22 Haziran 2011

İzleyin derim

También la lluvia'yı dün akşam izledim ve geç izlediğim için de üzüldüm. Icíar Bollaín'in yönetmenliğini yaptığı film, iç içe geçmiş iki film gibi.

Kan emici küresel sermayenin, halkların hayatlarını nasıl kararttığını, para hırsının insan hayatından önemli olduğu dünyaya ciddi eleştiriler getiriyor. Filmin görünürdeki esas oğlanı her ne kadar Gael García Bernal olsa da Juan Carlos Aduviri ve Luis Tosar'ı mutlaka izleyin. Özellikle Daniel/Hatuey rolündeki Aduviri'ye dikkat edin.

Halkların direnişini, kadınların, anaların bu direnişteki paylarını, sosyal adaletsizliği, örgütlenmenin önemini, sermayenin ne denli vahşileştiğini görebilmeniz açısından cidden harikulade bir film.

Ken Loach denen sinema mucizesinin Route Irish'ini de dün izledim. Pek çok insan diğer filmlerine göre daha sönük bulmuş olsa da, çok beğendim.

Sadece Irak işgalinin ve savaşın acımasızlığını anlatması açısından bile izlenmeye değer bir film. Ayrıca Liverpool'lular kaçırmasın filmi.

Bir önceki akşam da 5 Days of War'u izledim. Başarılı bir politik drama olmuş. Gürcistan ve Rusya arasında Güney Osetya sorunu nedeniyle çıkan 5 günlük savaşı anlatıyor.

Filmin en önemli defosu bütün filmi bir pencereden göstermesi. Tek taraflı anlatımlar her zaman sinir bozucu. Gerçek olmadığını söylemiyorum fakat Gürcistan'ın, Oset köylülere yaptığı işkenceler, ölümler gözden kaçırılmış.

Daniil rolünde izleyeceğiniz Kazak paralı asker Mikko Nousiainen filmdeki en fantastik oyunculuğu çıkartmış.

Bu üç filmi de izleyin derim. İlk tercihiniz kesinlikle ve kesinlikle También la lluvia olsun. Cidden çok iyi iş kotarmışlar. Pek çok şey bir potada eritilip ancak bu kadar iyi anlatılabilirmiş..

"Ay ne tatlı gördün mü? Türkçe şarkı söylüyor Gabonlu kız"


Yaklaşık 9 yıldır 'Türkçe Olimpiyatları' diye bir şey düzenleniyor. Gülen tarikatının organize ettiği ismi olimpiyat olan bu organizasyona, tarikatın okullarından gelen öğrenciler, Türkçe şarkı-türkü söylüyor, biz de ulus olarak koltuklarımız kabararak gururlanıyoruz.

Boru değil, Allah'ın Sudanlısı geliyor, Türkçe pop şarkı söylüyor. Bu 'olimpiyat' ne zaman düzenlense, gözlerim yaşlı ama mağrur ve gururlu bir Türk olarak Samanyolu TV'yi izlerim.

Düşünsenize Endonezya'dan Rahmi Amalia "Dert Bende Derman Sende"yi söylüyor. Hangi Türk gurur duymuyor ki! Hanginizin tüyleri diken diken olmuyor!

Faslı, Gabonlu, Japon, Macar, Zambiyalı, Yunan, Polonyalı v.s. v.s. dile kolay 130 ülkeden gelen çocuklarımız, Türkiye'de Türkçe konuşuyor.

Şunun adını koyalım da herkes rahat etsin. Türkçe Olimpiyatları, Gülen tarikatının gövde gösterisine ve propagandasına hizmet eden, öte taraftan da 23 Nisanvari bir etki yaratması için götten çıkma sikindirik bir organizasyondur.

Acayip bir aşağılık kompleksi var içimizde. İngiltere'ye bir Türk gittiğinde ve İngilizce konuştuğunda acaba kim "Vay amına koyayım! Gördün mü lan Türk'ü, nasıl da İngilizce konuşuyor" der. Ya da Almanya'da, herhangi bir Alman "Şu Boşnak gencin Almanca konuşması, bir Alman olarak bana gurur verdi" diye düşünür mü?

Sen gidip çocuklara Türkçe eğitim verirsen, haliyle Türkçe öğrenir. Tıpkı Türkiye'deki kolejlerde okuyan çocukların İngilizce, Fransızca, Almanca, İtalyanca öğrendikleri gibi. Gayet normal bir durumu olimpiyat diye millete sunmak ancak bizde olur.

Komünizmle Mücadele Derneği'nden diplomalı Fethullah Gülen, 12 Eylül 1980'den yaklaşık 18 gün sonra der ki; "Ve işte şimdi, binbir ümit ve sevinç içinde, asırlık bekleyişin tulûu (ışığı) saydığımız, bu son dirilişi, son karakolun varlık ve bekâsına alâmet sayıyor; ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe, istihâlelerin (dönüşüm) son kertesine varabilmesi dileğimizi arz ediyoruz."

Bugün darbelerin karşısına dikilen, darbelerden mağdur olduklarını her fırsatta dile getiren, darbeler nedeniyle neredeyse "Siz bilmiyorsunuz bizim götümüzü siktiler" diyen adamların, dumanı üstünde tüten 12 Eylül darbesinden sonra yazdıkları, darbelerin mağdurları değil, darbelerin mağrurları olduklarının kanıtıdır.

Bugün darbeleri lanetleyen adamlar, o günlerde darbeyi gerçekleştiren komutanlara methiyeler düzerken, işkencehanelerde insanların götlerine cop sokuluyor, kafaları bok çukurlarına bastırılıyor, eşlerine gözlerinin önünde işkence ediliyor, erkeklik organları urganla bağlanıp çekiliyor, birbirlerinin üstüne işetiliyor, elektrik veriliyor, tecavüz ediliyor, -yor -yor -yor -yor yani bitmeyen işkencelere ve insanlık suçlarına tabi tutuluyordu.

Neyse konu dallanıp budaklandı. Güçlü olmak istiyorsan sermayeyi eline geçireceksin. Çok basit işleyen bir kuraldır. Herkesle dirsek temasında bulunan tarikat, 40 yıldan bu yana sermayeyi elinde toplamaya başladı ve bugün kimsenin aklına bile gelmeyen bir güce erişti.

Kendisine sosyal demokrat diyen CHP genel başkanları, yöneticileri bile, tarikata selam çakıp, tarikattan üyeleri boşuna aday göstermedi. Bu gücün farkındalar, bu gücü karşılarına almak istemiyorlar.

Bu 'Türkçe Olimpiyatı' denen yaraktan şölen, Türkiye'de tarikata daha fazla sayıda sempatizan toplamaya çalışılmaktadır.

Artık gelinen noktada Başbakan yardımcıları, bakanlar, ülkenin tanınmış simaları bu boktan organizasyona katılıp, bir nevi tarikatın lideri önünde düğmelerini ilikliyorlar.

Tarikatın başındaki ağlak arkadaşımız, Türkiye'ye dönüşü hesapları yapıyor. Etrafa bakının, öyle bir hava estiriliyor ki, sanki kendisi Türkiye'ye gelse idam edilecek. En azından şu "gurbet" muhabbetinden kurtulmuş oluruz. Ha ABD'de ağlamış, ha Türkiye'de, fark eden bir şey olmaz.

İlginçtir bi ağlak imamın tarikatı 'Türkçe Olimpiyatı' düzenliyor ama vaazlarını izleyin, bir bok anlamazsınız. Çünkü Türkçe konuşmuyor. Ne kadar darbe karşıtıysa, o kadar Türkçe sevdalısı. Hesabı siz yapın.

"Dokunan yanar" denip duruluyor ya, asıl dokunmayanlar yanacak bu işin sonunda.

Son söz tarikat götü yalayan eski solcu, yönetmen artığına gelsin; koşa koşa havalimanına gidip, herkesten önce donu indirip hocasına, vermeye başlasın. Belki o zaman bugüne kadar batırdığı tüm işlerinin karşılığını alabilir.

21 Haziran 2011

Şu kararları toptan sikeyim


KARAR 1

Ne Mustafa Balbay ne de Mehmet Haberal'la aynı fikirde değilim. Dokunulmazlık denen zırhın da karşısındayım. Milletvekili ya da sade vatandaş kıvamında olsa da, bir adam suç işledi mi cezaevine girmeli. Buraya kadar tamam mı? Tamam

Amaaaaa Sabahat Tuncel'e verdiğin 'hakkı' bu iki adama vermiyorsan, sikerler öyle adaleti. Kaldı ki, bu iki adam yargılanıyorlar, suçları sabit bile görülmemiş.

Adalet terazisi böyle işlememeli. İşletmeye başladılar çünkü devir artık "Yüce Rabbim verdikçe veriyor" zamanı. Yargıtay, Danıştay, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, adalet sarayındaki hakim, savcı, mübaşir, salona çay getiren çaycı bile 'Yüce Rab'in kıstaslarıyla belirleniyor.

Tabii savcı uyanık, neden salıverilmesini engelliyor?
Çünkü biliyor ki, kimse Balbay ve Haberal için sokağa dökülmez.
Kimse Balbay ve Haberal için sivil itaatsizlik uygulamaz.
Kimse Balbay ve Haberal için gerekirse ölümü göze almaz.
Kimse Balbay ve Haberal için molotof fırlatmaz.

Birileri -tıpkı şu an benim de yaptığım gibi- iki yazar, üç çizer, oturur oturduğu yerde.

Kıssadan hisse çıkartalım. Örgütlülük bunun için önemlidir toplumlarda. CHP'nin ne kadar örgütlü olduğunu şu olay karşısında göreceğiz.

KARAR 2

Lafı eveleyip gevelemeyeceğim, eğer ki Oktay Mahmuti koçluktan CEO'luğa geçiyorsa, öyle kararın sülalesini sikeyim. 26 yıl sonra bir hava yakala, o havayı müthiş bir sinerjiye çevir, şampiyonluğu kılpayı kaçır sonra herkes seneye şampiyonluk beklerken, bunu yaratan adamı bench'ten yukarıdaki koltuklardan birine çıkart.

Galatasaray'ın son yıllarda tek düzgün işleyen şubelerinden birini daha sezon başlamadan piç etmeyi başardılar. Koç istemiştir, orasını bilmem. Konuşursun, ikna edersin. Daha 5 gün önce salon ortasında salya sümük ağlayan adamın "Lan hadi, bir koşu CEO'luk yapayım" diyeceğini sanmıyorum.

Daha sezon başlamadan bu kadar aptalca bir şey yapmak, ancak ve ancak bize yakışırdı.


KARAR 3

Şu ekşi sözlükçülerin hadisesi çok fantastik (!) olmuş. Korku denen şey bir anda yaratılmaz. Sinsi sinsi, ağır ağır yaparsın. Bu korku hissini Türkiye gibi bir ülkede bir anda yapmaya çalışsan, adamın götünde ters teper. Bunlar uyanık, 7 yıldan bu yana, adımlarını gayet bilinçli bir biçimde atıyorlar. Yaptıkları her şey, satranç hamlesi gibi. Bu hadise de onlardan biri.

Bir götveren lale "Allah'a, peygambere küfrediyorlar" diye suç duyurusunda bulunuyor, cemaatperver fırkası üyesi polis de harekete geçiyor.

Bu olaydan kimseyi alırlar mı? Almazlar haliyle ama ortaya çıkan ana fikir şu: "Bak arkadaş, öyle istediğini yazıp çizme devirleri geçti. Bundan sonra ne yazıyorsan, dikkatli olacaksın. Herkes istediğini söyleyemez."

Böyle minik minik adımlarla ileri demokraside Nirvana'ya ulaşacağız. O en son noktada, artık siki taşağı salar, öyle yaşarız ülkede.

Diğer tartışma kendi iç tartışmalarıdır. Sadece şu kadarını söyleyebilirim, akçeli işlerle ilgilenenler, bundan sonra her zamankinden daha dikkatli olmalı. "Taraf olmayan, bertaraf olur" boşuna söylenmedi. Fidansan dikilmeye, orospuysan sikilmeye ağlanıp, sızlanmayacaksın.

VE DİĞER KARARLAR

Esenler'e, Konya'ya, bilmem nereye çorba çeşmesi diye ucubeleri dikenleri sikeyim.
1.2 milyon Euro alan Neill'ı yaşlı diye gönderip, yerine 2.2 milyon Euro'ya Ujfalusi'yi alan zihniyeti sikeyim.
Nihat Doğan, Serdar Ortaç kadar, hayata dair sorunlardan söz etmeyenleri sikeyim.
Sikindirik metal yığınlarını Lunapark diye dikenleri sikeyim.
Sivas katliamını zamanaşamına getirmeye çalışanları sikeyim.
Ve "Bir daha yazmayacağım" diyen, dilimi sikeyim.
İsteyen de istediğini siksin.

Unutmadan Sadri Şener, bir sus lan! Mahalle karısı gibi "Selçuk aşağı, Selçuk yukarı". 3 milyon Euro'ya almış da, sonra çekip gitmiş de. Siktir git, bonservis parası verdin diye, adamın hayatını mı satın aldın? Köle mi bu adamlar, isteyen istediği yere çekip gider.

Mektup


Sevgili Ozan Abi, 18 yaşındayım. Ozan Abi dememe kızmazsın inşallah. Seni 1 yıldır okuyorum. Diyarbakır'da oturuyoruz biz. Benim dışımda 3 kız kardeşim, bir ablam, 2 tane abim var. Babam belediyede işçi olarak çalışıyor. Annem evhanımı.
Bir tane odamız var evde. Yatak odasısında annem babam ve 3 küçük kız kardeşim kalıyor. Salon gibi olan odada bir abim, ablam bir de ben kalıyorum.

Diyarbakır'a geldin mi bilmiyorum. Güzeldir bizim buralar, hakkaten çok güzel bir yer. İşte sen de biliyorsun yaşadığımız sıkıntıları.

Bizim evde internet yok. İnternet kafede arkadaşlarla oyun oynamaya gideriz. Bir gün, yine oyun oynuyorduk biz, yan masamda oturan biri senin bloğa bakıyordu. Ordaki resmi görünce, merak ettim baktım. Yan masada oturan abiden neyi okuduğunu sordum, karışık bir isim söyledi. Yabancı isimleri öyle iyi bilmiyorum, gittim kağıt aldım ona yazdım. Okudum yazıyı, bizim bölgeden bir üniversite öğrencisi inşaatta çalışırken düşüp ölmüş.

Sonra ben ne zaman internet kafeye gitsem, mutlaka baktım yazdığım kağıttan adresini yazıp. Artık her gün mutlaka bir kez giriyordum. İnternet kafeci Reşit Abi, para almadı benden. Bana böyle oyun için değil de, okumak için girersem para almayacağını söyledi.

Ben senden bir sürü şey öğrendim abi. Hiç tanımadığım, görmediğim bir abim varmış gibi geliyor artık. Bazı olaylar olunca Ozan Abi ne yazacak diye düşünüyorum. Bizim bölgenin insanısın sandım ama bir mail atıp konuştuk ya, hatta inanmadım sana. Kürt olmayıp sanki bizim yaşadıklarımızı yaşıyormuş gibi olmanı çok sevdim abi.

Yazmıyorum demişsin ya abi, valla çok üzüldüm. Sinirden mahalleden bir arkadaşımla kavga ettim. Sonra "Ozan Abi duysa kızardı" dedim kendi kendime barıştık arkadaşla.

Senin için çok güzel, temiz, insan gibisin sen. Hani küfediyorsun ya bir sürü şeye, yemin ediyorum ben de küfrediyorum onlara. Belki bazıları sevmiyor ama inan seviyorum ben. Niye biliyor musun, sen haksıza, zalime, şerefsize küfrediyorsun. Benim anam bile onlara küfrediyor.

Yaz be Ozan Abi. Ben abim yerine koydum seni. Sen yazacaksın, ben öğreneceğim. Sırf ben değil, bir sürü kişi vardır böyle. İstemeyen okusun, ne olacak. Kimse istemese ben istiyorum. Artık kavga etmiyorum, sürserilik yapmıyorum, vaktimi öyle boş boş değerlendirmemeye çalışıyorum. Yemin ederim senin sayende. Namus üstüne, yalanım yok.

Galatasaraylıyım abi. Öyle spor yazısı yazdığında da seviyorum seni. Abi sen ağzına geleni söylüyorsun, doğru bildiğini. O yüzden seviyorum seni. Okuyan çok olsun, herkes öğrensin daha güzel işte. Esas az okuyan olunca üzül.

Bu yazıyı okuduktan sonra da, eğer yazmazsan güzel canın sağolsun senin. Ben yine seni severim. Buralara gelirsen mailim sende var. Ara abi telefonla, misafirim ol, gezeriz, konuşuruz. Hem babama anlattım seni, o da seviyor seni. Tanrı misafirimiz ol abi.

Ozan Abi, bırakma be abi.

İsmet

Şunu okudum, biri karşıma çıkıp ağzına geleni söylese umrumda olmazdı. Vay amına koyayım böyle işin. Ne boktan şey lan bu. Bir insanın hayatında böyle yer etmek, hayatına işlemek nasıl bir sorumluluk böyle?

Uzun süredir ağlayamamıştım. Daha birkaç satır okuyunca koyverdim. İsteyen istediğini söylesin, şöyle bir şeye yanıt vermemek mümkün değildi.

İsmet, eşeklik ettim, mailde yazmayı unuttum. Ben gelemezsem, sen atla gel İstanbul'a.

17 Haziran 2011

.


Geçen akşam Çağrı ile konuşuyorduk, ona bir şey anlatacağımı söylemiştim, neden bilmiyorum o zaman aklıma geldi.

Biliyorum ve hatta farkındayım sanırım daha önce 3 kez 'yazmayacağım' demiştim. Çabuk gemileri yakıyorum, gündelik yaşantımda geri dönüş yapmam ama burasına karşı aynı kararlılıkta duramıyorum.

Belki birkaç arkadaş hatırlar, "İzleyici sayısı 250 olduğu zaman, yeni bir blog açacağım" demiştim. Geçen gün hiç farkında olmadan 251'i gördüğümde "Eeee ne bekliyorsun?" diye söylendim, kendi kendime.

İlk yazdığım akşam, 1635 başlık yazabileceğimi düşünmemiştim. Hatta şu an bile, o kadar yazabileceğimi düşünemiyorum. Pek çok saçmaladım, pek çok kalp kırdım belki. Bazılarını bilinç dahiline, bazılarınıysa da kesinlikle ayırdına bile varmadan yaptım.

Bu kadar kişi tarafından takip edilmek, kimileri için az, kimileri için çok olabilir ama bence oldukça fazla ve bir noktadan sonra rahatsız edici. Bir noktadan sonra gelen giden insan sayısının fazlalığı, yarak-kürek tiplerin gelmesine de neden oluyor.
Attıkları yorumlar, mailler öyle çok da derdim değil, umursadığımdan değil ama içten içe rahatsız oluyorum, bu tiplerin gelip gitmesinden. Sanki evime giriyorlar gibi hissediyorum. Ne yazık ki burada kapı sürekli açık..

Duygusala bağlamak istemiyorum da, şu bloğu açtığım gün, kardeşim gibi seveceğim adamlar olacağını tahmin etmezdim. Hiç görmediğim, elini bile sıkmadığım insanlarla dertleştim. Hakikaten güzel insanlar uğradı şuraya.

Bir gece Çağrı ile aşk konuştuk, başka bir gün Fırat'la dünyaya bakışı konuştuk, bir gece Ozan'la siyaset konuşuk, başka bir gün Alican'la bambaşka bir şey konuştuk.

Yazılanları silmeye gönlüm elvermiyor ısrarla. Kaldı ki, şurada yazılanlarda benim kadar emeği olan insanlar var. Kimi mail attı "Bak bunu yazsan iyi olur" diye, kiminin yazdığı bir yorumu yazdım, kimiyle konuşurken ortaya bir şeyler çıktı.

Herkesin emeği var o yüzden silmiyorum ve silmeyeceğim. Ama bu kez noktayı koyuyorum.

Haksızlıklara sesimizi çıkartacağız, isyan edeceğiz, küfürün dibini bulacağız, futbol geyiği çevireceğiz.

Herkes kendine iyi baksın. Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş diye kimse birbirini üzmesin, hırpalamasın.

Ara ara şiir kondurduk, bir tane de Özdemir Asaf'tan gelsin...

Haydi eyvallah.

HOŞÇAKAL

Siyah beyaz tuşlarında piyanomun
Seni çalıyorum şimdi
Çaldıkça çoğalıyorsun odada
Sen arttıkça ben kayboluyorum

Seni doğuruyorum geceye
Adını koyuyorum Aya bakarak
Her şey sen oluyor her yer sen
Ben ölüyorum

Sesini duyuyorum Rüyalarımda
Gözlerimi kamaştırıyor ışığın
Rüzgar sen gibi dokunuyor bana
Ben doğuyorum

Duymak istediklerimi söylemiyorsun hiç
Dokunmuyorsun bana
Sen gibi bir şimşek çakıyor
Tam kalbime düşüyor yıldırımı
Ben gidiyorum.

Bugün karne günü


Bugün karneler alındı. Bazı çocuklar karne hediyesi olarak, bisiklet, bilgisayar, tatil, ayakkabı alacaklar ebeveynlerinden.

Bazıları da, karnelerini bile tarlada aldı. Kimbilir ne vakittir gitmiyorlar okula. Tarlada, elde çapa, ekinlerin başında çoktan çalışmaya başladılar bile.

Onların tatili, 40 derece sıcakta öğlen paydosunda bir parça ekmek, bir parça peynir, iki-üç zeytinle bir domates olacak. Onların tatili, ufak bedenlerine, daha karanlık olmadan çökecek yorgunlukta, kafalarını yastığı koyar koymaz uyumak olacak.

Karneleri dağıtan öğretmenler, çocuklara 'iyi tatiller' dileyip, bol bol kitap okumaları tavsiyesinde bulunmuş. Sanki vakitleri olacakmış gibi, sanki kitap okumak için gözlerini aralayabileceklermiş gibi.

Bu ufak bedenler, kırmızı lastik bir top peşinde koştuktan sonra yorulacağına, güneş altında çapayı toprağa vurduğu için yorulacak.

Bu kadar çabaladıktan sonra eline günde 10 TL geçerse, şans sayacaklar. Bütün kazandıkları parayı annelerinin, babalarının eline verecekler.

Bugün karne günü. Alışveriş merkezleri dolmaya başlamıştır bile. Mutlu bir azınlık, kolundan tuttuğu çocuğuna, kimbilir hangi hediyeyi seçecek.

Bugün karne günü. Güneşin altında çatlayan tenlerine, nasırlaşan parmaklarına aldırış etmeden para çalışmak zorunda kalan çocuklar, karne hediyesi nedir bilmeden hayatlarına devam edecekler.

Kimileri trafik ışığında elinde pet şişelerle su satacak, kimileri denizde kulaç atacak. Kimileri kaportacıda yağ içinde bir araba altında üstünde tulumuyla yazı geçirecek, kimileri bilgisayar başında oyun oynayarak.

Onlar daha erken yaşlanacak, daha çabuk yıpranacak, 20'sine geldiğinde elleri semsert olacak. Kızlar birkaç sene sonra evlendirilecek, çocuk yaşta çocukları olacak. Evcilik oyunu, gerçek olacak. Bez bebekler yerine, kendi bebekleriyle 'oynayacaklar'.

Bu dünya adaletsiz ama bazıları için daha adaletsiz. Sadece bunun için bile mücadele etmeye değer.

Unutmadan, bir günlüğüne bile olsa, bir sokak çocuğuna kıyak yapın. Her gün olmasa da, bir gün yapın ama yapın.

DÜNYAYI VERELİM ÇOCUKLARA

Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne
allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar
oynasınlar türküler söyliyerek yıldızların arasında
dünyayı çocuklara verelim
kocaman bir elma gibi verelim sıcacık bir ekmek somunu gibi
hiç değilse bir günlüğüne doysunlar
bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı
çocuklar dünyayı alacak elimizden
ölümsüz ağaçlar dikecekler.

Nâzım Hikmet

16 Haziran 2011

Pek içime sinmese de


İlhan Cavcav Kona-Kushe ve Moshoeu transferlerinden sonra şöyle bir cümle sarf etmişti: "Transfer yapmak zar atmaya benzer. Bazen 6-6 gelir bazen 1-1."

Atletico Madrid'den paket halinde alınan Forlan-Reyes ve Ujfalusi transferlerinden Forlan'ı bir kenara ayırırsak, sanki diğer ikili bu tanıma cuk oturuyor gibi.

Galatasaray'ın bir defans -hatta iki kanatla birlikte 3- oyuncusuna ihtiyacı olduğu su götürmez bir gerçek. Bunu izleyen, gören herkes zaten farkındaydı. Ama aranan o adam Ujfalusi miydi, epey tartışılacak bir konu. Servet'in muadili diyebileceğimiz tipte bir adam. Çirkefliği, sertliği, yaşı da cabası. Sanırım herkesin hafızasında Messi'ye yaptığı o insanlık dışı hareket gelmiştir, ismini ilk duyduğunda.

Açıkçası gönderilen Neill ile kefeye koyduğumda ikisi arasında öyle ahım şahım bir fark göremiyorum. Tipik Fatih Terim transferi gibi. Az yarma biraz kazma, fazlasıyla da sert. Şimdidern söylemek gerekir ki, Galatasaray'ın iyi bir stoper yedeğine ihtiyacı var çünkü Lugano kadar iltimas geçilmez kendisine.

Reyes'e gelirsek; eder itibariyle sürekli iniş yapan bir adam. Arsenal, Real Madrid ve Atletico Madrid transferlerinde sürekli değer kaybederek gitti. Muhtemelen Galatasaray'a da benzer bir biçimde gelecektir.

Reyes'in gelişi, muhtemelen Arda'nın gideceğine işarettir. Söylemleri, tavırlarıyla zaten pek kalacak gibi görünmüyor. Benim içimi öyle çok da kıpır kıpır eden bir adam değil. Tek avantajı diğer iki isimle karşılaştırırsak, yaşının nispeten genç olması.

Forlan transferi için olumsuz konuşmanın imkânı yok. Muhtemelen insanlar Drogba beklentisinden sonra biraz dudak bükecektir ama golcünün tanımına tam uyan bir adam. Yine de eğer Baros kalırsa, sezon içinde bol bol pivot santrafor geyiğini bol bol duyarız diye düşünüyorum.

Birkaç yıldır izlediğimiz Galatasaray'a baktığımda, çok daha aciliyeti bulunan mevkiler olduğunu düşünüyorum. Ne yazık ki, bu takımın her iki bek pozisyonunda oynayan futbolcuları da güven aşılamıyor. Servet'le birlikte oynayacak Ujfalusi'nin hızlı oyuncular karşısında yapabilecekleri tartışılır. Haa ama kendisi sağ bek için de düşünülüyor olabilir. Yine de çok ümitvar değilim. Özel olarak da, adamdan ciddi anlamda hoşlanmıyorum.

Hiç olumlu konuşmadığım ya da yazmadığım için çok kez kendime kızıyorum ama Forlan hariç alınan diğer iki arkadaş içime sinmedi. Bu ikili yerine Kallström'ü alabilseydik keşke.

Al sana analiz fırsatı


Pazar akşamından bu yana televizyonlarda, gazetelerde Akp'ye methiyeler düzülüyor. Yüzde 50'lik seçim başarısının analizleri yapılıyor.

Yapılan tüm analizlerin ortak yönü -ki buna CHP'nin başarısızlığı da eklemlendiriliyor- "Akp belediyelerdeki başarısını seçime taşıdı" oldu.

Şu ülkede oldum olası insanları samimi bulmadım. Beyinlerindekini söylemek konusunda binbir dereden su getirirler, söylemek istediklerini ağdalaya ağdalaya en sonda söylerler. Ya da kafalarındakini dile getiremezler.

Al amına koyayım analizini yap şu görüntülerin! 17 yıldır bir zihniyet tarafından yönetilen, ülkenin başkenti Ankara'nın 20 dakikada aldığı hali bir zahmet analiz yapıversinler.

Seçimin analizini "Akp belediyelerde başarılı" argümanı üstüne kuranların pek çoğu götünden yazıyor. Akp belediyeciliği tamamen makyaj üstüne kuruludur. Şehirlerin, ilçelerin en görünen yerlerine basar altgeçidi, koyar ççiçeği çelengi, üstüne bir de belediyeden vatandaşa yardım paketleri gider, al sana belediye başarısı.

Bakkalda komşuya denk gelirim "Aaaaaa ama çöpleri topluyor" diyor. Hay senin beynini sikeyim. O çöpleri götümüze sokacak hali yok ya, tabii ki toplayacak.

İktidar gücüyle diğer illerdeki belediyelere operasyonlar düzenleyeceksin, makam odalarına dinleme cihazları yerleştireceksin, seçime iki kala belediye başkan yardımcılarını alacaksın gözaltına, tutuklayacaksın, sonra heriflerin seçimi kaybetmesi üzerine "Ama onlar da iyi çalışmadı. O yüzden de seçimi kaybettiler" diyeceksin.

Lan biraz samimi olun yavşaklar. Yüzde 50'nin başarısı Müslüman kimliğidir, cemaatlerden alınan desteklerdir, çıkartılan vergi aflarıdır, devletin tüm imkânları kullanılarak, valiler kaymakamların ilçe başkanı gibi çalışmasıdır.

Bu amına koyduğumun hizmetlerini ben niye almıyorum?
Niye benim oturduğum evin önündeki cadde götüme benziyor?

"Belediyeler başarılıymış!" Ankara'nın göbeğinde dalgıç var, daha neyin başarısı! Koskoca kamyon suya batmış. Bu mu başarı?

Götveren pezevenekler, seçimden Akp bu kadar güçlü çıkınca yalayın bakalım yalayabileceğiniz kadar.

Şu ülkede iki tane gazeteci de götü başı oynamadan yorum yapsın, samimi olsun, konuştuğu şeyi televizyona çıktığında da söylesin.









Hakkımı asla helal etmiyorum


Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 12 Haziran gecesi meşhur balkon konuşmasında helallik istemişti.

"Kimliğini bilmiyorum birisi ölmüş! Çok da üzerinde durmuyorum" diye konuştuğu Metin Lokumcu'nun ailesinden helallik isteyecek.

"Kız mı kadın mı orası da belli değil" dediği, Dilşat Aktaş'tan isteyecek.

"Burası sakatatçı dükkanı değil" dediği,
parasızlıktan ve çaresizlikten böbreğini satışa çıkartan vatandaştan isteyecek.

"Sel konusu abartıldı" dediği, 40 kişinin hayatını kaybettiği selzedelerin ailelerinden helallik isteyecek.

"Ölüm madencinin kaderi" dediği, 30 madencinin yakınlarından helallik isteyecek.

Sokaklarda dayak yiyen TEKEL işçilerinden isteyecek.

Terörist dediği öğrencilerden isteyecek.

Pazarlamakla mükellef olduğu ülkenin özelleştirme adı altında yağmalatılan kurumlarında işten çıkartılan emekçilerinden isteyecek.

"Artislik yapma lan, ananı da al git" dediği çiftçiden isteyecek.

"Yahu bu millet, yatıp kalkıp size mi çalışacak?" dediği çiftçilerden helallik isteyecek.

Sahte gözyaşlarıyla salt oy istemek içim gözyaşı döktüğü devrimcilerin yakınlarından helallik isteyecek.

Bile bile ölüme gönderilen Mavi Marmara'da hayatını kaybeden insanların yakınlarından isteyecek.

İşsiz bıraktırdığı gazetecilerden isteyecek.

Yapılmayan darbeyi bahane ederek, cezaevine attırdığı insanlardan helallik isteyecek.

Ben helal etmiyorum, etmeyeceğim de.

Balkonda iki konuşma yapıp, kucaklamaşma numaralarıyla milleti kandırıp, ardından dava açtığı yüzlerce insanı padişah edasıyla 'Ben affettim' demekle her şey unutulsaydı keşke.

Unutmak isteyenler unutabilir

15-16 Haziran direnişi


15-16 Haziran 1970 tarihinde İstanbul’da işçi sınıfı, fabrikalardan, işletmelerden, atölyelerden sokaklara taşmış, devletin örgütlülüklerine yönelik saldırısını bu direnişleri ve yürüyüşleriyle geri püskürtmüşlerdir. Devlet, 1963’te yasalaşan sendikalar, toplu sözleşme ve grev yasalarında değişiklik yapmak için görüşmelere başladı. Getirilmeye çalışılan düzenlemelerle, işçi sınıfının devrimci örgütlenmesi olarak güçlenmeye başlayan DİSK’i (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu) kapatmayı amaçlıyordu. İşçi sınıfı örgütlülüğüne yapılan bu saldırıya yanıt vermekte geç kalmadı ve yasanın görüşülmesi aşamasında sokaklara çıktı.


TÜRK-İŞ Konfederasyonu’ndan ayrılan üç sendikanın (Maden-İş, Basın-İş ve Lastik-İş) ve onlara katılan iki sendikanın (Gıda-İş ve Türk Maden-İş) 12 Şubat 1967’de Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nu (DİSK) kurmaları ile o zamana kadar topladığı aidat kadar emperyalist ülkelerden para alan ve işverenle her alanda uzlaşmacı tutum izleyen sendikacılığın karşısına gerçek bir sınıf sendikacılığı çıkmıştı. Kurulması üzerinden kısa bir süre geçmesine rağmen işçilerin kitleler halinde DİSK’te örgütlenmeye başlamaları tekelci burjuvaziyi önlemler almaya itmişti. Mecliste AP ve CHP ortaklaşa hazırladıkları bir yasa hazırlamışlar, bunun ile 274 sayılı sendikalar kanunu ve 275 sayılı toplu iş sözleşmesi, grev ve lokavt kanununda değişiklik yaparak, sendika özgürlüğü ile toplu iş sözleşmesi yapma ve grev hakkı dolaylı yoldan kaldırılmaya ve tek bir konfederasyon oluşturarak, DİSK’i işlemez hale getirmeye çalışmışlardır. 1970 Mayıs ayında Erzurum’da toplanan TÜRK-İŞ Genel kurulu’nda Çalışma bakanı Turgut Toker bunu “Yeni değişiklik tasarısı ile DİSK’in canına ot tıkanacaktır” diye izah etmiştir.
DİSK yöneticilerinin bir uyarı heyeti kurarak Ankara’da ana muhalefet partisi CHP’nin genel sekreteri Bülent Ecevit, Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay ve Milli Birlik Komitesi senatörleri ile görüşmeleri sonucu değiştirmemiş, tasarı 11 Haziran 1970 günü 32 kişinin katıldığı bir oturumda mecliste onaylanmıştır.

15 Haziran Direnişi

15 Haziran Pazartesi öğle saatlerine doğru binlerce işçi iş bırakarak fabrikalarından çıkmışlar, bir bölümü Topkapı’dan, diğer bir bölümü de Gebze’den yola çıkan Vinlex, Sungurlar, ECA, Otosan, Silvan, Auer, AEG-Eti, Tikbaş, Doğu Galvanez, Arıtaş, Arçelik, Singer, Türk Demir Döküm, Profilo, Rabak, Magirus, Kavel, İşsan işçileri, bir yandan da yolları üzerindeki fabrikalardaki işçileri de davet ederek şehir merkezine doğru yürüyüşe geçmişlerdir. Daha sonra katılımlar ile 115 fabrikadaki 80 bine yakın işçinin katıldığı bu yürüyüş burjuvazide büyük bir telaş ve panik uyandırmıştır.

16 Haziran: Eylemler Artarak Sürüyor ve Kadıköy’de 3 İşçi Öldürülüyor
16 Haziran günü işçiler daha büyük katılımlar ile fabrikalarını terk ederek İstanbul’un her iki yakasında da şehir merkezine kadar inmişlerdir. Levent’ten yola çıkan Roche, Tekfen, Philips, Arı işçileri Mecidiyeköy’de diğer işçiler ile birleşmişler, Topkapı’dan yürüyen işçiler Cağaloğlu’na varmışlar, iki işçi kolunun kavuşmasını önlemek için Galata ve Unkapanı köprüleri açılmış, vapur seferleri iptal edilmiştir. Anadolu yakasında Otosan işçileri önderliğinde gruplar Üsküdar ve Kadıköy meydanlarına ulaşmışlardır. İşçilerin ellerinde “Sendikalar Kanunu Değişikliğine Hayır”, “Sendika Hakkımız Söke Söke Alırız” gibi sendikalarını savunan pankartların yanında “Kahrolsun Amerikan Emperyalizmi” yazılı dövizler de dikkat çekmekteydi. Kuşdili ve Kadıköy Meydanında açılan ateşler ile 3 işçinin öldürülmesi üzerine, Kadıköy Kaymakamlığı da işçiler tarafından basılmış, Kaymakamlıkta yangın çıkmıştı. Hava kararırken işçiler sessizce dağıldılar.
16 Mayıs akşamı Kocaeli ve İstanbul’da 1 ay süreli sıkıyönetim ilan edilecek, bazı sendikacı, işçi ve gençlik önderleri tutuklanacak ancak davaları beraatla neticelenecektir. En önemlisi Sendikalar Kanunu’nda değişiklik yapan yasa Anayasa Mahkemesi’nce iptal edilecek, işçilerin bu eylemdeki haklılığı mahkemelerce de kanıtlanacaktır. Kazanan işçi sınıfı, kaybeden burjuvazidir.

1970’te 15-16 Haziran direnişi ile işçi sınıfı, sendikalarına, örgütlerine sahip çıkarak, saldırıları püskürtmüş, birliğinin gücünü göstermiştir.
Emperyalist yağmayı durduracak, sermayenin saldırılarına yanıt verebilecek tek güç işçi sınıfının örgütlü gücüdür.
İşçi sınıfı bugün içinde bulunduğu sürece karşı cevabı, tarihini hatırlayarak, tarihini yeniden yaratarak verecektir.

www.15-16haziran.com sitesinden alınmıştır...

16 Haziran Akşamının Şiiri

Hâlâ durur o akşam, belleklerinde,
mayalanır durur, birlikte bakmanın derinliğiyle,
önüne geçilmez coşkusuyla, birlikte yürümenin,
bir ağızdan söylemenin güzelliğiyle bir şarkıyı,
birlikte sahip çıkmanın bir öfkeye
bir hesabı birlikte ödetmenin
“düşen kalır, bırakın ağlamayı”
demenin kutsal ve hüzünlü aleviyle
yaşayıp durur o haziran akşamı.

Birlikte baktılar her şeye,
tek tek bakınca göremedikleri,
içine giremedikleri evlere baktılar,
bir yabancı gibi sığındıkları parklara,
bir ucundan geçip de yalnızlık çektikleri
koca koca alanlara,
tutamadıkları inceliklere baktılar
ellerinin nasırıyla,
kaçırılan değerlere baktılar, korunan bankalara.

Önlerine çıkarılan parmaklıklar
demirden değildi artık,
kendi sesleriyle konuşmuyorlardı
ağızlar karşılarında,
ve yerlerinde başka bir şey
dikilip duruyordu engellerin.
Yani korunan ve kaçırılan neyse
oydu yollarını tıkayan da,
üstlerine çeviren de oydu namluları.

Apaçık gördüler kim neyin hizmetinde,
gördüler kendi eğittikleri demir
düşman edilmiş ellerinin emeğine,
suyuna ter kattıkları çeliğin
gördüler çevrildiğini göğüslerine.
Ürettiği ne varsa, daha özgür,
daha yoğun, daha anlamlı yaşamak için,
esirgendiğini gördüler insandan
ve kavgasız elde edilemeyeceğini hiçbir şeyin.

Birlikte yaratılanı birlikte devşirip
evlerine dönenlerin o haziran akşamı
her sokağa çıkışları bir gerçeği belirtir:
Yaşamın güç ve onurlu kavgasında
omuz omuza olmak verimli bir ırmak gibidir,
yeni tohumlar saçar geçtiği tarlalara,
yürekleri yeni zaferlerle doldurur.
Ve birlikte duyulacak yeni sevinçlere kadar
o haziran akşamı mayalanır durur.

Kemal Özer