17 Kasım 2011

MAA klasiği



Az zamanda çok işler beceren (!) ve futbolu siken bu şahsiyetten eylemlerini sürdürmesini bekliyoruz.

Taraftarsız futboldan sonra, ağırlık topuyla futbol, stadyumsuz futbol, kale direksiz göz ayarı ile futbol, ofsaytsız-penaltısız futbol gibi çığır açabilecek konularda atılımlar bekliyoruz.

Şike-teşvik de yasallaşsın.

Lan siktiniz futbolu, siktiniz...

16 Kasım 2011

Bülent Ersoy bu kadar dönmedi be!


Tarih: 18 Mart 2011
Yer: Esenboğa Havalimanı

BAŞBAKAN ERDOĞAN, CHP'NİN BEDELLİ ASKERLİK PROJESİ HAKKINDA NE DEMİŞTİ?

"Bunun neresi proje? Böyle proje mi olur? Böyle ayak üstü yolda giderken proje açıklanır mı? Kiminle oturulmuş ne konuşulmuş? Bir defa sokakta bakıyorsunuz birileri bir şeyler söylüyor.

‘Bedelli askerlik gelecek mi gelmeyecek mi? Olur mu olmaz mı? Ne getirir ne götürür? Şu anda halkımızın bu noktadaki tavrı nedir? Bu ülkede parası olan var olmayan var. Şimdi siz kalkıp da parası olana bedelli askerlik, ‘buyur kullan’ diyeceksin. Parası olmayana ‘O da gitsin askerlik yapsın’ diyeceksin.

Bunu adalet terazisine oturtmak durumundasınız. Bu eğer o kadar rahat bir şey olsaydı, benim vatandaşımın halkımın belli bir kesimini mağdur etmeyeceğini biz bilseydik inansaydık biz bunu kabul ederdik. Hiç bunu bugüne kadar bekletmezdik.

Nasıl ki biz polisimizin askerlikle ilgili haklı talebini masaya getirdik ve yıllarca çözülmeyen bu sorunu silahlı kuvvetlerle oturup konuşarak çözdük. Bunun yanında sözleşmeli er ile ilgili konu, hudut birlikleri ile ilgili attığımız adımlar, bütün bunların hepsi ayakta yolda giderken yapılan işler değil.

Ülkenin mevcut durumu değerlendirilerek konuşularak, bunun bütçesi nedir ne değildir? Ne getirir ne götürür? Hep bunlar değerlendirilerek yapılmıştır.

Fakat görüyorum ki ana muhalefet partisi ‘bir şey yapabildim’ diyebilmek için, bu tür adımları attığını göstermek için her an bu tür açıklamaları yapıyor. Bizim şu anda gündemimizde böyle bir durum yok.

Gerçekten böyle bir konunun üzerinde durulması gerekiyorsa biz bunu seçimden sonra kalkarız böyle birşeyi ancak referanduma taşırız ki halkımız bunun kararını versin. Çünkü ben şahsen böyle bir sorumluluğun altına Tayyip Erdoğan olarak giremem.
Çünkü parası olan var olmayan var. Parası olan bastıracak parayı askerlikten kurtulacak, parası olmayan gidecek askerlik yapacak. Kimlerle görüştüysem ben kenarda köşede, izbe yerlerde vatandaşım sıcak bakmıyor. Biz bu yola çıkarken kimsesizlerin kimi olarak çıktık. O zaman sormamız lazım. Ona göre de adımımızı atarız.”

Neyse tarih filan yazmıyorum. Haftaya bedelli askerlik yasa haline gelecek. Bizim halk bayılıyor böyle "Ben halkıma sorarım" dendiği zaman, adam yerine konulduğunu sanıyor. Lan, kimse sizi adam yerine koymuyor, anlayamadınız mı? Hele hele Akp iktidarının umrunda değilsiniz.

Marttan Kasım'a 8 ay geçti, her şey birdenbire değişiverdi. Sorun bedelli filan değil, karşı çıktığım yok. Askerliği tamamen reddediyorum çünkü. Sorun, Başbakan sıfatı taşıyan bir adamın, her söylediğinin yalan çıkması. Ne söylerse söylesin, kendi kendini yalanlıyor.

Sesini duyduğumda, ekranda gördüğümde artık midem kendisini kaldırmamaya başladı.

Anadolu Ajansı haberinden ne anlıyoruz?

Sultan Abdülaziz’in Hariciye Nazırı Keçicizade Fuat Efendi’nin, İstanbul Boğazı’ndaki yalıların üzerindeki mühürlerin ne anlama geldiğini soran yabancı sefirlere, "Bizim devletimizin en büyük sigorta şirketinin amblemidir" yanıtını verdiği bildirildi.

Araştırmacı-Yazar Talha Uğurluel, İstanbul Boğazı’nda Osmanlı’dan kalma yalıların giriş kapılarının üzerinde bazı mühürler bulunduğunu belirterek, ecdadın inancını mimariye muhteşem bir yazıyla yansıttığını anlattı.

O evlerin alınlıklarında "Maşallah, Barekallah, Ya Hafız" yazdığını ifade eden Uğurluel, "Allah muhafaza etsin, korusun, hıfz etsin manasında bu yazılar konulmuş" dedi.

Günümüzden 100 yıl Önce Sultan Abdülaziz’in Hariciye Nazırı Keçicizade Fuat Efendi’nin, İstanbul’a davet ettiği İngiliz, Alman, Fransız ve Rus hariciye nazırlarının "Maşallah" yazan bir alınlığı göstererek, "Paşa, sokakları gezerken, yalılarda gördüğümüz bu yuvarlaklar neyin nesi?" diye sorduğunu anlatan Uğurluel, şu bilgileri verdi: "Maşallah kelimesini bir yabancıya anlatmak zordur. Paşa, zehir gibi bir zekaya sahip. Diyor ki ’Bu gördüğünüz kapı ve pencere alınlıklardaki yazılar, bizim devletimizin en büyük sigorta şirketinin amblemidir.’ Paşa’nın verdiği cevap muhteşem.
Çünkü bizim bir tevekkül anlayışımız vardır. Allah’a havale ederiz. Anadolu ifadesiyle sağlam kazığa bağlarız. Allah’a havale ettiğinizde hiçbir şey olmaz. Kainatın yaratıcısı, kainatı elinde tutan elbette sizi muhafaza edecektir. Yalılara bu yazılar, Allah yalıları korusun diye yazılmıştır."


Uğurluel, bir tarihi konakta ise Eshab-ı Kehf’in isimlerini gördüklerini belirterek, "Bu da, nasıl Rabb’imiz 300 yıl boyunca onları bir mağara içinde muhafaza etti, o mübareklerin ismini evimize yazalım da onların yüzü suyu hürmetine bizim de evimiz koruma altında olsun’ anlamına geliyor" dedi.

Adam haklı. Ülkeyi yöneten adamlar da; depremi, seli, felaketi Allah'a havale ediyor, gerisine karışmıyor. TOKİ'den sorumlu Bakana soruyorlar, "TOKİ'nin yaptığı evler depremde yıkılır mı?" Bu da yanıt veriyor: "Allah bilir."

Bu anlayış zaten halkta hakim bir anlayıştır, böyle sikimtrak araştırmacılarla, haberlerle daha fazla aşılanmaya çalışılıyor.

15 Kasım 2011

Poşu taktı, terörist ilan edildi


BASINA VE KAMUOYUNA

Galatasaray Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümü öğrencisi Cihan Kırmızıgül, yirmi bir aya yakın bir süredir Tekirdağ F Tipi Kapalı Cezaevinde tutuklu.

Kağıthane’de bir markete molotof kokteyli atılmasından iki saat kadar sonra, olay yerine yakın bir durakta otobüs beklemekte olan Cihan, boynunda taşıdığı poşu dışında, kendisini olayla ilişkilendirecek en ufak bir şüphe nedeni bulunmaksızın gözaltına alındı ve ardından "gizli tanık" sıfatı taşıyan bir kişinin ifadesine dayanılarak tutuklandı.

Kovuşturma süreci zarfında söz konusu gizli tanığın olay yerinde Cihan Kırmızıgül’ü görmediğini açıkça beyan etmesine, dava dosyasına başkaca delil eklenmemesine ve bizzat iddia makamının tahliye ve beraat yönünde mütalaa vermesine karşın mahkeme heyeti, tutukluluğun devamında ısrar etti.

Tutukluluk nedeniyle infaz kurumunda geçirdiği bu iki yıllık süre boyunca Cihan yalnızca özgürlüğünden değil, yüksek öğrenim hakkından da yoksun bırakıldı.

Aşağıda imzası olan Galatasaray Üniversitesi çalışanları olarak biz; öğrencimiz Cihan’a uygulanan tutuklama tedbirinin başından beri hukuka aykırı ve orantısız olduğunu savunuyor, süreler uzadıkça da giderek telafisi imkansız bir mağduriyete dönüştüğüne inanıyoruz.

Bu davanın takipçisiyiz. 16 Kasım 2011 tarihli duruşmada tutuklamanın devamının hangi somut gerekçe ya da olgulara dayandırıldığının artık açıklanmasını ya da Kırmızıgül’ün salıverilmesini istiyoruz.

Yard. Doç. Dr. Özgür ADADAĞ
Öğr. Gör. Tuba AKINCILAR
Ar. Gör. Dr. Özge AKSOYLU
Ar. Gör. Dr. Güçlü AKYÜREK
Prof. Dr. Mehmet ARDA
Ar. Gör. Zeynep ARIKANLI
Öğr. Gör. Esra ATUK
Yard. Doç. Dr. Ömer AYGÜN
Ar. Gör. Gözde AYTEMUR
Yard. Doç. Dr. Nazlı ÜLBAY AYTUNA
Doç. Dr. Şebnem GÖKÇEOĞLU BALCI
Ar. Gör. İlke BEREKETLİ
Ar. Gör Dr. Savaş BİÇER
Ar. Gör. Tolga BİLENER
Prof. Dr. Özden CANKAYA
Doç. Dr. Birol CAYMAZ
Ar. Gör. Ayşe YILMAZ CEYLAN
Ar. Gör. Dr. Burak ÇELİK
Ar. Gör. Dr. Tolga ÇEVİKEL
Yard. Doç. Dr. Didem DANIŞ
Ar. Gör. Başak DEMİR
Yard. Doç. Dr. Hüseyin Murat DEVELİOĞLU
Prof. Dr. Zeynep DİREK
Ar. Gör. Seçil DOĞUÇ
Ar. Gör. Gaye ÇANKAYA EKSEN
Doç. Dr. Yeşeren ELİÇİN
Doç. Dr. Murat ENGİN
Ar. Gör. Osman ERGÜL
Yard. Doç. Dr. Vesile Sonay EVİK
Ar. Gör. Dr. H. Deniz Ege GÖKTUNA
Yard. Doç. Dr. Bilge ÖZTÜRK GÖKTUNA
Öğr. Gör. Nazlı ÖKTEN GÜLSOY
Doç. Dr. Serhat GÜNEY
Ar. Gör. Dr. Zeynep GÜNEY
Ar. Gör. Dr. Birden GÜNGÖREN
Ar. Gör. Dr. Ayça AKARÇAY GÜRBÜZ
Doç. Dr. Burak GÜRBÜZ
Prof. Dr. Yasemin GİRİTLİ İNCEOĞLU
Prof. Dr. Ahmet İNSEL
Yard. Doç. Dr. Verda İRTİŞ
Doç. Dr. Saadet İYİDOĞAN
Ar. Gör. Barış KARA
Ar. Gör. Dr. Mehmet KARLI
Ar. Gör. Ayşecan KARTAL
Ar. Gör. Belgin KAYGAN
Ar. Gör. Dr. Sedef KOÇ
Doç. Dr. Ahmet KUYAŞ
Doç. Dr. Haluk LEVENT
Ar. Gör. Dr. Pınar MEMİŞ
Ar. Gör. Dr. Özgür MUMCU
Ar. Gör. Alber Erol NAHUM
Ar. Gör. Dr. Cem ÖZATALAY
Öğr. Gör. Füsun ÖZBİLGEN
Ar. Gör. Özgürol ÖZTÜRK
Ar. Gör. Selin PELEK
Ar. Gör. Dr. Sezgin POLAT
Doç. Dr. Kerem RIZVANOĞLU
Ar. Gör. Menent SAVAŞ
Ar. Gör. Zeynep SAVAŞÇIN
Yard. Doç. Dr. Selcan SERDAROĞLU
Ar. Gör. Dr. Seçkin SERTDEMİR
Ar. Gör. Dr. Ceren SÖZERİ
Ar. Gör. İdil ENGİNDENİZ ŞAHAN
Ar. Gör. Mutlucan ŞAHAN
Doç. Dr. Hülya UĞUR TANRIÖVER
Öğr. Gör. Beyza TEKİN
Öğr. Gör. Dr. Ayşe TOY
Yard. Doç. Dr. Ruhi TUNCER
Doç. Dr. Nilgün TUTAL
Ar. Gör. Merve TİRYAKİOĞLU TÜMERK
Ar. Gör. Dr. Özgür TÜRESAY
Doç. Dr. Buket TÜRKMEN
Yard. Doç. Dr. Ayşegül ULUS
Yard. Doç. Dr. Mustafa ULUS
Ar. Gör. Dr. Özen ÜLGEN
Prof. Dr. Dilruba ÇATALBAŞ ÜRPER
Prof. Dr. Füsun ÜSTEL
Ar. Gör. Ece VİTRİNEL
Prof. Dr. Duygun YARSUVAT
Ar. Gör. Yusuf YILDIRIM
Ar. Gör. Cemil YILDIZCAN
Ar. Gör. Dr. Gülşah KURT YÜCEKUL
Yard. Doç. Dr.Hakan YÜCEL
Ar. Gör. Dr. İrem ZEYNELOĞLU

13 Kasım 2011

Milli Takımın başına Jeffrey Lee geçerse Dünya Kupası'nı alırız


30 Mart 2010 tarihinde Vatan Gazetesi'nde Gökmen Özdemir imzalı bir haber yayımlandı. 5 Galatasaraylı futbolcu, Rijkaard'ın oynattığı futbola eleştiri yöneltiyor ve şunları söylüyor: "İleride baskı yapmamızı istemedi. Biz kendi kendimize arada baskı başlattık. Zaten ileri ucumuz baskı yapacak bir yapıda değil. Baskı yapmadan Ali Sami Yen’de maç kazanılır mı? O zaman nasıl iç saha avantajını kullanacağız? Hoca hâlâ Türkiye’yi anlayamadı. Bu ligin ne kadar zor ve mücadeleye dayalı olduğunu çözemedi... Bizim tanıdığımız, bize anlatılan Rijkaard bu olamaz. Takım içi adaleti de sağlayamıyor. Elano ve Giovani’ye yer açmak için denemediği taktik kalmadı. Galiba Dünya Kupası için Elano ve Giovani’nin forma garantisi var.

Rijkaard bu takımın 4-3-3 oynayamayacağını anlamadıysa artık çok geç. Biz kendimizi biliyoruz, takımı görüyoruz. Böyle oynayamayız. Ali Sami Yen’de de çift forvetle oynamalıyız. Deplasmanda da! G.Saray tek forvetle maça çıkmaz. Orta sahanın göbeğinde bir türlü istikrar sağlayamadık. F.Bahçe maçında Elano dökülürken, Balta’yı sola, Caner’i onun önüne koymayı bile düşünmedi Rijkaard. Bize gerçekten yazık oluyor. Çok rahat şampiyon olacağımız ligde sırf hocanın inadı ve yanlış yabancı tercihleri sebebiyle avantaj kaybettik."


Şimdi Hırvatistan'dan 3 yiyen günümüz Türkiye'sine dönüyoruz. Milliyet gazetesinden Nevzat Dindar'ın imzalı haberde Arda Turan şunları söylüyor: "Hiddink’in tercihleri bu sonucu hazırladı. Özellikle forvet bölgesinde büyük sıkıntı yaşadık. Hocamız, Burak’ı ilerde tek başına oynattı, böylece gol bölgesinde etkisiz kaldık. Allah aşkına, kendi sahamızda oynuyoruz. Ama ilerde bir tek Burak. Hücum bölgesinde en az 3 oyuncunun olması gerekirdi. Ne yazık ki, Hırvatlar’ı gözümüzde çok büyüttük. Rakimizin Dünya sıralamasındaki yerine göre hocamız çekingenlik gösterdi.

Hiddink’in, oynatmak istediği kontrollü futbol Türk oyuncusunun yapısına ters. Kenarda sizi yöneten hocanız eğer futbolcusuna güvenmiyorsa, zaten maça 1-0 geride başlarsınız. Öyle de olmadı mı? Oysa 2008’de Avrupa şampiyonu olduğumuzda Türk oyuncusunun karakteristik yapısına uygun şekilde her maçı son dakikaya kadar kovaladık. Bugün (önceki gece) ikinci dakikada maç bizim için bitti"


Testi kırıldıktan sonra yol gösteren çok olurmuş. Hoş, testiyi zaten Eminönü'nde 3 tanesi 1 TL'ye satılan boktan yapıştırıcıyla, biraraya getirdiğimizi görmemek aptallıktı ya, yine de iki kelime edelim.

Türkiye'de işler şu yukarıda görülen örnekteki gibi yürüyor. İşler iyi gittiğinde vezirsin ama rüzgâr tersine döndü mü rezilin önde gidenisin. Haa bunu söylerken, Hiddink'i savunmuyorum. Zaten gelişi baştan hataydı. 9 aya yakın bir ülkenin ulusal takımı teknik direktör bekledi, ha bugün ha yarın gelecek diye. Hiddink İngiliz basınına, emekliliğini açıklamışken, bizim süper zeki yöneticilerimiz, "Hadi ulan, bizden de sana emekli ikramiyesi" diyerek, kendisine görev verdi.

Hiddink'ten ya da başka isimlerden bağımsız, "Biz neden bu haldeyiz?" sorusunu sorduğumuzda, karşımızda basınından taraftarına, federasyonundan futbolcusuna kadar pek çok parametre çıkıyor.

'Bu ülke topraklarında futbol oynayan adamların hiçbiri profesyonel değil'in altını bir çizmek lazım. Transfer dönemlerinde atacakları imza günü dışında, profesyonel kelimesinin içini dolduracak tek bir davranışları bile olmaz. Teknik direktörünün arkasından iş çeviren, onu göndermek için basını kullanan, taraftara oynayan, senede milyonlarca dolar kazanıp sürekli 'vefa, vefa' diye ortalarda dolanıyorsanız, Türkiye'de futbolcusunuz demektir.

Şu yukarıdaki iki olay örtüştüğü için Arda'nın adını anıyorum, yoksa kendisi benim için Galatasaray'ın eski bir futbolcusundan ibaret, tıpkı Caner Erkin, Lukunku ya da Adrian Knupp gibi. Herif Rijkaard gibi, Hiddink gibi iki futbol adamına nasıl futbol oynanması gerektiği dersini (!) veriyor. Bu dersi verirken de, çalıntı replikler kullanıyor, "Avrupa şampiyonu olduğumuzda Türk oyuncusunun karakteristik yapısına uygun şekilde her maçı son dakikaya kadar kovaladık" diye. Rijkaard AC Milan efsanesinin bir parçasıyken, ona, Hiddink'e akıl veren, taktik söyleyen herif Bayrampaşa semt pazarına portakal olarak düşmemiş bile ama ikisinden de iyi biliyor.

Kılavuzu karga olanın burnu boktan çıkmazmış, bu salakta da aynı şey. Bunların kılavuzu "Türk futbolcusu duygusal futbol oynar" diyen herif. Bu 'duygusal futbol' da dünya futboluna bizim kıyağımız olsun. Söz ettiği şey, her şartta futbolcunun sırtının sıvazlanması, "hadi aslanlarım" diye gaza getirilmeleri, elinde sopa bulunan, despot ama aslında Kadir Savun yüreğine sahip, babacan teknik direktör modeli.

"Peki birader, sen hani profesyoneldin?" diye sorası geliyor insanın ama o olguyu imzayı attıkları yerde bırakıveriyorlar.

Diyor ki, "Avrupa şampiyonu olduğumuzda Türk oyuncusunun karakteristik yapısına uygun şekilde her maçı son dakikaya kadar kovaladık." Ah benim salaktan bozma, aptaldan rol çalan, embesile öykünen Türk futbolcu modelim, Cech elinden o topu kaçırmasaydı, sen neyi kovalayacaktın acaba?

Dönelim spor basınına. Her gelen teknik direktöre efsane yaftası yapıştıran, gönderileceği anladığında kıçına teneke bağlamaktan geri durmayan, masa başında ahkâm kesen ama bir boktan haberi olmayan insan topluluğuna yani.

Bu ülkede kendisine köşe yazarlığı verilen adam, "Ben Modric'in adını 2008'den beri duymadım" diyor. Şimdi bu moronumsu canlı, futbol yazarlığı yapıyor ama Modric'in adını duymuyor. Kıvamı tam tutmamış bu arkadaş milli takım düzeyinde maç izlemediğini belli ediyor. Onu geçtim Şampiyonlar Ligi izlemiyor. Bunu da geçtim, dünya basınını takip etmiyor. "Adını duymadığım" dediği Modric'in, İngiltere'deki kulüplerin yarısının peşinde olduğunu, bilmeyen bu şahıs ve benzerlerinin futbolla ilintili tek bildiği şey Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş ve Trabzonspor. İzlediği maçlarda, bu takımlar kimlerle oynuyorsa, birkaç kelam da onlar hakkında edebilir belki.

Arkadaş, bu senin işin mi? İşinle ilgili hiçbir bok bilmeyeceksin, dersine çalışmayacaksın, sonra ahkâm keseceksin. Lan bir ilerleyin artık, teknoloji çağındayız. Singapur Ligi'ndeki Gombak United-Tanjong Pagar maçını bile izleyebilecek dönemdeyiz ama sen Modric'in adını duymuyorsun. Adama götüyle bile gülmezler lan!

Senede 1.5 milyon dolar kazanan, 'Türkiye'nin en iyi ve en objektif yorumcusu' herif, yorumlayacağı maçta Hırvatistan hakkında bilgi sahibi değil. Sağ bekine 'forvet' der, gol atan oyuncu için "Bu hangi takımda oynuyor?" der, "Normal oynasak yeneriz" diye, tam da Arda ve onun gibileri için sözümona gaz verir.

Oğlum, siz niye bu işi yapıyorsunuz lan! O kadar para kazanıp, bir bok bilmeyeceksin, sonra sağa-sola laf atacaksın. İnsan aynaya bakamaz, hak etmediği parayı kazanınca, nasıl rahat uyuyorsunuz, anlaşılır gibi değil.

Gelelim futbolun yönetenlerine. Ben 'yöneten' diyorum da, pozisyon itibariyle öyleler. Yoksa bildiğin yönetiliyorlar. Yayıncı kuruluşu, siyasal erki, UEFA'sı, kulüp başkanları filan bunları parmağında çeviriyor, götlerine gazyağı sokup, alev çıkartırıyorlar bunlara.

Futbolu nasıl yönettiklerini yazdan beri görüyoruz. Her aldıkları karar skandal. Kimseye sormadan kupa statüsünü değiştiriyorlar, herkesin rızasını almadan ligin şekli değiştiriliyor, birilerinin götünü kurtarmak için, UEFA kapılarında pazarlık yapıyorlar.

Türkiye'de futbol, kitlelerin uyuşturulması için müthiş bir araç. Eskiden haftada bir bilemedin iki gün konuşulan futbol, her gün oynanan maçlar nedeniyle süreklilik kazandı. İşin ilginci, insanları uyuttukları spor, yerlerde sürünüyor. Futbolcusu teknik direktörüne akıl veriyor, gazetecisi konu hakkında bilgi sahibi değil, taraftarı skora göre destek veriyor v.s. v.s.

Ülke futbolunun büyük bir çöküş içinde olduğunu, pastanın dilimleri için yürütülen kayıkçı kavgasını görmemek aptallıkla eşdeğer.

Şimdi yerliydi, yabancıydı, Avcı'ydı, Sağlam'dı diye bir süre oyalanırız. İsim bulunur, bugün teknik direktörünü eleştirenler, gelecek isim gidene kadar susar, işler kötüye gittiğinde onu da "Zaten tecrübesi yoktu" eleştirir, ülkede 2014 hayalleri kurulur, ona da gidilmezse bir kurban bulunur, yolumuza devam ederiz.

Galatasaray için söylemiştim, aynısını Milli Takım için de dile getireyim; önce yeniçerileri temizlesinler, sonra futboldan para kazanan ama konudan bihaber asalakları yok etsinler, taraftar diye vandal, futbolcu diye andaval tipleri spatulayla kazısınlar. Sonra göreve Gombak United teknik direktörü Jeffrey Lee bile gelse, bugünkü durumdan daha kötü olunmaz.

Bu işleyiş devam ettiği sürece göreve Alex Ferguson, Jose Mourinho ya da Pep gelse, onların da ağzına sıçarız, emin olun.

11 Kasım 2011

Saygı beklenmez, saygı hak edilir!

Milli maçın faturası da Galatasaray taraftarına kesildi. Milli formaya saygı gösterilecekmiş, öyle diyor futbol uleması Rıdvan.

Rıdvan Dilmen bu ülkede 1.5 yıl futbol oynamış, teknik direktörlük kariyeri büyük fiyasko olan, kahvedeki adamın diliyle yorum yapan, bir şahıstan başka bir şey değil.

Taraftar için milli formaya saygı göstereceksin dediği adam Emre Belözoğlu. Hani şu, saha içinde İsviçreli futbolcu tekmeleyen, basın tribününe milli forma üstündeyken, kol hareketi çeken tip. Ulan, bırakın bu hamaseti. Önce üstüne milli forma giyen herif, o formaya saygıyı gösterecek. Sonra saygı görmeyi bekleyecek. Üç kuruşa beş köfte yok.

Kaleye geçen angut "Amına koduğumun çocukları" diyecek, kolunda kaptanlık bantı olan lavuk "Orospu evlatları. Şimdi o ağzınıza sikmek lazım sizin de neyse" diyecek, ben bu adamlara saygı göstereceğim.

Milli formanın kutsallığı tek taraflı mı? Taşıyana saygı gösterilecek kutsallığından ötürü ama taşıyan üstündeki formaya hiç saygı göstermeyecek. Mis lan, mis. O zaman geçirelim üstümüze milli forma, gelelim NTV binasının önüne sana, sülale boyu küfredelim. Hoş, ben pijamayla da geniş geniş yapıyorum o işi ayrı mesele ama madem hadise formadan kaynaklanıyor, öyle yapalım.

Samimi olsun herkes. Galatasaray-Fenerbahçe rekabeti ülkede her şeyin önüne geçmiştir. Misal, Volkan Dünya Kupası finalinde 90. dakikada penaltı kurtarsa, kaç Galatasaraylı deliler gibi sevinir? Olur muhakkak da, azınlık halinde kalır. Ya da Sabri Avrupa Şampiyonası finalinde 90'da 30 metreden koysa, kaç Fenerbahçeli, o golü Gökhan Gönül attığında verdiği tepkiyi verir.

Volkan zaten antipatik bir tip. Fenerbahçeliler dışında seveni olduğunu sanmıyorum ama Ali Sami Yen'de götüyle top durduğu an, ağzıyla kuş, götüyle ejderha yakalasa bile Galatasaraylı taraftarlarla arasında asla bir daha düzelmeyecek bir ilişki vardır. Keza Kadıköy'de üçlü çektiren Sabri'yle Fenerbahçe taraftarı arasında da benzer bir ilişki var.

O yüzden samimiyetle söylüyorum ki, milli takımdan hazzetmiyorum. Antrenörü Oğuz Çetin olan, kalesi Volkan'a emanet, kaptanlık bandı Emre'nin taşıdığı bir milli takım için de asla ve asla sevinmem. Haa bunu söylerken, Gökhan Gönül'e ya da Mehmet Topuz'a neden küfretmediğimi de bir zahmet sorgulasın Fenerbahçeliler. Derdim Fenerbahçeli olması değil, sizin de misal Mehmet Topal Galatasaray forması giyerken, bir şey söylediğinizi tahmin etmiyorum.

Konu uzadı, demem o ki, şu milli forma kutsaldır martavalı bir kenara bırakılsın. Benim için kutsal forma Galatasaray'dır. Fenerbahçeli için Fenerbahçe veya Beşiktaşlı için de Beşiktaş forması kutsaldır.

Kimse 3-0 yenildik diye kendini yerden yere vurmasın. Rakibine saygı duymayan kimse, futbol oynamasın.

Milli formaya saygıysa, sen daha maç başlamadan rakibinin milli formasına saygı duymadığını gösteriyorsun. Yorumcu olan gavat, milli formaya saygı derken, bunu dile getirse ya. "Ayıp oldu" dese ya. Senden sonrası tufan tabii. Söylesen o lafı, milliyetçi duyguları kaşıyacaksın, rahatsız edeceksin.
Senin forman, marşın saygıyı hak ediyor, Hırvatistan'ın forması çaput, milli marşı da Serdar Ortaç bestesi! Değil mi a.k. Bu yüzden önce herkes samimi olmalı.

Son olarak, "Bu şahane stadı yapanlar da yuhalandı" diyerek, tüm ihaleyi Galatasaray taraftarına yükleyen; modern futbol bilgisi bir ilkokul çocuğu düzeyinde olan, yorumculuğu sokak ağzı ile karıştıran dallamaya ya, siktir git demek lazım.

Futbol bilgini, "Biz duygusal futbol oynuyoruz. Mantık futbolu bize göre değil", "Normal oynasak bu Hırvatlar'ı yeneriz" gibi adını sizin koyacağınız yorumlarda bulundu. Futboldan bir bok anlamıyorsun, işin siyasi boyutuna hiç girme, çünkü beynin bunları almaz. Sen günlük 5 bin 10 bin TL'lik bahislerini oyna, at yarışını yap, Fenerbahçe maçlarını izlerken, rakip çizgiden top çıkarttığında onlara "Orospu çocuğu sanki şampiyonluğa oynuyor" diye yorumlarda bulun.

Gerisi senin aklının alacağı işler değil.

Tanıdık geldi mi?


Deneyde kafes, maymunlar, 1 merdiven (ladder), merdivenin tepesinde muzlar, 1 de soğuk duş kullanılıyor. Merdivene çıkıp muzları almaya yeltenen maymun dışındaki 4 maymuna bilim adamı soğuk duşla ıslatıyor.

Her maymun bir seferde olsa muzları almaya yelteniyor ve onun dışındaki maymunlar devamlı soğuk suya maruz kalıyor, daha sonra da muzları almaya çalışanı darp ediyorlar.

Bir süre sonra maymunlardan hiçbiri muzlar orda durmasına ve aç olmalarına rağmen almaya yeltenmiyorlar.

Bir süre sonra maymunlardan bir tanesi yeni başka bir maymunla yer değişiyor. İlk işi muzları almaya yeltenmek oluyor. Diğerleri yeni maymunu soğuk duş olmamasına rağmen darp ediyor.

Birkaç yeltenme ve darp girişiminden sonra maymun nedenini bilmediği halde muzları almaya yeltenmiyor.

Sonra 2. bir maymun eski maymunlardan biriyle yer değişitiriyor. Onun da ilk işi muzları almaya yeltenmek oluyor, diğerlerinden dayak yedikçe vazgeçiyor. 3. maymun, 4. maymun ve en sonunda 5. maymun da aynı şeyleri yaşıyor.

En sonunda soğuk duş etkisini yaşayan ilk 5 maymun bu şekilde yeni 5 farklı maymunla yer değiştirmiş oluyor.

Yeni gelen maymunlardan hiçbiri soğuk duş olayını yaşamamasına rağmen muzları almaya kesinlikle yeltenmiyorlar. Yeltenen olursa da o maymunu yine dövüyorlar.

Dayanın lan


İki gazeteci Cem Emir ve Sebahattin Yılmaz enkaz altında.

Dayanın lan, dayanın...

Erdoğan Bayraktar sansürü


5 gündür bok gibi hastayım, o yüzden olan biten hiçbir şeyden haberim yok. Sabah sabah işe geldim bütün sinirim ayağa kalktı.

Herkes biliyordur, bu 'Arena fatihi'nin Van depremi sonrası "Artık burası en güvenli yer. Evlerinize girin" sözlerini. 'En güvenli' yerde şu ana kadar 17 kişi yaşamını yitirdi. Halen enkaz altında olanlar var.

Bu suratında meymenetten eser olmayan adam, söylediklerinden çok utanmış olacak ki (!) önce sözlerinin 'yanlış' anlaşıldığına dair bir açıklama yapıyor.

Tabii, "Artık burası en güvenli yer. Evlerinize girin" derken aslında başka bir şey söylemek istedi ama hepimiz gerizekâlının önde gideni olduğumuz için bunu kavrayamadık.

Deniz Baykal'dan çok hoşlanmam ama bugünkü iktidar için dile getirdiği 'korku imparatorluğu' tanımlaması, tarihi bir söylemdir. Gerçekten de, ülkede 'korku imparatorluğu' kurdular.

Bunun son örneğini de, Erdoğan Bayraktar haberinde yaşamışız. Öğleden sonra gelen bir telefonla, Erdoğan Bayraktar'ın "Artık burası en güvenli yer. Evlerinize girin" açıklaması medyadan kaldırılıyor.

Yok yanlış duymadınız, haber çıkartılıyor. Artık seve seve mi yaparsınız yoksa sike sike mi yaparsınız o sizin tercihiniz!

Başbakan Erdoğan'ın medya patronları ve yöneticileriyle yaptığı görüşme, meyvelerini veriyor. Daha önce reklamcılar aracılığıyla yaptıkları sansürü (burada okuyabilirsiniz) taşeron kullanamadıklarından ötürü, kendileri yapıyor.

Gerçekten bir korku imparatorluğu yarattılar. Gazetecilerin, yazarların, profesörlerin, siyasetçilerin cezaevlerine atıldığı ülkede, biz kendimizi demokrasi, insan hakları diye kandıralım.

Medya hepimizi; kan, vahşet, taciz, tecavüz, seks haberleri ile oyalıyor. Kendi arkadaşları cezaevinde ama onlar doğru düzgün bir satır yazamıyor. Şu televizyonlara çıkan, gazetelerde köşe yazan adamlar var ya, hiçbiri adam değil onların. Hepsi büyük aldatmacanın payendeleri. Ay sonunda cebine girecek onbinlerce doları düşünüyor, altındaki arabasının alınmasından, şoförsüz kalmaktan korkuyor. "Rahatım, konforum ya bozulursa" diye endişe ediyor.

Ne zaman elleri ayarlarına dolaşsa, basına sansür uyguluyorlar. Erdoğan Bayraktar da bu olaylardan biri olmuştur.

Aşağılık düzende, aşağılık yönetenleri olan bir ülkede, aşağılık bir basına sahibiz. Hepsi bizi sikmek, olan biteni unutturmak için.

Sabah sabah iç açıcı olmadı biliyorum ama hepimizi ayakta sikiyorlar. Umarım farkına varabiliriz...

10 Kasım 2011

Atam bu orospu çocukları insana hiç değer vermiyor


Bu memlekette Atatürk fetişmi var. Şu manşetin başka bir açıklaması olamaz. 10 Kasım'da Atatürk'ü anacağız derken, eşeğin götüne nasıl su kaçırılır fantastik bir örneğini vermişler.

Van dün gece bir yıkım daha yaşadı. Depremin olduğu ilk günden bu yana, devletin yetersizliğini, çaresizliğini hep birlikte gördük.

Geçtiğimiz günlerde Başbakanlık'tan açıklama geldi, Van için toplanan yardımların 118 milyon TL'ye ulaştığına dair. Yollanan para 12 milyon TL. Matematik hesabı olan, 118'den, 12'yi çıkartsın, kalan rakamı birilerinin anasının götüne soksun, tek tek.
Memlekette deprem vergisi diye bir şey var ama bizimkiler duble yol yaptıklarını itiraf ediyorlar. Üstüne utanmadan yardım kampanyası düzenleniyor.

Sonra "Sen neden bu kadar çok küfür ediyorsun?" diyorlar. Lan, küfür etmeyeyim de, ne yapayım bu annesi-babası belirsiz, döle maya çalınmış, ortaya orospu çocuğu çıkmış bu puştlara! Benden, deprem için aldıkları vergileri, yol yapmak için kullanıyorlar. O yol nereye çıkıyor, hiç söylemeyeyim, konuştukça daha beter sinirleniyorum çünkü.

Neyse dün akşam Van'da ikinci deprem meydana geldi. 10 kişi yaşamını yitirdi. Halen enkaz altında olanlar var ama Sözcü gazetesi, Atatürk fotoromanı yayınlıyor. Ayıp lan, ayıp. İnsanlar ölmüş, senin meslektaşların enkaz altında sen şikedesin, BDP'desin hâlâ. Bırak gazeteciliği, insanlığa sığmaz şu birinci sayfa.

O birinci sayfada soytarılık yapacağınıza, "Deprem söylentilerine itibar etmeyin" diyen, götvereni koyup, ifşa etmeniz gerekirken, "Sizin takımınız olan Fenerbahçe'yi, dolayısıyla Türk futbolunun itibarını zedeliyorlar" diye aklısıra göndermede bulunuyorlar.

Ulan, siktiğimin Türk futbolunun itibarı, bir insanın hayatından önemli midir? Bu kadar aymazlık, bu kadar şaklabanlık, bu kadar vicdansızlık olur mu?

Rahatlayın amına koyayım, rahatlayın. Deyin ki, "Deprem Van'da olduğu için, sikimizde bile değil" ona göre davransın herkes.

Nasıl bir ülkedir burası, anlamış değilim. Götverenin biri, sağa sola bina dikmekten, her şeyi şekillendirdiğini düşünmüş olmalı ki, "Bir daha deprem olmaz" diyor. Kimsenin sesini çıkarttığı yok, üstelik herif görevinin başında.

Bunların tamamının götüne duble yol döşeyeceksin. Ondan sonra çift gidiş, çift geliş TIR'ları salacaksın. Ama bu genişliğe şilep soksan, tınmaz bu pezevenkler.