17 Şubat 2015

'Sesiniz çok yüksek çıkıyor, biliyorum ki, bir suçluluk psikolojisinin gereğidir'


İktidarda ve ruhunu birkaç kuruş için satmış kalemleri, büyük panikte. Paniğin sebebi bir genç kız cinayetinden sonra, toplumda çıkan sese kayıtsız kalamamak. Çünkü eğer kayıtsız kalırlarsa, kendileri açısından en geniş kitlede olan kadınlar avuçlarından kayıp gidecek.

O yüzden, sesleri herkesten yüksek çıkmaya çalışıyor, olayın Müslümanlık'la ilgisi olmadığını anlatmaya çalışıyorlar, Özgecan Aslan cinayeti ve sonrasında yaşadığımız "En yüksek benim sesim çıktı, en çok ben tepki gösterdim" oyununa, ilk sıradan bilet kapma çabasındalar.

Oysa eğer aptal değilsek ve 13 yıl boyunca, toplumun her kesiminden kadınları; nasıl hedef tahtasına koyduklarını, nasıl aşağıladıklarını, nasıl küçümsediklerini hatırlarız.

Daha bir yıl önce Twitter'ın baş belası olduğunu söyleyip, 'Twitter falan hepsinin kökünü kazıyacağız" diyen ülkenin başındaki zat, bugün aynı mecradan "Kadını korumasız, aciz görerek ona şiddet uygulayan her kim olursa olsun alçaktır, zavallıdır" diyebililiyor.

Peki aynı zatın "Erkekle kadın eşit olamaz, fıtrata ters" demesini unuttuk mu?
"Bir tane kadın mıdır, kız mıdır bilemem" demesini hatırlıyor muyuz?
"Kadına şiddet abartılıyor" dediğini,
Kadın dernekleri toplantısında "Ben zaten kadın erkek eşitliğine inanmıyorum" demesini,
Münevver Karabulut için söylediği, "Kendi başına bırakılan ya davulcuya ya zurnacıya. Davulcu, zurnacı kızmasın. Bununla ne demek istediğimi anlıyorsunuz" sözlerini
2006 yılında AKP Çankırı Milletvekili Hikmet Özdemir'in TBMM’de "Kadınların cehennemlik olduğunu ancak kocasına itaat ederse cennete gidebileceğine" dair dağıttığı broşürü,
Orman ve Çevre Bakanı  Veysel Eroğlu'nun, kendisinden iş isteyen kadınlara "Evdeki işler yetmiyor mu?" karşılığını,
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek'in "Anası tecavüze uğruyorsa neden çocuk ölsün" dediğini,
AKP Ünye Tanıtım ve Medya Başkanı sosyal medya üzerinden başı açık kadınlara yönelik olarak, "Örtüsüz kadın perdesiz eve benzer. Perdesiz ev ya satılıktır ya da kiralıktır" iğrençliğini,
Dönemin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı, şimdinin Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Fatma Şahin'in, "Medya olayları abartıyor. Kadına yönelik şiddet algıda seçicilik" dediğini,
Devlet Bakanı Mehmet Şimşek'in, "Kadınlar iş aradığı için işsizlik yüksek" saptamasını,
Dönemin Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül'ün, "Türk kadını evinin süsüdür, erkeğinin şerefidir" dediğini,
AKP Tokat Milletvekili Zeyid Aslan'ın kadın gazetecilere bacak arasını göstererek, "Ben de sizin bacak aranızı çeksem" demesini,
AKP İl Genel Meclisi Üyesi Erhan Ekmekçi'nin "Kızlarımız okuyor ama bu seferde erkeklerimizi evlendirecek kız bulamıyoruz" demecini,
AKP Milletvekili ve İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Ayhan Sefer Üstün'ün, "Tecavüzcü, kürtaj yaptıran tecavüz kurbanından daha masum" söylemini,
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç'ın, "Kadın ise, iffetli olacak. Herkesin içerisinde kahkaha atmayacak" demesini.

Bunların hepsini unuttuk mu? Kadını sürekli aşağılayan, aciz bir varlık olduğunu, erkeğine itaat etmesini söyleyen, kendi bedeni hakkındaki kararları almasının tecavüzcüden daha büyük suç olduğunu öğütleyen, hor görülen, kendi yarattıkları namus ve iffet kavramlarıyla test edilen canlı türü olduğunu sürekli kafasına vura vura söylemelerini hep unuttuk yani!

Bugün çıkıp, "İyi hal indirimi verilmeyecek""En ağır cezayı alacak""Bu davanın takipçisiyiz" sözlerinin hepsi toplumun gösterdiği topyekûn tepki karşısında verilmiş sahte kabadayılık örneğinden başka bir şey değildir.

Bu konuda samimi olsalardı, Bingöl'de 16 yaşındaki bir kıza 5 uzman çavuş tecavüz ederken, serbest bırakılmalarına karşı da duruş gösterirlerdi,

Sakarya'da 2'si polis, 34 kişinin tecavüz ettiği N.Ç. davasında polislerin sorgularının ardından serbest bırakılmalarına tepki gösterirlerdi,

Amasya İl Özel İdare Müdürü'nün 13 yaşındaki ufacık kızla birlikte olmak için para vermesini, o kıza defalarca tecavüz etmesine de ses çıkartırlardı,

Siirt'te Gazi İlköğretim Okulu'nda, ikisi kardeş 4 kız çocuğunun tecavüze uğradığı haber yapılınca, dönemin Siirt Valisi şimdinin Kırşehir Valisi Necati Şentürk'ün gazetecilere,"Bu olayı neden haber yaptınız?" dediği anda görevden alırlardı.

Şimdi ağızlarından köpük çıka çıka "Hesap soracağız" diyenler, bu olaylar karşısında tek kelime bile etmedi, hatta olayların medya tarafından abartıldığını söyleyerek, günah keçisi olarak medyayı ilan ettiler. Çünkü iktidarlarının bekası, ufacık kızların 39 kişinin tecavüzüne uğraması, şerefsiz bir polisin 13 yaşındaki kıza tecavüz etmesinden ya da neredeyse herkes tarafından tecavüze uğrayan bir genç kızdan çok daha önemli.

Yeter ki, bu hırsızlık düzeni devam etsin, bütün istekleri bu.

En acısı, bugün besledikleri bazı kadın kalemşörlerin, bu zihniyeti cansiparane savunmaları. Yazdıkça batıyorlar, çırpındıkça içinde bulundukları bok çukurunda biraz daha kirleniyorlar. Sadece sussalar bile, daha onurlu, şerefli ve haysiyetli davranmış olurlar ama onlar boka bezenmek için yarış içindeler.

Ne demişti, bugün ülkenin başında bulunan zat, "Sesin çok yüksek çıkıyor. Biliyorum ki, sesinin bu kadar çok yüksek çıkması, bir suçluluk psikolojisinin gereğidir."

İşte tam da bu yüzden bugün sesleri çok yüksek çıkıyor. Çünkü hepsi bir suçluluk psikolojisi içinde.

Cümleyi şöyle tamamlamıştı; "Öldürmeye gelince siz öldürmeyi iyi bilirsiniz."

Evet, öldürmeye gelince, siz öldürmeyi iyi bilirsiniz...

Ve evet haklısın, "Kadını korumasız, aciz görerek ona şiddet uygulayan her kim olursa olsun alçaktır, zavallıdır."

Sizler de alçak ve zavallılarsınız...

15 Şubat 2015

Kendinize gelmek için neyi bekliyorsunuz acaba?

Bu yaşanan ahlaksızlığın ve iğrenç toplumun keşke bir sorumlusu olsa da, yargılayıversek ve her şey bitiverse. Oysa dün yaşadıklarımız, bugün yaşadıklarımız, 10 yıl önce yaşadıklarımızın ya da 40 yıl önce yaşadıklarımızın sorumlusu; sensin, benim, annen, baban, teyzen, mahalledeki bakkalın, okuldaki sıra arkadaşın, otobüste yan yana gittiğin tanımadığın adam ve daha milyonlarcası...

Çünkü bize hep susmak öğretildi, büyüklerine karşı gelmemek, evde ailene, okulda öğretmenine, işyerinde müdürüne, patronuna karşı gelmemek üzere koşullandırıldık hepimiz. Sesini çıkarttığında, haykırmaya çalıştığında hep bir ismin oldu; ya terbiyesizdin, ya küçüktün, ya bölücüydün ya da asiydin. Senin, benim görevim, sana öğretilenler dışında hareket etmemek, sürüyü bozan kara koyun olmamaktı.

Şimdi herkes Özgecan Aslan için timsah gözyaşı döküyor, lanetler okuyor. Zira herkes sesini çıkarttığında bu kez sürüyü bozan kara koyun sen olabilirsin, terbiyesiz sıfatı senin yüzüne yapışabilir. Baktın ki herkes feryat figan bağırıyor, sen daha yüksek sesle bağırıyorsun.

Oysa Özgecan Aslan'dan önce ismini bile hatırlamadığın yüzlerce kadın öldürüldü, taciz edildi, tecavüze uğradı. O gün sesini çıkartmadığın için, bugün sesin daha gür çıkıyor. Çünkü o gün sessiz kaldığın için, için için kendini yiyorsun, eğer bir parça vicdanın varsa.

Münevver paramparça edildiğinde, medyada eski Türk filminden hallice zengin çocuk-fakir kız senaryosu çizildiğinde, "O kızın ne işi var o çocukla?" dedin. Bunu demediysen de,
dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah'ın "E takip etselermiş kızlarını" demelerine sessiz kaldın.

Daha 3 gün önce, TBMM Kadına Yönelik Şiddeti Araştırma Komisyonu üyesi AKP'li Murat Göktürk'ün "Kadınlara bir şey verilmemeli, önce bunu hak etmeliler" lafını da duymamışsındır muhtemelen. Bunu söyleyen adama ülkeyi dar etmek, aklının ucundan bile geçmemiştir.

Neden biliyor musun? O gün sen, Acun'un kanalındaki yarışmadaki kavganın goygoyunu yapıyordun ya da 4 tane dallamanın futbol diye konuştuğu saçma sapan muhabbetlerle ilgileniyordun.

Sözümona bugün herkes Özgecan Aslan'ın vahşice öldürülmesine isyan ediyor. Aptallara taş çıkartacak kurnazlığınızla, sesinizi alabildiğine çıkartıyorsunuz. Bilmem hangi sözlüklerde, hangi sosyal medya platformunda Özgecan fotoğrafları koyup, duyarlılık yarışında bayrağı en önde taşıma gayreti içindesiniz.

Bu ülkede resmi kayıtlara göre, kadın cinayetleri sayısı son 7 yılda %1400 arttı. Bu rakamlar açıklanırken, kimsenin umrunda bile olmadı.

Her dört kadından biri fiziksel, ekonomik, ruhsal, sosyal ve cinsel şiddet mağduruyken, yine kimsenin umrunda olmadı.

2003'te 83, 2004'te 128, 2005'te 317, 2006'da 663, 2007'de 1011, 2008'de ise 806, 2009'da 953 kadın namus adına öldürüldü. Bunların hepsinin katili de erkekti (!)

Hiç umrunda oldu mu? Bu kadar senede binlerce kadın öldürülürken, sen 10 dakika düşündün mü? Bunun için ne yapabilirim dedin mi?

Hayır değil mi?

İşte o yüzden bugün çıkarttığın sesin, eğer "Bugün yeni bir başlangıç" diye çıkartmadıysan, hiç mi hiç önemi yok.

Bak asıl sorun ne aslında biliyor musun?





Bu ve bunun gibi adamları, eğlence diye kendini ciddiye almasını sağlıyorsun. Bu herif için yazılabilecek kelimem yok ama senin için var, çünkü senin umrunda olmasa da, sana değer veriyorum.

Boktan bir muhabiri, bugün televizyon sahibi yapan da sensin, Melih Gökçek gibi bir herifin kanalındaki iğrenç muhabbetleri seyrederek, o herife para kazandıran da sensin, bu yukarıdaki puştun kendini önemsemesini sağlayan da sensin. Çünkü aslında güç senin elinde ama sen elindeki gücü bu herifin almasını sağlıyorsun. İlgilendiğin, konuştuğun, söylediğin, izlediğin her şeyi belirleyen senden başkası değil.

Bu ülkede Özgecan Aslan'ın son olmasını beklemek, iyi niyet değil, dangalaklık düzeyindeki iyi niyetten başka bir şey olamaz.

Her gün yüzlerce kadın tacize uğruyor, dayak yiyor, şiddet görüyor, tecavüz ediliyor. Her şeyde olduğu gibi derin sessizliğimiz, bunları yapanları veya yapacak olanları cesaretlendiriyor. O cesareti sadece devlet ve yönetenleri değil aynı zamanda da biz veriyoruz.

Bir toplumda yaşıyoruz ve o toplumda olan biten her şey bir taraftan bizim sorumluluğumuz. Sen, ben, bu sorumluluktan kaçtıkça, bunlar yaşanmaya devam edecek. Ah'larla vah'larla bu dünyada kazanılmış hiçbir şey yok, olmadı, olmayacak da.

Kimseye ders vermek niyetinde değilim, en başta benim almam gereken dersler var çünkü. Ama bu insan olarak nitelenmeyecek canlılardan sadece birkaç tane yok, milyonlarca var. Bunu kendinde hak gören bir zihniyetle yetiştirilmiş ve şimdi devlet gücüyle bunun pompalandığı bir zamandan geçiyoruz.

Bu devlet öylesine aciz ki, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı, "Çocuklarınıza çoığlık atmayı öğretin" diyor, bugün valisi olan emniyet müdürü "Ee aile de kızlarına sahip çıksaydı" diyor, milletvekili "Kadınlara bir şey verilmemeli, önce bunu hak etmeliler", cumhurbaşkanı "Kadınlar erkeklerle eşit olamaz. Bu doğaya aykırı" diyor.

Dini referans alan ve muhafazakâr toplumun gerekliliğini savunan siyasal erkin kadına bakış açısı bu. Kadın evinde oturmalı, çocuk doğurmalı, eşinin isteklerini yerine getirmeli, uysal olmalı, ses çıkartmamalı, 'edebinle adabınla' giyinmeli, oturmasını kalkmasını bilmeli, dışarıda gezmemeli, geç saatte dışarıda olmamalı vs vs vs vs.... Çünkü kadını bedenine tahakkümden üzerinden inşa edilen bir dinin temsilcisi bu insanlar. Şu yukarıda verilen rakamların, AKP iktidarı döneminde olması büyük bir tesadüf müdür?

Bugün devleti yöneten siyasal erk ve onlar gibi düşünenler için kadına bakış işte budur




Mini eteği giyersen tecavüze uğrarsın, batılı yaşam tarzının sonu ölüm ya da tecavüz olabilir. Ve ölüm veya tecavüz bu yaşam tarzının hak edilişidir. Hak ettiği için öldürülmüştür, hak ettiği için tecavüze uğramıştır.

Size söyleyebileceğim tek şey yaşamınızı gözden geçirin. Okumadığınız onbinlerce kitabı, izlemediğiniz binlerce filmi, tiyatro oyununu, ilgilenmediğiniz onlarca ilgi alanını, hayatlarınızdan parça parça kaçırıyorlar. Ne denli esir olduğunuzun farkına vardığınızda, ömrünüzün akıp gittiğinde anlayacaksınız.

Bu gidiş hayra alamet değil, eziliyoruz, şarküteri dükkânında pastırma dilimler gibi bir toplum kesiliyor. Yapılmamış eylemler için insanlar tutuklanıyor, faşist yasalarla insanlar cezaevinden önce evlere hapsediliyor, sokaklarda içinde bir parça vicdan kalabilen polislere 'sık la sık' diye ense kökünden tuta tuta, hak arayan insanlara böcek muamelesi yapılıyor, gençler öldürülüyor, anneleri yuhalatılıyor, zaten boktan olan bir ülke, daha da boktan bir hale getirilmek için her şey yapılıyor.

Bazen bir tokat yersin ve kendine gelirsin, oysa bizim suratımıza Muhammed Ali hoyratlığında yumruklar savruluyor ama hiçbir şey olmamış gibi hayatımıza devam ediyoruz.


Şu okuduğunuz blog sayfası bile taşınmak zorunda kaldı. Niçin? Birilerinin keyfi istediği için yasaklandı. Öylesi bir dönemden geçiyoruz.

Kendinize gelin lan!

Not: Bu yazdıklarımın hepsini kendime de söyledim.

Not1: Blog bok gibi görünüyor biliyorum, bir ara düzelteceğim...

17 Aralık 2014

3 Temmuz'un tek kazananı Fenerbahçe


16 Aralık akşamı, Star TV ekranlarında 'özel haber' ibaresiyle bir haber yayınlandı. Haberde Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım'ın 3 Temmuz şike operasyonunda görev alan herkesten şikâyetçi olduğu belirtilerek, Aziz Yıldırım'a göre, şike operasyonunun amacının Fenerbahçe ile dönemin Başbakanı olan Recep Tayip Erdoğan’ı karşı karşıya getirmek olduğu belirtiliyor.

3 Temmuz şike sürecinden bu yana duyduğumuz iki temel savunma vardı Fenerbahçeliler tarafından. Biri cemaatin Fenerbahçe'yi ele geçirmek istediği, diğeri ise AKP'nin Fenerbahçe'yi ele geçirmek istediğiydi.

Bunlarla ilgili büyük büyük yazarlarımız çokça yazı kaleme aldılar. Misal Can Dündar, 11-07-2011 tarihinde Milliyet Gazetesi'nde yazdığı köşesinde şunları söylemektedir; "Fenerbahçe’de yaşanan, bir temizlik çalışması değil, bir iktidar çatışmasıdır; dolayısıyla siyasaldır. 2011 seçimlerinin ilk faturaları kesilmeye başlandı. “Bundan sonra ne olur” diye soranlara yukarıda örnekler verdiğim tarihi hatırlamalarını tavsiye ederim. Cevabı orada var. Bu, siyasetteki yapılanmaya paralel bir darbedir. Arkası gelecektir. Her devir olduğu gibi yine eski çerçeveler indirilip yenileri asılacaktır. Top, şimdi iktidarın ayağındadır."

Tayyip Erdoğan'la yavrusu Bilal arasında geçen konuşmalar, "Fenerbahçe'ye operasyon böyle yapıldı" başlığıyla muhalif etiketiyle yayın yapan sitelerde yayınlandı. Oysa görüşmenin içeriğini dinlediğinizde, ortada Bilal'in bir oyu olduğu ve onun gidip kullanılması gerektiği ve şike sürecinde Platini'nin 'adı geçen takımları küme düşürün' demesine karşın Tayyip Erdoğan'ın nasıl göğsünü siper edercesine karşı durduğundan başka bir şey yok.

17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonundan sonra işin rengi değişiyor. Çünkü devreye artık devletin Başbakanı tarafından 'paralel yapı' adı verilen ve direkt olarak Fethullah Gülen cemaatini hedef alan bir yapı ortaya konuyor.

Paralel yapı artık her yerde dillendirilmeye başlanmışken, Aziz Yıldırım BBCTürkçe'ye şunları söylüyor: "Yapılan bütün operasyonları cemaat yapmıştır. Paralel devletin kurbanı. Yargıtay kararına kadar olan kısımda evet bunu düşünüyorum. Ama Yargıtay kararını veren hakimlerin paralel devletin adamı mı yoksa Türkiye Cumhuriyeti'nin mi yani bu hükümetin mi adamı olduğuna karar veremiyorum. Ne olduğuna karar veremiyorum."

wsj.com.tr'den Emre Peker'in sorularını yanıtlayan Aziz Yıldırım, "Bütün bu dosyaların arkasında Gülen mi var, böyle mi düşünüyorsunuz?" sorusuna "Bunu ben düşünmüyorum. Bunu Türkiye Cumhuriyeti'nin başbakanı düşünüyor. 17 Aralık'ta yapılan yolsuzluk operasyonundan sonra başbakan çıkarak ÖYM'lerde yapılan bütün davaların kumpas olduğunu söyledi" yanıtı verip, aynı gün ajanslara AKP ile Cemaat'in 11 yıl boyunca birlikte iktidara yürüdüğünü ve wsj.com.tr'ye verdiği röportajda sözlerinin sadece bir camiayı hedef alındığı gibi gösterilmeye çalışıldığını söyleyerek, bir taraftan da cemaatin tüm suçlu olmadığını söylemeye çalışıyor.

Tüm bunlardan anladığımız şu; Aziz Yıldırım her konuşmasında Gülen cemaatini Başbakan'ın 17-25 Aralık sonrası sözlerini adres gösterip açık açık suçlarken, bir taraftan da üstü kapalı biçimde AKP iktidarını suçluyor ama bunu net ifadeler yerine flu açıklamalarla yapıyor.

17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonları sonrası "Şike yaptıysam Fenerbahçe için yaptım. Ben kendim için şike yapmadım" diyen Aziz Yıldırım ve Fenerbahçe yöneticilerinin bugün başka bir rotaya girdikleri ortadadır.

Ne gariptir ki, gözümüzün içine baka baka hırsızlık yapanların da, mahkeme salonlarında savunma verirken 'şike yapmadık' yerine 'ama onlar da yaptı' diyenlerin en büyük şikâyeti usulsüz dinlemeler olmuştur.

İktidardan şikayet edip, "O statta maalesef sayın Cumhurbaşkanı'na da protesto yapıldı" diyenler de aynı camianın, şike savunmasında "Bu kanunun çıkmasında Türk sporunun gerçeklerini görerek çıkması için her türlü desteği veren Sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a teşekkür ediyorum" diyenler de aynı camianın mensupları.

Garip bir süreç yaşandı 3 Temmuz'dan sonra. O güne kadar yapılan bütün operasyonların arkasında duran Cengiz Çandar, Ergun Babahan gibi fanatik yazarlar, Nedim Şener, Ahmet Şık gibi yazarlar ya da Genelkurmay Başkanı cezaevine atıldığında Türkiye'nin bağırsaklarını temizlediği yorumları yapıp, yaşanan hukuksuzlukların hiçbirine ses çıkartmazken, söz konusu Fenerbahçe olunca, bambaşka ruh haline büründüler.

Bugün artık bütün pislikleri, cemaat denen iğrenç oluşumun üstüne yıkmak en geçerli yöntem. Koluna 700 bin dolarlık saat takıp, 34 milyon Euro rüşvet alan adam da cemaati suçluyor, "Şike yaptıysam Fenerbahçe için yaptım" diyen adam da cemaati suçluyor. Ülkenin muktedirlerinin gösterdiği adres değişmediği sürece, bu durum değişim göstermeyecek.

'Bizi ele geçirmek istediler' diyerek, adresi belirsiz mesajlar verenler, artık "O statta maalesef sayın Cumhurbaşkanı'na da protesto yapıldı" cumhurbaşkanlarına sonsuz bağlılıklarını sunuyorlar.

Sürekli Mesut Yılmaz örneği veren Fenerbahçeliler, bugüne dek hep siyasi güce yakın durduğunu kabul etmek zorunda. Bu ülke tarihinde başbakanlığı döneminde bile Fenerbahçe başkanlığını bırakmayanlar, orgenerallerin futbolcu transferine evrak yetiştirmek için jet havalandırması kadar geniş bir yelpazede Fenerbahçe-siyasal erk yakınlığı yaşanmıştır.

Onların deyimiyle 'Sayın Başbakan'ın ricasıyla Suriye'de özel maç yapanlar, Demokrat Parti'den milletvekili yapılan Zeki Rıza Sporel'in, Adnan Menderes'in direktifiyle Fenerbahçe'nin SSCB ile ilişkileri yakınlaştırmak için Fenerbahçe'nin Sovyetlere gönderildiğini hatırlamazlar.

Ya da bugün 'Stadımızı kendimiz yaptık' diye böbürlenenler, Şükrü Saraçoğlu'nun Fenerbahçe başkanlığı ve TC başbakanlığı döneminde Fenerbahçe Stadı'nın satın alınmadığını da bilmezler.

Ülkenin başındaki en büyük bela göreve geldiğinde, "Türkiye'ye yakışan Fenerli başbakan" pankartı açanlar, acaba şu an ne düşünüyordur merak ediyorum.

'Sen böyleydin, ben böyleydim' tartışmasına girmek istemiyorum ama yakın tarihte yaşananlara baktığımızda, cezalandırıldığını düşünenlerin, aslında ödüllendirildiği ortada. Paha biçilemeyen lise arazilerinin peşkeşi, sportif amaçlı verilen tesislerin turistik işletmeye verilmesi, sadece Bursa'da yerel bir gazeteye verilen ilanla yüzmilyonlarca liralık bir spor salonunun bedavaya yapılması, kaçak marina yapılan tesisler gibi pek çok şey, bugün 'bizi ele geçirmeye çalıştılar' dedikleri devlet ve cemaat tarafından Fenerbahçe'ye çekilen peşkeşlerden bazıları.

Kumarda nasıl sadece kasa kazanır kuralı geçerliyse, 3 Temmuz'un tek kazananı da Fenerbahçe olmuştur. AKP iktidarı devam ettiği sürece de kazanmaya devam edeceklerinden emin olun. Daha nice tesisler, şampiyonluklar, 'zaferler' elde edeceklerinden şüpheniz olmasın.

Çünkü bir hırsızın hırsız olup olmadığını başka bir hırsıza soramazsınız. Sorduğunuzda alacağınız yanıt, onun temiz olduğundan başka bir şey değildir. Bu süreçte yaşadığımız şey, hırsızlara kol kanat gerildiğidir, üstelik siyaseten bambaşka yelpazelerde olup, fikren asla anlaşamayan insanların biraraya geldiğini gördük.

Galatasaraylılar için de minik dipnot vereyim, bir süre daha sportif-mali başarı filan beklemesin kimse. Şimdiden herkes kendisini bundan çok daha kötü günlere hazırlasın.

Bu vesileyle Türkiye'ye yakışan Fenerli başbakanın diyenlerin ayrıca sülalesini sikeyim...

16 Aralık 2014

İçinizdeki nefreti sakın söndürmeyin


Türkiye'de yaşıyorsanız ve ruh sağlığınızı halen koruyabiliyorsanız, öncelikle bu arkadaşları canı gönülden tebrik etmek gerekir. Ülkenin geldiği noktada, artık garip diye tabir edilemeyecek şeyler yaşanıyor, 'olmaz' denenler gerçekleşiyor.

Misal bundan 6 yıl önce hanginiz 'Fethullah Gülen ve Erdoğan' arasında bir savaş başlayacağını ve Erdoğan'ın 'İnlerine gireceğiz, inlerine' diye ağzından köpükler saça saça bağıracağını düşünüyorsunuz? Bu soruya 'ben' diye yanıt verenin alnını karışlarım.

Ya da Ahmet Şık tutuklanırken, 'Açıklanamayacak deliller var, gözaltıların gazetecilikle ilgisi yok' manşetine Genel Yayın Yönetmeni olarak imza atan Ekrem Dumanlı'nın ve Zaman gazetesi avanesinin Ahmet Şık'tan helallik isteyeceğini, 'biz senin özgürlüğüne sahip çıkamamıştık' diyeceğini, bırakın düşünmeyi, hanginiz hayal ederdiniz?

Bunu aptal bir iyimserlikle söylemiyorum ama bu devranın döneceğini hep düşündüm ve halen de düşünüyorum.

Tıpkı dün ÇYDD'nin burs verdiği kızların, askerlerle yattığını söyleyecek kadar acımasızca, vicdansızca, ahlaksızca haberler yapanların; 'biz mağduruz' edebiyatıyla basın özgürlüğünden, bireysel hak ve hürriyetlerden söz edenlerin gözaltına alındığı gibi, bir gün elindeki iktidar gücünü olanca hoyratlığıyla kullananların da aynı sonu yaşayacağını düşünüyorum.

Ülkede yapılan atamalara bir bakın. Kimlerin hangi görevlere getirildiğini, paranoyaklığın hangi boyutlara geldiğini iyi göreceksiniz.

PTT Genel Müdürü'nden ya da Kooperatifçilik Genel Müdürü'nden Danıştay üyesi yapmaya çalışmak ya da AKP İstanbul İl Gençlik Kolları Başkanı'nı Anadolu Ajansı'nın başına geçirmek, birileri için çemberin gittikçe daraldığını gösteriyor.

Evet, ülke açısından bakıldığında trajik, distopik gibi görünüyor ama baktığınız tarafı değiştirdiğinizde, aslında ne kadar çaresiz kaldıklarının da bir göstergesidir şu atamalar.

Çünkü çevrelerinde güvenebilecekleri insan sayısı yavaş yavaş azalıyor. Öylesine iğrenç bir sistem kurdular ki, yatağa kafalarını koyduklarında kafalarında sürekli dönüp dolaşan bir şüphe ordusu ile başbaşa kalıyorlar. Devletin en önemli kurumlarına, liyakatla, yeterlilikle değil, sadece ve sadece kendilerine sonsuz biat edebilecek tipleri atamaya başladılar. Bu atamalar, büyük bir çaresizliğin dışavurumundan başka bir şey değil.

Bundan sonra mahalle bakkalından Anayasa Mahkemesi üyesi yapsalar bile zerre şaşırmam, ellerindeki 'insan' stoku azaldı, hatta bitme noktasına geldi.

O yüzdendir ki, bir bakan karşısında soytarılık yapmaktan çekinmeyen, 'indir fermuarı al ağzına' desen, bir saniye bile şüphe etmeyecek ama devran dönünce, 'sıra ben de, fermuarı indirdim al ağzına' diyebilecek türden insanları ülkenin en önemli kurumlarına atamaktan geri durmuyorlar.

Geri sayımın başladığını çok iyi biliyorlar, o yüzden dehlizli saraylar, sonsuz biat eden soytarılar, sözlerinden çıkmayan sanatçı müsveddeleri, sadık medyaya milyonlarca lira akıtıyorlar.

Tahmin edemeyeceğimiz şeyleri birer birer yaşıyoruz, sadece paranın birlikteliğinden oluşan 'güçlü dostluklar', 'stratejik birliktelikler' kumdan kale gibi çöküyor. Bu kumdan kalelerin altında kalanlar bir süre sonra ellerindeki ateş topunu sahiplerine fırlatmaya başlayacak. Herkes kendisini kurtarmak için itiraf edecek şerefsizliğini, ahlaksızlığını. Bu şerefsizliği, Ahmet Şık için 'Biz senin özgürlüğüne sahip çıkamadık, hakkını helal et' diyenlere bakarak görebilirsiniz. Bunun örnekleri çoğalacak. Oturdukları villaları, konakları, şişkin banka hesaplarını, kalemlerini yani şereflerini satarak kazananların, ağlama duvarında sıraya geçtiklerini yaşayacağız.

12 yıllık süreçte kendinden olmayana yaşama şansı vermeyenler, sokaklarda gençleri öldürenler, yalan haberlerle hayat karartanlar, ipe sapa gelmez saçma sapan davalarla can yakanlar, yoksul halkın tepesine basa basa zenginleşenler için bir hesap günü olacak.

O gün kininizi, nefretinizi, hıncınızı sakın ola bastırmayın. İster iki metreden kafasından vurulmuş Ethem'i düşünün, oğlu ölmüş bir anaya miting meydanlarından küfür ettirildiğini düşünün, ister Ergenekon kasası diye cenazesini belediyenin kaldırdığı Kuddusi Okkır'ı düşünün, ister cebinizden çalınan parayla kollarına yüz binlerce liralık saat takanları düşünün, ister Roboski'de üstüne bomba yağdırılan köylüleri düşünün, ister üç kuruş daha fazla kâr için Soma'da öldürülen madencileri düşünün, ister döve döve öldürülen Ali İsmail'i düşünün, ister yerde tekmelenirken bebeğini düşüren üniversite öğrencisi genç kızı düşünün, ister Sivas'ta yakılan insanların davasında zaman aşımı olduğunda 'hayırlı olsun' diyenleri düşünün, ister 36 günlükken Konya'da açlıktan ölen adı bile konulmamış bebeği düşünün, ister Yusuf Yerkel'in tekmesini düşünün, ister cenazesi çuvala konulan minik Muharrem'i düşünün, ister kesilen ağaçları düşünün, ister satılan toprakları düşünün...

Sakın ama sakın, zamanı geldiğinde içinizdeki nefreti söndürmeyin. Zira o nefret, bugün yaşananları söndürebilecek tek şeydir. O gün geldiğinde ben vicdanımı süresiz izne çıkartacağım...

Bu vesileyle o tekme atan ayağın sülalenin amına girsin, orospunun evladı...

Not: Bu yazı az küfürlü oldu ama birkaç güne acayip küfürlü Galatasaray yazısı yazacağım. Küfürleri ona sakladım

11 Kasım 2014

Hakikaten büyük orospu çocuğusunuz



Basketbolla aramdaki şey, babamın dükkânına yakın Spor Sergi Sarayı'yla başladı. O dönemler kılkuyruk gençsin, hayatın varsa yoksa futbol, diğer sporları izlemeyi ihanet gibi sayıyordum. Şimdi düşününce bildiğin sik kafalının tekiymişim, hoş halen öyleyim.

Neyse, babamın Osmanbey'de dükkânı vardı, hafta sonları gelip giderdim, beleş gazoz ve kakao içerdim. Özellikle kakaonun hastasıydım. Sözüm ona babama yardıma gidiyorum, bütün gün gelsin kakao, gitsin gazoz takılırdım. Bir gün bir davetiye geldi, babam 'hadi bugün seni maça götüreyim' dedim. Ben nasıl bir keyifle 'tamam' dedim ama maç dediğini salt futboldan ibaret saydığım için bir basketbol karşılaşması olduğunu öğrendiğimde uğradığım hayal kırıklığını asla unutamam.

'Fenerbahçe ile Galatasaray oynayacak' deyince biraz keyiflendim ama futbol olmadığı için de içim buruk biçimde Spor ve Sergi Sarayı'nın yolunu tuttuk. Fenerbahçeli Halil Dağlı'nın jübile maçıymış. Adam babamın arkadaşıymış. İnanın maç kaç kaç bitti, kim kazandı hatırlamıyorum bile ama acayip zevk aldım basketbol denen oyundan.

Ben bu maçtan sonra artık spor sayfasında sadece futbol okuduğum gazetede basketbol sonuçlarına da bakar oldum. Galatasaray'ın o şahane kadrosunun olduğu yıllar. Dawkins, Michaelle Scarce, Cihat, İzic filan, o kadro işte.

O dönemler maçlar TRT'de Avni Küpeli'nin programı vardı. Hafızam beni yanıltmıyorsa salı akşamları yayınlanırdı. Avni Küpeli'nin o iğrenç anlatımına katlanarak izlerdim.

Çok uzatmayayım, futboldan sonra ilk ağladığım maç, Galatasaray ile Karşıyaka final serisini kaybettiğimiz maçtı. Hiç unutmadığım bir andır, maçı televizyondan izledim, sonra balkona çıkıp hüngür hüngür ağladım.

Sonra senelerce basketbol izlemedim Michael Jordan'ın yeniden dönüşünün ikinci dönemine kadar. O dönem 3 dost bir evde bütün serileri izliyorduk. Jordan bıraktı, ben de izlemeyi bıraktım. (Ya bu kadar değil aslında da kısa tutayım dedim, uykum var amk. Ama söz, bir ara yazarım)

Gel zaman git zaman NTV'de çalıştığım yıllarda maçlar NTV'den yayınlanıyor. Gece çalışıyorum, eve geliyorum, haliyle uyku yok, NBA maçlarını izlemeye başladım. Yeniden izlemeye başlamamın nedeni Kaan Kural oldu. Tek bir kelime bile muabbet etmedim, aynı binada çalışmamıza karşın ama herifin yorumculuğunu çok sevdim. Sadece bir basketbol maçı izlemiyordum, aynı zamanda tonla bilgi sahibi oluyordun. Benim kafamda 'yorumcu nasıl olmalı?' sorusunun yanıtı net olarak Kaan Kural oldu.

Biraz önce Kaan Kural'ın yorumculuğunu bıraktığını okudum şu linkten. Samimi olarak söylüyorum Galatasaraylı olduğundan bu röportajda bilgi sahibi oldum. Fenerbahçeli, Beşiktaşlı ya da Yozgatsikimsporlu (Yozgatlılar eylem yapar amk şimdi) olsa da fark etmezdi, çünkü hayatım boyunca bir adamın hangi takımlı olduğu beni ilgilendirmedi. 20 yaşımdan beri 'iyi insan, kötü insan' gözettim çünkü.

Bu ülkede işini iyi yapanların devri geçti. Kime ne kadar biat ettiğin, bulunduğun camianın ya da ortamın şekline ne kadar girdiğinle daha önemli bir hal almaya başladı iş hayatında ilerleme noktan. Bugün televizyonlarda, gazetelerde, radyolarda gücün karşısında eğilenler, o güce götünü dönenler alabildiğine yürüdü. 10 yıl önce kimsenin ismini bilmediği orospularla, orospu çocukları bugün yalılarda filan oturmaya başladı. Medyanın üstünden silindir gibi geçildi çünkü bugün kaçak saraylarda oturan cumhurbaşkanı 'ya bendensin, ya yok olursun' diye açık açık onlarca kez açıklama yaptı. Halen de yapıyor herif 'bunlara operasyon şart' diye hedef gösteriyor.

Basketbol denilince benim aklıma gelen 2-3 isimden biri Kaan Kural, üstelik benim için en değerli olanı. Şimdi bu adam, sadece ve sadece doğruyu söyledi diye, işsiz bırakılıyor, işsiz bırakmakla da yetinmeyip, birtakım amın feryatları, ufacık kızına bile küfür ediyor.

İktidarla ortak paydası olanlara bir göz gezdirin; kimler olduğuna iyi bakın. Milyon dolarlık 'koca koca!' kulüp yöneticileri bir insanın ekmeği ile gayet rahat oynayabiliyor. Üstelik bunu yaparken, sanki hayatın olağan akışı içindeymişcesine davranıyorlar. Neden? Bir insan kendi bildiği doğruları söylüyor diye. O isim Kaan Kural olmuş, Ahmet Tural olmuş önemi yok. Sürekli bir faşizm muhabbeti dönüyor ya, işte faşizm net olarak budur. Kendinden olmayana yaşama şansı vermemek, onu hayatın içinden silip atmak, yaptığı işten alıkoymak. Faşizm sadece siyasi bir görüş değildir, faşizm kimi zaman kendisini bir gazeteciyi işsiz bırakmak olarak gösterir, kimi zaman kendi gibi düşünmeyen taraftarın kombinesini iptal etmekle olur.

Kaan Kural belki de bu durumdan rahatsız değildir, Kadıköy'de kafes açıyormuş. Muhtemelen kafası çok daha rahat olur, bu iğrenç ortamdan kurtulduğu için. Ama ben rahatsızım, bu ülkede işini doğru düzgün yapan insanların birer birer kapı dışarı edilmesinden, beni işini doğru yapan insanlardan mahrum bırakmalarından rahatsızım. Hatta rahatsızlık bir yana, bu anasını siktiğimin orospu çocuklarına aklıma geldikçe küfür ediyorum. O isim Murat Özaydınlı olmuş, Mahmut Uslu olmuş umrumda bile değil.

Ülkenin, her alanda işini bilmeyen, sadece güçlülerin önünde domalıp götünü siktirmeye hazır yavşaklara bırakılması artık ciddi ciddi öfke nöbetleri geçirmeme sebep oluyor. Üç-beş ezbere alınmış cümle ile, hemen her konuda ahkâm kesen, para için anasını sikenlere 'neden bacımı sikmedin?' diye hayıflanacak tonla insan medyada ama Kaan Kural gibi işini son derece düzgün yapan, bilgili, eğitimli, donanımlı insanlar medyadan silinip atılacak!

Böyle sistemin geçmişini sikeyim, bu sistemi yaratanların da sülalesini sikeyim.

En sinir bozucu olan yanı ne biliyor musun? Bunların hepsini aslında normalmiş gibi gören insanlar. Sanki olması gereken buymuş gibi davranmaya başladı herkes.

Kaan Kural isminin önemi yok, sadece şunu düşün, iyi bir eğitim almışsın, işini iyi yapıyorsun ama birileriin götünü yalamadığın için güçlünün yanında yer almadığın için kıçına tekmeyi vuruyorlar. Bugün o isim Kaan Kural olur, yarın sen olursun. Sıra sana geldiğinde de, bu iğrenç düzene tepki vermediğin için yanında kimseyi bulamazsın. Ya da hayat boyu birilerinin götünü yalamayı içine sindirip, bu yavşaklardan biri olursun.

Bu sessizlik, bu tepkisizlik, mide bulandırıcı bir hal almaya başladı. Birileri sürekli ülkenin onursuzlar hanesine kaydını yaptırıyor.

Okuduğum röportajdan anladığım kadarıyla kendisi pek de istekli değil bu işlere girmeye ama Kaan Kural eğer kusura bakmazsa böyle kabullenmesini de ben kabul etmiyorum. Sikerler öyle işi, şu hayatta keyif aldığımız şeylerin de hepsi elimizden gitmesini de istemiyorum.

Aslında tek tek gibi yaşanan örnekler, koca bir kitle yaratıyor. Bu kitleye her gün yeni isimler ekleniyor. Tüm bu yaşananlar bize şunu söylüyor, "Biat et, biat et, biat et, biat et....."

Onursuzluğu içine sindirenlerin anasını sikeyim, ekmek parası filan diye zırvalayanların ayrıca sülalesini sikeyim. Bu günler er ya da geç bitecek, sonsuza kadar süreceğini sananlar gerizekalının dik alasıdır. O gün, aynaya baktığında kendinle yüzleşebilir misin bilmiyorum.

Bu vesileyle Kaan Kural'ın işsiz kalmasını sağlayan, onu işsiz bırakan kim var kim yok, analı, bacılı, babalı, dayılı sülalesini sikeyim. Hepiniz orospu çocuğusunuz.

Kendinize iyi bakın, bazı durumlar dışında insanlıktan ayrılmayın....

7 Kasım 2014

Filmin sonunu sen yazacaksın


Bazen bardağın dolması için olur olmaz, gelişigüzel, hiç beklenmedik bir şeyler yaşar insan. O bardak aslında dolmak için uzun süredir isyan halindedir ama sen tutarsın kendini, bir umut beklersin.

Ülkede öylesine şeyler yaşıyoruz ki, bardaklarımızdan bırakın damlayı oluk oluk akıyor sular, kabullenmek istemeyişimizden ötürü kendimizi kandırıyoruz.

Son birkaç aydır acayip şeyler yaşıyoruz şu ülkede, aklıma bir çırpıda gelen o kadar çok şey var ki, hangisini en üst sıraya koysam diye düşünüyorum, hepsinin en üstte olması gerektiğini düşünüyorum.

Bin odalı saraylar yapılıyor, madenler işçilere mezar oluyor, insanlar sokakta öldürülüyor, polis devleti denilen olgu kanunen yasalaşıyor, yanı başımızda insanlar katlediliyor, bırakın yaşam tarzımızı içtiğimiz sigaraya bile karışılıyor, işsizlik artıyor, kölelik düzeni denilen kiralık işçi dönemi geliyor, kadın cinayetleri her geçen gün artıyor, sünni faşizmi her geçen gün daha baskın şekilde pompalanıyor, yeşil alanlara tecavüz ediliyor, ülkede tek bir mahkeme kararı uygulanmıyor, saçma sapan bahanelerle insanlara davalar açılıyor, katiller ve hırsızlar elini kolunu sallaya sallaya dolaşıyor, televizyonlarda-gazetelerde birtakım insanlar her türlü soytarılığı yapıyor, medya susuyor, en değerli araziler birilerine peşkeş çekiliyor, ülkenin resmi kolluk güçleri 'yaşasın IŞİD' diye bağırıyor, ülkenin ele avuca gelen en değerli sanatçılarına sansür uygulanıyor, sinema-tiyatro sahneleri kapatılıp yerlerine AVM'ler oteller dikiliyor, en ufak hak arama talepleri bile en ileri faşist ülkelerdeki gibi bastırılıyor.

Daha ne yazayım bilmiyorum, bunların dışında onlarca şey yaşıyoruz ve hepsini sadece izliyoruz. Öylece, oturduğumuz yerde izliyoruz. 3-5 kişi biraraya gelip eylem yapınca oturduğumuz yerden alkışlıyoruz. Katılmak aklımızın ucundan bile geçmiyor.

Farkında mısınız bilmiyorum ama inanılmaz sindirildik. İktidar ve onun yanında yer alan güçler her ne yaparsa yapsın, hiçbirine tepki veremiyoruz, tepki verenlerin yanında olamıyoruz. Üç-beş kelime bir şey yazıp, bir bok yaptığımızı sanıyoruz, hepsi bu.

Oysa şu saydığım şeylerden herhangi biri, gelişmiş bir ülkede yaşansa, ortalığı ayağa kaldırır, bunların sorumluları yerlerinde duramaz. Hoş, bunlardan birine bile cesaret edemezler, başlarına gelecekleri düşündüklerinde.

Benim bardağımı dolduran şey şu video oldu.

Oturup izledim, sonra tekrar izledim ve tekrar, tekrar. Muhtemelen 50'nin kez izlemişimdir. Basit bir sarılma eylemine, insanların tepkisini her izlediğimde dehşete düşüyorum. Söylenenler bende inanılmaz bir etki uyandırıyor ve umutsuzluk duygusu her yanımı kaplıyor.

Bir taraftan, 'aslında böyle umutsuz olman için söyleniyor bu sözler' diyorum ama ülkede olup biten başka şeylere baktığımda, o içimdeki zerre kadar umut da yok oluveriyor.

Bu devlet benim hep bir hayat tarzı dayattı, nasıl yaşamamız, neye inanmamız, neyi alkışlamamız, neye karşı durmaya dair. Bunları çoğu zaman bilinçaltına aşıladı, resmi ideoloji olarak işaret etti, eğitim sisteminde öğretti ama böylesine 'bunları yapmazsan sana yaşama şansı yok' diye dikte etmedi.

Bu ülkede uzun zamandan bu yana adını koymadan 'bizdensen yaşama şansın var, karşıysan yok edilirsin' diye bazen gözümüzün içine sokula sokula, bazen de alenen ağızdan dökülen cümlelerle hayatımızın her alanında ne yapmamız gerektiği emrediliyor.

Bizi sokakta dayakla, işkenceyle, mahkemelerde açtıkları saçma sapan davalarla, sonu gelmeyen tehditlerle, ölümle, hapisle, işsizlikle açlıkla, yoksullukla terbiye ediyorlar ve biz o terbiye sürecinde efendisine sadık köpekler gibi itaat ediyoruz. Sakın birkaç eyleme gidip, iki slogan attınız diye 'yok canım ne ilgisi var, sen kendi adına konuş' filan diye savunmaya kalkışmasın kimse, yaşadıklarımız birebir olarak bunlardan ibaret. Sen de, ben de bu ülkede kurulan sistemin kölesi ve bu iktidarın köpekleriyiz.

Her gün kendimi sorguluyorum, yaptıklarımdan çok yapmadıklarımdan ötürü kendimi sorguluyorum. Tek başıma da olsa 'neden daha fazla direnmiyorsun?', 'neden daha onurlu davranmıyorsun?' diye kendimi suçluyorum. Sadece bu yüzden aynada suratıma daha nadir bakmaya başladım çünkü bu konularda yüzleşmekten korkuyorum.

Umutsuzluk tek umudumuz olmaya başladı ve belki de en kötüsü bu. İtiraf etsek de, etmesek de hepimizin içini kaplayan şey bu duygu. Herkes birisinin ya da birilerinin bu boktan çarka bir demir çubuk sokup bozulmasını bekliyor. Ben senden bekliyorum, sen benden bekliyorsun, öteki bir başkasından... 

Yazının sonunda 'işte şunu yapmalıyız' gibi bir şey bekliyorsan, şu andan itibaren okumayı bırak. Keşke öyle bir fikrim olsaydı da söyleyebilseydim ama ne yazık ki yok. Dedim ya, aslında benim dolu olan bardağım taştı diye, o bardağı boşaltıp bir daha tek damla bile akmaması için ne yapabilirim, onu da bilmiyorum. 

Bildiğim tek şey var, bu köpekliğe daha fazla dayanamıyorum; bana dayatılanlardan bıkıp usandım. Neye inanacağımı, neye karşı duracağımı, neyi yeyip içeceğimi, nereye gideceğimi birilerinin belirlemesinden nefret eder hale geldim ve o nefret artık karşı konulmaz bir hal almaya başladı. Hepimiz bir kıvılcımın ateşe dönüşmesini bekliyoruz ama o kıvılcım belki benim içimde, belki de senin. Bir başkasının harekete geçmesini ne sen bekle, ne de ben bekleyeyim.

Bu faşist muhafazakâr baskı dayanılmaz hâl almaya başladı. Vapurdan inen kadınların etek boylarından tut da, çocuk sayısına, nasıl düşünmem gerektiğinden, nerede ne içeceğimden, hangi internet sitesine gireceğime, eylem yapıp yapamayacağımdan  hangi gazeteyi okuyacağıma kadar ucu bucağı gelmeyen yasaklar ve 'bunu yapın' diye emir silsilesi altında yaşamaktan gına geldi.

İş öyle bir noktaya geldi ki, birtakım soytarılar televizyonlarda 'ya sev ya terk et' demeye başladı.

Hadi o zaman açık açık yazayım. Onlar gayet açık açık söylüyor, ben de söylüyorum;

Bu ülkede cami görmekten bıktım.
Nasıl yaşamam gerektiğini,
Neyi içip içmeyeceğimi,
Neye inanıp inanmayacağımı, 
Hangi haberi okuyup okumayacağımı, 
Hangi internet sitesine girip girmeyeceğimi, 
Kimi ya da neyi protesto edip etmeyeceğimi,
Vücudumda neyi yapıp yapmayacağıma,
Neyi giyip giymeyeceğimi,
Ve daha birçok konuda bana söylediğiniz ve emretmeye başladığınız her şeyden bıkıp usandım.

İnandığınız her şeyden tiksiniyorum. Hırsızlığınızdan, arsızlığınızdan, kendinizden başka kimseye saygı duymamanızdan, faşist yönetim biçiminizden, her gün her dakika her konuda konuşmanızdan, sizin gibi düşünmeyenlere pislikmiş gibi davranmanızdan, polisinizden, milletvekillerinizden, bakanlarınızdan, yandaş medyanızdan, gazetelerinizden, televizyonlarınızdan, sadece para ve güç için size biat eden köpeklerinizden nefret ediyorum

Sokakta masumane sarılan iki kişi için 'hapse girmeli', 'saldırmaya teşvik ediyor' diyen bir topluluk yaratıldı. 

Nasıl yaşamak istediğinize ya biz karar veririz ya da bir gün ağzınızdan 'Dört duvar niye var, niye yapılmış' cümlesi ağzınızdan saçılıverir. Çünkü biz farkında olsak da, olmasak da hepimiz dönüştürülüyoruz. Kabul etsek de, etmesek de bir Hollywood setinde, bilim kurgu filmi değil bu dönüşüm, yaşadığımız yakıcı gerçeğin ta kendisi. 

Çok yakında filmin sonu gelecek. Bu bilim kurgu filminin sonu geldiğinde önümüzde iki seçenecek var; ya alkış tufanına katılacaksın ya da filmin sonunu değiştirmeye çalışacaksın. Arası yok...

Kendinize iyi bakın, sakın insanlıktan ayrılmayın. Bizi bunlardan ayıran tek şey insanlığımız çünkü...

Not: Ajitasyon yapmıyorum ama günde 17 saat çalışıyorum, sık yazamayışımın tek nedeni bu.

14 Ekim 2014

Fatih Terim için deniz bitti, kara göründü


Çok uzun zamandır yazıyı sallayıp duruyorum, açtığım tarih, 27 Temmuz. İnanmazsanız printscreen de koyarım. Fatih Terim Galatasaray’dan ayrılıp, Milli Takım’a kapak attıktan sonra, ‘zamanı var’ deyip durdum. Zamanı bugünmüş.

Yazıyı okumadan önce, bu bloğu da hiç okumadıysan, açık ve net belirteyim, ona göre devam et. Fatih Terim’i sevmiyorum, hoşlanmıyorum, hazzetmiyorum. Bu hislerim, Galatasaray’dan ayrıldığı için değil, 4 sene üst üste şampiyon olurken de sevmedim, UEFA Kupası’nı aldığı zaman da. Benim için pek çok sebebi var, neden sayıp yormak istemiyorum ne seni, ne kendimi.

Sevenlerinin sayısı her geçen gün daha da azalıyor, hatta sevginin nefrete dönüştüğü pek çok insan var. Onları her gördüğümde, Fatih Terim’i neden sevmediğimi daha iyi anlıyorum, verdiğim kararın erken olması beni sevindiriyor.

Galatasaray ilginç bir kulüp. Bugüne kadar, ona aldığından daha fazla veren çok fazla isim tanımıyorum. Ama her ayrılan, aldığından daha fazlasını verdiğini iddia ediyor. ‘Vefa’ muhabbetleri bir türlü bitip tükenmiyor. Ayrılıp da sallamayan, laf etmeyen neredeyse yok gibi. İnsan ister istemez düşünüyor, sorguluyor, ‘ulan acaba doğru mu?’ diye. Yakınanlara bir bakıyorsun, ciğeri beş para etmez adamlar. Milyonlarca dolar kazandıktan sonra bile, bugün kapılandıkları yerlere Galatasaray sayesinde gelmişler. Galatasaray, konuşmayı bilmeyen adamları gazeteci, yorumcu, teknik direktör, antrenör, yönetici yaptı ama onlar hâlâ sallayıp duruyor.

Fatih Terim’in 3. ayrılığında, herkes saflarını tuttu. Kimisi ihanete uğradığını düşündü, kimisi Terim’e ihanet edildiğini düşündü. Bunun sonu asla gelmez de. Benim gördüğüm şey, Fatih Terim’in açık, aleni biçimde Galatasaray’ı sattığıdır. O ‘bunu’ dedi, beriki ‘şunu’ dediden söz etmiyorum. Aysal haklıymış, Terim haklıymış umrumda bile değil. Fatih Terim’in Galatasaray’ı ilk kez satmadığını biliyorum çünkü. 2000 yılında neden gitti, otur sorgula.

Fatih Terim, Çek Cumhuriyeti maçı öncesinde düzenlediği basın toplantısında, ‘ben aslında dostlarımdan korkmalıyım’ dedi. İnsanın etrafına bunca asalak, bunca yalaka doluştuğunda herkesi dost gibi görüyor olsa gerek. Kimsenin kendisini eleştirmediği, herkesin ‘aslansın, kaplansın, büyüksün hoca’ dediği o ‘dostlar’ aslında kalabalığın ortasında yapayalnız, tek başına olduğunun göstergesidir. Soran yok, sorgulayan yok, eleştiren yok. Bunların hepsi Fatih Terim’in sözümona dostları. Ehh hatrı sayılır derecede taraftar da, böyle düşününce, kendisi bir tür tanrı kompleksinde yaşaması son derece doğal.

Oysa dost eleştirir, yerer, ikaz eder, ‘yapma’ der, ‘bu yanlış’ der. ‘Dostum’ dediğin insanlar eğer bunu yapmıyorsa ‘dost’ değildir, olamaz da. 61 yaşındaki bir adamın, önce dost kavramını öğrenmesi gerek ki, kimin dost, kimin düşman olduğunu etraflıca değerlendirebilsin.

Bir milli takım düşünün; biri ırkçılık yapıyor, koluna kaptanlık bandı takılıyor, öteki gazeteci tehdit ediyor hiç yaşanmamış gibi hayat normal seyrinde devam ediyor, biri arkadaşına silah çekiyor, olayın üstü kapatılıyor, ağzına silah dayananın babası konuşunca ‘siz hasta mısınız?’ diye sorgulanıyor.

Her türlü ahlaksızlık, terbiyesizlik, öylesine normalleştirildi ki, bunların hepsinin sıradan olaylar olduğunu düşünmeye başlıyoruz bir süre sonra. Ehh haksız da sayılmazlar, ülkeyi hırsızlar, dolandırıcılar, katiller yönetiyor, halkın neredeyse yarısı bu haysiyet yoksunlarının arkasında duruyor, desteğini hiç çekmiyor.

Halen Fatih Terim’in arkasında duranların da yaptığı tam olarak bu işte.

Fatih Terim ‘konuşacağım’ deyip susuyor, desteğe devam ediyorlar.
Fatih Terim, şikeyi, ırkçılığı yok sayanlarla kol kola girip imza atıyor, bunlar yine ‘aslan hocam’ diye arkasında durmaya devam ediyor.
Fatih Terim, birine silah çekmiş adamı milli takıma alıyor, bunlar halen arkasında.

Bunun adı sevgi değil, bunun adı koşulsuz tapınmadır. Fatih Terim ne yaparsa yapsın, bunlar o tapınmadan vazgeçmeyecek, destekleyecek, hep haklı bulacak.

Hamasetle, kabadayılıkla, ‘atar’lı tavrıyla, karşısındaki herkesi küçümseyen tavrıyla, faşistlik noktasındaki milliyetçiliğiyle, kompleksli halleriyle, bilimsellikten uzak, eski, köhne fikirleriyle, gücün yanında duran tavrıyla Fatih Terim, aslında tam da bu ülkenin spor kahramanı.

Şu son cümle, ne kadar birini, bir fikre, yaşadıklarımızı hatırlattı değil mi?

Yeniden dizayn edilen ve çerçevesi çizilen yeni Türkiye’ye bir spor kahramanı gerekiyordu, işte seçilen insan da Fatih Terim oldu.

Oysa Fatih Terim, Piontek olmasa bir bok değildi. Tıfıllar hatırlamaz ama Piontek denen adam Tanju Çolak, Rıdvan Dilmen gibi o dönemin efsane oyuncularını kadroya almayıp, kimsenin adını bile duymadığı Hakan Şükür’ü kadroya aldı, daha ilk maçında Tugay Kerimoğlu'na şans verdi, Okan Buruk’u, Abdullah Ercan’ı oynatan Piontek’ti. Ama bu ülkede her yabancıya yapılan Piontek’e de yapıldı ve pastanın kaymağını yiyen Terim oldu.

Fatih Terim, Hagi olmasa bir bok değildi. Kimbilir hangi ismini bilmediğimiz adamı iteleyecekti ama transferine karşı çıktığı Hagi, onu Fatih Terim yapan adam oldu.

Hep doğru Fatih Terim. Cecchi Gori yanlıştı, Galliani yanlıştı, Ünal Aysal yanlıştı, herkes yanlıştı, tek doğru Fatih Terim’di. Yere göğe sığdıramadığı egosuyla herkesi ezmeye çalıştı. Kendinden güçsüz olanları ezdi ama ‘mağrur olma padişahım senden büyük allah var’ derler ya, işte herkese dişi kesmedi.

Fatih Terim, en büyük yanlışı, kendisini ölesiye seven Galatasaray taraftarını karşısına alarak yaptı. Elbette halen arkasında duranlar, taparcasına sevenler yok değil ama her geçen gün sayısal olarak azınlık olduklarının onlar da farkında.

Kader arkadaşı Yıldırım Demirören’le verdiği pozlar, ona yönelen protestolarda göğüs germesi, zaten antipatik olan Fatih Terim’i, onu sevenler gözünde de dayanılması güç bir adam haline getiriyor.

Fatih Terim için deniz bitiyor ve kara görünüyor. Elbette bu ülkede, böylesine ilişkileri olan bir adamın işsiz kalması mümkün değil. En kötü Başakşehir, hadi bilemedin Kasımpaşa, hiç olmadı Lig TV yorumculuğu ile yine yolunu bulur ama artık sevgisizlik çemberinde dönüp dolaşır. Çünkü Fatih Terim yapısındaki adamlar, varlıkları güçle doğru orantılıdır. Ormanda yaşlanan aslanların, genç aslanlar tarafından infaz edilmesi gibi, o da bir gün yok olup gidecek. Camiasını satıp, bugün yanında olduğunu sandığı iktidar, birkaç genç aslanla işini bitirecek ve o gün yanında kimse olmayacak.

Kişisel olarak, başarısızlığı, Fatih Terim’le gelecek başarıya tercih ederim. Bunu söylediğim için çok kişi kızabilir, küfredebilir ama Fatih Terim ve onun gibi insanlardan hoşlanmıyorum. Er ya da geç defolarının ortaya çıkacağını düşünüyorum, tıpkı Fatih Terim’de olduğu gibi.

Bunları salt başarısız olduğu için filan yazmıyorum, yazmadım da. Başarılı olup, olması umrumda bile değil. Ne isterse yapsın, nerede ne kadar başarılı olursa olsun ama Galatasaray’dan çok ama çok uzak olsun, bir daha yolu asla Galatasaray’la kesişmesin.

Benim bütün eleştirilerimi bir kenara bırak; Galatasaray’ın başındayken yabancı kuralını eleştirip, kader ortağına imzayı attıktan sonra ağzını açmamasını, ‘bunlarla uğraşacağım’ dediği adamlarla el ele kol kola gezinmesini, arkadaşlarına silah çeken adama kol kanat germesini, para uğruna Tayyip Erdoğan gibi bir herifle pozlar vermesini eğer içine sindiriyorsan, sen de ciğeri beş para etmez şahsiyetsizin tekisin. Haybeye okudun demektir bu yazıyı. Bu yazıyı yazdığım için sen bana küfret yine ama şunu bil ki, bir gün sen benden daha fazla küfredeceksin Fatih Terim denen adama.

Letonyalı maçından önce gazeteci soruyor; ‘Korner çalışıyor musunuz?’ diye, Fatih Terim yanıt veriyor, “Yok gol yemek için çalışıyoruz” diye. Türkiye insanı balık hafızasıyla meşhurdur. Bundan 5 yıl önce bir Boşnak gazeteci soruyor, “İstifa edecek misiniz?” diye ve Fatih Terim yanıt veriyor, “Hele bir siz Dünya Kupası'na gidin de benim ne yapacağımı ajanslardan öğrenirsiniz” diye.

Bunu iki sebepten yazdım. Biri aradan yıllar geçse de, işler kötüye gittiğinde, küstahlaşıyor ve o tavrı benim, kendisinden nefret sebebim. Diğeri ise, bazı arkadaşlar 'gazeteci dalga geçmek için sordu' türünden savunmalar yaptı, gazeteci her soruyu sorar. Fatih Terim'in derdi, soru değil, işlerin boktan gitmesinden kendini uzak tutmak. İlk değil yani!

Ulan daha yeni yazdın diyenler için yazı şurada. Hep aynı şeyleri düşündüm Fatih Terim için ve bundan sonra da hep aynı şeyleri düşeneceğim. Çünkü o meşhur ‘şark kurnazı’ tabirinin futbol dünyasındaki yansımalarından biri. Hadi bakalım, Galatasaraylılar yanıt versin, Fatih Terim şike için ne dedi? Hiç ağzını açtı mı, konuştu mu? Verebilecek yanıtınız yok değil mi?

Gerilimle, kaosla, hamasetle, nefretle, ‘haydi aslanlar’ vs. demekle bu işler yapılmıyor. Futbol ya da başka bir spor fark etmez; bilimsellikten, gelişmeleri takip etmekten, kendini yenilemekten uzaksan başarılı olabilirsin ama rakibini küçük görüyorsan, aşağılıyorsan ve kendini dağların tepesinde görüyorsan, ‘her şeyi ben biliyorum’ tavrıyla 90’larda ezbere alınmış ve artık geçerliliği kalmamış yöntemlerle sadece ‘ben yaptım’ diyorsan, kaybetmeye mahkûmsun. Sonuç ortada, ülke insanının nefretini kazanmış bir milli takım ve alınan sonuçlar, oynanan futbol.

Ama işte, tam olarak Yeni Türkiye’nin profili bu. Nefreti cazibe merkezi haline getirip, ‘ya bendensin, ya karşıdan’ diyerek, sevenlerin gözünde kendini tapınılası bir mit yaratıp, diğerlerini gözden çıkartmak.

Fatih Terim benim için değil ama pek çok Galatasaraylı için ‘İmparator’du. Şimdi o çok sevdiği insanlar da kendisiyle dalga geçmeye, kendi oluşturduğu nefret çemberinin içine girmeye başladı. Bütün varlığını satsa o sevgiyi bir daha yaşayamayacak ve onu yiyip bitirecek şey de, o sevgisizlik ve nefret olacak, ektiklerinin karşılığında.

Umuyorum Milli Takım’ın başında ölene kadar kalır, çünkü hep dediğim gibi benim milli takımım Galatasaray. Ay yıldızı değil sarı-kırmızıyı seviyorum. Ait olduğu yer Galatasaray değil, Yıldırım Demirören’lerin, Göksel Gümüşdağ’ların, Şansal Büyüka’ların yanı. Mutlu olduğu yerde kalsın ama asla bizim mutluluğumuzun içine dahil olmasın. Galatasaray şampiyon olup, başka teknik direktörlerin adını haykırırken, Yıldırım Demirören, Bilal Erdoğan, Tayyip Erdoğan, Acun Ilıcalı gibilerinin teknik direktörlüğünü yapsın.

Kader ortaklığınız daim olsun, yolun bir daha Galatasaray’dan geçmesin. Pisliğinizde boğulmanız dileğiyle....

12 Eylül 2014

Melo'ya ceza verenlerin...



Aslında niyetim bir Fatih Terim yazısı yazmaktı, hatta başladım bu gece bitiririm diye düşünürken, Felipe Melo konusunda yazmadan olmaz diye düşündüm.

Yazıyı okumadan ön bilgi mahiyetinde bazı şeyleri sıralayayım öncelikle;

1- Brezilyalı futbolculardan hoşlanmıyorum.

2- Felipe Melo'nun tavırlarında rahatsız edici bulduğum çok şey var.

3- Geçen yıl gösterdiği performansını bir daha yakalayamayacağını düşünüyorum.

4- Bu takımda forma giymemesi gerektiğini söyledim...

Maddelerden sonra kapatmadıysanız devam edeyim.

Süper Kupa finali sonrasında Volkan konusu iyice dallanıp budaklanırken, sahaya yansımayan şikenin mucidi Aziz Yıldırım, konuyu bambaşka bir yere taşımak için Melo hakkında, Türk insanına ırkçılık yapmasından, Türkiye Cumhuriyeti hakaret etmeye uzanan pek çok şey söyledi.

Tarlacı Aziz'in o açıklamasında satır arasında kalan şeyse, "Federasyon başkanının elini sıkmadığı anda ceza kuruluna sevk etmen ve ceza vermen lazım. TFF kendisine saygılı olunmasını istiyorsa bu konuyu çözmelidir" sözleridir.

Bu açıklamadan tam bir hafta sonra Melo, futbol tarihinde eşine rastlanmamış biçimde, 'sikerim böyle Fenerbahçe'yi' sözünü icat eden Aziz Yıldırım'a küfür içeren bir tweet'i retweet ettiği gerekçesiyle 2 maç men cezası aldı.

Verilen ceza neresinden baksan komik, aptalca, art niyet taşıyan ve tamamen intikam duygusuyla alındığı açık.

Şimdi bu cezayı savunanlara bir sorum var, 'Twitter'da bir kişi bir devlet sikiği hakkında tweet atsa ve ceza alsa bunu onaylar mısınız?' Gezi sürecinde bunun örneklerini yaşadık, İzmir'de, Balıkesir'de, İstanbul'da, Ankara'da insanlar sadece ve sadece tweet attıkları gerekçesiyle evlerinden polis nezaretinde alındılar. Eğer bunu savunuyorsan, sana sözüm yok.

Ama 'Hayır bu kesinlikle doğru değil' deyip, Melo'nun cezasını onaylıyorsan, ben senin ağzının ortasını sikeyim güzel kardeşim. Sen yavşaksın, hatta puştun önde gidenisin demektir.

Bak, çok açık ve net ifade ediyorum, Volkan Demirel, Ünal Aysal hakkında şu yapılanın aynısını yapsa, hatta bir adım daha öteye gidip söylüyorum, retweet etmeyip, direkt kendisi tweet atsa; kızarım, küfrederim ama böyle bir ceza almasını onaylamam.

Böyle bir durum varsa 'şike yaptıysam Fenerbahçe için yapan' diyen Aziz Yıldırım gider mahkemeye, Melo'yla mahkemede hesaplaşır. Türkiye Futbol Federasyonu, hangi yetkiyle bu konuya karışır, hangi konuna göre bu cezayı verir?

Şu olaya ceza verilmesi demek, twitter'dan yazılan her şeyin cezai yaptırıma uğrayacağının göstergesidir. Bugün 'ohhhh şerefsize iyi oldu' derken, yarın bir bakmışsın, senin başına gelmiş. Böylesi bir olayda cezayı meşrulaştırmak, yarın herkesin başının derde girmesi demektir.

Fenerbahçelisi, Beşiktaşlısı buraya kadar gitmediyse, buradan sonra gitsin, çünkü artık Galatasaraylıya konuşuyorum. Kupası çalınan, şike mağduru Trabzonsporlu kardeşlerim kalabilir.


Felipe Melo'yu eleştirebileceğim belki yüz tane olay bulabilirim ama Süper Kupa maçında yaşananlar ve sonrası için asla ama asla eleştirmem hatta ve hatta sonuna kadar arkasında dururum. Çünkü sığırın biri sırtına çıkıyor, herif sesini çıkartmıyor, bu dünyada eli sıkılmayacak son insanlardan birinin elini sıkmıyor, intikam için ceza veriliyor.

Bu adamın arkasında durulacak, ister sev, ister nefret et, ister sahada bu herifin ölüsü dolaşsın, isterse şampiyonluğu kaçıran golü altıpasın önünden minareye diksin, Melo bugün verilen karardan sonra Galatasaraylıların namusudur. Sen-ben, arkasında dik durmakla vereceğiz mesajı. İki pas hatasında, bir kırmızı kartında yuh çekenin geçmişini sikeyim şu noktadan sonra. Melo mu, Yaya Toure mi dediklerinde, bir saniye bile düşünmeden, 'Yaya Toure'nin amına koyayım, Melo'nun taşakları sağolsun' diyeceğiz.

Çünkü savaşta kılıçlar çekildi ve bu savaş Melo üzerinden yürütülmeye çalışılıyor. Çünkü 'en zayıf halka' bu adam. Neden? Çabuk sinirleniyor, hangi Beşiktaşlı'ya, hangi Fenerbahçeli'ye 'en nefret ettiğin Galatasaraylı kim?' diye sorsan, ilk aklına Melo gelir. O yüzden de Melo'yu ite kopuğa yem etmeyeceğiz.

Haa, bunun dışında bu takımın orta sahasında savaşan bir tane adam var o da Melo. Melo'yu ye ki, Galatasaray'ı daha rahat harca. Şampiyonluğun, 4. yıldızın geçmişini sikeyim, umrumdaysa adiyim. Bu takım nice şampiyonluklar yaşayacak, nice şampiyonluklar kaçıracak, berbat sezonlar geçirecek. Ama eğer sen Melo'yu yemelerine izin verirsen, bugün o adamın ismi Melo olur, yarın başkasını aynı şekilde yerler.

Geçen gün yazdım, savaşsa savaş. Ama öyle gizli gizli kulis yaparak, kıyılarda köşelerde görüşmelerle değil, açık alanda, aleni olarak.

Savaş mı? O zaman çıkacak bu takımın başkanı, yöneticisi, bir basın toplantısı düzenleyecek. Türkiye'den bir tane bile şerefsiz spor basını mensubunu almadan, çağıracak AP'yi, AFP'yi, Reuters'ı, "Türkiye'de futbolun yönetenleri şikeyi sumenaltı etmiştir, dünyadaki tüm mahkemelerin verdiği şike kararlarını yok sayarak, şike yapanları küme düşürmemiştir. Siyah futbolcularımıza yapılan ırkçılığı göz yummuşlardır. Statlara giriş yasağı olan başkanların, yöneticilerin cezalarını uygulamamışlardır" diyecek,

Şampiyonlar Ligi'ne çıkarken, üzerinde "Bu ülkede şikeye ceza verilmemiştir" diye İngilizce, Fransızca, İspanyolca, Almanca tişörtler giyecek. Cezası kaç paraysa, bu taraftar gerekirse cebinden öder.

Savaşsa her şeyi göze alarak savaşırsın ama yiğit, cesur biçimde. Savaşta ilk gözlerine kestirdikleri adam Felipe Melo oldu.  Devamı gelecek mi? Elbet gelecek. Çünkü bütün dertleri formalarına 4. yıldızı takmak. Sağolsun bizimkiler de bugün saçma sapan bir organizasyonla bu aptallığın kuyruğuna takıldılar.

Konu dağılmadan tekrar ediyorum, bugünden itibaren Felipe Melo, her Galatasaraylı'nın namusu gibi koruması gereken bir adamdır. Örneği olmayan cezalarla, götlerinden çıkarttıkları içtihat kararlarıyla sindirmeye çalışacaklar.

Onlar için bu daha başlangıç. Sezon boyunca daha neler yaşayacağız, hep birlikte göreceğiz. Hakemlerle, basınla, federasyonla çakallar gibi Galatasaray'ın üstüne gelmeye devam edecekler. Alınlarına sürülen şikeci yaftasını, Avrupa'dan aldıkları men cezalarını Galatasaray'a ödetmeye çalışacak şerefsiz sürüsü.

O yüzden, bugün Fatih Terim yancılığı için Ünal Aysal'a saldıranlar da, onun koltuğunu kaydırmaya çalışanlar da, belki bugün değil ama tarihte 'hain' damgasını yiyecektir. Ünal Aysal'dan ben de memnun değilim ama bu savaş sürerken, komutanını satarsan, yarın götünü satmaya başlarsın, komutan diye kendini paraya satan şerefsizlerin yanında yerini alırsın. Savaş bitsin, içeride kimin kiminle hesabı varsa görsün ama şimdi ne yeri ne zamanı.


Bu vesileyle Felipe Melo bu cezayı verenlerin sülalesini siksin, taşakları da götlerine girsin.

7 Eylül 2014

O heykeli yıkmayanın geçmişini sikeyim



Torunlar GYO Holding. Tarihçesine bu linkten de bakabilirsiniz, uzun uzadıya yazmayacağım.


1977 yılında kuruluyor, kendi deyimleriyle "Türkiye inşaat ve gayrimenkul piyasasında faaliyete geçti; küçük ölçekli konut projeleri gerçekleştirmeye başladı" bu noktada başlıyorlar.

İlk büyük projeleri 1999 yılında Bursa'da açılan Zafer Plaza ve AnkaMall. 2004 yılından sonra inanılmaz büyük projelere imza atmaya başlıyorlar.

1977 yılından 2004 yılına kadar, yani aradan geçen 27 yılda doğru düzgün büyüyemiyorlar. Fakat ne hikmetse 2004 yılından sonra şahlanışları başlıyor. Türkiye'nin büyük AVM ve konut projelerine imza atıyorlar. Daha sonra hepimizin bildiği Ali Sami Yen projesine başlanıyor. Projede satış fiyatları 580 bin dolar ile 3 milyon 900 bin dolar arasında değişiyor.

6 Eylül akşamı, bir 'kaza' haberi geliyor. Ajanslardan geçen ismiyle 'kaza'. 'Yaralılar var' deniyor, ölü sayısı 3, ölü sayısı 5, ölü sayısı 7, ölü sayısı 10. Cinayet mahaline, ambulans ve itfaiyeden önce çevik kuvvet geliyor ve 'güvenlik koridoru' oluşturuyor.

Çok kimsenin izlemediği televizyonlara, inşaatta çalışan işçiler çıkıyor ve açıklamalar yapıyorlar;

"Tazminat almamamız için 3 ayda bir çıkış veriyorlar. Burada her şey dönüyor."

"Burada ölüm kolay. İşe çık öl. İşe girerken daha ölürsen suçlusun diye 15 sayfa kadar kâğıt imzalatıyorlar"

"İki gün önce beni elekrik çarptı. Yetkililer 'ölmezsin' dedi. Bu psikolojiyle biz burada çalışamayız...!"

"Bize hayvan gibi davranılıyor. İzleyenler biraz kendinden utanmalı. Ne koşullarda çalışıyoruz görsünler."

"Mühendislerin yemekhanesi yemekhane gibi; bizim yemek yediğimiz yerde köpek bağlasan durmaz. "

"Olaydan sonra şirket yetkililerinden kimse gelmedi."

Yine Torunlar GYO'nun resmi internet sitesindeki bilgilerden gidelim; 2014'ün ilk yarısında net kârı, 2013'ün aynı dönemine kıyasla yüzde 966 artarak 271.1 milyon tl'ye çıkmış.

Bir yıl içinde böylesine ticari başarı (!)  kime nasip olur bilmiyorum. Tam bir yılda net kârı yüzde 966 artıyor. Rakamla anlamayanlar için harflerle yazalım; dokuz yüz altmış altı net kâr.

Bu kârlar nasıl artıyor? 'Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın imam-hatip lisesinden arkadaşı olan Aziz Torun'un inanılmaz ticari dehasından mı kaynaklanıyor?' diye düşünüyor insan.

İşçilere hayvan gibi davranarak, iş güvenliği yok sayılarak, işçilere tazminat vermemek için onlara 3 ayda bir çıkış verilerek, işçilerin ölümünden işçileri sorumlu tutacak sözleşmeler imzalayarak... Ve tabii ki, milli irade sahibi, cumhurun başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın imam-hatip lisesinden arkadaşı olarak.

27 yılda büyüyemeyen, ilerleme sağlayamayan bir inşaat şirketi, kadere bakın ki, AKP iktidarı ile büyüdükçe büyüyor, sadece kıçı kırık apartman yapan bir şirket İstanbul'un en değerli arasizini alabilecek konuma kadar geliyor.

İşin bir başka boyutu ise çalışma izni meselesi. İnşaatın çalışma izni saat 19.00'a kadar. İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu ise itfaiyeye ihbarın saat 19.45'te yapıldığını söylüyor. Çevrede oturanlar ise, inşaat başladığından bu yana gece 3'e kadar çalışma yapıldığını anlatıyor.

Arkadaş kıyağıyla zengin olunan, hırsızlık yapılarak para kazanılan, ülkenin bakanlarının, başbakanlarının, cumhurbaşkanlarının kendi boylarından büyük yolsuzluk dosyaları olan, iş cinayetlerini, iş kazası olarak değerlendirilen, ölenlerin sadece 3-5 gün hatırlanan, 'kader, fıtrat' gibi saçma sapan yorumlarla açıklanan olaylar silsilesi, hiç bitmiyor. Biri başlıyor, biri bitiyor. Sadece ve sadece ölen öldüğüyle kalıyor.

10 emekçinin ölümünden sonra ne mi olacak? Önce bir bakanlık milletin gazını almak için 'gereken neyse yapılacak' diye açıklama yapacak. Sonra göstermelik bir soruşturma başlatılacak, ardından soruşturma ateşten alınarak soğutulmaya bırakılacak, sonra da soruşturma hakkında takipsizlik kararı verilecek.

Cumhurbaşkanı'nın imam-hatipten arkadaşı Aziz Torun ülkenin en önemli iş adamlarından biri olarak, elini kolunu sallaya sallaya dolaşacak, mahdumu genç iş adamı Yunus Emre Torun'a da bir şey olmayacak ve hayat kaldığı yerden devam edecek.

'Önyargılısın' diyecekler 'Hasiktir lan oradan, Soma'nın katili Alp Gürkan'a ne oldu da, bunlar yargılansın' cevabım cepte hazır duruyor.

Yeni Türkiye böyle bir yer çünkü. Soma'da ölen işçilerin hesabı sorulamıyor, Pamukova kazasında ölenler öldüğüyle kalıyor, Roboski'de öldürülenlerin failleri koltuklarını koruyor, Gezi'de gençleri öldüren, sakat bırakın polisler  devlet tarafından korunuyor, sokaklarda pala çekenler, sopalarla-bıçaklarla insan avına çıkanlar 'tabletli gençlik' statüsüne sokuluyor, kadın katillerine dokunulmazlık veriliyor, çocuk tecavüzcüleri cezaevinden çıkartılıyor, ülkeyi dolandıranlar kahraman ilan ediliyor, şike yapanlar mağdur oluyor.. Sonu gelmeyen bir liste halinde, bitmiyor, bitmiyor, bitmiyor.

Yeni Türkiye diye yutturulmaya çalışılan şey, ellerinde kanı gizlemek, ceplerindeki haramı gözden kaçırmaktan başka bir şey değil. Allah-kitap diye diye bu ülkeyi sülük gibi emiyorlar, topraklarını satıyorlar, akarsularını peşkeş çekiyorlar, ormanlarını baltalıyorlar, sokaklarına-mahallelerine tecavüz ediyorlar.

Hangisi 'Allah' dese bilin ki arkasında bir cinayet var, hangisi 'kitap' dese bilin ki arkasında hırsızlık var, hangisi 'peygamber' dese bilin ki arkasında yalan dolan var. Sen, ben, bizim oğlan çaresizce ağıt yakıyoruz, beyhude isyan ediyoruz. Zaten 3-5 gün sonra bir alkol tartışmasının, bir namus polemiğinin arkasına takılıp gidiyoruz, onlar neyi isterse onu konuşuyoruz, onların belirlediği gündem neyse onu takip ediyoruz.

İmam-hatip arkadaşı Aziz Torun'un sözleriyle bitireyim; "Ali Sami Yen Stadyumu sahip olduğu tarih ile Türkiye’nin hafızasında önemli bir yere sahip. Biz de Ali Sami Yen Stadyumu’nu yaşatmak için ülkemizin önde gelen 3 heykeltraşından projenin önüne bir heykel yapmasını istedik. Bu Torunlar GYO’nun vefa borcudur" diye konuştu.

Buraya kadar küfretmedim, kendimi tuttum, buradan sonra dayanamayacağım. O heykeli yıkmayanın geçmişini sikeyim. Haydi Fenerbahçelisini, Beşiktaşlısını geçtim. Ali Sami Yen'i sevdiğini söyleyen, orada anısı olan herkes o heykeli bu pezevenklerin götüne sokmazsa, bir daha kimse Ali Sami Yen'i anmasın.

Kimse farkında mı bilmiyorum ama bu ülkenin zencileri biz olduk, beyaz Türkleri AKP iktidarı ve onların destekçileri. Kendi adıma, sıçarım cumhuriyete, sokarım Türkiye'ye. Ben insanlığımı ve ona ait değerleri geri istiyorum. Diğerlerine sonra sıra gelir.

26 Ağustos 2014

Yeni Türkiye



Dünyanın sayılı derbilerinden (!) biri daha geride kaldı. Futbol adına konuşabilecek hem çok şeyin, hem de hiçbir şeyin olmadığı, tribün ve sahada her türlü rezaletin yaşandığı, seyir zevki açısından 120 dakikada bir tek bile pozisyonun yaşanmadığı bir maçtı.

Futboldan söz etmeyeceğim çünkü ortada iki takım için de futbol yoktu. Aslında dün penaltı atışlarında ve sonrasında yaşananlar bir nevi ‘Yeni Türkiye’ diye yutturulmaya çalışılan iğrenç düzenin yansımasından başka bir şey değildi. Çünkü ‘Yeni Türkiye’de hesap verilebilirlik yok, orman kanunları geçerli.

Örneğin; hiçbir mahkeme kararı uygulanmıyor, Danıştay, Yargıtay gibi kurumlar ülkenin ayak bağı olarak gösteriliyor ve yaratılmaya çalışılan algı gün geçtikçe daha da kabul görür hale geliyor. Gücü elinde bulunduranlar her şeyi kendilerinde hak görüyor, karşılarındaki herkesi alabildiğine eziyor.‘Yeni Türkiye’nin bakanları, başbakanları hiçbir cezai yaptırımla karşı karşıya kalmadıkları gibi yapılan hırsızlıklar, yolsuzluklardan ötürü halk neredeyse özür dileyecek noktaya getiriliyor.

‘Yeni Türkiye’nin elbette sportif olarak da bir karşılığı olmalı. Zekilerin, çeviklerin, ahlaklıların yerini; aptallar, çirkefler ve ahlaksızlar almalı. Sahada her ne yaparlarsa yapsınlar, cezai bir yaptırımla karşılaşmamalı. Kendine rakip olanı alaşağı etmek için her türlü iğrençliğe başvurmalı. Burası ‘Yeni Türkiye’ ve kurallar ona göre işlemeli.

Tüm bunların ışığında, Volkan Demirel ‘Yeni Türkiye’nin sembol isimlerinden biri olmalı, ismi yeni kurulacak statlara verilmeli, çocuklara-gençlera sempozyumlar düzenlenip onur konuğu olmalı –hatta gerekiyorsa onur konuğu olarak çağrılmalı-, heykelleri dikilmeli, adına turnuvalar düzenlenmeli. Çünkü ‘Yeni Türkiye’ye yakışır nitelikte bir sporcu.

Hırsızlar, dolandırıcılar, ülkeyi soyup soğana çevirenler nasıl geeken cezayı almıyorsa Volkan Demirel denen bu acayip şey de, ısrarla gereken cezayı almıyor. Rakibinin taşaklarına tekme atıyor geçiştiriliyor, Galatasaray tribünlerine taşaklarını gösteriyor geçiştiriliyor, götüyle top tutuyor kimse oralı olmuyor, Onur’a saldırıyor, Sabri’yle dalaşıyor, gazeteci tehdit ediyor vs vs. bitmiyor, bitmiyor.

Süper Kupa maçındaki penaltı atışları sırasında su içme merasiminden söz etmiyorum bile, herhangi Avrupa maçında bunu kimseye yaptırmazlar çünkü, daha ikinci denemesinde sarı kartı görür, bir daha yapamaz. Melo penaltıyı dışarı atıyor, sanki bir sevinç gösterisi yapıyormuş gibi Melo’nun üstüne çıkıyor. Bununla da yetinmiyor, soyunma odasında Melo’yu kastederek, sokak köpeklerinin zehirlenmesi çağrısında bulunuyor.

Ülke her açıdan boka saplanırken, futbolun bundan bağımsız olmasını beklemek aptallık. ‘Yeni Türkiye’ şiarıyla her şey yeniden inşa ediliyor, dizayn ediliyor.

’Yeni Türkiye’nin örnek futbolcusu da Volkan Demirel’dir. Bunca rezalete, kokuşmuşluğa, vukuata karşın, halen milli takım kaleciliği yapması, büyük bir kulübün koluna kaptanlık bandının iliştirilmesinin başka bir açıklaması olamaz.

Volkan gayet iyi biliyor ki, yaptıklarının karşılığı sadece 3-5 maç olacak, renk körlüğünden muzdarip tipler ‘adamsın’ diye kucak açacak, ülkenin milli takımı ona kucak açıp, medyada haşarı evlat mualemesi yapılacak ve bir sonraki vukuatına kadar her şeyi unutacağız.


Bir kez, sadece bir kez ‘ama’lı cümleler kurmadan ve taraftarlığınızı bir kenara koyarak oturup düşünün, sahada izlemek istediğiniz adam bu mu? Sorunun yanıtı ‘evet’se, başka konuşabilecek bir şey yok, buraya kadar yazdıklarımın bir geçerliliği de yok.

Bundan sonra olacakları söyleyeyim, medyada aslında olayı başlatanın Melo olduğu yazılıp çizilecek. Ortada hiç sebep yokken Melo’nun ortamı gerdiği, Volkan’ın da ‘tahrik’ olduğuna yönelik tonla yazı okuyacaksınız. Zira Volkan’ın tahrik ölçeği bir garip! Herif Melo’nun üstüne atlıyor, Melo da olduğu yerde duruyor, hatta terbiyesizliğe yönelerek, Volkan’la tartışıyor. Senin Melo olarak yapman gereken, Volkan kardeşimiz tahrik olmasın diye donunu sıyırıp domalman (!)

Toplumun hiçbir alanında ‘yeter’ diyemiyoruz ve diyemediğimiz sürece de, her yol artık mübahtan öte, kabul görürlükten bir tık üste giderek, doğru’ya doğru yol alıyor.

‘Yeni Türkiye’de doğru olan Volkan’ın yaptıkları, yanlış ise Muslera’nın tebriği.

Volkan kardeşimizin canı azıcık sıkılmıştır, ilk milli takım kampında kendisine moral olması açısından şerefine mangal partisi düzenlensin, Galatasaraylı ahlaksız futbolcular da, Volkan abileri ile sarmaş dolaş pozlar verip, ‘Derbide olur böyle şeyler, burası milli takım, birlik, beraberlik vs vs’ diye bol gülümsemeli zamanlar geçirsinler.

Galatasaray yönetimine düşense, kibarlığı ve centilmenliği elden bırakmadan, Melo'nun sözleşmesini iptal edip, Volkan'dan kulüp olarak özür dilemektir. Çünkü 'Yeni Türkiye'nin kuralları bunu gerektiriyor.
 
Yaşasın ‘Yeni Türkiye’ ve onun değerleri…

Not: Yazıyı bitirdim ve fotoğraf ararken, Volkan'ın hakkında söylenenler için dava açacağını okudum. İşte 'Yeni Türkiye' tam olarak böyle bir yer.

Not2: Bir ara fırsat bulursam Selçuk İnan, Yekta gibi arkadaşlar için bir yazı kaleme alacağım.