12 Şubat 2011

Aptallığın anlamı yok

Kış güneşi mi yoksa baharın ilk güneşi mi? demiştim Eskişehir maçı sonrasında, kış güneşi olduğunu görmüş olduk.

Kupa maçından sonra da benzer bir yorumda bulunmuştum; iki takımı yan yana getirdiğinizde, Gaziantepspor'un daha kaliteli ve efektif bir kadroya sahip olduğu taraftar gözlüğü dışından bakıldığında apaçık belliydi.

Galatasaray'ın bir atımlık barutu var. Bunu attı attı, atamadığı zaman bugünkü tabloyu izliyoruz. Gören, bilen herkes farkında Galatasaray'ın çok temel sorunları var saha içinde.

Öncelikle kaliteli oyuncu sayısı, yok denecek kadar az. Sahadaki sarı-kırmızılı formayı taşıyan adamlara baktığınızda, hanginiz "Tamam işte Culio maçı kazandırır", "Hah, Sabri şimdi maçı kopartacak" diyebilir. Diyen varsa da zekâsından şüphe ederim.

Ortalıklarda umut tacirleri dolanıyor. "Biraz sabredersek her şey iyi olacak" türünden deli saçması bile olmayacak cümleler sarf ediliyor.

Bu futbol denen oyunu hepimiz izliyoruz. Senin izlediğinle, benim izlediğim arasında nasıl bir fark var ki, böylesi cümleler kurabiliyorsun. Aynı Sabri, aynı Hakan Balta, aynı Servet, aynı Zapata, aynı Stancu'yu izliyoruz hepimiz.

Servet'in zamanlama hatasını, Hakan Balta'nın "Lan biri bindiriyor, koşsam mı koşmasam mı?" aptallığı ile Zapata'nın yeteneksizliği eklenince maça 1-0 yenik başladık.

O dakikadan sonra kimse umut taşıyor muydu acaba? Çünkü 21 hafta geçmesine karşın, Galatasaray daha geriye düştüğü hiçbir maçı çevirememiş. Elde böyle bir veri var. Bu veriyi, sahadaki adamlarla birleştirince, "Beraberlik iyi sonuç" diye düşündüm.

Bu takım sene başından oluşturulamadı. Bunu görmek için öyle ahım şahım futbol bilgisine, koca koca cümlelere ihtiyaç yok. Bu hatalara devre arasında da birkaç tane eklenince koca bir senin hebası kaçınılmaz hale geldi.

Şu belli oldu ki, Galatasaray'ın aslında kabak gibi görünen yüzünün, anlayamayan beyinler için daha belirginleşmesi için sefilleri oynaması gerekir.

Aslında sefilleri oynuyoruz. Bursa tribünleri "Beş beş" diye bağrırıyor, her deplasmanda "Cim Bom kümeye" sesleri yükseliyor, öne geçip iki pas yapan "Oleyyy" çekiyor. Merak ediyorum, Galatasaray rezil durumunu görmek için daha ne olması gerekiyor?

Ulan 21. hafta geride kalmış averaj eksi 2 lan eksi 2. Daha hâlâ neyin umudunu aşılamaya çalışıyorsunuz? Aptal mısınız, yoksa besliyorlar mı sizi?

Benim bugüne dek izlediğim daha kötü bir Galatasaray yoktu. Held'li Galatasaray bile bu kadar aciz değildi.

Şu akşam iki teknik direktörün sahaya nasıl çıktığına bakın. Kafası çalışan herkes Galatasaray defansının arasına atılacak toplarla gole gidileceğini bilir. Einstein olmaya ya da futbolu yeniden biçimlendirmeye gerek yok.

Servet tank gibi, Cana ağır, Hakan Balta'ya ağır desem kaplumbağalara ayıp olur. Eeee kim kaldı savunmada? Serkan Kurtuluş. O garibimin de yeteneği yok. Defansın üstünü çiz gitsin daha baştan. Bu adamların iyi görünebileceği takımlar Buca'dır, Konya'dır, Kasımpaşa'dır.

Zapata kusura bakmasın ama ancak Romanya'da yılın kalecisi seçilir. Eyvallah, Ufuk kötü, Aykut kötü ama Zapata onlar kadar kötü. Yediği gol, evlere şenlik. Dostlar alışverişte görsün hesabı kalecimiz var.

Galatasaray başarılı olmak istiyorsa, gittiği her deplasmanda taşak oğlanı muamelesi görmek istemiyorsa şimdiden adam gibi yapılanmalı. Yoksa temelleri bu takımla oluşturmaya kalkarlarsa, büyük Türk düşünürü Ümit Davala'nın dediği gibi "Bu takımdan cacık olmaz."

Yekta'nın kalibresi ancak Kasımpaşa ayarındadır, biraz daha iteklersen Gençlerbirliği olur. O kadar, fazlasını kimse beklemesin. Zapata Galatasaray'ın kalecisi olamaz, Hakan Balta bir sezondan bu yana jübile futbolcusu kıvamında, Cana candır ama stoper olmaz. Serkan Kurtuluş ancak rotasyonda doğru düzgün bir sağ bekin yedeği olur, o da çok zorlarsan. Neill'dan orta saha olmaz, olduğu halinde bir ileri iki geri kağnı gibi bir takım izlemeye alışın. 80 numaralı adam senede üç maç ya oynar ya oynamaz.

Takımın yarısını saydım dikkat ederseniz. Ki, Servet'i koymadım o listeye ama liste başıdır gönüllerde yeri.

Kimse kimseyi kandırmasın boş yere. Galatasaray'ın bu futbolcu yapısı, bu yönetimsel salaklıkları, bu teknik direktör zaafları olduğu sürece yeri 10.luk ile 14.lük arası olur.

Yukarıdan aşağıya sayayım isterseniz yabancıları; Ambarat, Miller, Altidore, Karim Ziani, Marcelo Zalayeta, Ismael Sosa, Ivelin Popov, Wagner, Roman Bednár, Stanislav Sestak, Marek Sapara, Ariza Makukula, Mile Jedinak, Ermin Zec.

Sen kimi aldın ara transferde, 3 milyon 750 bin Euro'ya Yekta Kurtuluş'u. Kusura bakmayın ama Galatasaray'da yönetim filan yok, bildiğin çadır tiyatrosu gibi.

Galatasaray'ın kurtuluş reçetesi öncelikle Adnan Polat yönetiminin defedilmesinden geçer, tabii Adnan Sezgin'den de.

Benim kurtuluş reçetemi söyleyeyim mi?

Bu takıma adam gibi kaleci lazım.
Bu takıma adam gibi sağ bek lazım.
Bu takıma adam gibi stoper lazım.
Bu takıma adam gibi üç orta saha oyuncusu lazım.
Bu takıma adam gibi golcü lazım.

"7 futbolcu lazım" diyorum dikkatini çekerim. Bir takımın yüzde 65'ine denk geliyor. Bunu görmek neden bu kadar zor anlam veremiyorum.

Koskoca takımda Kewell'dan başka kaliteli oyuncu yok. Sakatlığını atlatttığında Baros'u da ekle. Üçüncü oyuncuyu sayamıyorum bile.

Galatasaray'ın bulunduğu durumu yadırgamayın. budur hak ettiği yer. Gaziantepspor maçında tek bir gol pozisyonun yoksa, oturup ağlamayacaksın. Bunun nedenlerini belirleyeceksin.

Biraz Hıncalvari olacak kusura bakmayın ama Galatasaray'ın umut bağladığı adamlardan biri Aziz Yıldırım'ın bağışladığı 80 numaraysa, oturup herkesin ağlaması lazım; nereden nereye geldik diye.

Ciddi bir enkaz var ortada, kimse kaldırmaya yanaşmıyor. Her gelene "Sen sağını solunu düzelt yeter" deniyor. Oysa bu enkazın tamamen temizlenip, binanın yeniden inşası gerekir.

Kendinizi kandırmayı da bırakın, komik durumlara düşmeyin. Aptallığın anlamı yok.

Buram buram faşizm


Tayyip Erdoğan Sakarya'ya gitti bugün. Şu gördüğünüz fotoğraf Sakarya'da çekilirken şunları söylüyordu:

"Son zamanlarda bazı grupçuklar, çıkıp bizimle ilgili olarak yaptıkları bazı gösterilerde, 'Mısır halkının sesinin dinlenmesini istiyorsun, ama siz burada Türk halkının sesini dinlemiyorsun' diyorlar. Bazı grupçuklara bir sözüm var. Bir defa elmayla armudu birbiriyle karıştırmayalım. Elma elmadır, armut armuttur."

Bu fotoğraf mı ne? Elektrik arıza ekibinin, Özel Harekat tarafından şüphe üzerine aranması.

Aslında elma ile armutu bilen gayet iyi biliyor. Elma ile armudun özellikle karıştırılma çabası var.

Bu ülkenin sokaklarına öğrenci çıkıyor; gaz ve dayak,
memur çıkıyor; gaz ve dayak,
işçi çıkıyor; gaz ve dayak,
Torba Yasa protesto ediliyor; gaz ve dayak,
TEKEL işçileri eylem yapıyor; gaz ve dayak,

Eee Mısır'a akıl verirken, senin aklın nerede o zaman. İnsanların bu ülkede de hak talepleri, istekleri var. Mısır halkına gösterdiğin müsamaayı kendi halkına neden göstermiyorsun?

Cevaba bak, "Elma elmadır, armut armuttur."

Bugüne dek herhangi bir eleştiriyi zeki biçimde savuşturabildiğini görmedim. Olayı kakafoniye boğup, onu bunu azarlamaktan başka bir şey bilmiyor. Böyle ülke başbakanı olur mu?

İktidarına, partisine yönelik tek bir eleştirinin bile haklılık payı yok. Hiç akıl kârı mı bu?

Şu yukarıdaki fotoğrafın kendisine demokratik diyen bir ülkede yaşanması söz konusu olabilir mi? Düşünün Merkel Frankfurt'a gidiyor, bir minibüs dolusu siyah gözlüklü adam, yoldan çevirdiği işçileri yere yatırıp, güya arama yapıyor.

Bir siktirin gidin hakikaten. Sikerim böyle aşkın ızdırabını. Nedir lan bu paranoyaklık? 3 tane suikast olayı yaşandı, hepsi de boş çıktı. Bülent Arınç hakkında suikast düzenleneceğine dair Türkiye velveleye verildi, hiçbir şey çıkmadı. Günlerce konuşulmadı mı bunlar? Atabeyler davası neden açıldı da, savcı geçtiğimiz günlerde "Dava kapansın" isteminde bulundu.

Kendi kendine gelin güvey olmak deniyor buna. Kimsenin bir suikast hazırlığı yok, saldırı hadisesi yok ama önlem adı altında ancak faşist yönetimler altındaki ülkelerde yaşanabilecek görüntüler var.

Hâlâ Balyoz'du bilmem neydi diye tartışıyoruz. Ülke sıkı yönetimle idare ediliyor. Çıkın sokağa, hava biraz karanlık oldu mu 2 kişiden fazlaysanız, pat diye polis çöküyor yanınıza "Kimlikler" diye başlayıp, GBT'yle sonlandırıyor.

Hayır işin ilginci günlerdir Türkiye'nin her yerinde Hizbullahçıların içeri alınmasına dair protesto gösterileri düzenleniyor, bir tanesinde gaz yok, polis yok. İsteyene protesto özgürlüğü var, üstelik kime? Yüzlerce adam öldürmüş bir örgütün üyeleri "Neden içeri alınırmış?" diye yapılıyor.

Ama Ankara'ya öğrenci, işçi, memur çıktı mı, tepesine çıkılıyor.

Yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz sahne, buram buram faşizm kokuyor. Bunun başka bir adı yok.

Bu ülkede hâlâ demokrasi olduğunu söyleyenler, ya gerizekâlıdır ya da gerizekâlıları inandırmaya çalışıyordur.

Manchester United/City Derby Top 10



Manchester United ve Manchester City karşı karşıya geliyor. Uzun yıllardan beri, United gölgesinde yaşayan City'liler bu maçı bekliyor.

Manchester City, ezeli rakipleri karşısında hem derbiyi hem de şampiyonluğu istiyor. City'nin en büyük gol silahı Tevez.

Bu tip maçlar öncesinde İngiliz basını, "Top 10" derlemeleri sunar. Birkaç ayrı yerde vardı ama benim tercihim Telegraph oldu.

1. Manchester United: 4 - Manchester City 1

6 Şubat 1958'de Manchester United için bir yıkım sayılabilecek ve 7 oyuncunun hayatını kaybettiği felaketten önce oynanan son derbi, 31 Ağustos 1957'de gerçekleşti.

Bu kazada hayatını kaybeden Duncan Edwards'tan da gol kaydettiği maçta United, ezeli rakibini 4-1'le geçti.

2. Manchester City: 3 - Manchester United: 3

6 Kasım 1971'deki karşılaşmada 2-0 geriye düşen Manchester City, 3-2'lik sonucu yakalamasına karşın son dakikalarda yediği golle 3-3'lük beraberlikle ayrılmak zorunda kaldı.

3. Manchester United: 0 Manchester City: 1

Manchester City'nin unutamadığı galibiyetlerden biri de 27 Nisan 1974 yılında yaşandı. Denis Law'un topuğuyla attığı gol hâlâ hafızalarda ve asla unutulmuyor.

4. Manchester City: 5 - Manchester United 1

Sir Alex Ferguson'un takımın başında olduğu en ağır mağlubiyetlerden birinde ezeli rakip City, United kalesine tam 5 gol gönderdi. Alex Ferguson daha sonra "En utanç verici yenilgim" olarak niteledi, bu maçı. Tarihler 23 Eylül 1989'u gösteriyordu.

5. Manchester City: 2 - Manchester United 3

7 Kasım 1993 tarihinde yine bir derbiye sahne oluyor. Manchester United'ın efsaneleşme dönemine denk gelen karşılaşmada, City sahadan 3-2 yenik ayrılıyor.

6. Manchester United: 5 Manchester City: 0

Manchester United'ın Şampiyonlar Ligi'nde Barcelona'dan aldığı 4-0'lık ağır yenilginin 8 gün sonrasında oynanan derbe maçta, United rakibini 5'liyor. Maçta hat-trick yapan Andrei Kanchelskis, halen Kırmızı Şeytanlar'ın en unutamadığı isimlerden biri. Tarih, 10 Kasım 1994.

7. Manchester United: 1 - Manchester City: 1

Roy Keane ve Inge Haaland'ın Old Trafford'da ilk kavgaları Haaland'ın Leeds formasıyla oynadığı yıllarda başgösteriyor. Çapraz bağlarının kopmasına neden olan Haaland'ı hiç unutmayan Reane, 21 Nisan 2001'deki United-City kapışmasında inanılmaz sert bir müdahale ile rakibini yere seriyor.

Keane, daha sonra otobiyografisinde kasıtlık bir müdahale yaptığını kabul etti. 150 bin sterlin ve 5 maç da ceza aldı.

8. Manchester City: 3 - Manchester United 1

Bermudalı oyuncu Shaun Goater'ın City taraftarlarında kahraman kabul edildiği bu maç Manchester City'nin 3-1'lik galibiyeti ile sonuçlandı. Tarih; 9 Kasım 2002

9. Manchester City 3 Manchester United 1

Yakın tarihten bir derbi maçı. 14 Ocak 2006'daki mücadelede Cristiano Ronaldo'nun gördüğü kırmızı kart sonrası oyunda bütün dengeler değişir. 14 Ocak 2006'daki derbide, şimdilerde Ankaragücü'nde forma giyen Darius Vassell'in de gol attığı karşılaşmayı City 3-1 kazandı.

10. Manchester City 0 Manchester United 1

Edwin van der Sar'ın bir penaltı kurtardığı karşılaşmada, Manchester United'a verilen ve Cristiano Ronaldo'yla gole çevrilen penaltı sadece ve sadece gülünçtü. Tarih; 5 Mayıs 2007.

11 Şubat 2011

Carettalar beni dürtsün Hasan


Hasan Şaş'ı hep çok sevmişimdir. Deli doluluğunu, hırsını, sözünü esirgemeyişini...

Biraz önce bir haber geldi, siyasete atılacağını, Adana'nın Karataş İlçesi'nden belediye başkan adayı olabileceğini söylemiş.

Karataş'ın 60 kilometrelik sahilinin, Türkiye'nin hiçbir yerinde olmadığını ancak "İki tane caretta kaplumbağası doğuracak diye burada hiçbir şey yapılmasına izin verilmiyor.

Kaplumbağalardan vazgeçilip beş yıldızlı otel yapılsa en az 500 kişi işe girer. Başkan olunca bunları düzelteceğim"
demiş.

HABER ASPARAGAS ÇIKTI, CARETTALARIN DÜRTME SIRASI BANA GELDİ. BENİ DÜRTSÜN CARETTA'LAR.

ÖZÜR DİLERİM, EŞEKLİĞİMDEN ÖTÜRÜ

Bu nasıl devlet?


Bu ülkede adalet hep tartışagelmiştir. Kamuoyundaki adalet duygusunun, daimi olarak zedelendiği vurgulanır.

CMK'nın 102'nci maddesi gereği pek çok katil dışarı salıverildi. Basın bunlardan sadece iki olayın üstüne gitti. Biri katil Hizbullah üyeleri diğeri ise İzmir’in Urla ilçesinde 6 yıl önce kız arkadaşını 37 yerinden bıçaklayarak öldürdükten sonra cesedini boş bir binada derin dondurucuda tutan Celalettin Erkal’ın tahliyesiydi.

Toplu katliam sanıkları Hizbullah üyeleri salıverildikten sonra bakıldı ki, toplumda ciddi bir infial var, apar topar bir kararla yeniden içeri alındılar.

'Tavşana tut, tazıya kaç' misali serbest bırakılan Hizbullah üyelerinin bazıları çoktan voltayı almışlardı bile.

İkinci olayın öznesi ise Celalettin Erkal oldu. Kız arkadaşını 37 yerinden bıçaklayan bir katilin dışarı salıverilmesi de, Hizbullah üyelerinin etkisini bıraktı.

Basın bu kadar yoğun haber yaptıktan sonra görüldü ki, kamuoyunun adalet duygusu zedelendi ve aradan iki gün geçmeden yeniden cezaevine gönderildi.

İnsanın aklına pek çok soru geliyor.
Neden bırakıldı?
Hangi sebebe dayanarak yeniden cezaevine gönderildi?
Devlet istediği kişiyi serbest bırakıp, sonra nasıl oluyor da tekrar içeri atıyor? v.s. v.s.

"Funda İşsiz’le aramızda sözlendik. Olayı cep telefonunda gördüğün mesajlar yüzünden namusum için yaptım. Çıkınca gezdim, tozdum. Bu sırada sözlümün mezarını da ziyaret ettim, dua okudum. Af diledim. Olay sırasında 18 yaşındaydım. Şu an çok pişmanım. Önce serbest bırakıyorlar, sonra tutukluyorlar. Bu nasıl devlet?"

Bu bir katilin sözleri. "Bu nasıl devlet?" Bir katilin ağzından dökülen cümle olmasının yanı sıra, aslında tüm toplumun sorduğu şeyi kendi açısından değerlendirerek soruyor.

"Bu nasıl devlet?"

Celalettin Erkal bugün yeniden içeride. Peki tek salıverilen katil Celallettin mi? Medyatik cinayetler dışında, hiç bilmediğimiz onlarca cinayetin sorumlusu şu an sokakta. Hepimiz adalet duygumuzun etkilenmemesi için sadece umut ediyor, bu insanların ıslah olduğundan.

Yoksa yeni kurbanlar olarak, onlarla birlikte sokakta yürüyoruz, otobüse biniyoruz, sinemaya gidiyoruz, alışveriş yapıyoruz...

Adalet bu ülkeye, çok uzakta demirlemiş bir gemi gibi. Biz kıyıya yanaşmasını bekliyoruz, umudumuzu yitirmeden ama o gemi siluet olarak duruyor.

Bu ülkede katiller dahi adaletin olmadığından haberdar. Sanırım sadece yönetenler habersiz.

Alakasız not: Sağdaki polisin bıyıklara dikkat!

10 Şubat 2011

İki fotoğrafı yan yana getirin

Şu fotoğraf, Türkiye'nin halinin fotoğrafıdır aslında. Ne iğrenç bir toplum haline getirildiğimizin resmidir.

Türkiye şartlarının çok ama çok üstünde para kazanan iki hatunu, bir geceye gidiyor ve ücretsiz verilen telefonlardan 3'er-5'şer alıyor. Ben fotoğrafı ilk gördüğümde bu iki kadının neye güldüğünü merak ettim. Mal mal bakındım bir süre "Acaba ben mi göremiyorum?" diye. Yok, anlamayan ben değilim, anlamayan kendileri.

O telefondan kendilerine isteseler hemen alabilirler ama bedavanın cazibesi başkadır bu toplum için.

'Beleş atın dişine, yaşına, yularına, dizginine bakılmaz', 'Bedava sirke balan tatlıdır' gibi atasözlerini kim bilmez ki?

Ülkenin varoşları bedava bulgur, nohut, kömür, pirinç, ülkenin pek çok şehri bedava elektrik, suya bağımlı hale getirildi. Ehh bu tiplerin de payına bedava cep telefonu düşüyor. Onların bulguru, nohutu, pirinci de bu oluyor.

Bu bedavacılığı toplumun bir kısmına ihale etmek bu açıdan doğru değil. Ama insan bu yavşak sırıtışları görünce, ister istemez sinirleniyor.

İKİNCİ FOTOĞRAF

Bu ikinci fotoğraf, Marmaris'ten.

Marmaris'e demirleyen dünyanın en büyük nükleer savaş gemisi 'USS Enterprise CVN 65'ten inen ABD’li askerler, çırılçıplak parasailing yapmışlar.

Hemen bir dipnot vereyim; iki gün önce bu askerlerin Marmaris'e gelmesinden ötürü protesto yapan öğrenciler önce esnaf tarafından dövüldü ardından da polis tarafından gözaltına alındı.

Esnaf, "İşimize nasıl engel olursunuz?" diye, protesto gösterisinde bulunan liseli gençlere saldırmış, ardından da polis gelip, haklarında işlem yapıyor ve gözaltına alıyor.

Dolmabahçe'den denize atılan ABD askerlerini hatırlıyor insan. Bir de, çırılçıplak 'eğlenen' ABD askerlerini protesto eden gençlere saldıranları görüyor.

Sorsan, hepsi 'namus' bekçisidir bu saldıran pezevenklerin. Ama milletin çırılçıplak 'eğlenmesine' sesini çıkartmaz hatta arka çıkar.

Bir tane lan, bir tane değer bırakılmadı şu ülkede. Sen şu savunmaya bak, "Ekmek paramıza nasıl engel olursunuz?"

Söyleyeceğim ağır kaçacak o yüzden tutuyorum kendimi. Ama bu zihniyetteki heriflere parayı bassan, satmayacağı hiçbir şeyi yoktur. Sözümona namuslu Türk genci.

Gençliğinizi sikeyim sizin. Onursuz, gurursuz, şahsiyetsiz, aşağılık herifler.

İki fotoğrafı yan yana getirince ne mi oluyor?

Gurursuzluğumuzun resmi oluyor. Paraya ve bedavaya her tür değerini satabilecek bir ulusun çocuklarıyız artık.

Tayyip geçen gün KKTC'liler için söyledi ya, "Besleme" diye. O kendi halkından söz ediyor aslında. Kendi beslediği, kendi yaratmaya çalıştığı halktan söz ediyor.

Bunların besmelesi, besleme oldu. Hepsine her gün dua ediyorlar. Birbirini besleyen virüsler gibiler. Onlar aldığı bulgura, kömüre duacı, diğerleri de aldıkları oya duacı. İkisi de böyle besleniyor çünkü.

Ama bunlara kızmıyorum ben, paraya, bedava yaşantıya hayatlarını satan şerefsiz orospu çocuklarına kızıyorum.

Yalamaktan dili kuruyanlara suları verildi


Kafayı olmayan darbelerle bozan Taraf gazetesinin, iktidara yönelik her dil darbesinin karşılığını aldığını öğrendik.

Hazine Müsteşarlığı'nın 1-31 Aralık 2010 tarihlerinde verdiği yatırım teşvik belgeleri Resmi Gazete'de yayımlanınca, hadise aydınlandı.

Hazine, Taraf Gazetecilik Sanayi ve Ticaret A.Ş.'ye toplam sabit yatırım tutarı 16 milyon 432 bin 607 lira olan komple yeni yatırım için yatırım teşvik belgesi verdi.

İsterseniz ben Türkçe mealini yazayım.

Benim babamın alın teri, senin annenin emeğinden toplanan vergiler Hazine'ye gidiyor. Bu Hazine, topladığı paraların bir kısmını teşvik adı altında dağıtıyor. Bu teşvik denen uygulamadan Taraf Gazetesi de, payına düşen 16 milyon 432 bin 607 TL'yi alıyor.

İsmi üstünde Hazine. Nasılsa para bitmiyor, milletin sırtından eşek yüküyle oraya para akıyor. Ehh, Taraf Gazetesi de, iktidarın hazinesinin mutlak kalması için epey bir uğraş veriyor.

Hiç adını sanını duymadığımız, yırtık dondan fırlar gibi bir anda peydah olan Yıldıraylar, Rasimler, Melihler, Hilaller'in maaşlarına artık zam yapmak lazım. Kolay değil tabii her mikrofona, yeni gelinin sike sarıldığı gibi sarılan, iktidarın daimi payendeliğini yapan, iktidara toz kondurmayan bu çocuklara bir kıyak yapmanın zamanı gelmişti.

"Zaman bu zaman" diyen iktidar da, Hazine kanalıyla Türkiye'nin medarı iftiharı gazetesi olan, olmayan tüm darbelerin hesabını sorup, olan hiçbir darbeye ses çıkartmayan Taraf Gazetesi'ne hak ettiği (!) ödülü vermiş.

Komik desem komik değil ama ben gülüyorum sürekli bu tip durumlarda. Her şey ortada, her şey aleni yapılıyor.

Yoksul memurun, yoksul esnafın, yoksul çifçinin, yoksul işçinin paraları bu yavşaklara teşvik olarak veriliyor. Teşvik verilsin ki, seçime kadar olan sürede daha rahat Taraf'lı yayın yapabilsinler.

Gazetenin ismini kim koyduysa tebrik etmek gerekir. Yine de Taraf yerine Yavşak ya da Dil Darbesi daha iyi gidermiş.

Durmak yok yalamaya devam edin gençler. Az kaldı, yine geliyorlar!

9 Şubat 2011

Senin gibi tipleri spatulayla kazımak gerekir


Milli Takım'dan çok hazzetmem, izlemem genelde. Akşam akşam can sıkıntısından biraz da, kafamdaki "Nasıl bir Milli Takım?" sorusunun yanıtını bulmak için izleyeyim dedim. 60. dakikada aldım ağzımın payını.

Yalan söylemeyeceğim, istediği kadar yetenekli olsa da kalede o canlı olduğu ve milli takım kaptanı o psikopat bücür olduğu sürece başarılı olmalarını istemiyorum da. Hele hele Arda'nın Rijkaard'ın bağıra-çağıra söylemesine karşın sakatlanmasından ardından Milli Takım defterini ilelebet kapattım.

Dostluk maçı yapıyorsun, üstüne milli takımın kaptanısın ama hesap kapatmaya çalışıyorsun.

2 dakika arayla gerçekleşen pozisyonda Koo Ja-cheoul ile psikopat bücür arasında gelişen ilk olayda, her iki futbolcu da benzer davranışlarda bulundu. Koo Ja-cheoul olay yerinden ayrıldı, bu salak hâlâ peşinden gidiyor. Yetmedi hakeme dert yanıyor, "Faul bana yapıldı ne diye sarı kart görüyorum" diye.

Aptal herif, yerde birbirinizi tekmeliyorsunuz, sarı kartı o yüzden gördün. Tabii bir de tansiyon düşürmek için. Dön arkana çek git. Olur mu? Olmaz. Neden olmaz? Delikanlı ya o, hesap soracak.

Pozisyonun üstünden 2 dakika bile geçmeden, Koo Ja-cheoul'un diz kapağına tekme atmaya çalıştı. Neyse ki aptal bir herif o yüzden beceremedi.

Nasıl bir geçmişi vardır bilmiyorum. Belki tanıyanlar kendisi için "Melek gibi çocuk" gibi diyebilir ama hem terbiyesiz, hem ahlaksız hem de hain bir herif.

Lafı biraz dolandırayım. Güney Kore ile Türkiye arasındaki dostluk taaa 1950'li yıllara gidiyor. İki halkın da birbirine ciddi anlamda büyük bir sempatisi var. 2002 Dünya Kupası'ndaki 3.'lük maçından hemen hemen hiç yaşanmamış görüntüler var. Bütün dünya ayakta alkışlamış. Bunu neden anlattım, hadi maç Kıbrıs Rum Kesimi'yle filan olur, bazı tipler tarafından olumlanabilir. Burada o da yok.

Ama bir tane gerizekâlı çıkıyor, hiçbir puan kaygısı olmayan maçta, saha ortasında kuştan ödünç aldığı beyinle olay çıkartıyor.

"Yaptıklarını sayayım" desem, onlarca vukuatı var. Ne olduğu, nasıl bir ruh hali içinde olduğu, insan müsveddeliğini gösterir.

Çok yaşanabilir bir durum değil, insanların milli takım kaptanını ıslıklaması. Hele de Trabzon gibi bir şehirde. Çıkarken ıslıklanıyor.

Tabii bu psikopat herife sahip çıkacaklardır. Nasıl basına kol gösterdikten sonra sahip çıkıldıysa, nasıl saha içinde bir rakibinin boğazını kesmekle tehdik ettikten sonra sahip çıkıldıysa, nasıl maç bitiminde İsviçreli futbolcu kovaladıktan sonra sahip çıkıldıysa, bugün de sahip çıkan birileri olur.

Türkiye burası, yapanın yaptığı yanında kâr kalan ülke yani. Katili, tecavüzcüsü, gaspçısı, hırsızı, katliamcısı, yaptığıyla kalır. O yüzden bu tip de sürekli ve daimi olarak bunları yapıyor.

Daha önce yazmıştım cidden, bugün futbol izleyen bir çocuğum olsa; Fenerbahçe, Galatasaray ya da Milli Takım fark etmez, bu psikopatın oynadığı hiçbir maçı izlettirmem kendisine. Herif film karakteri filan değil, gerçek hayattan bir 'kahraman' çocuklar için. Bunu izledikten sonra nasıl sağlıklı kalabilir ki.

Bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi, sekiz.... Hiç bitmek tükenmek bilmeyen bir nefreti var herifin. Herkese karşı; rakibe, takım arkadaşına, yöneticiye v.s. v.s.

Türkiye'de birileri temiz futbol istiyorsa önce bu tipleri temizleyecek yeşil sahalardan. Böyle adamlar olduğu sürece kimse temiz futbol beklemesin.

Spatulayla kazır gibi kazıyacaksın kökünü. Herkese ibret olsun diye, yaşı 20 bile olsa futbol hayatını bitireceksin, ki bir daha kimse bu tip şeyleri yapmaya kalkmasın.

Ama bu psikopat bücüre, yaptığı onca şeyi yok sayıp milli takım kaptanlığı ile ödüllendirirsen, yarın başka manyaklar türemeye başlar.

Cidden yeter artık. İyiden iyiye kabak tadı verdi bu iğrenç tipin yaptıkları. Bir sonraki maç koluna kaptanlık bandı verenin de ta amına koyayım.

Yakınlarına da tavsiyem, acilen bir psikiyatrist ile randevu alsınlar. Çünkü hiç mi hiç sağlıklı bir ruh hali yok. Herifin yakında çocuğu olacak -oldu mu bilmiyorum- o babadan topluma sağlıklı bir çocuk yetişmez. O yüzden hızla bir doktora görünsün.

Ya ayrıca, daha ne kadar bu herife kol kanat gerilecek anlamıyorum. Vedat, yanılmıyorsam Ankaragücü oyuncusu Faruk'un sırtını ısırmıştı, herife futbolu bıraktırttılar.

Anasını sattığımın ülkesinde Galatasaray'da oynarken 'katil' olan tip, şimdi Türk futbolunun vazgeçilmezi oldu. "Kaç kere söyledik olmaz" dışında bir şey söylenmiyor. Bir zahmet yaptırımda bulunulsun.

Lan hakikaten kendi kendimi gaza getiriyorum bazen. Herif "Milli Takımı bırakacağım" diye açıklama yapmıştı, ulan o formayı sana verenin ta amına koyayım ben zaten. Bıracakmış, yavşak!!!

Ulan bu ülkede Fethullahçı mı olmak gerekiyor her şeyden sıyırmak için. Şu psikopatın çıkarttığı olayların binde birini bir başka futbolcu yapsa aforoz edilirdi, futbol ortamından.

Köpekler istedi diye atlar ölmez


Beşiktaş yönetimi fikstüre isyan etmiş. Yönetici Sinan Vardar, Türkiye’yi Avrupa’da temsil eden tek takım olduklarını belirterek, "Pazar günü Ankaragücü ile deplasmanda oynayacağız. Ardından da 17 Şubat’ta hayati Dinamo Kiev maçımız var. Ardından da 20 Şubat’ta ezeli rakibimiz Fenerbahçe ile evimizde oynayacağız. Federasyon, Avrupa maçımızı dikkate almalıydı. 3 günde bir maç oynayacağız. Takım dinlenme fırsatı bulamayacak. Bizimle dalga mı geçiyor bu Federasyon" diye konuşmuş.

Fil hafızalıyımdır bazı konularda, o yüzden unutmam yapılanları; hele de yavşaklıkları.

Lucescu söylemişti bu Rumen atasözünü: Köpekler istedi diye atlar ölmez.

Peki neden söylemişti?

Galatasaray hafta içinde Şampiyonlar Ligi çeyrek finalinde Real Madrid ile karşılaşacaktır. Fakat maçtan üç gün önce Beşiktaş ile derbi maçı vardır.

Galatasaray yönetimi, Real Madrid maçı öncesindeki Beşiktaş derbisinin ertelenmesi için başvuruda bulunur. Hatta o maçta cezalı Emre Belözoğlu'nun, maç ileri tarihe alınırsa, cezasının bitmesine karşın oynatılmayacağını da söylerler ama reddedilir.

O dönemki Beşiktaş yönetimi ertelemenin olmaması için elinden geleni yapar. Ehh, başarırlar da.

Mircea Lucescu da bu durumun üstüne, "Köpekler istedi diye atlar ölmez" der. Hem Beşiktaş'ı, hem de Real Madrid'i yener Galatasaray.

Demek ki, ana fikir neymiş? Ana fikir; 'Keser döner sap döner, gün gelir hesap dönermiş.'

Herkes yaptıklarından sorumludur. Keşke şu maç Galatasaray'la olsaydı ve Galatasaray yönetimi de erteleme isteğine olumlu yanıt verseydi ve maç ertelenseydi. En güzel yanıt bu olurdu.

Unutmamak lazım hayatta hiçbir şeyi. Bize unutturulmaya çalışanlara inat yapmalıyız bunu. Al sana bir ana fikir daha.

Beşiktaş o kadroyla bir zahmet çıkıp, herkesi yenmeye çalışsın. Ve Lucescu'nun antrenmanda yaptığı o açıklamayı unutmasın. Söz için değil, isteği geri çevirdikleri için.

Sabah sabah kıssadan hisse olsun bu da.

8 Şubat 2011

10 soru 10 blogla haftanın değerlendirmesi


Hagi'nin Neill ve Cana değişikliği herkes tarafından eleştiriliyor. Hagi'nin yapmak istediği nedir sence ki, iki oyuncu birbirlerinin pozisyonlarında oynuyor?

Van Hooijdonk'un Hiddink'in yardımcılığına getirilmesi hakkında neler söylersin?

Eren Loğoğlu: Hagi'nin Lucas & Cana ön - arka tercihinin sebepleri var. Birincisi Lucas'ın futbol aklı Cana'dan daha etkileyici. Oyun görüşü yüksek ve bunun sonucu olarak uzun paslarla takımı hızlı bir biçimde öne taşıyabilir.
Cana tek pas oyununu iyi yapıyor ancak oyunu açmak, rahatlamak ve hücumu yerleştirmek anlamında bir katkısı yok ön alanda. Kurgulanan oyun planının (4 -1 - 4 - 1) merkezinde ön libero bulunduğundan tercih de futbol aklından ve bazı görevleri daha etkin yaptığından dolayı Lucas. Bu tercihin zaaflar da doğuruyor.

Cana, Lucas kadar iyi pozisyon alabilen bir merkez savunmacı değil, ofsayt ve çizgi savunmayı bozması, kademe hataları, bunun yanında ön alanda dönen topları kazanan ve dinamizm katan performansından da yoksun kalıyor takım, Lucas, görevi gereği çok basmıyor ve kimi zaman üçüncü merkez savunmacı gibi de davranıyor.
Bir süre daha bu değişikliğin olumlu / olumsuz yanlarını gözlemlemek gerekir, hangisinin baskın geleceği önemli. Ayhan döndüğünde nasıl bir tercih olacak, onu da merak ediyorum.

2) Hiddink'in Hollanda kökenli isimlerle çalışmak istemesi doğal, teknik kadroda Fuat Usta var misal, sırf bu sebepten oraya seçilmiştir diye düşünüyorum. PVH seçimini de böyle yorumlayabiliriz, ligimizde oynamış ve başarılı olmuş bir Hollandalı, iletişim sorunu da yok.

Beni rahatsız eden tek konu, Milli Takım kadrolarının Fenerbahçe odağında kurulması, bunu da taraf olmamla ilintilendirebiliriz. Ersun Yanal, Oğuz, Engin, Şenol, Turhan, Abdullah şimdi de Pierre tercihleri, bir projenin parçasıymış izlenimi veriyor.

Aralarında Okan, Gökhan, Zeki gibi diğer kulüplerle özdeşleşmiş isimler de olsa, ana görevlerde hep Fenerbahçelilerin bulunması rastlantı değildir diye düşünüyorum, Yine de Fenerbahçe'de kısa bir süre çalışan Hiddink'in, tanıdığı, bildiği kişilerle birlikte görev yapma isteğini de olağan karşılamak gerekir, eğer bu kararları TFF kendi başına almıyorsa.

Çünkü saydığım bazı isimler Terim döneminde, 'bütün kadro Galatasaraylı olmasın' mantığının parçası olarak kendilerine yer bulmuştu teknik kadroda.

Beşiktaş artık lig hedefinden uzaklaştı diyebiliriz. Kağıt üstünde harika bir kadro kurulmasına rağmen işler istenildiği gibi gitmiyor. Bu sezon, bu kadroyla alınan sonuçlar önümüzdeki yıl, kağıt üstündeki bu harika kadroda bir güven bunalımı yaratır mı?

Stalker-Alp: Güven bunalımı, sezonun ilk yarısında yaşanılan ağır düşüşün nedenlerinden biriydi. Schuster'in bu konuda fazlaca eksik kaldığını düşünüyorum. Ancak bu durumun önümüzdeki sezon için öngörülebilecek sorunlar arasında olduğunu zannetmiyorum.

Yine de, üstün formuna rağmen Karabük maçında kenarda oturtulan İsmail'in kısa vadede yaşadığı özgüven kaybı, Üzülmez'in kendisine tercih edilme durumu sezon sonuna dek sürerse, önümüzdeki sezona da sarkabilir. Aynı şeyler Necip için de geçerli.

Hazır güven konusu açılmışken: Taraftarın Schuster'e olan güveni sezon sonuna kadar yüzde 50'nin dahi altına düşebilir. Asıl sorun bu. Musibetlerden ders çıkarılmaması ve anlamsız formasyon/oyuncu seçimi nedeniyle ikinci bir Mustafa Denizli dönemi yaşanıyor gibi.

Ve bu durum birçok Beşiktaşlıyı rahatsız ediyor. Guti ve Simao'nun takımda bulunması, ikinci bir özgüven erozyonu yaşamayacağımız konusunda beni kısmen ikna ediyor. Ancak taraftardan sonra oyuncular da Schuster'e olan güvenini kaybederse, o zaman ülkenin gördüğü en iyi kadronun sonu facia olabilir.

Mustafa Kamil Abitoğlu herkesin birleştiği gibi skandal bir maç yönetti. Yeteneksizlik mi, kötü niyet mi, kötü hakemlik mi? Teknolojiden yardım almanın zamanı geldi mi yoksa futbol "Hakemler de insandır" şeklinde devam mı etmeli?

Rakamla 10: Mustafa Kamil Abitoğlu için yeteneksiz desem tek maçla adam değerlendirmek olacak. Yeteneksiz midir? Bilemiyorum. Daha önce kaç maç yönetmiştir? Nerenin hakemidir? Hangi bölgeden çıkmıştır? Hakemlik dışındaki mesleği nedir? Daha önce kaç Beşiktaş maçı yönetmiştir? Onunla çıktığımız maçlarda neler olmuştur?

Kaçımız cevap verebilir?

Bu soruların cevabını bilmediğim için değerlendirmem yanlış olacak. Daha önce bu kadar skandal maçı var mı mesela?

"Abitoğlu futbolun cilvesine denk geldi, gününde değildi" demek istiyorum. Hakemin iyi günü, kötü günü olmaz diyenlere "hakemler de insandır" şeklinde devam etmek lazım tabii. Mutlaka haftanın hakemleri açıklandı kısmını takip eden hatrı sayılır futbolsever vardır. Ama ben hiç "acaba maçımızı kim yönetecek" diye merak etmedim.

Maçtan çıkıp çınarlı yolda yürürken aklıma, maç oynanırken scoreboard da Almeida'nın pozisyonunu yansıtsalardı neler olurdu diye gelmişti. Düşünün, maç oynanıyor, pozisyon geçmiş ve Almeida'nın vuruşunu lig tv scoreboarda taşıyor.
Düşünmek bile istemiyorum aslında ama Fenerbahçe maçını hepimiz televizyonlarımız başından seyrederdik. "İleri Demokrasi"ler için teknoloji iyi ama geri vitese takılmış ileri demokrasiler için -çok pis başlık çalarız- çok ama çok tehlikeli.

Yani teknolojik her türlü yenilik futbolun içine giriyor, futbolun ruhu bozulmuyor ama pozisyonlar scoreboard da gösterilince ruhunu kaybediyor futbol öyle mi diyene de cevabım yok. Futbolun içine bu gibi durumlar için teknoloji sokacaksak, yanlış kararlar olmayacak eyvallah...
Ama oyunun hızı, zevki ve sihri ne olacak onu da bilemiyorum. Bir de Musa Çözen'in Türk futbolundaki belirleyici rolünü kimse hayal bile edemez:)

Belki de bilerek sokulmuyordur futbolun içine teknoloji.

Futbol, topluluk, siyaset, para, şehircilik, particilik,kombine, oy, cemaat, seçim, seyir zevki, decoder, iddaa, digitürk, spordan sorumlu bakan, TFF, lobi, adamcılık, menajerlik, sponsor... Bunların içine tertemiz niyetlerimiz için, aman hatalardan şampiyonluk kaçmasın, küme düşme hattı olması gereken gibi olsun diyerek teknolojiyi soksak. Hani 10 blog toplansak kardeş kural budur, bunu da uygulayın desek. İmkan verilse. Başımıza gelmeyen kalmaz.

Erman Toroğlu ve Ahmet Çakar işsiz kalır. Buna sebebiyet vermemiz, bittiğimizin resmi demek. Bu adamlar güçlü adamlar. Hakem hataları olmasa gazeteci ne yazacak, hakem yorumcusu ne yapacak. Fanatik, Fotomaç kaç satacak. Kimsenin buna hakkı yok!!

Çünkü bu memleket böyle adamların.

Trabzonspor geçen hafta Fenerbahçe'ye kaybettiği 11'de benzer bir kadroyla sahaya çıktı (yanılmıyorsam Egemen-M.Yumlu dışında bir değişiklik yok) . Kaybeden bir takımda ısrar etmek doğru mu? Ve yeni transferlerin oynama zamanı geldi mi? Ya da geç mi kalındı?

Ceza Sahası-Adem Yiğit: Antalyaspor'un oyun anlayışının, strese girmiş bir Trabzonspor'u iyice gereceği muhakkaktı. Antalyaspor topa hakim olduğunda bir kaç pas yapan, tempo yapan, tempo sonrası zaman öldüren, yatan, oynatmayan bir takım. Bu oynatmama da öyle presle falan değil, centilmenlik dışı sakatlık numalarıyla yapıyorlar bunu en çok. İstediklerini de aldılar.

Trabzonspor kendi sahasında 2. kez golsüz berabere kalıyor. 2 maçta da Yattara oyuna sonradan girdi. Özellikle 36. dakikada sarı kart gören Antalyaspor sol beki Yanal'ın karşısına ivedilikle sürülür diye bekledim. Fakat bu hamle de gelmedi.
Kendi sahanızda bu kadar kapanacağı belli olan bir takım karşısında sırtı dönük oyunu becerebilen santraforunuz olmadığı için hep zorlandınız. Yapabileceğiniz en iyi şey kanatları kullanmaktı ve Trabzonspor'un iç sahada attığı gollerin çoğu o kanattan geldi.
Özellikle İlk goller. Kapanan rakiplerin açılmasında bu kadar etkin bir rol oynayan kanadı işlevsiz bırakmak bütün bir sezon yapılanla ters düşmektir. Bu bir yorum da değil üstelik, bir realite.

Bu noktada Fenerbahçe maçı 11'inden farklı olarak Brozek'e şans verilmesini bekliyordum. Zira takıma skor anlamında kesin katkı yapamasa da, oyun akıcılığı anlamında ileride topu tutabilmesi, pasörlüğü sayesinde Jaja'yı ve kanat oyuncularını daha iyi hücuma katabilmesi mümkündü. Olmadı.

Trabzonspor geç mi kaldı? Transferde geç kalmadı aslında. Fakat diğer yeni transferler Miller'in, Kujovic'in, Stancu'nun, Amrabat'ın, hatta Brozeklerle aynı ligden alınan Robak'ın 90'ar dakika çıkardığı ligde, gayet de zamanında aldığınız oyuncular nasıl halen hazır olamazlar, büyük bir soru işareti.

İlk yarı boyunca yazdığım hemen her maç yazısında Trabzonspor için şampiyonluğun yolunun her şeyden önce çok iyi bir pivot santrafordan geçtiğini söyleyip durdum. Eğer böyle bir oyuncunun maliyeti 10 milyon € ise, Trabzonspor'un 27 yıl sonra kazanacağı şampiyonluğun maliyeti o kadardı işte.
Olmadı, yapılmadı. Doğru transferin neler katabileceğini görmek için Bursaspor ve Kayserispor örneklerine, yani şampiyonluk yolundaki rakiplerine bakması yeterliydi Trabzonspor'un. Yine büyük bir hata yapıldı ve artık Trabzonspor 1 numaralı şampiyonluk adayıyken 3. sıraya geriledi.
Fenerbahçe ve Bursaspor her açıdan Trabzonspor'dan çok daha avantajlılar artık. İvme yakaladılar, ilk yarı belki de sadece düşledikleri bir şeyin gerçeğe dönüştüğünü gördüler ve 2. yarı onlar için yepyeni bir sezon gibi başladı.

Dipnot: Trabzonsporlu oyuncular 3 haftadır yokları oynuyor. Fakat kaderin bir cilvesi ki en formda oldukları zamanlar Millî takım için düşünülmüyorlarken böyle bir zamanlarında Millî takıma çağırılıyorlar.

Fenerbahçe ve Galatasaray Medikal Park Euroleague maçlarının her ikisini de Fenerbahçe farklı kazandı. İki takım arasındaki uçurum neydi de, her iki maçı da Fenerbahçe çok farklı kazandı?

Tribünsel Sevda: Kadro kalitesi ve antenör farkının büyük etkisi var. Fenerbahçe'nin gerek yabancıları gerekse Türk oyuncuları Galatasaray'lılarla karşılaştırdığımızda bir tek Işıl-Birsel ikilisi kafa kafaya olur. Onun dışında parmakla gösterebileceğin bir oyuncu yok.
Augustus ve Fowles'a sıkı bir savunma uygulayınca sayı bulamadı Sarı-Kırmızılılar. Taurasi ve Taylor olsa daha da farklı olabilirdi ama Fenerbahçe'ye yeni gelen Jakobsen de boş oyuncu değil gibi.

Bunun yanında G.Saray CC. zaten Avrupa'da iyi gitmiyordu, lige konsantre olmaları için fırsat bile olabilir. Duyduğuma göre önümüzdeki günlerde G.Saray CC'da büyük değişiklikler olacak. Bundan sonra lige asılacaklar ama Fener bu takım oyununu sürdürdüğü sürece kaybetmeleri çok zor.

Futbolda haftanın en önemli gündem maddesi neydi?

Evrensel Blok-Kieran: "Böylesine geniş bir soruyu kendi alanım ölçüsünde sınırlayarak cevaplamam daha doğru olacaktır. Dolayısıyla, süreden de biraz çalarak, geçtiğimiz hafta, transfer sezonunun son günlerinde yaşanan hareketliliğin futbolun en önemli gündem maddesini oluşturduğunu söyleyebiliriz.

Peki söz konusu transferler neden önemliydi? İlk olarak, oyuncuların fiyatlarının astronomik boyutlara ulaştığını gördük. Bu şüphesiz basit bir piyasa denklemi. İlk kıvılcım 18 milyon pound karşılığında Aston Villa'ya transfer olan Darren Bent idi. Haliyle, Bent'in 18 milyon ettiği bir piyasada Torres 50 milyon edecektir.

Ardından, Torres özelinden devam edecek olursak, kimi oyuncuların belli kazançlar uğruna belli manevi kazanımlardan vazgeçtiklerini izledik. "Para kazandırıp gitti", "Oynadığı süre içerisinde çok faydalı oldu" klişelerinden öte; kupa kazanmanın, "başarılı" olmanın çoğu şeyden daha değerli olduğunu biliyoruz artık. Bu değişimdeki vicdani boşlukları ise oyuncuları "profesyonel", genel olarak futbolu da "modern" veya "endüstriyel" ön adları ile tarif ederek dolduruyoruz.

Sonuç olarak, "profesyonel futbolcu" (Fernando Torres) bize ne anlatıyor? Kontratlı bir "mal" olduğunu ve ona sahip olmak için ödenen en yüksek ücreti veren için ter dökeceğini. Bunun dışında ortada "ruh" veya "duygu" yok. Basit mekanik bir karar alma mekanizması. Sanırım bu sadece geçtiğimiz haftanın değil, futbolun geleceğinin de en önemi gündem maddelerinden biri olmaya aday bir konu..."

Kayserispor'da Zaleyata, Ambarat, Cangele, Emir Kujoviç, Mooritz, Triosi; Bursaspor'da Altidore, Miller, Turgay, Sercan gibi oyuncular varken Galatasaray'da halen forvet eksiği çekilmesini neye bağlıyorsun?

Jesus Almeyda: Bursaspor eldeki forvet oyuncularını satmadan üzerine devre arasında Miller-Altidore'u aldı ki zaten eldeki forvetleri ile TSL şampiyonu olduklarını düşünürsek üzerine yapılan 2 kaliteli ekleme takıma derinlik kazandırdı.

Transferlerin ardında iş bilen bir menajerin olduğunu düşünüyorum çünkü Ertuğrul Sağlam'ın yabancı trasnferinde özellikle de ileri uca adam alırken karavana atış yapması artık bir gelenek haline geldi. Kayseri'de ise Şota'nın portföyü ve Süleyman Hurma'nın çabaları ciddi manada izlenilesi bir takım orta çıkmasına yol açtı.

Galatasaray'a gelirsek kısa ve net olarak futbol aklı diye bir şeyin kulüpte hakim olmadığını söyleyebiliriz. Bu yılı geçelim.
Misal Skibbe dönemine bir bakalım. UEFA'da ciddi manada yüksek bir performans gösteren o takımda Meira'nın -önlibero iken- yedeği Mehmet Güven Baros'un ise Yaser Yıldız'dı. Bu bile kadro kurulurken derinlik denilen kavramdan ne kadar bihaber davranıldığına delildir.

Eskişehirspor maçı "tünelin ucundaki ışığı" gösterdi mi?

Kayıp Zamanın Peşinde: Futbola dair basit bir çıkarım vardır. Bu çıkarıma göre iyi futbol iyi futbolcularla oynanır. Ya da futbolcular çok kaliteli olmasa bile tam takım olmayı başarabilmiş oyuncular topluluğunca oynanır. Galatasaray ise uzun zamandır takım olamamanın sıkıntısını yaşıyordu.
Bir tarafta babalar varken diğer tarafta futbolcu müsveddeleri mevcuttu. Babalara bir hal gelip futbol müsveddelere kalınca Galatasaray’ın tepetaklak yuvarlandığına şahitlik etmiştik. Bazen futbol, bir takımın futbolcu kalitesi oyuncular bazında keskin farklılıklar içeriyorsa, kalitelilerin olmadığı bir ortamda geriye kalanların neler yapabilecekleri üzerine şekillenir.
Galatasaray ise uzun zaman kalitelilerden mahrum oldu. Geri kalanlar üzerinden futbolu şekillendirmeye çalışan bir Galatasaray izlemeye çalışmıştık. Onlarla ortaya çıkan ürün maalesef pek verimli olmamıştı.

Tünelin sonundaki ışığı görüp görmemek o kadar basit olmasa gerek. Çünkü tünelin sonundaki ışık, tek bir maçla şekillenecek kadar basit bir şey değildir. Kendine güven ve istikrarlı bir gidişat ister.
Her türlü ortamda şiir gibi futbol oynamayı gerektirir. Babalara bir şey olduğunda, geri kalanların bu istikrarı ve güzel futbolu devam ettirdiği bir süreç ister. Belli bir özgüven ister. Peş peşe üç maçı farklı skor ve güzel futbolla kazanırsanız gidişatınız değişir.
Olaylara bakış açınız değişir. Futbola, oyuna, hücum setlerine, doğru motivasyona ve sağlıklı psikolojiye sevk eder sizi. İşler kötü gittiğinde ise mevcut kaliteniz psikolojik süreciniz nedeniyle zayiata uğrar. Burada en ufak nüans parçacıkları bile önemlidir güzel futbol gidişatında.

Doğrudur. Galatasaray bu sezonun en iyi futbolunu ortaya koymuştur. Maçın ilk yarısında ortaya konan performansa söylenebilecek tek bir kelam dahi yoktur. Beni ekrana yapıştırmış ve şok olmama neden olmuştu. Bu sadece futbol iştahı ve isteğinin bir getirisi değildi.
Tek başına, usta ayakların mükemmel bir pas trafiği kurmasının da getirisi değildi. Futbolun doğrularını yerine getiren ve takım olmanın nasıl olacağını gösteren futbolcular topluluğunun ahengiydi.
Topun olduğu yerde kalabalık olup rakibine nefes aldırmayan ve bunlar yetmezmiş gibi, topu ayağına aldığı an hızlı bir şekilde rakip ceza alanına akan bir anlayışın tezahürüydü. İleri uç adamlarının sabit olmadığı ve sürekli yer değiştirdiği, hareketli oynadığı akışkan bir futbolun eseriydi bu güzel futbol.

Bu futbolu oynayabilmek gerekli ortam olunca basittir. Kaliteli oyuncularla basittir. Orta sahada Ayhan, Barış, Mustafa Sarp ile bu oyunu oynayamazsınız. Stoperden bozma Neill, Culio, Kazım ile oynayabiliyorsunuz.
Normal şartlar altında Arda, Baros, Stancu, Kewell, Culio, Neill, Pino gibi isimlerin oynayacağı futbolun karşılığı bu olacaktır. Ama önemli olan bu oyuncuların bir arada oynayabilmesidir. Çünkü bu oyuncular olmadığında geriye kalan oyuncuların aynı oyun ritmini tutturabilecekleri söylenemez.

Gerçek anlamıyla tünelin sonundaki ışığı nasıl görebiliriz? Baros, Arda, Kewell, Culio, Pino, Neill, Stancu gibi oyuncuların bir kaçının başına bir hal geldiğinde geri kalanların aynı ritmi tutturabileceğine şahitlik ettiğimizde gördüğümüzü söyleyebiliriz.
2,5 yıldır biz bu takımdan bunu göremedik. 2,5 yıl boyunca bunu görememişken, bu sezonun geri kalan evresinde buna nasıl emin olabiliriz?

Gerçek anlamıyla tünelin sonundaki ışığı gösterecek şey basittir. Galatasaray gibi büyük bir takımın en sıradan oyuncusu Culio ve benzeri olmalıdır. Biz bu seçenekten bahsedemeyeceğimiz sürece ışıktan da bahsedemeyeceğiz.
Asıl ışık önümüzdeki sezon belki parlayacaktır. Oyuncuların arasındaki keskin kalite farklılıkları ortadan kalktığı an parlayabilecektir. Ama Galatasaray sezon sonuna kadar kaliteli oyuncularını sakatlıklara kurban vermezse o ışık bize yaklaşmaya devam eder.
Biz de tünel boyunca mutlu bir şekilde ışığa doğru yürüyebiliriz. İçimizde her zaman bir kaygı taşıyarak ve bir çok şeye emin olamayarak..

Fenerbahçe'nin her tepeye yükseldiği noktada "Bu sene Fenerbahçe şampiyon yapılacak" yorumları yapılıyor yıllardan beri. Bunda bir gerçeklik payı olduğunu düşünüyor musun yoksa tam tersten bir rüzgar mı estiriliyor yıllardır.

Çoban Salata: Öncelikle bizim için hiçbir şekilde sorun oluşturmuyor aksine ilgiyle soracağın soruyu bekliyor ve cevaplıyoruz. Sorduğun soruya gelince,
Bahsettiğin durum zaman içerisinde hem Fenerbahçe hem Galatasaray hem de Beşiktaş için dile getirildi. Hatta son iki yıl içerisinde bu iki takımın içine "Anadolu takımları Federasyon bazında çok destekleniyor" şeklinde beyanlarla Bursaspor ve Kayserispor da girmiş gibi görünüyor ve Kayserispor ve Bursaspor ile ilgili iddialar özellikle yine bu üç takım özelinde gerçekleştiriliyor.

Bu iddiaları ortaya atanların ortak özelliği takım olarak taraftarın beklediği başarıyı elde edemeyen ya da vaadlerini gerçekleştiremeyen kulüplerin yöneticileri olmaları.

İddiaların sebebi ise açıkça söylüyorum başarısızlıkların üzerinin örtülmesi, korku, endişe, taraftar baskısı ve taraftara "bakın haklarımızı nasıl da koruyoruz" anlayışının aktarılma çabasından başka birşey değildir. Hakem özelinde tabiki bariz hatalar yapılıyor. Bunların karşısında sessiz kalmak muhakkakki doğru değil. Ama kulübün haklarını koruyayım derken gidip işi başka kulüplerin başarılarına gölge düşürme durumuna geçmesi bu temaşa sanatının keyfini kaçırıyor.

Çünkü taraftarın kendisi de bir süre sonra buna inanıyor ve madem şampiyonun kim olacağı en üst mevkide belli ise neden o zaman izliyorum durumuna geliyor. Bu da futbol endüstrisine darbe vuruyor. Yani bu açıklamalarla aslında futbolun içindeki insanlar kendi ayaklarına sıkıyorlar.

Güney Kore ile oynanacak hazırlık maçı kadrosu çok tartışıldı. Hiddink'in kamuoyunda beklenen etkiyi yaratabileceğini düşünüyor musun?

Futbol muhalifi: Milli takım oyuncularının seçilme kriteri neye göre yapılmalı? İlk olarak bu sorunun cevabını düşünmemiz gerekiyor. son zamanlardaki gibi performansına bakılmaksızın sadece isimlerine göre mi yoksa o andaki en formdaki kişiler mi seçilmeli? Bir de bunların yanında, bana göre en önemlisi olan, oyuncunun taktiksel vs. özelliklere uygun olması var.
Sonuçta bir isim kendi takımında çok iyi olsa da milli takımda çok farklı bir şekilde oynayacak. İlk tercihe baktığımız zaman karşımıza Almanya ve Azerbaycan maçları çıkıyor ki çoğumuzun hatırlamak istemeyeceği maçlar. (Kadro seçimi hakkında bir sürü insan görüşünü belirtti zaten.)

Güney Kore ile yapılacak olan maçın kadrosuna baktığımız zaman bir sürü yeni isimler görüyoruz. En basitinden "Üç büyüklerde oynamayan oyuncunun milli takıma seçilmesi imkansız!" sözünün kırıldığını görüyoruz. Gerçi burada futbolumuzun genel anlamda tıkanması da etkili.

Soruya dönecek olursak, Hiddink’in gittiği ülkelerdeki değişimlerini hepimiz biliyoruz. Yavaş yavaş bu olay bizde de gerçekleşmeye başlıyor. Buradaki altın kural ise hemen başarıyı mı elde etmeliyiz yoksa sözlükte tanımı olmayan kelimeyi mi seçmeliyiz: Sabır.

Kamuoyunun verdiği tepkilerin anlık başarılara göre olduğunu hesaplarsak Hiddink’in işi gerçekten zor. Ama kadroya bakınca ilerisi için insanda bir umut yeşeriyor. Yani insanlar biraz beklerse bu değişimin ne kadar gerekli olduğunu anlayacaktır.

Ve son olarak da bir Rus’a Hiddink hakkındaki görüşlerini sorarsanız size söyleyeceği sözlerden sonra hocaya olan hayranlığınız daha da artar.
Rusya’dan örnek verdim sebebi ise Rusya’nın da milli takıma futbolcu seçiminde şu an bizim gibi değişime gitmeye çalışması. Onlar da bizim gurbetçi olarak tanımladığımız futbolculara el atmaya başladılar. (Yangından mal kaçırır mantığı gibi değil tabii ki.) Bizdekinin tersi olarak ligdeki genç oyuncuları şimdi daha fazla düşünüyorlar. İki ülkenin şu anki hocası da Hollandalı.