Sonra bu öğrencilerin seviyelerinden sual edeceksiniz.

Ömer Çetin, harç adı altında alınan haracı ödeyebilmek için hiç bilmediği bir işte yani inşaatta çalışıyordu.

Ölümünden YÖK'ün varlığı, devletin resmi haraç mantığı, iktidar, muhalefet, gazeteci herkes sorumludur.

Kimse kimseye terbiye, seviye dersi vermesin. Verenlerin zerre terbiyesi varsa, bu öğrencilerden özür dilemeli.

Polis tekmesiyle hayatını kaybeden genç kızdan, suratına onlarca yumruk atılan gençlerden, inşaat tepelerinde ölüme mahkûm edilen Ömer'den...

Demokrat özgür Türkiye değil mi? İleri demokrasiyi hazmedemiyor bu gençler değil mi? Soruşturmalar daha şimdiden açıldı tıpkı 12 Eylül döneminde olduğu gibi. Tıpkı tüm darbe dönemlerinde olduğu gibi. Öğrencilerin öldüresiye döven polislere soruşturma yok ama rektöre, öğrenciye var. Sikeyim sizin demokratik Türkiye anlayışınızı.

Kendilerini imam-hatipte okuyor diye zenci olarak niteleyenler, otobüslerin ön koltuklarında otururken, Türkiye'deki milyonlarca insanı da arka koltukta oturtuyorlar.

Bu ülkenin zencileri öğrencilerdir, bu ülkenin zencileri açlık sınırı altında çalıştırılan emekçilerdir.

Zenciymiş. O zencinin aletinin boyunu bir gün hep birlikte göreceksiniz; siyasetçisiyle, satılmış kalemleriyle, genç bir kızın bebeğini tekmeleyen polisiyle birlikte çok sağlam muamele sizleri bekliyor.

YORUMSUZ



Bazen fotoğraflar, kelimelerden çok daha etkilidir. Buyurun, 'seviyeli' meclisimizden kareler. Hepsi aldıkları maaşları sonuna kadar hak ediyor değil mi?







10 Aralık 2010

Günü var, kendi yok



Eşinden dayak yiyen Sıdıka ya da polisten dayak yiyen Miraç İnsan Hakları gününüz kutlu olsun.

Dayağın cennetten çıkma olduğunu, kadının sırtından sopanın eksik edilmediğini öğütleyen ve öfkenin hitabet sanatı olduğunu söyleyenlerin ülkesi Türkiye.

Bu ülkede, özgürlüğün sınırlarını yönetenler belirler, eylemin nasıl olması gerektiğini onlar anlatır. Burada insan hakkı da polisin, jandarmanın, annenin, babanın, kocanın, insafındadır.

Günü var ama kendi yok. Yine de esgeçmeyelim. Çıkmadık candan umut kesilmez.


Çünkü orası Ali Sami Yen


9 yaşındayım, babamın yanında çalışan Ahmet Abi vardı, makinacı. Yeşildirek'ten çıktık, tuttum elinden, Ali Sami Yen'in yolunu tuttuk. Ahmet Abi yolda soruyor "Ozan sen neden Galatasaray'lısın?" diye. "Ayhan Dayım Galatasaraylı da ondan" diye yanıtlıyorum.

İçim içime sığmıyor, ilk kez Ali Sami Yen'e gidip, Galatasaray'ı kanlı canlı izleyeceğim. Boynumda, Ahmet Abi'nin bir gün önce yaptığı sarı-kırmızılı kumaştan bir bayrak. Ne sarısı sarıya benziyor, ne kırmızısı kırmızıya. Ama o benim için dünyadaki en güzel bayrak. Otobüsten iniyoruz, Mecidiyeköy'de kalabalık başlıyor. Sağa sola bakıyorum, Ahmet Abi'ye "Ahmet Abi, ne çok Galatasaraylı var değil mi?" diye soruyorum.

Kuyruktayız, bilet için. Ahmet Abi ıslanmayayım diye bir şapka alıp, kafama takıveriyor. Artık sarı-kırmızı şapkam da var. Nasıl mutluyum, nasıl içim içime sığmıyor. Bugün bile önü beyaz plastikten, boktan mı boktan bir kumaşa sahip o şapkayı, değişmem en kıyak lisanslı ürüne.

O kuyruk bitmez gibi geliyor, ayaklarımı sallamaya başlıyorum sinirden. Sonra stadın içine giriyoruz. Numaralı tribündeyiz ortalarda bir yerlerlere oturuyoruz, istiyorum ki en önde olayım. İlk kez Ali Sami Yen'in içindeyim ve o an dünyanın en mutlu 9 yaşındaki çocuğuyum. Şu an aklımda gollere yönelik hiçbir şey yok ama skoru çok iyi anımsıyorum. 9-2. İlk gittiğim maçta Galatasarayım 9 tane atıyor.

Eve geliyorum Beşiktaşlı babama ve Fenerbahçeli abime (15 yaşından sonra Beşiktaşlı oldu) maçı anlatıyorum, büyük bir heyecanla. Futbolla hiç ilgisi olmayan anneme (Kendisini Galatasaraylı yaptım) bile Galatasaray'ı anlatıp duruyorum. Okula gidiyorum, günlerce maçı anlatıyorum, rüyalarıma bile giriyor.

Aradan 27 yıl geçti, 9 yaşındaki çocuğun heyecanını artık taşımıyorum, hele ki son zamanlardaki gelişmelerden sonra. 5-0'lık Neuchatel Xamax, 1-0'lık Eintracht Frankfurt, 4-3'lük Fenerbahçe, 0-0'lık Manchester United maçlarında hep oradaydım.

Çok üzülüp ağlayarak çıktığım maçlar oldu, çok mutlu olup havalara zıpladığım maçlar oldu. Pek çoklarının aksine Ali Sami Yen'den ayrılıyor olmaktan hiçbir zaman mutlu olmayacağım. Benim içim Galatasaray'ın stadı hep Ali Sami Yen olacak.

Aslantepe, Türk Telekom Arena ya da her neyse. İsminin kurucusuna ait bir stada sahip olmak hiçbir şeyin yerini tutmayacak çünkü.

9 yaşındaki Ozan'ın, Ahmet Abisi'nin elinden tutarak gittiği 9-2'lik Adanademirspor maçının yerini, yeni statta dünyanın en büyük kulübüne karşı alınacak 5-0'lık galibiyet hiçbir zaman alamaz. Çünkü orası Ali Sami Yen, yani benim için dünyanın en özel stadı.

Özgürlüğün yeni sembolü


Emre Aköz'den Mumtaz'er Türköne'ye, Vakit'ten Zaman'a, sosyalist gençleri darbeci olarak niteleyenlerden Ergenekoncu olarak adlandıranlara kadar hepinizin gö.üne koli koli yumurta girsin.

Korkmayın daha yeni başladı her şey. Ne darbe istiyoruz, ne de Ergenekoncuyuz. Sadece bu ülkeye sahip çıkmaya çalışıyoruz.

'Köpeksiz köyde değneksiz gezenler' yavaş yavaş korkmaya başlasanız iyi olur.

9 Aralık 2010

Vicdanınızı, olmayan insanlığınızı ve zihniyetinizi sikeyim


İşte siz bu kadar orospu çocuğusunuz. Üstüne yazılabilecek yüzlerce kelime, yüzlerce cümle var ama bu orospu çocuklarının ruh dünyalarını başka türlü adlandıramıyorum.

Lafa gelince hepsi Müslüman, hepsi iyilikten yana, hepsi birer sevgi çiçeği. Ama işte doğmamış bir bebeğin ölümünü böylesine iğrenç bir mantıkla sunuyorlar.

İçlerinde bitip tükenmek bilmeyen bir nefret var. Oysa her türlü imkân bugün ellerinde. İnsanları hedef göstererek öldürülmelerine neden olurlar ama ülkenin Başbakanı 'malum medya' diyerek başkalarını suçlar, bir genç kızın bebeğinin polis tekmesiyle ölümü böylesi iğrenç biçimlerde karikatür malzemesi yapılır ama ülkenin başbakanı kendisine yöneltilen en ufak eleştirilere bile aslan kesilirken, bu iğrençlikler karşısında suspus olur.

Aynı zihniyetin çocuğu bunlar. Biri açıkça dillendiremiyor, diğeri ise onun söyleyemediklerini dile getiriyor.

Hepinizin zihniyetini, olmayan vicdanlarınızı, benliğinize uğramamış insanlığınızı sikeyim hepinizin.

Biri 'seviye' mi dedi?


Kendisi öğrenci eylemlerini 'seviyesiz' buldu ve öğrencileri de 'illegal' ilan etti.

Şimdi seviye çetelesine bir bakalım, neler var, neler yok:

- Ben ülkemi pazarlamakla mükellefim.

- Ananı da al git!

- Askerlik yan gelip yatma yeri değildir.

- Ben çevrecinin daniskasıyım. Asıl çevreci benim.

- Ata'ya saygı duruşunda sap gibi ayakta durmaya gerek yok.

- Dur dinle be. Dur dinle. 9 ay 10 gün bee.

- Maaşım yetmediği için ticaret yapıyorum.

- Lan bana anayasayı öğretme! Terbiyesizlik yapma!

- Anayasayı sarhoşlar hazırladı. Kaptıkaçtı maptıkaçtı.

- Benim ülkemde bu özgürlük yok. O nedenle çocuklarım ABD'de okuyor.

- Gözünüzü toprak doyursun.


Seviye öğreneceğimiz kişileri dikkatle seçmek gerekir. Sonra şiraze kayıyor. İşçisine, çiftçisine, yurttaşına ağzına geleni söyleyen birinden seviye öğrenmeye ihtiyaç yok.

Dikensiz gül bahçesinde dikenler boy vermeye başladı, iktidarı bir telaş aldı. İlk suçlama illegallik. 50 yıldan beri duyuyoruz, demek ki hâlâ tutuyor.

Paçalar tutuşmuş, birileri rahatsız olmuş. Birilerinin tekeri dönüyordu kendi ekseni etrafında ve yakınlarının yakınında ama çomak sokarlar diye panik başladı.

Sonsuz ve mutlak bir iktidar isteği, teslim olmuş bir halkla birleşince bir gün hesap verebilme ihtimalini akıllara bile getirmiyordu.

Artık ağır ağır o duygu su yüzüne çıkmaya başladı. Tüm korku, endişe ve panik bundan kaynaklanıyor.

Umuda dönüşmeyi bekleyen umutsuzluk çığlığı


Cumartesi günü öğrenci eylemi ve öğrencilerin yedikleri dayaklar ile dün Mülkiye'de yaşanan öğrenci protestolarından sonra kıvılcımlanan öğrenci eylemleri köşe yazarlarının öznesi haline geliverdi.

Bugüne kadar kimsenin dönüp, arkasına bile bakmadığı bu genç insanların sokaklara çıkması, okullarda siyasileri protesto etmesi kimi hastalıklı beyinler tarafından 'patalojik' kimi satılık kalemler tarafındansa "adrenalin tutkunu" noktasına getirildi.

İşin ilginç yanı köşelerinde kapışan, sanki farklı şeyler söylüyormuş gibi davranan isimlerden Mümtaz'er Türköne, öğrencilerin eylemlerini ve söylemlerini 30-40 yıl öncesine ait olmakla suçluyor, onun karşısında öğrencilerden yana tavır almış gibi duruş göstermeye çabalayan Cüneyt Özdemir de, bu eylemlerin demode olduğunu söylüyor. Yani aslında bok ve kaka arasında gel-gitler yaşıyor her iki isim de.

Eyüp Can'ın yazısını okudum az önce ve o da, öğrenci eylemlerini "adrenalin bağımlılığı" şeklinde yuvarlamış. Franklin McCain'den alıntılarak savını doğrulamaya çalışırken, alt metinde bu eylemlerin aslında doğru olmadığını olumlama çabasında. Bir gün önce şu an çoktan istifa etmesi gereken Hüseyin Çapkın'a ince ince methiyeler düzen Eyüp Can, öğrencilerin şiddetten yana tavır almasını eleştiriyor.

Peki bu öğrencileri bu kadar öfkelendiren, yeniden eylem sahnesine çeken şey, bu ucuz hikâyelerle açıklanabilir mi? Resmi kayıtlara göre 3 milyon 300 bin, gayri resmi rakamlara göre 10 milyona yaklaşan işsiz sayısı bu gençleri umutsuzluğa sürüklemiyor mu?

Ekonomik olarak harika yönetildiği söylenen bir ülkenin başbakanı "Her üniversite mezunu iş bulmak zorunda değil" diye, üniversitede açıklama yaparken, bu genç insanları 'patolojik' olarak değerlendirmek ne kadar sağlıklı?

Geleceklerinden endişeli üniversite gençliği; bu ülkede yapılan sınavlarda dönen üçkâğıtların hesabını sormaktadır aslında.

Geleceklerinden endişeli üniversite gençliği; kendilerine yutturulmaya çalışılan refah, ferah, ekonomisi güçlü Türkiye yalanlarının hesabını sormaktadır aslında.

Geleceklerinden endişeli üniversite gençliği; özelleştirme adıyla yağmalatılan devlet kurumlarının hesabını sormaktadır aslında.

Geleceklerinden endişeli üniversite gençliği; vergilerle gırtlağına basılan anne-babasının hesabını sormaktadır aslında.

Geleceklerinden endişeli üniversite gençliği; mezun olduktan sonra birkaç şanslı arkadaşı dışında kendisini bekleyen işsizliğin hesabını sormaktadır aslında.

Geleceklerinden endişeli üniversite gençliği; her yandan bastırılmış, sıkıştırılmışlığın verdiği isyanla hesap sormaktadır aslında.

Geleceklerinden endişeli üniversite gençliği; bu ülkedeki haksız gözaltıların, tutuklamaların hesabını sormaktadır aslında.

Geleceklerinden endişeli üniversite gençliği; ülkenin büyük bölümü açlığı ve yoksulluğa mahkûm edilirken, birdenbire peydah olan zenginliğin hesabını sormaktadır aslında.

Yani sözün özü, üniversite gençliğinin bu eylemleri umuda dönüşmesini bekledikleri bir umutsuzluk çığlığıdır.

Bu genç insanlara, 'patolojik' değerlendirmesi yapmak sanırım Mümtaz'er Türköne'nin patolojik bir vaka olduğunun açık kanıtıdır.

'Patolojik' yani hastalıklı olmak durumu, bugün süregelen sistemin devamını isteyenlerin durumunu en iyi şekilde özetliyor.

"Devlet için kurşun atan da yiyen de şereflidir" sözünün yaratıcısı bir adamın sağlıklı olmasını beklemek de bizim açımızdan 'patolojik' bir durum oluşturuyor.

Bu çığlığı medya plazalarında binlerce dolar maaş alan, Nişantaşı-İstinye Park arasında mekik dokuyan birkaç gazetecinin anlayabilmesi mümkün değil.

Plaza camlarının ardından her şey başka görünüyor insana. Oysa sokağın dili ve pratiği bu ülkede umutsuzluğun kanser gibi yayıldığını gösteriyor.