10 Ocak 2011

13 yaşındaki çocuktan tahrik olan zihniyetin ta amına koyayım


Nevit Kodallı Güzel Sanatlar ve Spor Lisesi Müdürü İbrahim Tol, kız ve erkek öğrencileri birbirlerine 45 cm'den fazla yakınlaşmasını yasaklamış. Okul yurdunda erkekler ve kızların olduğu bölümler demir parmaklıklarla birbirinden ayrılmış. Yetmemiş, kızlar ve erkekler ayrı ayrı yemekhanelerde yemek yemeye başlamış.

Yurt binasına erkekler sağ taraftan, kız öğrenciler sol taraftan içeri alınıyor. Bu okul ismi üstünde Güzel Sanatlar ve Spor Lisesi ud öğretmeni yokmuş ama haftada iki saat olan din dersi için 3 öğretmen varmış.

Kız öğrencilerin çizme giymeleri yasaklanmış ve etek giyen kız öğrenciler için sıraların önüne ek tahta yapılmış.

Haber budur.

Bu tip haberleri ne zaman görsem, bu hasta ruhlu pezevenklerin cinsel açlığının tavan durumunda olduğu aklıma geliyor. Hep söylerim, benim mantığım düz çalışır, alengirli bir beyne sahip değilim. 13-16 yaş aralığındaki kızlara, çizme giymelerinin yasaklanması, bacaklarının görünmemesi için ek tahtalar koymasının benim düz mantığımda tek bir anlamı var; Bu kararı alan hasta zihniyet demek ki, çizmeden tahrik oluyor, o yaştaki kızların bacaklarının 5 santimini görmeleri kendilerinde cinsel arzu uyandırıyor.

Şaşırmıyorum, bu orospu evlatları için tahrik olmak artık bir hayat biçimi haline gelmiş. Çocuk yaştaki kızlardan tahrik olurlar, eteklerinden tahrik olurlar, çizmelerinden tahrik olurlar. Yavşağın evladına şişme kadın göstersem, aleti eline alıp el arabası pozisyonuna girer muhtemelen. Nasıl bir cinsel iştah var yavşaklarda anlaşılır bir durum değil.

Bu haberlerde artık can sıkıcı olmaya başlayan şeyse, bu hasta ruhlu sapık pezevenklerin, birtakım toplumsal statülerle aramızda dolanmaları. Herif müdür, okul müdürü üstelik. Muhtemelen o kızları yaşındaki çocuklara iç geçirerek bakıyor, ufacık kızların bacaklarını gördüğünde kendisini odaya kapatıp 31 çekmeye başlıyordur. Yoksa niye tahrik olursun, bırak tahrik olmayı niye aklına gelir bunlar.

Çocuk yaştaki kızlarla evlenirler, evlerine eş diye sokarlar, gece yatağa sokup, koyunlarına alırlar, ardından ahlak ahlak diye yeri göğü inletirler.

Sapık ordusu yemin ediyorum. Şu heriflerin zihniyeti, inşaata eşek atıp siken 4 kişiden farklı değil.

Tabii bir de şu din öğretmeni olayı var. Pek çok okuldan bu tip haberler gelmeye başlıyor. Mantık, Sosyoloji, Psikoloji derslerini imamlar veriyor, sanat liselerine enstrüman öğretmeni yerine bolca sayıda din öğretmeni atanıyor.

Yasakçı zihniyetten hiç söz etmiyorum. Toplumsal alanda bu zihniyetin istemediği her şey yasak halini alıyor. Altı üstü okul müdürü herif. Sahip olduğunu sandığı yetkilere bak sen! Bir okul müdürü, okulda terör estirip, otu-boku yasaklıyorsa, yetkilerle donatılmış bazı kişilerin neler yapabileceğini kestirmek güç.

Sapık orospu çocukları, alayı sapık. Zaten zihniyetlerine baksan ne bok olduklarını görmek yeter. Ufacık çocuklarla evlenmeyi, içine sindirenden her bok beklenir.

Melih'in twitter'ı ve marksist org'un matematik bilgisi


Öncelikle belirteyim, ota boka dava açan Melih kardeşimle papaz olmamak için kelimelerimi özenli ve düzenli seçeceğim.

Büyük şahsiyet, Ankara'nın tüm spor kulüplerinin sahibi, Başbakan Erdoğan'ın 'ucube' dediği heykelin yaratıcısına yıllar önce "Tükürürüm böyle sanata" diyerek, ne denli ileri görüşlü bir vizyona sahip olduğunu kanıtlayan, oğlunu bir çırak gibi yetiştiren, kavga etmediği kimse kalmayan, muhteşem insan, şahane kişilik, ancak bin yılda bir gelecek nev-i şahsına münhasır insan Melih Gökçek de twitter sahibi olmuş.

Dakika 1, gol 1 mantığından hareket eden Melih Gökçek, "Lan oğlum adam gibi konuşmayanı oyarım" mantığı ile daha ilk twit'inden mesajı vermiş.

Resime, heykele, müziğe, sinemaya bakışı belli olan siyasi iktidarın sosyal medyaya bakış açısı da ancak bu kadar oluyor.

Bayılıyorum bunların özgürlük anlayışına. Referandum süreci boyunca "Özgürlük, özgürlük, özgürlük" dediler, referandum bitti öz'ü gitti, gür'ü kaldı ancak. O da kendilerine yumurta atan üniversiteli kıza dava açmak, eylem yapan öğrencilere tekme tokat girişmek ve üzerlerine biber gazı ile saldırmak, heykelleri 'ucube' olarak değerlendirmek olarak. 'Gür' sesleri ile işin özünü belli ettiler.

Gerçi bu özgürlük çağrılarını bir kısım solcu arkadaş pilavüstü nohut kıvamında yetmez ama evet'le karşılamışlardı.

Konu alakasız yerlere gidiyor ama söylemezsem ölürüm. Bu pilavüstü nohutçular var ya, bunların bir sitesi var; marksist.org diye. Bunları ara ara takip ediyorum. Bayım bayım bayılıyorum hepsine. Sitenin ismi Marksist ama kendilerinin ne olduğunu henüz kavrayabilmiş değilim. Arada gerizekâlı olduklarını çözebiliyor insan.

Bir yazı yazmış bu gençler "Küçük burjuva gericiliği neden Yetmez ama Evet'e saldırıyor?" diye. Yazıyı bulup okursunuz, ben sadece bir pasaj sunacağım içinden, "Türkiye'nin en önemli sorunu Kürt sorunu, Kürtlerin aşağıdan mücadelesi ile çözüme ulaşıyor. 12 Eylül referandumunda PKK ve Öcalan'la hükümetin görüşmesine 'evet' diyen yüzde 58 ve boykot edenlerin oranı yüzde 65'e yaklaşıyor. Yüzde 42 ise bu çoğunluktan nefret ederken Kürt sorununun demokratik temelde çözümünü engellemek, Kürtlerin eşit haklara sahip olmasının anayasal güvenceye kavuşturulmasını sabote etmek istiyor."

Yüzde 65 ve yüzde 42 bir araya gelince yüzde kaç yapıyor? Hah işte bu malak emzirmeleri bu kadar zekiler. Başka yorum yapmayacağım haklarında. Unutmasın kimse, Türkiye halkı yüzde 107'de oluşur. Biz yüzdenin 100 olduğunu sanıyorduk yıllarca...

Başa dönelim mi? Bu elemanlardan sosyal medyayı anlamasını beklemiyorum çünkü daha medyayı bile anlayabilmiş ve algılayabilmiş değiller. Yoksa bir başbakan çıkıp da, "Bunları boykot edin, bunları okumayın" der mi? Misal bunu İngiliz Başbakanı söylese, yemin ediyorum kuş gibi öttürürler adamı ama burada artık alışılagelmiş hadiselerden sayılıyor.

En başa döneyim mi? Melih, senin hakkında neler söylüyorum bir bilsen, içimden buradan köye yol olacak güzellemeler yapıyorum. Hani dedim ya "Muhteşem, şahane" diye, şaka lan onlar. Öyle şeyler der miyim sana? Sana söylediklerimi uç uca eklemeye başla sen şimdiden. Seni twittercı seni, seni sosyal medya meraklısı seni, seni tükürükle heykel boğan seni. Seni .....
Avukatların blog da takip etsin. Benden iş çıkmaz ama.
Bu arada profil fotoğrafındaki yumurta ile mesaj mı vermiş kendisi, onu da merak etmedim değil...

Bu ucube, bunlar da dünya güzelleri


Bu heykeltıraş Mehmet Paksoy'un, Başbakan Erdoğan tarafından 'ucube' olarak adlandırdığı İnsanlık Anıtı.

Aha bunlar da Akp'li dünya güzelleri.


Tarım Bakanı Mehdi Eker.


Egemen Bağış -Buna Hakan Peker zamanında şarkı yapmış. 'Barda durur barmen minik'-


İçişleri Bakanı Beşir Atalay.


Akp Grup Başkanvekili Bekir Bozdağ.


Akp Genel Başkan Yardımcısı Abdülkadir Aksu.


Akp Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Tanrıverdi.

8 Ocak 2011

Kefal Türk basını


Bu hatunu Selçuk Parsadan ayakta uyutup, dolandırmıştı.

Milliyet, Posta ve Sabah gazetelerine evinin kapısını 9 yıl sonra açmış ablamız.

Aynı gün 3 gazeteye birden röportaj vererek -üstelik 9 yıl sonra ilk kez- 8 Ocak Cumartesi gününün gündemine pat diye oturuverdi ablamız.

Şu 3 gazeteden çıkarttığımız sonuç, geçen 8-9 yılda Tansu Çiller'in zekâ seviyesinin Türk basınının üstüne çıktığıdır. Artık kim, üstüne ne alması gerekiyorsa bir zahmet alıversin.

Vay anam vay. Tansu Çiller, basından zekiyse Türkiye'nin vay haline...

Büyüksün be Alper Yasin!


Kendisini tanımayanlar varsa, tanıtayım. Bilkent Üniversitesi Ögrenci Konseyi Başkanı Alper Yasin Altınel. Şu Çankaya Köşkü'ndeki Abdullah Gül ve 'öğrenciler' görüşmesine Jaguar araçla giden Alper yani.

Bu ülkede çarpıklıklar insanın gözüne böyle sokuluyor işte. Bir tarafta okula gitmek için otobüs parasını bile denkleştirmekte zorlanan işçi-memur çocukları, diğer tarafta Alper Yasin gibileri.

Cumhurbaşkanı Gül, dostlar alışverişte görsün hesabı, öğrencileri makamına çıkarttı. Onların sorunlarını, dertlerini ve sıkıntılarını dinledi.

Altında Jaguar'ı olan Yasin ve diğer 13 kişi acaba öğrencilerin sıkıntılarını biliyor mu? Bu öğrencilerin neden sokaklarda eylem halinde olduklarından haberdar mı?

Aslında duruma şaşırmamak lazım. Yani genç bir üniversite öğrencisinin altında Jaguar marka araçla öğrenci sorunlarını anlatma meselesine. Çıktıkları köşkte oturan Abdullah Gül'ün de 18'ine basar basmaz şirket sahibi olan çocuğu var.

Kendisini Suudi Arabistan' gezilerine götürüp, oralarda ticare ilişkiler kurması için eğitiyor. Kah mısır işine giriyor, kah bilişim şirketi kuruyor.

Yasin'i de bu açıdan yadırgamamız gereksiz diye düşünüyorum. Çünkü Yasin, sistemin istediği öğrenci tipi. Eylemlerde işi olmayan, Jaguarıyla okuluna gidip gelen, Bilkent Üniversitesi'nde onbinlerce dolara okuyan bir genç.

Haliyle Yasin'in sorunları ile sokakta eylemde bulunan öğrencilerin sorunları arasında farklılıklar olacak. Yasin her ne kadar tipik demagoji örneklerini sunarak "Köylü çocuğuyum, hem Jaguar'ıma neden laf ediliyor? Okula Ferrari ve Porsche ile gelenler de var." diyerek, kendini savunuyor.

Yasin haklı. Başbakan da bizden biri, çocukları da bizden, içimizden. Bu ülkede içimizden olmayan siyasetçiye rastlayamazsınız. Hepsi içimizden kişiler. Daha doğrusu içimizden değil, içimizde kişiler. Artık denk gelen neresi varsa, oradan içimize giriyorlar.

Yasin'in çok büyük incelik göstererek, Köşk'ün kapısına getirmediği Jaguar'ının yıllık vergisi ile benzin masrafı ne kadardır? Kaç memur maaşı eder ya da bir işçinin yıllık ücretinin kaçta kaçıdır acaba?

Önümüzdeki günlerde Başbakan Erdoğan da, Dolmabahçe'den öğrencilerle bir araya gelecek. O konuşacak, öğrenciler dinleyecek; öğrenciler dinleyecek, Başbakan konuşacak. Toplantı sonunda kameralara "İşte dertlerini dinledik, sokaklara çıkılmasının ne gereği var?" diyecek. Özenle seçilmiş öğrenciler de "Başbakanımız tüm taleplerimize yardımcı olmak konusunda gereken adımların atılacağı sözünü verdi" diyecek ve Türkiye'de öğrenci sorunları bıçakla kesilmiş gibi son bulacak.

Dünyada tüm sorunlarını konuşarak çözebilen başka bir ülke yok zaten. Sadece bizim ülkemizde konuşuyoruz ve sorunları hallediyoruz. Diyalog deniyor bunun adına. Bir taraf konuşuyor ve istenilen taleplerin hiçbirini karşılamıyor, diğer taraf da susuyor ve taleplerinin karşılanmasını bekliyor.

Yasin Jaguar'ını bir ay boyunca cezalandıracakmış ve garaja kapatacakmış. Köylü çocuğu Yasin yine büyüklüğünü göstermiş, sizin anlayacağınız. Yasin Jaguar'ını garaja kapatırken, yurtlarda bisküvi ve krakere talim eden öğrenci arkadaşlar, har(a)çlarını ödeyemeyen öğrenciler kendilerini nereye kapatmalı acaba?

Gerçi onlar için siyasi iktidarın bulduğu bir çözüm var. Bedava ekmek, bedava su ve bedava konaklama. Bunlara ulaşmanız için sadece ve sadece "Parasız eğitim istiyoruz" pankartı asmanız yeterli. O zaman hapisaneye beleş giriş hakkı elde ediyorsunuz.

Bak, düşününce sorunsuz bir Türkiye'de yaşamak mümkün....

'Metin' olmak lazım


Oğlunu devletin polisi öldürdü.
'Banktan düştü' dediler.
'Çay bahçesinde fenalaştı, sandalyeden düştü' dediler.
Dönemin Emniyet Müdürü Orhan Taşanlar 'Gözaltına alınmadı' dedi.
'Duvardan düştü' dediler.
Polisin işkenceyle öldürdüğü ortaya çıktı.
Metin'i öldürenlen 'Vicdanımız rahat' dediler.

Devlet davayı İstanbul'dan başka illere kaçırdı. Ama kimse geri adım atmadı.
Mahkûmiyet kararı çıkan ilk gazeteci cinayeti olarak Türkiye tarihine geçen Metin Göktepe ölümünden sonra da şunu gösterdi, cinayeti devlet de işlemiş olsa, takip etmeyi bırakmazsanız, örgütlü olarak hakkınızı ararsanız; sonuca ulaşırsınız.

Türkiye'de onlarca gazeteci cinayeti aydınlatılamadı - ya da aydınlatılmadı-. Ölenler, öldüğüyle kalıp, tarihe öldürülen gazeteci olarak geçti, hepsi o kadar...

Metin'le aynı gazetede çalışmış olmayı her zaman şeref saydım, hep de öyle olacak...

7 Ocak 2011

Efes kararından yola çıkarsak....


29 Eylül 2009'da şöyle bir post atmışım.

Bugün çıkan karar çok önceleri gelmişti. Bunun en büyük örneği, Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş'a verilen Ülker ve yan sanayi isimleriydi. Bunu o gün içine sindiren, o gün kabullenen, herkes bugün verilen kararın sorumluluğunu da üstünde taşıyor.

Amatör şubelerine aktarmayıp, boktan futbolcular için 5-10 milyon doları gözden çıkartan yöneticiler, kulüp başkanları "Ülker, Cafe Crown, Cola Turka" gibi isimleri kendilerine sus payı olarak veren İslami şirkete ses çıkartmayarak, sistemin nasıl işleyeceğini gayet iyi biliyorlardı.

Birkaç yıldan bu yana özellikle Fenerbahçe Ülker ve Efes Pilsen arasındaki çekişmenin temel nedeni Efes Pilsen'in spor ve sanattan tamamen çıkartılmasıydı.

Bazı arkadaşlar kusura bakmasın ama "Biz bloğa siyaset karıştırmayız" diye garip bir savunma içine girip, suya sabuna dokunmadan -suçlamak adına söylemiyorum ama tabii ki reklam endişesi yüzünden- hayatına devam etme mantığıyla benzer bir şey Efes Pilsen sonucuna gelinmesi.

Bazen, "Lan oğlum sana ne, isteyen istediğini yazsın" içsesiyle karşılaşsam da, bu ülkede olup biten karşısında oturduğu yerden salt futbol geyiği çevirenler; dizi, film, sinema üçgeninde yazılardan başka içerik taşımayan lifestyle tarzı yazanlar da dahil olmak üzere, sözün özü Türkiye sınırlarında yaşanan yüzlerce çarpıklığa, yolsuzluğa, rant düzenine, tombullaşan amca ve teyzelere hiç ses çıkartmayan herkes şunu bilmeli ki, yarın yazacak tek bir mecra bile bulamayacaksınız.

Öyle uzun uzadıya düşünmeye gerek yok. Bundan 10 yıl önce bu ülkede televizyon kapatma yetkisi bir başbakana verilse yer yerinden oynardı. Bundan 15 yıl önce ekmeğe, benzine yapılan her zam manşetlerde koca puntolarla yer alırdı. Bundan 10 yıl önce yolsuzluklar karşısında televizyonlar, gazeteler hep bir ağızdan yayınlar yapardı.

Artık içimize sinip sinmemesini bırakın, hayatımızın doğal süreci haline geldi tüm bunlar. Ülkede onlarca yolsuzluk var, ülkenin neredeyse bütün büyük KİT'leri satılmış, eğitim özelleştirilmiş, devlet üniversitelerinin ortadan kaldırılıp tamamen paralı hale gelmesinin adımları atılıyor, bir halkın yarısı dilenci haline getirilmiş, ancak ve ancak yardımlarla yaşayabilir hale gelmişse ve biz oturduğumuz yerden futbol geyiğinden başka bir şey yapmıyorsak, kusura bakmayın ama tüm bu olan bitende sorumluluk sahibiyiz demektir.

Hadi, "12 Eylül sonrası gençlerin apolitize olması anlaşılır bir durum" diyelim. İyi de, apolitize olmak beraberinde gerizekâlı olmayı mı getiriyor?

Bugün Efes Pilsen'i spordan, sanattan geri çektirirler, yarın alkollü içecekler yasaklanır, diğer gün başbakan ya da bir bakan istediği televizyonu kapatır, ertesi gün televizyonlara, gazetelere 'Bunları yazacaksınız' diye direktifler gelir, başka bir gün sokağa çıkma yasağı gelir v.s. v.s. Bir bakmışsın ülkedeki tüm sosyal yaşantı değişivermiş.

İlginç olan bunların hiçbiriyle zerre kadar ilgilenmememiz ve her şeyin gözümüzün önünde olup bitmesi.

Valla ne zaman uyanırsınız bilmiyorum ama şundan gayet eminim, bugün yaptığınız futbol geyiklerini bile yapacak mecra bulamayacak noktaya geleceksiniz. Şu ülkede, futbolun konuşulduğunun yüzde biri kadar hayattan konuşmaya başlasak, pek çok şeyin değiştirmeye gücümüz olduğunu göreceğiz ama...

Bu ülkeye, bu topraklara karşı sorumluluklarımız var. Bu kadar ülkeden ve ülke gerçeklerinden kopuk olmayı nasıl başarılıyor bilmiyorum ama şunun gayet iyi farkındayım, Türkiye'de var olan rezil sistem, başka bir rezil sisteme evriliyor, gözümüzün önünde. Ya onurlu bir biçimde karşı geliriz ya Fenerbahçe, Beşiktaş ve Galatasaray gibi onursuzca üstümüze Cafe Crown, Cola Turka, Ülker formaları giyeriz.

Garip bir yolla anlattım sanki ama anlattım gibi geldi bana.

Osmanlı'da eşcinsel padişah kaynıyordu


Bu ülkeyi anlayabilmek mümkün değil. Ekonomik olarak ağzımıza sıçılmış, her hak arayana biber gazı, polis tekmesi ve tazyikli suyla saldırılır, dünyanın en pahalı benzinini kullanırız, yediğimiz peynir, içtiğimiz sütün fiyatı 10 günde bir zamlanır hiçbir boka ses çıkarmayız ama en anlamsız şeylere tepki gösteririz.

Show TV'de 'Muhteşem Yüzyıl' diye bir dizi yayınlanmış. Yayınlandığı günden beri tepki vermeyen kalmadı. Yayınlandığı günden bu yana ajanstan her gün tepki haberleri geliyor.

Sendikalardan, sivil toplum örgütlerine siyasi olarak hangi görüşe mensup olduğu belli olan birtakım kişiler, padişahların ve hakanların reyting uğruna küçük düşürülmeye çalışıldığını, kadehlerde şarap içerek, toplumun ahlakının bozulmaya çalışıldığına yönelik protesto eylemleri düzenliyor.

Lan bu toplumun ahlakı sanki var da, bir diziyle ahlakımız kaybolacak. Olmayan şey, nasıl kaybolacak acaba?

İşin bu islami-milliyetçi söylemi daha aptalca. Osmanlı padişahları -halifeler- nasıl olur da eşcinsel olurmuş! Öncelikle biseksüel olduklarını söylemek lazım. Bu adamların, erkeklerle birlikte olması, kendilerinin büyük padişahlar olmadığı anlamına gelmiyor. Ama öte taraftan da Osmanlı'da hiçbir padişahın bu tip ilişkiye girmediğini söylemek de komik oluyor.

Olmadığını varsayanlar, saraydaki iç oğlanlarının ne iş yaptığını, Fatih'in gazellere düşmüş Veyis hayranlığını, enderundan seçilen gençlerin özellikle yakışıklı ve fiziği düzgün çocuklardan seçilmesini, 4. Murat ve Musa Melek Çelebi arasındaki ilişkiyi filan iyi araştırması gerekir.

Din üstünden kutsanan Osmanlı İmparatorluğu'nun ve onun imparatorlarının hiç alkol almamış olması, hiçbir biçimde eşcinsel ilişkiye girmemiş olması savı, dini bütün Osmanlı hayranlarının vicdani mastürbasyonundan ibarettir.

Bunu sadece Osmanlı'ya da indirgememek gerekir. Tarihteki tüm büyük imparatorluklarda ve devletlerde görülmüştür. Ama tabii İngiliz'den ibne olur Osmanlı'dan delikanlı çıkar, bizdeki embesil mantık gereği.

Şu aptal tarihsel böbürlenmelerden, gurur ve övünç vesilelerinden kurtulmak gerekir. Geçmişten aptalca bir biçimde gurur duyacağına, bugün gurur duyman gereken şeyleri yapmaya çalış. Bir diziye takılmak, "tarihimize saldırıyorlar" teranelerini bir kenara bırakmak zamanı.

Senin, bugün yaşadığın ülkede dalgalandırdığın bayrağın ne kadar bağımsızlık barındırdığını otur tartış. "Padişahtan eşcinsel olmaz" diyeceğine, halkının yarısının dilenci gibi yaşamasına karşı çık. "Halifeler şarap içmezdi" gibi saçma sapan tartışmalar yerine; topraklarının, fabrikalarının, karayollarının, köprülerinin satılmasına isyan et.

Ahlakımız bozulmuşmuş! Lan senin ülkenin insanı, inşaatta eşek sikiyor, ne ahlakı!

Kabul etsinler ya da etmesinler, padişahlar da çatır çatır vuruşuyordu oğlanlarla. Adamların cinsel tercihleri, onların imparatorluğuna halel getirmez.

Bırakın hamaseti de, ülkenin can yakıcı sorunlarıyla uğraşın.

Ne kadar sik kafalı, ne kadar homofobik bir toplumda yaşıyoruz lan! Ama tabii eşcinselliği 'hastalık' olarak kabul eden bir ülkenin fertleriyiz.

Eşeğe grup halinde tecavüz eden piçler


Muğla'nın Milas İlçesi'nde 4 adet orospu çocuğu, dağa götürdükleri eşeğe tecavüz etmişler.

Bu yavşaklar hadiseyi gruba çevirip, hayvancağızın ayağını bile kırmışlar, hadise esnasında. Puştların biri yakalanmış, diğer üçünü ise polis arıyormuş. Yaşlar 12 ila 32 arasında değişiyormuş. Hayvancağıza onlarca kez tecavüz edilmiş.

Ya hakikaten bu ülkede güzel haber almak ne kadar zor. Bu puştlar yakalandı diyorum ama adalet sistemi sağolsun (!) bir şey olmamış gibi aramıza salıverecek. Sonra bekleyeceğiz bunların eşekten, insana dikey geçiş yaptığı haberlerini almayı.

Kesmeyecek çünkü orospu çocuklarını eşeğe tecavüz etmek. Nasıl garip yaratıklarla iç içe yaşıyoruz?

Lan bu yaratıklarla aynı havayı almak, bunların da oy kullandığını bilmek bile beni huzursuz etmeye yetiyor.

Ya hakikaten yeter ama. Ülke ülke değil yavşak ordusuna döndü. Ah ulan elimde imkân olacak, bu orospu çocuklarını atlara siktirtirim yemin ediyorum.

Geçireceksin atı bunların önüne, sokacaksın götlerine o yarağı, götlerinden kan gelene kadar siktirteceksin bu piçleri.

Bizim hayatımız porno oldu, bir kulağımızın arkası kaldı


2006 ve 2008 yıllarında Adalet Bakanlığı'nın resmi verilerine göre, cezaevlerindeki doluluk oruna yüzde yüze yaklaştı. Şu rakamlar hadisenin geldiği boyutu çok daha iyi ortaya serecektir. -rakamlar 2008 yılından alınmıştır- "1000 kişi kapasiteli Ümraniye'de 1139, 1000 kişilik Metris'te 1600, 1880 kişilik Bayrampaşa'da 4 bin 159, 1350 kapasiteli İzmir Cezaeevi'nde 2 bin 405, 525 kapasiteli Adana'da 1361, 575 kapasiteli Bursa Cezaevi'nde 1328, 575 kapasiteli Gaziantep E Tipi Cezaevi'nde 1185, 324 kapasiteli İstanbul H Tipi Cezaevi'nde 859, 475 kapasiteli Mersin Cezaevi'nde 1321 kişi kalıyor."

Şu yukarına gördüğünüz rakamların tabii ki sosyolojik bir açılımı var. Her ekonomik ve iktisadi açıdan çöken ülkede suç ve suçlu oranının ciddi anlamda yükseldiğini görürüz. 2006 yılından bu yana Türkiye'de suç oranının yüzde 75'ler düzeyinde arttığını da bu sonucun ucuna eklersek. Cezaevlerinin tıklım tıklım olduğunu anlamamak için aptal olmak gerektiği sonucuna varırız.

Türkiye'de 7 yıllık Akp iktidarının gösterdiği bir gerçek var. O da; tüm toplumun kafasını bir yana çevirip, gerçekleştireceği eylemi bambaşka bir yerde yaparak, herkesin bataklığı konuşması gerekirken, sivrisinekleri tartıştırtmayı 'başarmasıdır'.

Ceza Muhakemesi Kanunu'nun (CMK) 102. Maddesi'nin yürürlüğe girdiği 31 Aralık 2010 tarihi aslında Türkiye'de örtülü bir "Kısmi Genel Af" yapıldığının resmidir.

Kamuoyunda Rahşan Affı olarak bilinen, 22 Aralık 2000'de Rahşan Ecevit'in önerisiyle çıkarılan, devlete karşı işlenen suçlar dışındaki suçlara erteleme veya şartlı salıverme getiren yasa, 70 bin kişilik kapasitesi ağzına kadar dolan cezaevlerinde kalan mahkûm sayısını 40 bine düşürdüyse, 31 Aralık'taki CMK 102. madde de tıpkı Rahşat Affı gibi cezaevlerindeki doluluğu indirgemeye yöneliktir.

Adalet Bakanı her ne kadar yararlanacak tutuklu ve hükümlü sayısının bin 236 olduğunu söylese de, ortada öyle bir karmaşa var ki, sayının 40 bine yaklaşacağı olasılığı söz konusu. CMK 102. Madde ile af yolu açılmıştır, bunun devamı gelecektir, bundan emin olun. Cezaevlerini boşaltmalarının başka yolu yoktu, kendileri açısından.

Rakamlardan sıyrılıp, varolan duruma geldiğimizde işin Hizbullah'da kilitlenmesi, bütün tartışmanın Hizbullah tutuklu ve hükümlüleri üstünden devşirilmesine baktığımızda, derin devletin yarattığı ve beslediği katillerine saygısını görüyoruz.

Devletin yetkilileri tarafından bile derin devlet ve JİTEM bağlantılı olduğu açıkça itiraf Hizbullah'ın insanları telle boğan, domuz bağı yöntemiyle öldüren, kafalarına arkadan kurşun sıkıp, üstlerine beton döken katillerinin artık bizler gibi ortalarda dolanması, bu ülkede adaletin kimler için nasıl işlediğini apaçık ortaya seriyor.

Devlet adına kurşan sıkan Haluk Kırcı, Mehmet Ali Ağca, Ökkeş Kenger, Madımak katilleri gibi pek çok kişi bugün ortalarda dolanıyor. Unutmamak lazım, muhtemelen Minik Ogün de, bir yıl sonra aramıza karışacak.

Tüm bu isimlerin ortak özelliği, sistemin yarattığı katillerin, kısa sürede serbest kalmaları.

Bugün derin devletle savaştığını söyleyen iktidarın, topu Yargıtay'a atması ise fazlasıyla gülünç. Adalet reformu adı altında sadece Anayasa Mahkemesi ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nu hamur gibi yoğurarak kendi istediği kıvama getirmekten başka bir şey yapmayanların derdinin aslında reform olmadığını bilmek isteyen herkes farkındaydı. Bu tıpkı "12 Eylül darbecilerini yargılayacağız, darbecilerle hesaplaşacağız" sözü gibi havada kalan, yalandan ibaret bir aldatmacadan başka bir şey değil.

Eli kanlı katillerle, aynı kaldırımları arşınlayacağız, aynı havayı soluyacağız, aynı denize bakacağız. Yani telle insanları boğup, üstüne beton atanlarla, şu yazıyı okuyan hayatında tek bir suça karışmamış bir insan arasında hiç fark yok, vicdanları dışında.

Biz hâlâ, üniversitede porno olur mu olmaz mı diye tartışaduralım. Birileri hayatımızı dibine kadar pornoya çevirip, ekonomik-sosyal-hukuksal alanda sikmediği tek bir noktamızı bile bırakmadı. Üniversitede porno olur mu, olmaz mı bilmiyorum ama sokakta pornonun daniskası var.

Uyuyadur Türkiye...