7 Aralık 2011

Biraz ezdik, biraz beceriksizdik


Her sene rutine bağlanmış, o boktan şans faktörünü saymazsak, takımlar sahaya çıktığında futboldan anlayan herkes, bu maçı Galatasaray'ın kazanacağını biliyordu.

Muhtemelen tüm spor basını "Aykut Kocaman korkaklık yaptı. Fatih Terim cesurca oynadı. Maçın skorunu da bu belirledi" tadında yazılar yazacak. Şu an izlemesem de, televizyonlarda bu deli saçması yorumların yapıldığından da eminim.

Aslında ilk 20 dakika, Galatasaray'ın evsahipliğinde geçen maçların bir benzerini yaşadık. Galatasaray sürekli atak yapıyor ama hepsi de Fenerbahçe kalesinde bir biçimde eriyor. Götüyle top kurtarma üstadı Volkan, 3 tane harika top çıkarttı. Ehh hafıza tarıyor tüm bilgileri ve önümüze "Yine mi aynı şey olacak?" diye sunuyor.

Baros-Elmander ikilisinin sürekli yan yana oynamaları gerektiğini savunuyorum sezon başından beri. Elbet teknik direktör değilim ancak sahaya tek forvetle çıkmanın rakibi rahatlatacağını ve futbolu orta sahaya mahkûm edeceğini düşünüyorum. Elinde Xavi-Iniesta olur önlerine de koyarsın Messi'yle Villa'yı tamam ama eldeki malzeme izin vermiyor böyle oynamana. Hele hele Türkiye'de içeride ya da dışarıda hiç düşünmeden sahaya iki forvetle çıkarım.

Şimdi böyle deyince "Kanatlardaki adamlar ne ayak?" diye soran olacaktır. Yok işte efektif açıdan kanat oyuncuları o katkıyı sağlamıyor.

Baros ve Elmander ikilisi, Fenerbahçe'yi sahaya hapsetmede çok etkili oldu. Elmander'in maç boyunca orta sahaya katkılarını da düşündüğümüzde, hem orta alanı ciddi anlamda güçlendirdi hem de rakip savunmanın pas yapmasına bile izin vermedi.

Neyse işin taktik tekniğini başkaları daha iyi bilir. Karşılaşmanın 21. dakikasında Galatasaray'ın kullandığı bir korner atışında Emre ve Volkan'ı göz göze gelirken gördük. Emre kafasını iki yana salladı ve Volkan'a bir şey söyledi. Ne yazık ki, söylediği şeyi anlayamadım ama surat ifadeleri teslimiyetin golden çok önce geldiğini belgeler vaziyettiydi.

Benim yaşım 36, farklı biten pek çok derbi izledim ama hiçbirinde, rakibin bu denli edilgen hale getirildiği ve daha 20. dakikada skoru 5-0'a taşıyabilecek bir oyun görmedim. "Bu güneşe kar dayanmaz" derler ya, hah işte o hesap, güneş yüzünü gösterdikçe, kar biraz daha eridi, en nihayetinde Eboue ile noktalandı.

Elmander'in attığı ikinci gol, tipik Bilica hatasıydı. Bilica kalibresindeki bir adamın Fenerbahçe'da forma giyiyor olmasının elbet bir açıklaması vardır ama ben Elmander'e değineceğim.

Böyle adamlar vardır, sessiz sedasız gelir. Beklenti yüksek olmaz, bonservisi beleşe gelmiş, hatta sezon başında çok da istenmeye istenmeye alınmış. Sezon başında kime sorsan Baros'un yanına gelecek süper star bir adamla birlikte ancak 3. adam olabilirdi ama o 'adam'lığını gösterip, bir futbolcu sahada nasıl ter akıtmalı, her maç örnek sunuyor bizlere. Gol kaçırmıyor mu? Elbet kaçırıyor hatta saç-baş yolduruyor ama izlerken insana "Ulan her şeyini sahaya yansıttı" dedirtiyor.

Biz senelerdir, 'yıldız' alıp, sonra 3-5 maç sonra kıçına tekmeyi basıyoruz, çeşitli nedenlerden ötürü. Elmander o açıdan benim adıma, gelebilecek en büyük isimden daha büyük yıldızdır. Sanırım bizim unuttuğumuz, bize yıldız diye yutturulan adamların yanında formasından bir kilo ter akıtacak adamların bu takıma ihtiyacı olduğuydu. Galatasaray'ın Elmander gibi iş ahlâkı yüksek, sahaya varını yoğunu yansıtan adamlara ihtiyacı var. Yeni nesil sözlükçü, twitter'cı tayfanın anlamadığı şey bu. Elbet birkaç tane de fiyakalı adam alınsa fena olmaz ama bir takımda 3-5 yıldız oldu mu, orduevine dönüyor ortalık. Oysa orduevinin emekçileri bambaşka adamlardır, orayı işler hale getiren.

Emre Çolak şaşırttı, böylesi bir performans beklemiyordum, tekrarlanabilir ve sürekli olması durumunda kazanç olur aksi halde, bir maçla sezonu kurtarır ama bir gün kendini başka bir takımda bulur.

Sözün özü Galatasaray çok ciddi bir farkı kaçırdı. Üzüldüm mü? Hakikaten zerre üzülmedim. Böyle sahada eze eze yenmek, uzun zamandır özlediğimiz bir tabloydu. 5-1'lik kupa maçı bile böylesi ezici geçmemişti, izleyenler hatırlar.

Haaa, Volkan'ı unuttum mu? Yok unutmadım. Ali Sami Yen'de 90+3'de aklınca taşak geçtiği pozisyonu yıllar geçse de unutmazdım zaten. 30 bin kişiyle taşak geçmişti ya, kazandığı maçta, götüyle top durdurarak.

Bak işte hayat böyledir, götünle top kurtarırsın, gelir adamın biri sikiyle golü atıverir. Ki, herifin seninle dalga geçme gibi bir niyeti de yok. O gün de, söylemiştim, soyunma odasında arkadaşlarına makarasını anlatmıştır, gevrek gevrek sırıtarak.

Gördün mü? Sırıtma sırası başkasına da geliyor. Herifçioğlu daltaşak patlatıyor golü, sen de öyle bakıyorsun mal mal, filelere giden topa. Keser döner sap döner, gün gelir hesap döner canım! Her hesap kapanır elbet, bu da kapandı. Çık sahaya, kimseye ana avrat sövmeden topunu oyna, götünle top durdurmadan. 3 de yesen 5 de kurtarsan, kaleciliğine saygı duyalım. Ama sen saygıyı zerre hak etmiyorsun, defalarca kanıtladın bunu.

Bize de; Fenerbahçe'yi, gönül verenleri aradan sıyırarak, "Götüyle top kurtarana, sikiyle gol atılır" diye taşak geçmek düşüyor.

Taraftar kendi arasında dalgasını geçer ama futbolcu bunu yaptı mı hoş durmuyor. Neyse ki, bizimkisi default bir biçimde yaptı bunu...

Son not: Baros'un çıkarılması büyük hataydı. Çok daha farklı bir maç olabilirdi. O değil de, antu'ya bakasım geldi, hükümet sayesinde kazanmışız ya la biz! Bu herifler toplanıp, bilim-kurgu romanı yazsın acilen. Bunlardaki beyin, kimsede yok çünkü...

Götüyle top kurtarana, sikiyle gol atılır


28 Mart 2010'da "O göt açılır elbet" demiştim.

Götüyle top kurtarana, sikiyle gol attı Melo. O gün bugün Volkancığım. O göte koyarlardı, koydular da...

Bekliyoruz

5 Aralık 2011

Cahit Sıtkı yerine şair aranıyor


Murat Eliboz 21 yaşında, polis kurşunuyla (polis reddetti bu iddiayı, görgü tanıkları ise sakallı biri tarafından vurulduğunu söylüyor ancak başka görgü tanıkları ise polisin gerçek mermi kullandığı konusunda ısrarlı. Metin Göktepe'yi öldüren polislerin 'banktan düştü öldü' savunmasını hatırlayınca polisin bu açıklaması havada kalıyor) üstelik gerçek mermiyle, sırtından vurularak öldürüldü.

Hayata bir şeyler sığdırmak için 21 yaş çok erken. Yaşanamayan, yarım kalan, ne çok şey vardır. Söylenemeyen çok söz, gidilemeyen çok yer...

Van'da üniversite öğrencisi Murat. Okulu depremde yıkılıyor, Diyarbakır'a ailesinin yanına gidiyor. BDP'nin "Buradayım. İrademe sahip çıkıyorum" mitingine katılıyor, engellenen iradesine sahip çıkmak için.

Polis, gaz bombaları ve 'plastik' mermilerle eyleme müdahale ediyor. Yani sahip çıkmak istediği irade yine engelleniyor.

Medya, 21 yaşındaki gencecik bir çocuğun vurulmasını 'Muraz Eliboz korsan eylemde vurularak öldürüldü' diye veriyor. Ölüme meşruiyet kazandırılıyor. Sanki eylem 'korsan' olursa, Murat'ın ölümü haklılık kazanacak.
Öyle ya okuyanlar "Ne işi var korsan eylemde?" diye düşünecek.

"Buradayım" demek için gittiğiniz eylemde, orada olduğunuz için öldürülmek, hem de kalleş bir puşt gibi sırtından vurularak... Ne söylenebilir ki şu duruma.

Öldürüyorlar, sakat bırakıyorlar, hamile kızların karınlarını tekmeliyorlar ve tüm bunlara maruz kalırken, suçlu siz oluyorsunuz.

İstanbul Bahçelievler’de, 2007 yılında 'Yürüyüş' dergisi satarken polis kurşunuyla vurulup felç kalan 19 yaşındaki Ferhat Gerçek ve dört arkadaşına, Emniyet Genel Müdürlüğü, polis aracına verilen 2 bin 242 TL 47 kuruşluk 'hasar' nedeniyle tazminat davası açıldı.

O kadar aşağılık bir düzen ki, gencecik bir çocuğu, hayatı boyunca sakat bırakanlar, üste çıkıp, bir de para istiyor, kamu aracına zarar vermekten.
Öldürüyor, sakat bırakıyor, felç ediyor, çocuğunu düşürüyor ve utanmadan hesap soruyor, dava açıyor.

Ferhat'ı felç bırakan kurşun da, tıpkı Murat'ı öldüren kurşun gibi adressiz. Kimin silahından çıktığı tespit edilememiş!

Olaylar garip bir zincirleme halka içinde. Ferhat felç kaldığı için ona destek vermek üzere basın açıklaması yapan grupta bulunan Engin Çeber da, karakolda ve Metris Cezaevi’nde gördüğü işkenceyle yaşamını yitirdi.

Sokakta, karakolda, cezaevinde gencecik çocuklar öldürülüyor, sakat bırakılıyor. Hep bu gençler suçlu, hep bu gençler hatalı. Öldürülmelerine akla hayale gelmeyecek kılıflar uyduruluyor. Kimse çıkıp "Hangi sebep, ölümü haklı çıkartır?" diye soramıyor bile. Sormak isteyenler için cezaevlerinin kapıları ardına kadar açık.

Üstelik o kapı, saçlarını kazıtan, Lenin okuyan, olmayan örgütlere dahil edilen gençler için açık. Eli kanlı katillere, katliamcılara, dolandırıcılara ise giriş yasak (!)

Depremden bile kurtulabiliyor insanlar ama devletin yeni hizmeti 'ölüm'lerden kurtulamıyor.

Sokaklara çıktıkça; gazla, copla sizi korkutmaya çalışıyorlar. Üstünüze 'terörist' diye bir damga vuruyorlar. Geri adım atmayanları, plastik mermi diye gerçek mermiyle kalleş puştlar gibi sırtından vuruyorlar.

Erdal Eren için TBMM'de ağlamıştı günün başbakanı. Yarının başbakanları da bu gençleri, üç-beş oy için bu gençlerin adını, bir daha ağzına almamak üzere alabilir.

Cahit Sıtkı, "Yaş otuz beş! yolun yarısı eder. Dante gibi ortasındayız ömrün" demiş ya; bu ülkede artık 35 yaş yolun yarısı değil. Bir başka şair yazmalı, bu gençlerin ömürlerinin ortasına bile gelmeden öldürüldüklerini.

Socrates





















2 Aralık 2011

Türk Solu'na, Kürt Kolu girsin!

"Türk, Kürtçe müzik dinlemez-Kürtçe müzik çalan barlara gitmez-Kürtçe konuşulan minibüse binmez-Kürtçe kaset satan dükkandan alışveriş yapmaz."

"Her Türk, alışverişini mutlaka Türkten yapmalıdır. Kürde aktarılan para PKK’ya maddi destek demektir."

"Dersimlilerin torunları, 'neden katletti devlet bizim dedemizi?' diye devletten hesap sormaya kalkıyor. Soykırımdan bahsediyor utanmadan. Bu olsa olsa ayrı bir soysuzluk ve yüzsüzlüktür. Devlet, teröristi, ayaklanmacıyı, haini, alçağı, namussuzu yok etmek için vardır."

Şunları okuyunca dehşete düştüm. Kafatasçılığının vardığı son nokta bu olsa gerek. Türk'ün ne dinlemesi gerektiği, nereden alışveriş yapması gerektiğini direkt olarak anlatmışlar.

Sitelerindeki bazı videoları izledim -izlemeyin hakikaten vakit kaybı-, birtakım yazıları okudum. Hepsinde çok derin ırkçılık izleri var. Bu zihniyetin isminde 'Sol' ibaresi olması daha da rahatsız edici. Che, Deniz Gezmiş gibi bazı isimleri kullanmaları ise utanç verici.

Böylesi düşünceleri olan ve söylemlerde bulunan insanları, herhangi bir şekilde anlamaya çalışmak bile mümkün değil. Salt nefretle açıklayamıyorsun, "Her Türk, alışverişini mutlaka Türkten yapmalıdır" söylemini.

Bu mide bulandırıcı fikrin, geniş kitleler tarafından savunulduğunu düşündükçe karabasanlar üstüme üstüme geliyor sanki.

Düşünsenize, bakkala giriyorsunuz, etrafı süzüyorsunuz, Kürt olduğuna dair kanıt arıyorsunuz ve "Pardon, birader memleket nere?" diye soruyorsunuz. Bakkaldaki eleman "Malatya" diye yanıt veriyor. Vay amına koyayım, çıkmaza gel şimdi. Herif Kürt mü, Türk mü belli değil. Sigaranız bitmiş, acilen sigara içmeniz gerekiyor ama bilmiyorsunuz. Sonra devam ediyorsunuz.

-Malatya mı? Malatya'nın neresi?
- Akçadağ
- Akçadağ mı? (kafasını kaşıyıp düşünüyor). Dayı Kürtçe biliyor musun?
- Biliyorum.

Hah! Taşağa bağladın mı? Etrafta bakkalda yok, sigara krizi gelmiş ama bakkal Kürtçe biliyor. Kuvvetle muhtemel de Kürt.

- En yakın bakkal nerede?
- Buraların tek bakkalı benim.
- Nasıl yani? Başka bakkal yok mu?
- Yok. Ne istiyorsan al işte buradan.
- Ben Türk Solu'ndan geliyorum. Kürt'ten alışveriş yapamam ama.
- Evladım rahatsız mısın sen? Kürtsem Kürdüm, ne olacak, al işte.
- Biz Kürt'ten alışveriş yapmıyoruz.
- Niye?
- Türkiye'de 'Kürt istilası' var. Biz Türk Solu olarak, Kürtlerden bir şey almıyoruz.
- Nasıl belirliyorsunuz peki?
- Soruyoruz işte, sana sorduğum gibi.
- Ben Kürtçe biliyorum ama Kürt değilim ki.
- Ciddi misin? O zaman, bir paket Samsun.
- Al bakalım.

Eleman daha bakkaldan çıkmadan, pakedi yırtar, sigarayı alelacele yakar. Derin bir nefes çeker, bakkal çıkar arkasından seslenir, "Lan Türk Solu! Bütün sigaraları paketlerinden çıkartıp, taşaklarımıza sürüyoruz. Kürdüz ya biz."

Heriflerde öyle bir kafa yapısı var ki -gerçi kafa yok- Ermenilere, Kürtlere, çatır çatır saydırıyorlar. Hayır, eleştirirsin eyvallah ama bu başka bir şey. Bir halkı; terörist, istilacı, bölücü olarak kabul etmek insana dehşet veriyor.

Şu zihniyetin, Maraş'ta, Çorum'da insanların evlerine çarpı atarak ava çıkmalarından, katliam yapmalarından hiçbir farkı yok.

Yazdıklarını okuyun lütfen, tabii tahammül edebilirseniz.

1- Her Türk, alışverişini mutlaka Türkten yapmalıdır. Kürde aktarılan para PKK’ya maddi destek demektir. Türk, bu maddi desteği kesmezse, hem Türklerin mali gücü olmayacaktır, hem de Kürdün altında ezilecektir

2- Her Türk, Türkçe konuşmalıdır. Bunu da İstanbul şivesi ile konuşmalıdır. Dil varsa millet vardır. Ancak şehri istila eden Kürtler kendi dillerini hakim kılmaktadır. Bunlarla temas içinde Türkler de şivelerini bozmakta, Türkçe konuşsa bile adeta Kürt şivesiyle Türkçe konuşmaktadır.

TV’lerdeki Kürt dizilerinin, Kürt müziğinin, her adım başı Kürtçe müzik çalan barların, kasetçilerin, minibüslerin ortasına düşen Türk ister istemez lisanını yitirmektedir.

Buna direnmek için:

Türk, Kürt dizisi izlemez.
Kürtçe müzik dinlemez.
Kürtçe müzik çalan barlara gitmez.
Kürtçe konuşulan minibüse binmez.
Kürtçe kaset satan dükkandan alışveriş yapmaz.

3- Türk, ancak modern şehir hayatında kendini ifade edebilir. Türk medeniyeti, köyden gelen etkilere kapatılmalıdır. Köy, her halükarda Kürtçülüğün yaşam alanıdır.

Yıllarca İstanbul’da Sivaslı, Erzincanlı, Malatyalı, Tokatlı Alevi kitlenin yarattığı köy ortamı, Kürtçülüğü güçlendirmiştir. Türk’ü saza mahkum eden köylü kafası, bugün şehirleri Kürt kültürüne teslim etmiştir.

4- Türkler, yemeklerine sahip çıkmalıdır. Türk’ün damak tadı, Kürt yemekleri ile yer değiştirmektedir. Türk’ü kebaba, lahmacuna mahkum eden anlayışla mücadele edilmelidir. Yemek, kültür savaşının bir parçasıdır. Mc Donaldslar ne kadar tehlikeli ise Kürt mutfağı da o kadar tehlikelidir.

Başka kültürlerin yemeklerini yiyen kültürler asimile olur. O nedenle Türk, Türk mutfağına sahip çıkmalı, başka şeyler yememelidir.

5- Her şeyden önce Türk üremelidir. Artan her bir Türk bebesi, bizi Ergenokan’dan çıkartacak bir kurtarıcıdır.


Köylü olmak boktan, Kürt olmak iğrenç, lahmacun ve kebap savaş aracı, saz çalmak mide bulandırıcı...

Kafaya bak, hastalıklı fikirlere bak. "Her fikre saygı duyacaksın" türünden zırvalara inanmadığım için, bu arkadaşlara rahatlıkla, Türk Solu'na, Kürt Kolu girsin diyorum...

Tişörtler ayrıca şık, dizaynları harikulade ve sudan ucuz. Üstelik kâr amacı da gütmüyor. Hep birlikte koşalım, kapışalım, alalım.

Herifler Beyaz Türk kavramını, Saydam Türk'e çevirmiş. Lahmacun, kebap, saz kâbusları olmuş. Acilen beyin nakli yapılmalı.

Solmuş. Kafatası faşistleri, sizi sol yanınızdan siksinler e mi?

30 Kasım 2011

1000 gündür zalimliğin kitabı yazılıyor


1000 gündür yargılanıyor, tecrit altında cezaevinde yaşamaya çalışıyor.

Tecavüzcüler, katiller ellerini kollarını sallaya sallaya toplumun içine karışırken, Mustafa Balbay, sadece ve sadece yargılanıyor 1000 günden bu yana.

Yazmak gelmiyor içimden. Böylesi bir haksızlığa, insan hakkı ihlaline, yaşam hakkına tecavüze ne denir bilmiyorum.

Oturun ve sadece bine kadar sayın. Sonunu getirebilecek misiniz acaba? 1000 günden söz ediyorum. Bir insanın hayatından çalınan bu süre, asla ve asla geri gelmeyecek.

Hak-hukuk-insan hakları-demokrasi gak guk diye geçiyor günler. Bu aşağılık sürece karşı hiçbir şey yapılamıyor.

4 ay cezaevinde yatan Başbakan Erdoğan, üniversitede iki saat gözaltına alınan devrimcilik oynayan genç gibi bunu bir kahramanlık edebiyatı olarak anlatıyor. Peki ya Mustafa Balbay ne yapsın o zaman? Ne anlatsın?

Onlarca kişiyi domuz bağıyla öldürenler ellerini kollarını sallayarak aramıza karıştı, insanları diri diri yakanlar ceza bile almadan dışarıda dolaşmaya başladı, milyonlarca Euro dolandıranlar el çabukluğu marifetiyle dışarıya çıkartıldı ama Mustafa Balbay, 1000 gündür cezaevinde.

3.5 yıldır toplanamayan delilleri karartabilir diye bir insanın hayatını çalmak ne vicdana ne de hukuka sığar.

Açık açık sistemle hesaplaşma peşindeler. Yerine getirmek istedikleri sistem, varolan sistemden daha kokuşmuş, daha boktan bir düzeni getirmeye çalışıyorlar.

Biz mi ne yapıyoruz? Şike diye yeri göğü inletenler, sokaklara çıkanlar, Mustafa Balbay için iki mesajla elinden geleni yaptığını sanıyor. Televizyonlarda, gazetelerde her gün çarşaf çarşaf şu konu konuşuluyor, tartışılıyor.
Ama kendisine gazeteciyim diye etiket basan, journalist sıfatıyla ortalarda caka satanlar, Mustafa Balbay için kılını bile kıpırdatmıyor. Kendi 'meslektaş'larına sahip çıkamayan insanlar, 'yanındayız' diye, haybeden delikanlılık yapıyor.

Hüseyin Üzmez olmak varmış bu hayatta. İnsan öldür, çocuk yaşta bir kıza tecavüz et, rahat rahat televizyonlara çık, sokakları arşınla.

Bir gazeteci 1000 gündür içerideyse sikerim öyle demokrasiyi, sikerim öyle insan hakkını.

Gary Speed






















26 Kasım 2011

Sevimsizleşmeyelim mümkünse


Galatasaray'ın saatli bombası Engin, gayet güzel oynadığı maçta, Elmander'in kırmızı karttan sonraki "Aptal mısın?" tepkisini haklı çıkartırcasına, gerçekten de aptalca bir kırmızı kart gördü. Oysa sezon başındaki soru işaretlerini silmişken, sahada pozitif futbol sergilerken, böylesi saçmasapan bir hareketle takımı 10 kişi bırakmak, "Acaba ne zaman, ne yapacak da, takımı eksik bırakacak?" diye, yok olan soru işaretlerini yeniden yerine getiriyor.

Sezonun 12. maçına geldik, kimse kusura bakmasın ama bir maç dışında bu takımın nasıl oynadığını halen çözebilmiş değilim. Haa, bu benim kısıtlı futbol bilgimden de kaynaklanıyor olabilir ancak kanatları çalışmayan, orta sahada çok ama çok basit pas hataları yapan, sadece defansıyla ayakta kalmaya çabalayan bir takım görüntüsü çiziyoruz.

Tamam eksik gedik mevcut ama yedek kulübesine baktığımda, maçı çevirebilecek, girdiğinde durumu başka bir hale getirecek Sercan'dan başka tek bir oyuncu bile yok. Orta sahayı Ayhan'dan başka tutabilecek adam yok, yedek kulübesinde. Servet, Aydın, gibi adamlar hakikaten 'kulübe'ye çeviriyor yedek bankını.

Bilmiyorum, ben mi çok karamsarım ama şu takımın doyurucu bir futbol izlettirdiğine bir yıldan fazla bir zamandır rastlamadım. Bir-iki maçlık anlık patlamalar dışında, hafızamda hep kekremsi bir tat var. Hep bir umut, hep bir beklenti içinde bekliyoruz.

Kırmızı kartlar konusunda Engin'in hareketinde tartışılır bir yan bulunacağını sanmıyorum. Elmander'in pozisyonu da, iyi niyet ya da kötü niyet ama o da kırmızı kart. Hayrettin'in arkadan aşil tendonuna basıyor, o noktadan sonra niyetin ne olduğundan bağımsız kural devreye giriyor ve kural da kırmızı kartı gerektiriyor.

Fakat sezon başında Fatih Terim'in gelmesiyle birlikte içimdeki endişeler de hafif hafif yerini korkuya bırakıyor. Şimdi tam bu noktada "Sen zaten Terim'i sevmiyordun" demesin kimse. Tamam eyvallah, her takımda bu tip şeyler oluyor da, arkadaş ben içime sindiremiyorum Galatasaray forması giyen adamın, kendisini hiçbir sebep yokken, yere bırakmasını. Baros'un penaltıdan önceki pozisyonu, Ayhan'ın son dakikalarda kendini yere bırakması, sevimsiz bir takım izlenimi yaratıyor ben de. Hele hele Engin'in pozisyonu da aynı maçta olunca, hadisenin bokunun çıkmasına ramak kalıyor.

Takım oyunlarında, teknik direktör, hoca, bok-püsür neyse işte, bu adamların karakterlerinin takıma yansıması doğal bir durum ancak o adam Fatih Terim olunca hadise garip bir hal alıyor.

İsteyen kızsım isteyen darılsın da, milli takıma kadar yükselmiş Fatih Akyel, Emre Belözoğlu gibi adamlara bakınca, iş daha çetrefilli bir hal alıyor. Elbet güzel çocuklar da yetişti ama tepe noktaya gelen futbolculardan söz ediyorum.

Tamam futbolcu dediğin kendini atar da, sahtekârlık da yapar anlıyorum ama bunlar minimum noktada olursa çekilir yoksa sahada sevimsiz bir takım seyrederiz.

Taraftar gözlüğünü çıkartmakta fayda var bazı durumlarda, benim bugün izlediğim takım, futbolunun dışında cidden sevimsizdi.

İçine sıçılmış, dışına sıvanmış bu ligde futbol filan oynanmıyor. Ülke sınırlarında sadece Trabzonspor'un Şampiyonlar Ligi maçlarından zevk alıyorum. Hoş, onda da ülke sınırlarından takımlar bulaşıyor.

Küfür etmeyin lan okuyunca. Çok küfür yedim şu son 3 haftadır, edenin de ağzını yüzünü sikeyim...

Fotoğraf: ntvspor.net

24 Kasım 2011

Solculuk oyunu çok tutar


Baştan belirteyim, günah filan çıkartmıyorum, şu noktadan sonra hakikaten umrumda değil. Haaa, umrumda değilse neden yazıyorum, ehh onu da okudukça göreceksiniz.

Şimdi, hadiseye girişi yapalım önce. Burada pek çok kez yazdık mı "İnsanlar hata yapar" diye, yazdık tabii.
Bir yazı yazmışım, yazıyı maça giden bir kişinin söyledikleri üstüne kurmuşum. O kişi dışında bir de gazeteciyle konuşmuşum, o da benzer şeyler söyleyince, girişmişim. İlk kez girişmiyorum, bilmeyen tanımayan olsa, 'hadi neyse' diyeceğim. Haaa, boku iki kişi üstüne atıp da sıyrılmaya çabalamıyorum da.

Neyse sonraki süreçte, hadise bir linç halini aldı. "Vaaaaay yanlış tanımışız", "Şerefsizzzz", "Seni sikeyim" diye, önüne gelen saydırıyor, laf ediyor. 'Ercan Saatçi' diyen mi ararsın, 'Selçuk Yula' mı?

Bunları söyleyen adamların alayı kendisini 'sosyalist', 'anarşist' olarak nitelendiren tipler.

Bu adamların yazdıklarına bak; ifade özgürlüğünü savunur, ülkedeki yargısız infazlara ağzına geleni söyler, toplumdaki linçlere karşı durur.

Teoriyle, pratik arasındaki sorun tam olarak bu oluyor. Klavye başında solculuk oynamak, güzel hoş, kıyak! İki tane fiyakalı laf edince, iki olaya karşı duruş sergileyince çooooooook büyük adam oluyorsun. Peki bunun hayatta karşılığı var mı? İşte hayattaki karşılığı çok zaman olmuyor. Bu ülkede, kendine solcu sıfatı alan insanların pek çoğunda bu vardır. Solculuk, anarşistlik aykırı olma durumu, bu ülkede, kendini boktan toplumdan sıyırmanın aracı.

Hadisenin bir de "yanlış tanımışız" boyutu var ki, o ayrı komedi. Ulan, sen beni nereden tanıyorsun? En nihayetinde, benim sana, kendimi tanıttığım kadarını biliyorsun. Ben de, seni o kadar biliyorum çünkü. O da, bendeki yüzde 5'e denk gelmiyor. Hakkımda bir bok bilmeden önce acayip bir yere konumlandırıyorsun. Üstelik her seferinde 'böyle şeyler söylemeyin' demişim. Sonra tek yazı üstünden "Şerefsiz, soytarı" gibi şeyler söylüyorsun.
Sen 'adam' tahlilini 2 günde yapıp tepeye bir yere asıp, sonra bir günde yerin dibine sokuyorsan, otur bir soluklan, nefes al kendine gel.

Ben, senin verdiğin "adamın dibi" payesini sırtımda taşımadığım için gayet rahatım. Anlık gaza gelme seanslarından birine denk gelip, böyle bir şey söylediğin adama, sonra yine anlık benzer bir seans sırasında "şerefsiz" demek ne kolay!

Lan oğlum, hayat boyunca ne büyük hatalar yapacaksınız, ne saçma sapan şeyler gelecek karşınıza farkında bile değilsiniz. Takım nedir, taraftar grubu nedir? Hayatını bunun üstüne kurgulayan insan olur mu hiç?
Tribün ne arkadaş! Şurada Ultraslan'a yönelik şeylerden destan olur destan. Heriflere ağzıma geleni söyledim, derdim Beşiktaş'ın, Fenerbahçe'nin taraftar grubu değil ki. Hiçbirinin birbirinden farkı yok derken, söz ettiğim şey bu zaten.
Bak benim abim, alayınız daha portakal bahçelerine düşmeden, o Beşiktaş tribünlerindeydi. Malatya'dan Denizli'ye, Trabzon'dan Antalya'ya kadar gitmediği deplasman yoktu. İnönü'de geceler, polisle, deplasman taraftarıyla çatışır v.s. v.s.
Neyse, git şimdi konuş bakalım, tribün neymiş, taraftar neymiş. Bir anlamı var mı acaba bunların.

Farklılığı bulacakmışım. Ulan neyin farkını bulmaya çalışayım. Yaptığı iyi şeyi alkışlarken, boktanlığı söylemeyecek miyiz? Alkış mı tutacağız ota boka. İyi o zaman, eleştirdiğin iktidarı, alkışa tut, iyi bir icraatten sonra. Ya da sürekli bok attığın polis, bir yangından çocuk kurtardığında, bütün polis teşkilatına şükranlarını sun.
Bak, böyle söyleyince de, "İkisi aynı şey mi?" oluyor. İkisi de ayrı birader. Sen kendini ne zaman eleştirdin yanıtlasana?

Diyelim ki, yazdığım şey için özür dilemedim, fikrimde ısrar ettim, lan hani ifade özgürlüğü? Götünüzü yırtıyorsunuz ya, sağda solda ifade özgürlüğü diye. Davranış tipik erk davranışı, "Özgürlüklerin deeeeee, sınırı vardır" değil mi? Kendin isterken, sınırsız özgürlük, dibine kadar ifade özgürlüğü ama başkasına geldi mi "Hoooooop dur orada bakalım" diye seti çekiver.

Bir de, direkt bana hiçbir şey söylemeden, çaktırmadan laf sokmaya çalışanlar var ki, onların durumu daha feci. Her boku bildiğini zanneden, herkese üstten bakan, tepeden perdeyle konuşan, "Benim yorumum üstüne yorum olmaz" tadında, konuşan arkadaşlar var ya. Oğlum, bu sendeki ego var ya, onu yaşamın içinde sikecekler, haberin yok. İş hayatına başlayacaksın yarın öbür gün. Patrondu, müdürdü, amirdi; o sendeki egonun tillahını sikecek. Sende ne ego kalacak, ne bir şey. Şimdi attığın naraları düşündükçe, kendi içinde ezileceksin, büzüleceksin, küçülüp küçülüp, pantolonun demir para cebine kadar inecek o ego.
Bana ego üstünden laf söylüyor eleman, tanımadığın adam hakkında ancak o kadar yorum yaparsın; her durumda söylenen ezbere kelimelerle. Hayır, adama söylediği için kızmıyorum, tanımadığı bir adam hakkında atıp tuttuğu için kızıyorum. Beni tanı, aynı şeyleri söyle, başımın üstünde yerin var. Ama hakkımda bir bok bildiğin yok be arkadaş.

Uzattıkça uzattım, üstüne daha çok şey yazılır ya neyse. Galatasaray'ından, Fenerbahçesi'ne, Beşiktaş'ından Trabzonspor'una kadar futbolun da, taraftarlığın da, taraftar gruplarını da topunun alayını sikeyim.

Benim masada içtiğim bir kadeh rakının, sohbetin değerini hiçbir şey tutamaz. Adamla bir dilim ekmeği, masaya gelen tabaktaki balığı paylaşmışım. O istediğini söylesin yine, diğeri "şerefsizin ağa babası", "sarayın soytarısı" desin, hakikaten umrumda değil. Şimdi okuyan içinden "Hassiktir lan!" diyecek de, bir zaman gelince, bunların ne sikko, ne hikâye şeyler olduğunu göreceksiniz.

Bu kadar okuduktan sonra "Herif hâlâ kendini savunmaya çalışıyor" diye düşünen varsa da, beynine sokayım.

Alayınız, içinde bulunmaktan şikâyet ettiğiniz toplumun aynası gibi. İlk taşı kimin attığının ve neden attığının önemi yok. Eline taş geçen fırlatıyor. Devam lan devam! Belki o zaman biraz daha farklı olduğunuzu sanarsınız.

Not: Bir kişiye hitaben de yazılmadı ama elbet hedef aldığı kişiler de vardır.