16 Nisan 2011

Oğuz Çetin çocukları


Aferin size. Aradan Devrim'i sıyırarak söylüyorum Oğuz Çetin'in çocuklarısınız.

Lugano'nun pozisyonu için de, "İnce bilek hareketi" yazsaydınız.

Türkçe bilmeyen embesil heriflerden spor sitesi çıkartmaya çabalarsan ancak bu kadar olur.

15 Nisan 2011

Bir ileri üç geri demokrasi!









Bu öğrenciler alem insanlarmış. Başbakan'dan, Cumhurbaşkanına; bakanlardan, bürokratlara, bazı gazetelerden, YÖK Başkanı'na kadar herkes 'tatmin' oldu ama bu zibidiler (!) Taksim'de "YGS'de şifre" protestosu yapma cüretini gösteriyor.

Yaşları küçük ya bunların, ileri demokrasi nedir bilmiyorlar. Neyiniz eksik ki, eylem-meylem gibi anarşik işlere giriyorsunuz.

Hem ne dedi Başbakanımız "Bunlar provokasyon, yönlendiriliyorlar."

Kim yönlendiriyor sizi? Hangi örgütlerin esiri oldunuz?

Bakın, akıllı olun. Ortaokul hadi bilemedin lise yıllarında gidecektiniz ışık evlerine. Cemaatlerin mis gibi dersaneleri var. Ananızın, babanızın tonla para vermesine de gerek yok. Onlar icabında karşılar.

Yok. Sizden adam olmaz.

Ama işte bugün öğrendiniz ileri demokrasiyi. Öğrencilerin eyleme katılımını önlemek için, İstanbul'daki bazı liselerde müdürlerimiz -ki muhtemelen o müdürler; karanfil bıyıklı, ceketinin düğmeleri iliklenmeyen tiplerdir- okulları kilitlemiş.

İleri demokrasi dediğin şey tam da budur.

Eylem mi var?
Tamam, gitmekte serbestsin.
Ama bir şartla. Okul duvarlarını aşabilirsen.

Bu kraldan çok kralcı tavrı basından -bkz Taraf gazetesi postu- okul müdürlerine sirayet etmiş.

YGS'de sehven bir hata yapıldı, ÖSYM Başkanımız Süper Mario Ali de kabullendi, evlere mektup da gönderdi. Daha ne istiyorsunuz, anarşik veletler.

İlla bu sene mi girmek zorundasın üniversiteye? Bak o kadar embesil, beyinsiz, cemaatçi piç sırada bekliyor. Dur bakalım, sıranı bekle, anarşik liseli..

Bu arada, Başbakan'a göre provokasyon olmayan bir eylem var mı bu ülkede? Liseli, üniversiteli, öğrenci, işçi, memur v.s. v.s. yani toplumun her kesiminin eylemi provokatif.

Çıkın "Adam gibi adam Recep Tayyip Erdoğan" diye pankart asın sağa sola, bak nasıl baştacı ediliyorsunuz.

Padişahım çok yaşa...
Padişahım çok yaşa...
Padişahım çok yaşa...

Hepinizi inlete inlete mutasyona uğratacaklar


Arda'yı ve altyapıdan çıkan diğer futbolcuların -hatta örnek olarak 'bu havada oynanmasın sakatlık olur' denmesine rağmen oynatılan Konyaspor maçında Batista'nın öküz gibi dalmasını hiç yazmadan- Florya'nın çimlerinden ötürü sakatlandığı haberlerinden sonra Emre Belözoğlu'nun neden müzmin sakat olduğu da açıklığa (!) kavuştu.

Emre'yi mutasyona uğratmış Galatasaray. Halterci gibi çalıştırmışlar da, o yüzden de hayatı sakatlıklarla geçmiş. Hatta Emre'ye aynen şöyle denmiş:

"1 - Galatasaray'ın gelecekteki 10 numarası olacaksın. Ancak takımda Hagi var ve A takımda düzenli oynamak için en az 10 yıl beklemen gerekecek.
2 - Orta saha oyuncusu olursun ve bir yıl içinde A takım forması giymeye başlarsın."


Haberi yazan arkadaşın süper bir hayal gücüyle birlikte aynı zamanda da beyinsiz olduğunu bu alternatiften anlamış bulunuyoruz.

Neden?

Çünkü dönem itibariyle Hagi 33 yaşında. Emre'nin 10 yıl beklemesi için Hagi'nin 43 yaşına kadar futbol oynaması gerekiyor.

Hadi diyelim Hagi 43'e kadar futbol oynadı. Peki Emre 10 yıl içinde hiç mi forma giyemeyecek? Bu kadar aptallık sarmalının içine girmek mümkün mü?

Galatasaray hakkında her tür haber çıktı. Artık götlerinden ne uyduracaklarını bilemiyorlar. Sınırları aşmak konusunda ciddi anlamda aşama kaydediyorlar. Herif Fenerbahçe'de sakatlanıyor, hesabını Galatasaray'a kesiyorlar.

İtin götüne soktular kulübü, yetmedi itin götünden çıkartıp başka götlere sokup çıkartıyorlar. Tabii herifler, götten çıkma bu kadar haber yapınca o göt senin, bu göt benim dolanıyorlar.

İpin ucu iyiden iyiye kaçmaya başladı. Akla hayale sığmayacak türden haberler türetiyorlar ve hepsinin öznesi de Galatasaray.

Yönetim boşluğunu fırsat bilip atan atana, tutan tutana.

Biri çıkar "Böyle batıya açılan pencerenin içine edeyim" der, diğeri çıkar "Galatasaray değil enkaz" der, öteki çıkar "Emre'yi Galatasaray sakatladı" der.

E yeter ama. Hakikaten yeter. Biri çıksın şunlara adam gibi yanıt versin. "Emre mutasyona uğramış!"

Be pezevenk, Emre'nin mutasyona uğradığı kesin de, fiziki durumundan ötürü değil, ruhani durumundan. Galatasaray'da oynarken, her türlü bok söylendi herife, Fenerbahçe'ye geldi birdenbire melek oldu. Ki, şu an yaptığı hareketlerin 10'da birini o zaman yapamıyordu.

Şu an bokun üstüne üşüşmüş sinekler gibisiniz ve gitgide daha da mide bulandırıcı hale geliyorsunuz.

Galatasaray er ya da geç hepinizi mutasyona uğratacaktır. Kiminizi sikerek, kiminizi göt ederek.

Ne Galatasaray nefreti varmış millette. Düşene vurun, kalktığımızda inlete inlete biz vuracağız.

İbne olduğunuzu kabul edin


Bu manşeti atan arkadaş, bu manşete onay veren yazıişleri, bu manşetin haberini yapan, bu manşeti onaylayan genel yayın yönetmeni, bu manşeti savunan köşe yazarları v.s. v.s.

ÖSYM kabul etti şifrelemeyi, siz de bir zahmet ibne olduğunuzu kabul edin. Paçalarınızdan akan iktidar yalakalağını kabul edin.
Dezenformasyon haberciliğin üstadı olduğunuzu kabul edin.
Edin lan işte, pezevenk olduğunuzu kabul edin bir zahmet.

İçlerinden iki kişiyi ayırıyorum... Onlar bilirler kendilerini.

13 Nisan 2011

Müslümanların Noel'i; Kutlu Doğum Haftası


12 Eylül'ün en büyük ürünü nedir?

Biri YÖK, diğeri ise Kutlu Doğum Haftası'dır.

Önceleri sadece hafta olarak kutlanan Kutlu Doğum Haftası, son 10 yıldan bu yana aya yükselmiştir.

Aslında önceleri her yıl Hicri takvim günlerinin miladi takvime göre değişimine göre zamanı farklılık arzediyordu. Ancak 5 yıldan bu yana, tam 23 Nisan'a denk geliyor. Bu mantığa göre Hicri takvim olduğu yerde sayıyor.

Bu gidişat gösteriyor ki, çok da uzun olmayan bir zamanda resmi tatile doğru yelken açacaktır bu hafta. Nasılsa eleştirecekler için kontrası hazırdır, "Efendim Hıristiyanlar da Noel'i resmi tatil olarak kutlamıyor mu?"

Son yıllarda böyle bir söylem var çünkü. Hıristiyanlar kıçlarını kırmızıya boyasa, "Biz de boyayalım" diye sokağa dökülecek kitleler.

Bu kadar darbe karşıtı olan kitlelerin, darbecilerin hediye ettiği bir günü kutlamaları da ayrıca ilginçtir tabii.

Bu haftanın yüklü biçimde nakde dönüştürülmesi ise tamamen tesadüften ibarettir.

Çıkıp laf ettiğinde, eleştirdiğinde "Dinimizi özgürce yaşayacayacak mıyız?" diye bir çığlık yükseliverir.

Kutlu Doğum Haftası, şu bizim meşhur cemaatin sahiplenip omuzladığı, üstünden para kazandığı, 23 Nisan'a alternatif hale getirilmiş bir günden başka bir şey değildir. Çünkü ülkenin dört yanında sadece ve özellikle çocuklara ilahiler okutturularak, yarışmalar düzenleyerek, sözümona peygamber sevgisi gösterisi yapılmaktadır.

Öte taraftan, bu haftanın 23 Nisan'a denk getirilmesi ve o haftaya yayılmasının bir başka anlamı da 27 Nisan 1941 doğumlu Fethullah Gülen'in doğum gününü kutlamaktır.

Bu işin, cemaat öncülüğünde yapıldığını düşünecek olursak, pek de mantıksız gelmiyor, iki fotoğrafı yan yana getirmek.

Ota boka bir alternatif üretiliyor. Her seferinde de aynı argüman "Hıristiyanlar yapınca oluyor da..."

Müslüman doğum günü kutlar mı, onu da ayrıca konuşmak gerekir.

Çam ağacı altında, kırmızı gül şeklindeki heybelere konulan oyuncaklarla, resmi tatil olduğu gün, yeniden konuşuruz bunları. Hindi yerine kurban, içki yerine şerbet, Vatikan yerine Diyanet, Noel yerine Kutlu Doğum Haftası, Paskalya yerine Ramazan Bayramı.

Bu kadar benzerlik nasıl ve nereden türemiş ilginç. Birileri birbirinden fena halde kopya çekmiş.

Acaba mod medyan kullanılmış mıdır?

Sizi sehven sikseler ne güzel olur


Herkes tatmin oldu, herkes şifre yok dedi.

ÖSYM velilere ve öğrencilere gönderdiği mektupta "Sehven" yani yanlışlıkla şifreleme yapıldığını itiraf etti.

Gümüşsuyu Müftüsü Ali Hoca, basına yaptığı ilk açıklamada şifre olmadığını söyledi. Böyle bir şey mümkün bile değildi.

Baktılar ki, işin içinden çıkamayacaklar, boka batmak üzereler "Sehven" şifreleme yapıldığını itiraf etmek zorunda kaldılar.

Yani aslında şifreleme var ama bilerek, isteyerek değil, yanlışlıkla.

1 milyon 700 bin öğrencinin hakkı gasp edildi, birileri tarafından. Yıllardır verdikleri emekler çöpe atıldı.

Ne için yapıldı?

Cemaatçi piçlerin üniversiteye yerleştirilmesi için.

Hepinizin sehven anasını sikseler nasıl güzel olur.

Sonra çıkar, "Bilerek sikmedik sehven siktik" diye açıklama yapılır. Böylece de ortada sorun filan kalmaz.

Daha kaç kez suçüstü yakalanıp, kaç kez bunun üstü örtülecek acaba?

Kedi sahipleri iyi bilir. Tuvaletlerini yaptıktan sonra acele acele üstünü kapatmaya çalışırlar. Kapatmasına kapatırlar da kokusu siner, kapanmaz.

ÖSYM ve tatmin olan herkesin durumu buna benziyor. Herkes aslında o pis kokunun farkında ama pisliklerini eşeleye eşeleye eşeleye kapatmaya çalışıyorlar.

Daha fazla eşelememek lazım, olan biten gayet iyi görülüyor.

BAT TEKEL'i alacak, TEKEL mutlu olacak(tı)




British American Tobacco 28 Şubat 2008'de Tekel'in sigara ihalesini 1.72 milyar dolara aldı. Bir başka deyişle TEKEL özelleştirildi.

TEKEL'in özelleştirildiği dönemde, Özelleştirme İdaresi Başkanı Metin Kilci, TEKEL çalışanlarının özelleştirmeye karşı birtakım hassasiyetleri olduğunu belirterek, "Bu konuda idare olarak; olumlu ve yapıcı, çalışanlarımızı mağdur etmeyecek bir yaklaşım içerisinde sorunu çözmek için elimizden geleni yapacağız" demişti.

BAT Genel Müdürü Johan Vandermeulen, işçilerin mağdur edilmeyeceğini, işçilerin içinin rahat etmesi gerektiğini ve işçi sayısını artıracaklarını söyledi.


BAT İnsan Kaynakları Müdürü Aylin Öney Agalday özelleştirme öncesi, "TEKEL'i satın almamızla birlikte büyük bir büyüme ve değişim süreci içine girdik. Önümüzdeki dönem tüm BAT çalışanları için "çalışmak için harika bir yer" yaratmak adına birçok projemiz olacak" diye açıklamalarda bulundu.

Aradan 3 yıl geçtikten sonra işten çıkartılmalara hız verildi. British American Tobacco (BAT) "Maliyetlerin düşürülmesine yönelik çalışmaların yetersiz kalması neticesinde üretim kapasitesi ve iş gücü sayısı yeni koşullara göre yeniden yapılandırılmak zorunda kalındı" diye açıklama yaptı.

Türkiye Taşkömürü Kurumu (TTK) Genel Müdürü Burhan İnan, "1 işçi günde çıkardığı kömür miktarı 650 kilogramdan 1200 kilograma taşırsa kurum zarardan kurtulur.

Bu sistem oto kontrolü de sağlıyor. Kömürün satış fiyatı 150 lira olduğunda kişi başına 1200 kilogram üretimde kurum zarardan kurtuluyor. Ama bu kömürün artma trendi devam ederse biz 1000 kilogram üretimde de zarardan kurtuluruz. Ortalama satış rakamı 180 lira olduğunda işçimizin ücreti otomatik artacak"
diye konuştu.

ONLAR İNSAN DEĞİL, ALINIR-SATILIR MAL (!)

Yönetenler, TEKEL'in özelleştirilmesi halinde işçilerin çıkartılmayacağını söyledi.
İhaleyi düzenleyenler, TEKEL'in özelleştirilmesi halinde işçilerin çıkartılmayacağını söyledi.
BAT firması, TEKEL'in özelleştirilmesi halinde işçilerin çıkartılmayacağını söyledi.

İşçiler çıkartılmaya başlandı. Yalana, sömürüye doymayan bir sistem var. Ya da TTK Genel Müdürü gibi, madenlerde işçileri ölümüne çalıştırmak konusunda hiçbir sakınca görmeyen insan müsveddeleri var.

Türkiye özelleştirme adı altında yağmalatılıyor, 1980'lerden bu yana. Önce "Devlet gömlek mi üretir, devlet bardak mı üretir?" diye zemini hazırladılar. Sonra "KİT'ler zarar ediyor" diyerek, yalan söylemeye devam ettiler -Devletin resmi rakamlarına göre, KİT’lerin mali yapıları 1995 yılından beri istikrarlı bir seyir izliyor. Sadece 2000 yılında 141 milyon 482 bin lira zarar eden KİT’ler 2001 yılında 767 milyon 328 bin lira, 2002 yılında 3 milyar 610 milyon 277 bin lira, 2003 yılında 4 milyar 365 milyon 313 bin lira, 2004 yılında 5 milyar 359 milyon 734 bin lira, 2005 yılında bir milyar 455 milyon 191 bin lira, 2006 yılında bir milyar 226 milyon 746 bin lira, 2007 yılında bir milyar 829 milyon 22 bin lira, 2008 yılında ise 664 milyon 185 bin lira kâr elde etti.-.

İşçilere insan değil, alınır-satılır birer mal ya da açıkça tehdit edilerek, ölüme gönderilen Amok koşucuları gözüyle bakılıyor.

Siyasiler, kapitalizmin maşaları ve payendeleri şeklinde hareket ediyor. Ağızlarını her açtıklarında başka yalanlar söylüyorlar.

İşçiler örgütlenmeden, sendikalar mücadele etmeden bu tablo değişmeyecek.

Türkiye harika yönetiliyor (!) değil mi sevgili Adsız. Ben her şeyi biliyorum ve benden başka herkes aptal değil mi? Benden başkaları gibi olmayanları aşağılıyorum ve düşman olarak görüyorum, değil mi?

Çıkıp savunsana bunları. İnsanlara alınıp-satılır hayvan gözüyle bakanları, özelleştirme adı altında yağmalatanları, onları ölüme mahkûm edenleri savunsana.

Haaa; eğer savunuyorsan ya da savunuyorsanız, ne kadar aşağılarsam aşağılayım, o aşağılık görüntünüzü ve aşağılık fikirlerinizi yeteri kadar aşağılayamam. Çünkü sizde ne vicdan, ne de insanlık var.

12 Nisan 2011

Türban benim sorunum değil


Türban, türban, türban, türban...

Ben miyim, hatunu eş diye koynuma alıp, toplumdan soyutlayan?

Ben miyim, siyasette kadınları ev ev dolaştırıp, bütün enerjilerini kullanıp, listeler açıklandığında listelerde yer vermeyen?

Ben miyim, türbanlı kadınların topluma entegre olmasını engelleyen?

Ben miyim, türbanlı kadınlarla evlenen, sonra onunla yetinmeyip yanına 2. ya da 3.yü alan?

Ben miyim, altımda Mercedes'le, jiple dolaşıp, karıyı eve kapatıp, Başakşehir'de diğer hatuna ikinci ev açıp, gönül eğlendiren?

Ben miyim, türbanlı genç kızların sendikasız, sigortasız çalışmasına göz yuman?

Ben miyim, namus diye diye ortalarda dolanıp, milletin çocuk yaşta kızlarını taciz eden, tecavüze yeltenen?

Bırakın artık şu orta oyununu. Sorunu ısıtıp ısıtıp milletin önüne koymaktan vazgeçin.

Bu bir sorunsa, eşi, kızı türbanlı olan Başbakan çözecek. İktidarda olup, muhalefetmiş gibi davranmayacak. Ben mi çözeceğim bu sorunu?

7 koca yıl geçti, 7. Bu sorun 7 yılda çözülmeyecek de, ne zaman çözülecek?

Ama tabii mis gibi oy deposu. Oyun hamuru gibi. Ne zaman sıkışsan, al eline oyna. Evir-çevir, kıvır kıvır oyna.

Türban benim için sorun değil; türban, türbana sorun diyenlerin sorunu.

Bir daha da asla konuşmam şu boktan bez parçasını. Ne önemliymiş.

Sokaklarda aç yatan insanlara, türbanlı-türbansız diye bakmıyorum.

Emekçi kadınları türbanlı-türbansız diye ayırmıyorum.

Eve hapsedilen, toplumla bağları kopartılan kadınları türbanlı-türbansız diye nitelendirmiyorum.

Sorun, sermaye-emek çelişkisidir.
Sorun, kapitalizmin, fakir halkı açlığa-yoksulluğa-ölüme mahkûm edilmesidir.
Sorun, bu boktan düzenin yıkılmasıdır.
Sorun, hiçbir zaman türban olmadı.

Sorun şu fotoğrafta gördüğünüz genç kızların, sendikasız, sigortasız çalıştırılıp, varoşlara hapsedilmesi ve onlara birey olarak değil de oy potansiyeli olarak bakılmasıdır.

Sorun, ezilen halkı türbanlı-türbansız diye ayıranlardadır, türbanlı ya da türbansız kadınlarda değil.

Dediğim gibi türban benim özelimde, bu sayfada bir daha yer almayacaktır.

11 Nisan 2011

Kural 1: Tiyatro oyunu ağızda sakızla izlenmez


Tayyip Erdoğan'ın kızı Sümeyye Erdoğan ve Ankara Devlet Tiyatrosu'nda yaşananları okuyan, takip eden var mı bilmiyorum.

İddiaya göre Ankara Devlet Tiyatroları’nda oynanan 'Genç Osman' adlı oyunda Başbakan Erdoğan’ın kızı Sümeyye Erdoğan’a hakaret ediliyor. Sümeyye Erdoğan da, oyunu terk ediyor.

Sümeyye Erdoğan, facebook'ta olayı şöyle anlatıyor: "Cuma akşamı iki arkadaş tiyatroya gittik. Ankara Büyük tiyatroda Genç Osman'a. İkimiz de başörtülüyüz ve bir tek orada yer kaldığı için en öndeyiz. Yolda gelirken de ağzıma bir sakız atmıştım ve bu benim için çok normal bir şey olduğu için tiyatro sırasında hala ağzımda olduğunun farkında bile değildim. Her şey gayet normal giderken oyunun orta yerinde (Yeniçerilerin göbek atarak alem yaptığı sahnede) en öndeki iki oyuncudan biri bir yandan bir ileri bir geri oynarken bir yandan da en öne geldikçe bana bakarak kaş göz işareti yapmaya başladı.

İlkinde ne olduğunu anlamadık. Sonrasında ağzıyla sakız çiğneme hareketi yapınca durum anlaşıldı. Fakat öyle yapmasa da durum belliydi, çünkü adam aslen sakıza değil, başörtüsüne takmıştı. Hem de Ankara Devlet Tiyatrosu'nda, hem de en ön sırada (!) ... Bir de şarkının "halkın çoğu aç, azı toksa" kısmında "azı tok" derken bariz bir şekilde eliyle bizi gösterdi. Demek ki "başörtülü yobaz" ve "yüce25526 tiyatrocunun önünde sakız çiğneyen saygısız" olmakla yetinmeyip bir de "çoğunluğun aç olmasının sebebi olan azınlık tok (protokolde oturmamızdan belli!)" olmuştuk! Bu ne cüret! Ne işimiz vardı bizim tiyatroda! Birkaç gidiş gelişte bu şekilde bizi rahatsız ettikten sonra bir yerde müziği ve oyunu kesip sahnenin önüne gelerek "pardon ben anlayamadım da sormak istiyorum, bu nedir??" diyerek sakız çiğneme hareketi yaptı!!!

Durun tekrar edeyim, Ankara Devlet Tiyatrosu'nda, bir oyuncu, oyun esnasında, oyunu keserek seyirciden birine laf atıyor!!! Hem de ne için? (Sessiz ve gayet sıradan bir şekilde) sakız çiğnediği için! Allah aşkına dünyanın neresinde görülmüş böyle bir şey! Hangi profesyonel sahnede, profesyonel bir oyuncu seyirciden birinin ufacık bir ağız hareketinden dolayı oyunu kesip o kişiye ne yaptığını sorabilir?! Adama "sana ne kardeşim!" denmez mi?! Bütün seyirci tiyatro izlemek için bilet alıp oraya gelmişken, sen nasıl onları yok sayıp tiyatroyu bölersin?! Ve nasıl olur da böldüğün bir tiyatro oyununda, bütün seyircinin önünde, bir insana böyle saçma bir sebeple çıkışma hakkını kendinde bulabilirsin?!

Bu nasıl bir şımarıklık, nasıl bir kabalık ve faşistlik, hatta nasıl bir cahillik, ve medeniyetten nasibini almamışlık?! (Ve kimse bana kalkıp da -bu çağda- tiyatroda normal bir şekilde sakız çiğnemenin oyuncuya saygısızlık olduğunu söylemesin! Biraz dünya görmelerini tavsiye ederim!) Hem sanat camiamız değil miydi halkı tiyatroya, operaya çekememekten yakınan? O akşam görülen oydu ki mesele aslında o sanatçıların halkı oralarda istemiyor oluşu! Bu halkın kadınlarının yarısından fazlasını oluşturan başörtülüleri tiyatroda görmeye tahammül edemeyen sanatçı herhalde sakallıyı, köylüyü, göbeğini kaşıyanı ve bidon kafalıyı da görmeye tahammül edemez. Yani bu ülkenin yüzde 80'ini, yani halkı, tiyatroda istemez...

Ben sanatı seven, önemseyen ve sadece izleyici olmakla kalmayıp hobi olarak uygulamasında da olan biri olarak bana o terbiyesizliği yapan oyuncuya diyorum ki, sen istediğin kadar (bir tiyatro oyununu bölecek kadar) başörtülülerden nefret et, görmeye bile -hele de sanatsal bir faaliyette görmeye- tahammül etme; dünyanın gerçeklerini değiştiremeyeceksin! Mesela ben sanatı sevmeye devam edeceğim, tiyatroya gitmeye devam edeceğim, ve bu sırada başörtülü olmaya da devam edeceğim! Bununla ilgili ne yapacaksın???? Önüne çıkan her başörtülüye bir şekilde laf atarak mı yaşayacaksın? Peki bunu yapınca o sebebi meçhul ve saçma nefretini kusup kendi egonu tatmin etmekten başka bir şey geçecek mi eline? Peki sen böyle hoşgörüsüz ve kaba bir tavrı sanatın neresine sığdırıyorsun?

Madem sen (önünde sakız çiğnenemeyecek kadar) yüce ve saygıdeğer bir sanatçısın, nasıl olur da insanların giyim tercihlerinden dolayı (asıl sebebin sakız olduğuna inanacak değilim!) onlara yüzlerce seyircinin önünde laf atıp onları üzecek kadar hoşgörüsüz, kaba, sığ düşünceli ve çağın gerisinde kalmış olabilirsin?! Hani sanatçılar moderndi? Hani sanatçılar özgürlükçüydü? Hani sanatçılar duygusal ve insan-severdi? İnsanı seven biri bir insana böyle davranamaz! Ve bir sanatçı da böyle bir hareketi yapamaz!

O yüzden de, ne sen, ne de sanat camiamızda maalesef çokça rastlanan senin gibileri, saygıdeğer sanatçılar değilsiniz! Ve son olarak; başörtülülere, ve sizden farklı olan herkese, alışsanız iyi olur! Çünkü biz hep burada, gözünüzün dibinde olacağız! Ve ben sizle kavga ederek yaşamak istemiyorum! Benim dinimden bile olmayanların ülkelerinde yapabildiğim gibi tanımadıklarıma bile tebessüm ederek ve selamlaşarak huzurla yaşamak istiyorum! İnanın siz de daha huzurlu olacaksınız..."

MAĞDURİYET ALANLARINI GENİŞLETMEYİ BECERMEK

Aslında tam da yazmak istediğim şey, birdenbire kucağıma düşüverdi. Geçen hafta Kaybedenler Kulübü'ne gittim. Dönem itibariyle Kent FM, bizim gibiler için bulunmaz Hint kumaşı tadındaydı. Azı Dişi Kerpeteni ve Kaybedenler Kulübü en favori programlarımdı.

Neyse radyonun ve geçmişin hatrına filmi izledim. Filmin bende bıraktığı tek duygu, "Ulan hayatımız ne kadar değişmiş. Özgürlüklerimiz ne denli kısıtlanmış" oldu.

Youtube'de orijinal programın kayıtları var, dinlerseniz ne demek istediğimi çok daha iyi anlayacaksınız. Bugün, böyle bir program yapmak imkân dahilinde değil. Bugün böyle bir program yapmaya kalksanız; radyo kapatılır, hakkınızda yasal işlem başlatılır ve hatta hapishaneye gönderilirsiniz.

15 yılda Türkiye'nin geçirdiği evrim süreci, ciddi anlamda ürkütücü boyutlara erişmeye başladı.

Tam bunları düşünürken, Başbakan Erdoğan'ın kızının, tiyatroda yaşadıkları ve sonrasında yazdığı mektup ise yaşanılan sürecin ne denli çarpıtıldığının çok net bir göstergesi.

Sümeyye Erdoğan, bir tiyatro salonuna sakız çiğneyerek girmiş olabilir. Dalgınlıktan, unutmuş da olabilir. En nihayetinde insanlık halidir. Görmüş olduğu tepki karşısında "Zaten bunlar türbanlıları istemiyor" savunması ise hor görülmüşlük ve mağduriyet alanı yaratma çabasından başka bir şey değildir.

Şu mektubu okuyan bir İsveçli, bir Alman ya da bir Fransız olsam, bu ülkede türbanlı kadınların hayata katılma konusunda sekteye uğratıldığı düşünürdüm.

Ama işte bu ülkede yaşayınca, bu ülkenin sokaklarını arşınlayınca, bu ülkedeki pek çok habere ulaşınca, kazın ayağının öyle olmadığı görülüyor.

Sümeyye Erdoğan, sakızdan bağımsız olarak kendinise yapılan hareketin direkt olarak türbanıyla ilgili olduğunu düşünüyor ve hatta daha da ileriye götürerek, bütün sanat camiasının başörtülüleri istemediğini söylüyor.

Böylesi bir kesin hüküm, babası başbakanlık koltuğuna oturan biri için pek yakışık almıyor. Tabii, o koltuğa oturan kişinin de ne kadar hoşgörülü olduğu tartışma götürür.

Sümeyye Erdoğan'ın özellikle söylediği şu cümleye takıldım: "Ne sen, ne de sanat camiamızda maalesef çokça rastlanan senin gibileri, saygıdeğer sanatçılar değilsiniz! Ve son olarak; başörtülülere, ve sizden farklı olan herkese, alışsanız iyi olur! Çünkü biz hep burada, gözünüzün dibinde olacağız!"

Öyle bir cümle ki bu, sanki bu ülkede türbanlılara sinema, tiyatro, konser alanları kapalı. Bugün herhangi bir yere gidemeyen biri var mı, türbanı yüzünden? Ya da türbanlılar gettolarda yaşamaya mı mahkûm edildi de, bizim haberimiz yok.

Bütün hemcinsleri gibi türbanlı kadınlar da istedikleri yere gitmekte özgür. İstedikleri sanat eserini izleyip, istedikleri konsere gidebilirler.

"Biz hep burada, gözünüzün dibinde olacağız" ve ünlem. Sümeyye Erdoğan'a birileri hatırlatmalı ki, zaten hep gözümüzün önündesiniz. Kaldı ki, bundan şikâyetçi değilim, tam tersi kadınların hayatın her alanında kendilerini var etmelerinden yanayım. Kafasında bir kumaş parçası olsun ya da olmasın fark etmez.

Ancak estirilen rüzgâr öyle ki, sanki bütün türbanlı kadınlar toplum içinde aşağılanıyor, pek çok aktiviteden mahrum bırakılıyor.

Biraz samimi olun artık. Bu ülkede milyon dolarlık villalarda oturanlar, yüzbinlerce dolarlık otomobillere binenler, yazın tatillerde kendi bilinçli isteğinizle oluşturduğunuz otellerde onbinlerce dolar harcayarak tatil yapanlar, kendinize özel defilelerde onbinlerce liralık elbiselere para saçanlar, kimdir Allahaşkına?

Ülkenin tüm zenginliği elde, ülkenin her kurumu kontrolde, ülkenin muhalifleri hapiste ama hâlâ ve bitmeyen bir biçimde mağduriyet sizde.

Daha ne olabilir, daha ne yapılabilir sizler için? Yani istenilen şey nedir? Herkesin sizin gibi yaşaması mı?

En basitinden 15 yıl önceki bir radyo programını bile izlemek mümkün değil. Hâlâ neyin özgürlüğü, neyin mağduriyetidir bu? Benim hayatım, yaşam biçimim her geçen gün değiştiriliyor, özgürlük alanlarım kısıtlanıyor ama ben mağdur olmuyorum.

Mağduriyeti bir gömlek gibi sırtlarına geçirdiler ve çıkartmak bilmiyorlar. Yazılanları, konuşulanları okuyup, dinleyince zaman zaman benim bile "Yazık" diyesim geliyor.

Hakikaten yeter. Ülke sizin yönetiminizde, sizin kontrolünüzde. Valiler, emniyet müdürleri, bakanlar, müsteşarlar v.s. v.s. İpler sizin elinizde, ülkenin her yerinde istediğiniz gibi at oynatıyorsunuz. Nasıl bir mağduriyettir bu, bitmek tükenmek bilmiyor.

İsteyenle bir Ramazan'da Anadolu'da Eskişehir'den sonraki il sınırlarını kapsayan bir ilde, bir üniversiteye gidelim. Bakalım kantinler açık mı? Bakalım gündüz ağzınızda sigara sokaklarında dolayabiliyor musunuz?

Hadi yürüyün gidelim, İstanbul'un göbeği Fatih'e. Herhangi bir gün elimizde bira ile dolaşalım ya da bir kaldırıma oturalım, bakalım sonumuz nice olacak?

Ya da bir çizer, İngiltere'de Blair'i Bush'un köpeği gibi gösteren bir karikatür çizsin, bakalım akıbeti ne olur?

Bu boktan mağduriyet hadisesi cidden can sıkmaya başladı. Bu ülkenin mağdurları, türbanlılar, imanlılar filan değil. Bu ülkenin gerçek mağdurları, ayda eline 800 TL geçip, daha 10. gün dolmadan cebi boşalan emekçileridir.

Bu ülkenin gerçek mağdurları, okumak için inşaat köşelerinde sıva yapan fakir halkıdır.

Bu ülkenin gerçek mağdurları, evine ekmek götüremediği için intihar eden analardır, babalardır.

Bu ülkenin gerçek mağdurları, trafik ışıklarında cam silen çocuklardır, pazardan çürük domates toplayan halktır.

Mağduriyet ve siz!

Hem trajik hem de komik olmaya başladı verilmeye çalışılan bu görüntü.

Altın musluklu konaklarda, Boğaz'a nazır villalarda oturup, kendinizi hâlâ mağdur gibi göstermeye çalışmak...

Daha fazla komik olmayın.

Ve son söz. "Tiyatroya sakızla girilir" diyen Sümeyye Erdoğan; Theatre Ranelagh, Victoria Palace Theatre ya da Threepenny Opera'da en öne oturup, sakız çiğneyebilir mi?

Bakalım nasıl bir muamele görecek.

Tiyatroya gitmenin kıstası türban değil, nerede, nasıl davranılacağını bilmektir.

Herkesi aptal yerine koymamak lazım. Çünkü insan bazen, karşısındakinin konumuna düşebiliyor.

Bu kafayla gidersen askere, bok alırsın tezkere


"Onun için farklı şeyler düşünüyorum. Forma vermeyi düşünmüyorum, bundan sonra Galatasaray formasıyla görmeyeceksiniz."

Kameraya kaş-göz yapmakla hoca olunsaydı keşke. Bazı adamlar küçük kalmaya mahkûmdur, yaptıkları meslekte. Bülent Ünder de onlardan biridir.

Daha 5. dakikada kaşı gözü oynayan bir adamın yönettiği takımdan hayır gelmez.

Takım düşme potasına yerleşmiş, 6 haftalık hocası millete soytarılık yapıyor. Gören, takım 20 puan farkla şampiyonluğa koşuyor zanneder.

Evladımız, canımız, ciğerimiz muhabbetinin iyiden iyiye boku çıkmaya başladı. İşini adam gibi yapan birini göreve getirirsin, getiremezsen de siktirip gidersin.

Takımın yönetimi yok, hocası yok, kalecisi yok, sağ beki yok, orta sahası yok, golcüsü yok, kaptanı yok...

Her gelen bir yabancıyı arenada aslanların önüne atar gibi, kamuoyunun önüne atıyor. "Pino eksik oynatmış" da, "Kolombiyalı arkadaşmış" da...

Ne pislik, ne ırkçılık boyutlarında dolaşan laflar bunlar. Takımda Hakan Balta, Barış, Mustafa Sarp aslan kaplan, Misimoviç, Pino, Baros, Kewell boktan adamlar.

Bütün hafta Florya'dan haber sızdırıldı basına "Galatasaray, yabancı oyuncuların umrumda değil", "Onlar paralarını alıyor, biz alamıyoruz" diye.

İzlemiyoruz ya biz maçları, sahada ne olup bittiğini bilmiyoruz. Bunlar ciğerleri delinene kadar koşuyor, yabancılar götünü yayıyor. İbneler, daha orta nedir, kademe nasıl yapılır bilmezler, takımda gelen her yabancıyı yemeye çalışırlar.

Yabancılar siksin hepinizi; yeteneksiz, faşist yavşaklar.

Florya'nın dibine kadar vinç sokacaksın. Futbolcu namına kim var, kim yok hepsinin kökünü kazıyacaksın. Bu iğrenç zihniyetli adamları temizleyip, sonra yoluna devam edeceksin.

Lincoln, Elano, Misimoviç, Keita v.s. v.s. Ne kadar yetenekli adam varsa hepsini yalnızlaştırarak, bir nevi azınlık politikası güderek, yollatmayı başardılar.

Herifler gittiği yerde kabak çiçeği gibi açıyor. Bu kadar tesadüf olabilir mi? Mümkün mü bu?

Bu yabancı düşmanı arkadaşların önüne boş mukaveleyi koyacaksın, bak bakalım kaç tanesi imzalar, o sözleşmeyi.

Galatasaray sevgisiymiş. Külahıma anlatın siz onu.