26 Eylül 2009

Deplasmanda yenilenlerin günü

Bugün Avrupa'nın çeşitli liglerinde oynanan karşılaşmalarda dikkati çeken şey; Chelsea, Bayern Münih, Inter Milan, Marsilya ve Eintracht Frankfurt'un ilk mağlubiyetleriyle tanışmaları oldu.

Frankfurt dışındaki tüm takımlar, deplasmanda rakiplerine yenilirken, Frankfurt ise evinde Stuttgart'a 3-0 yenildi.


Chelsea, Wigan deplasmanında 3-1'lik sonuçla sahadan ayrılırken, Premier Lig'de liderliği de Manchester United'a kaptırdı.


Bayern Münih yine bir deplasman maçında Hamburg'a Petric'in golüyle boyun eğdi.


İtalya Serie A'nın en büyük favorisi konumundaki Inter Milan da, Sampdoria deplasmanında Pazzini'nin attığı golle teslim oldu.


Fransa'da Marsilya iki kez öne geçtiği maçta Valenciennes'e 3-2 yenilerek, Ligue 1'deki ilk mağlubiyetini tattı.

Bu nasıl bir pozisyon?


Bu pozisyonda bir gariplik var ama çözebilmiş değilim!

Kapatın basın-yayın okullarını


Türkiye'nin resmi dil kılavuzu niteliğindeki www.tdk.gov.tr'yi açtım ve 'yazar' kelimesinin karşılığında ne yazıyor diye baktım. Açıklama aynen şu şekilde; "Bilim, edebiyat, sanat alanlarında kitap yazan veya kitap hazırlayan, bir eseri ortaya koyan ve eserin sahibi olan kimse, kalem erbabı, müellif. 2. Özellikle gazete ve dergilerde herhangi bir konuda yazı yazan kimse, kalem erbabı, muharrir. 3. sf. Yazma özelliği olan."

2 numaralı maddeye özellikle dikkat çekmek istiyorum. Yani özellikle gazete ve dergilerde herhangi bir konuda yazı yazan kimse, kalem erbabı, muharrir (yazar). Türkiye'de gazetelerin satış rakamlarına bakıldığında ve bu rakamlar analiz edildiğinde şu gayet iyi görülüyor ki, artık zaten 'haber atlatma' gibi olgulardan uzak kalan Türk medyasında tirajları artıran kişiler köşe yazarları.

Tüm haberler aşağı yukarı benzer biçimlerde, sadece verilme biçimleri farklı. O yüzden de, insanlar gazete satın alırken; ya eskiden kalma alışkanlıkları ile hareket ediyor ya da o gazetedeki yazarları tercih ettiği için o gazeteyi satın alıyor.

Durum böyle olunca, köşe yazarlarının ne denli önemli olduğunu söyleyebiliriz ülkemiz açısından. Yurtdışındaki gazeteci ve gazetecilik örnekleriyle, Türkiye'deki örneklerse pek çok kez birbirini tutmuyor.

Ufak bir örnekle bu cümleyi açıklamak gerekir. Misal; New York Times, Guardian, Le Monde gibi dünyanın en saygın gazetelerinde, bizde olmayan pek çok görev alanı mevcut. Bu gibi ciddi gazetelerde, bizim fotoğraf altı dediğimiz ve hiç önemsemediğimiz o birkaç cümle için özel kadrolar vardır.

Yani adamın işi bu; sadece fotoğraf altı yazmak. Ya da, sadece spot ve başlık atan editörler var. Ancak bizde bu ve bunlar gibi tüm işler editörlerin eline bakıyor. Maksat, bir kişiden maksimum faydayı sağlamak ve minimum insan istihdam etmek.

Muhtemelen yazının burasına kadar okuyanlar, merak ediyordur niye bunların yazıldığını. Eğer böyle düşündüyseniz, ana konuyu yazmaya geçelim.

Futbolculuk yıllarında maç sonlarında, antrenmanlarda ezbere alınmış birkaç kelime ve cümleyle konuşanların; spor yazarı olması açıkçası beni rahatsız ediyor, mesleğin de içinde bulunmamdan ötürü. Yazının içeriğine bakmaksızın, yazanın ismiyle ilintilendirilmiş gazeteciliğe karşıyım.

Şu anda gazetelerde kendilerine yer edinmiş eski futbolcuların geçmişlerinde konuşmalarını anımsayın. Papağan rutinliğinde aynı cümlelerle, her maçı aynı şekilde yorumlayan insanlar, halka ne verebilir? Oysa ki; gazetecinin işi, yazanın işi; okuyanın görmediğini noktayı yakalayabilmek, okuyana farklı bir bakış açısı verebilmek ve haklı aydınlatabilmek.

Örneklendirmek gerektiği hissine kapılmıyor değilim, ancak tek tek isimler üstünden de gitmeyeceğim. Bugün hangi eski futbolcunun yazdıklarını doyurucu buluyoruz? Mutlaka ki, görenler vardır fakat kendi penceremden baktığımda kimsede o ışığı görmüyorum.

Bu işin okulunu bitirmiş, ihtisasını yapmış insanlar, bugün bambaşka işler yaparken, tek niteliği daha önceden futbolcu olan insanlar gazetelerde köşe sahibi oluyorsa oturup düşünmek gerekir.

Bu iş, böyle hobi niteliğinde yapılabilecek bir meslek değil. Yıllarını verip, dirsek çürüten insanların bu işten ekmek yemesi gerekirken, milyon dolarlar kazanmış futbolcular, o koltukta oturması gereken kişileri engelliyor.

"O kadar yazmışsın, eyvallah da bu ülkede zaten genel bir sistem bozukluğu var" derseniz, boynum kıldan incedir.

Hep aynı pencereden bakan insanları okumaktan sıkılmamız zaten, şu bloglarda harcadığımız süreleri olumluyor. Neden buralardayız, niye yazma ihtiyacı hissediyoruz? Biraz da okuyacak spor yazarının azlığından, iyi bir yazı bulduğumuzda zaten bir mail silsilesi içinde dolanıp duruyor.

Sürekli takip ettiğim birkaç blogdaki yazı kalitesi, medyada ne yazık ki çok ama çok az.

Ve ne ilginçtir ki, bugün internet gazetecileri Basın Yasası uyarınca medyadan sayılmıyor. Tabii bunda, yaptıkları işlerin de payı yok değil. Yazarlık önemli iş, bu önemli işin nitelik açısından son derece zayıf insanlar tarafından yapılması ise büyük haksızlık. Kapatın Basın-Yayın okullarını, toprak sahalarda eğitim verin, toptan halledin bu işi.

Günün pulu vol.23

25 Eylül 2009

Kafasız futbolcu bu olsa gerek!

Trabzonspor; siyah-beyaz fotoğraflar

Siyah-beyaz anılar'ı bir seri olarak düşünmedim ancak elimde bulunan arşivsel niteliktesi fotoğrafları da paylaşmak istiyorum açıkçası.

Gençlerbirliği, Bursaspor, Ankaragücü'nden sonra Trabzonspor'un da burada mutlaka bulunması gerekiyor. Türkiye'de bir döneme damgasını vurmuş ve her şeye rağmen Türkiye liglerinin en renkli takımlarından biri. Oldum olası, sempati beslemişimdir. Söz fotoğraflarda artık...


27-05-1972 tarihli Ankara 19 Mayıs Stadyumu'ndaki PTT-Trabzonspor maçı öncesi verilen klasik poz.


Bu kez tarih 1978. Ancak hangi maç öncesi verilmiş bu poz bilmiyorum.


08-06-1978 tarihli Başbakanlık Kupası maçı. Adana Demirspor'u 2-1 yenen Trabzonspor şampiyon oluyor.


24-09-1978 tarihli Türkiye Ligi'nde Fenerbahçe ile oynanacak maç öncesi.


1978 yılının Cumhurbaşkanlığı Kupası maçı öncesi, Fenerbahçe ve Trabzonsporlu oyuncular soyunma odası çıkışında. Trabzonspor kaptanı Şenol Güneş ve Fenerbahçe kaptanı Cemil Turan önde görülüyor. Cemil'in arkasındaki Fenerbahçeli ise Engin Verel.


1978 yılı Cumhurbaşkanlığı Kupası maçı yine. Fotoğraftan tanıdıklarım; soldan-sağa, Şenol Güneş, daha sonra Beşiktaş'ın kaptanlığını da yapacak olan Necdet (sol 4) ve Turgay Semercioğlu (sol 5).


Fotoğrafın yılı ve hangi maça dair olduğu hakkında bilgi yok.

Endüstriyel futbola karşı olmak


Kalemini çok sevdiğim ve beğendiğim, çok sevdiğim arkadaşım Evrensel gazetesi spor yazarı Mehmet Özyazanlar yine harika bir yazı kaleme almış. İzninizle bugünü onunla geçirmenizi istiyorum..

Endüstriyel futbola karşı olmak

Şu, "endüstriyel futbola karşı olmak" olgusunun içini doldurmak gerekmiyor mu artık? Yoksa bu gidişle, "endüstriyel futbola karşı olmak" olgusunun, bazı taraftar gruplarının elinde, dilinde sulandırılıp tümüyle anlamını yitirmesi uzak bir ihtimal gibi görünmüyor.

Son dönemde, özellikle endüstriyel futbola karşı olduklarını ve futbola yeni bir bakış açısı, farklı bir kültürle yaklaşma hedefi taşıdıklarını iddia eden bazı taraftar gruplarının tutum ve davranışları, bunun hiç de sanıldığı kadar kolay bir iş olmadığını gösteriyor.

"Endüstriyel futbola karşı olmak", her şeyden önce fanatizm karakteri ağır basan taraftarlık anlayışının sıkı bir sorgulama sürecinden geçirilmesini gerektirir. Bir yandan endüstriyel futbola karşı olduğunu iddia edip diğer yandan tam da endüstriyel futbolun işine gelen biçimde taraftar tutum ve davranışları sergilemek, ciddi bir çelişki ve tutarsızlık örneği oluşturmuyor mu?

Bilinç, estetik ve olgunluk düzeyi düşük fanatik taraftarlık anlayışı, endüstriyel futbolu besleyen unsurların en başta gelenlerinden birisi değil midir? Günümüzde futbolun dizginlerini elinde tutanların, taraftarlara, fanatizmin pençesinde debelenen "12. adam" rolü biçmesi ve onlara takımlarının olmazsa olmaz bir parçasıymış duygusu aşılamaya çalışması boşuna değildir.

Taraftar, 12. adam rolünü benimseyip bunun gereklerini(!) yerine getirdiği sürece, hem ekonomik hem de kültürel anlamda endüstriyel futbolun değirmenine su taşıyacak ve onun varlığını sürdürme çabasına hatırı sayılır bir katkıda bulunacaktır.
Fanatizm, kişilerin futbola sorgulayıcı bir anlayışla bakmalarını ve yeni bir futbol kültürü arayışlarına girmelerini sağlayacak bilinç ve yetkinlik düzeyine ulaşmalarını önleyen bir etken.

Endüstriyel futbol da işte sorgulamaların hedefinden uzakta kalmak ve varlığını sürekli kılabilmek adına fanatizmi körüklüyor. Ne yazık ki, günümüzün futbol kültüründen usanmış ve farklı bir arayış içine girmiş taraftar gruplarının birçoğunun fanatizm ve "12. adam" tuzağına düşmekten kendilerini kurtaramadığını görüyoruz.

"Endüstriyel futbol"un dayattığı kültürü reddedip buna karşılık yeni bir futbol kültürü oluşturmak hiç de kolay değil. Bunun için fanatizmin bilinç ve duyarlılık köreltici etkilerinden tümüyle arınmak şart. Fanatizmin pençesinden kurtulmadan alternatif bir futbol kültürü oluşturmak kuşkusuz olanaksız.

HEDEF-BİLİNÇ DENGESİZLİĞİ

Böyle, tuhaf ve anlam vermenin zor olduğu taraftar tutumunun son örneklerden birisini de, Adana Demispor’un konuya duyarlı olduğu bilinen taraftar grubu sergiledi.

Emekten yana düşünceleri benimsemiş oyunculara ve taraftarlara sahip olmasından ötürü dünya futbolunda özel bir yere ve saygınlığa sahip olan İtalya’nın Livorno takımı, Adana Demirsporlu taraftarların davetlisi olarak ülkemize geldiğinde tanık olduğumuz taraftar davranışları, endüstriyel futbol karşıtlığında daha alınması gereken çok yol olduğu gerçeğini bir kez daha gözler önüne serdi.

İki farklı ülkenin emek karakteri ağır basan iki takımını karşı karşıya getirmek ne kadar önemli bir projeyse, bu projenin kağıt üzerindeki güzelliğine gölge düşürecek gelişmelerin yaşanması da o denli şaşırtıcıydı. "Endüstriyel futbola" karşı olduğunu iddia eden Adana Demirsporlu taraftar grubunun havaalanında Livorno’yu karşılarken yaptığı tezahüratlardan birisi de, "Ayağa kalkmayan Mersinli olsun" şeklindeydi.

Livorno’yu getirerek, dünya çapında ses getirecek bir iş yapıyorsun, ama sonra bu tarihi anın doya doya keyfini çıkarmak varken işin içine Mersin’i sokup, böyle ilkel göndermelerde bulunuyorsun...

Bir yandan endüstriyel futbolu reddettiğini, yeni bir futbol anlayışı peşinde koştuğunu iddia etmek diğer yanda tam da mevcut spor kültürünün istediği gibi kini, düşmanlığı fanatizmi spora sokan kışkırtıcı ve ilkel tezahüratları sürdürmek... Böyle bir tutarsızlıkla, endüstriyel futbol karşıtlığında yol almak elbette ki mümkün değil.

Adana Demirsporlu taraftar grubu bununla kalsa iyi. Maç sırasında da tribünlerde hasta tutuklu Güler Zere’ye destek için pankart açan küçük bir gruba, polisin saldırısını tezahüratlarla destekledi. Bu davranış da, hedeflerle ona ulaşmanın en önemli aracı olan bilinç arasında ne kadar büyük bir mesafe olduğunu gösteren ikinci bir garabet örneğiydi.

TAKIMIN DEĞİL FUTBOLUN TARAFTARI

Benzer çelişkileri ve tutarsızlıkları, yine her fırsatta "endüstriyel futbola" karşı olduğunu dile getiren Beşiktaşlı bir taraftar grubunda da görüyoruz. Onlar da fanatizme yakın, farklı bir spor kültürü yaratacak bilinç ve olgunluk düzeyine uzak duruyorlar. O nedenle de söylemleri hiçbir inandırıcılık taşımıyor.

Küfürü, hakareti, kavgayı, şiddeti davranış biçimi olarak özümsemiş kişiler mevcut olandan ne kadar farklı bir spor kültürü yaratabilirler ki?

Endüstriyel futbola karşı farklı bir futbol kültürü oluşturmanın yolu, her şeyden önce futbol taraftarlığını, takım taraftarlığının önüne koyabilmekten geçer.
Futbolun taraftarı olmak demek ise, her türlü takımsal saplantı ve takıntıyı aşabilmek, futbolun güzelliklerini hangi takım sergilerse sergilesin alkışlayabilmek anlamına gelir.

İnsanlar takımların taraftarı olmayı aşamadıkları sürece, "endüstriyel futbol karşıtlığı" içi boş bir duba gibi gündemde sürüklenmekten kurtulamayacaktır. Umutla, sabırla bütün taraftar gruplarının en kısa sürede yeni bir spor kültürü oluşturacak bilinç ve yetkinliğe ulaşmasını diliyoruz.

Mehmet Özyazanlar-Evrensel Gazetesi

Günün pulu vol.22

24 Eylül 2009

Ahirette görüşmen gereken kişi Esra Elbirlik


Hakan Şükür, bildiğimiz aynı Hakan Şükür. Belli bir dönemden bu yana aynı çizgisini sürdürüyor. Her konuşması, her hareketi yönlendirme kokan, kendi beyin kıvrımlarından geçmeyecek sözler. Yeri gelmişken söylemeliyim, babasını menajer yapan adamı zaten ciddiye almam.

Bugün yine bir dolu zırva ile gündeme oturtmuş kendisini. Ne zaman unutulmaya yüz tutsa yaptığı şeydir, eskiden beri. Ne zamandan bu yana yumurtlamıyordu, o yüzden de konuşuluyordu. Bir dönem daha konuşulmak için yeterli derecede konuşmuş.

Hakan Şükür kendisini Müslüman ve inançlı biri olarak addediyor. Müslüman olmasına Müslüman da, insanlıktan zerre nasibini almamış bir karakter ne yazık ki.

"Galatasaray, 2. Metin Oktay'ı kaldıramazdı" diye buyurmuş, Hakan hazretleri. Metin Oktay isminin aynı cümle içinde geçmesi bile içten içe kendisinde orgazm etkisi yaratıyor. Tüm derdi buydu, onu yönlendiren insanların isteği. Galatasaray gibi bir camianın içine, Müslüman kimliği ağır basan, bir kişiyi yerleştirmek.

Planlar tutmadı, istenilenler olmadı. 'Zor oyunu bozdu' sizin anlayacağınız. Daha önce de söylemiştim bir kez daha söyleme gereği hissediyorum. Hakan Şükür'ün, Galatasaray'daki futbolculuk misyonuna başka sıfatlar ekleme gereği hissedildi.

Kitleleri bu denli heyecanlandıran ve arkasında koşturan sporun içinde, cemaatler yer almak istiyor, bunun lamı cimi yok. 'Böyle değil' diyene, güler geçerim. 10-15 yıl önce mazlum edebiyatı yapanlar bugün artık, milyon dolarlık holding sahipleri oldu. Girmedikleri ve ele geçirmedikleri yerler o kadar az ki. Şimdi kendi deyimleri ile "Fethedilecek bazı kaleler kaldı."

Hakan Şükür, bilinçli ya da bilinçsiz bu kaleleri fethetmeye çalışanların yeniçerisi durumunda. Geçirdiği evrimi gayet yakından gördüğüm ve takip ettiğim için, kendi kapasitesinin bunu bilinçli tercih ettiğini düşünmüyorum.

Sanırım hâlâ hafızalardadır "Kıyma ile mıyma arasındaki fark nedir?" gibi embesil sorular sorup, Akın Sel'le birlikte kahkahalara boğulduğu yıllar. Sözün özü Hakan'ın beyin kapasitesi, fethedilmesi gereken kalelerin olup olmadığına yeterli değil.

Hakan Şükür ve benzerleri, yüzde 99'u Müslüman bir ülkede yıllarca, en kötü mazlum rolünü oynadılar. Hoş, ellerinde bu kadar güç ve para varken, halen aynı şeyi yapıyorlar ya, neyse.

"İnanç da sonunda iyi bir motivasyondur, belki arkanıza aldığınız bir rüzgârdır. Bunlar bile zamanında kamuoyuna çok daha bir farklı şekilde yansıtıldı. Fettullah Gülen’i ise kızlarımla Orlando’ya gittiğim dönemde ziyaret ettim" diyor, Hakan Şükür.

Sanki dinini yaşaması yasaklandı, sanki namaz kılmasına itiraz edildi, sanki zorla ateist bir hayat yaşatılmaya çalışıldı beyzadeye. İsmet Paşa'nın "Namuslular namussuzlar kadar cesur olmadıkça o ülke için kurtuluş yoktur" sözünü çok severim. Bu yüzden de, Hakan Şükür vıdıvıdı ederken, başkalarının susmasını kabullenemiyorum.

Keşke, anlatsalar nasıl zorla namaza götürüldüklerini, keşke anlatsalar oruç tutmaya zorlandıklarını da, şu kamuoyu denen olgu öğrenebilse birtakım şeyleri ama nafile.

Şimdi en kilit cümleye gelelim; "Kendi isteğimle olsa, belki futbolu daha önce bırakacaktım. Onların isteğiyle bırakmış olmak üzdü. Bir de içten vurulmak. Başarılarınızı kıskanan, isminizin camiayı aştığını düşünenler kabul edemedi. Tarihimizde içten vurulmalar çok var, herhalde büyüklerimiz çok tarih okumuş.

Bunları yapanların duygusuz olduğuna, kalbinin, inancının olmadığına, başka kimseyi düşünmediğine inanıyorum. Yüksek yerlerdekilerin kendilerini görmesi zordur. O makamların şatafatı çoktur. Kendinizi görmek zordur, ne zaman ayrılırsınız, o zaman görürsünüz. Burada görmezseniz, ahirette görürsünüz. İşte ben oradaki karşılaşmayı sabırsızlıkla bekliyorum."


Hakan, ahirette birileriyle hesaplaşması gereken en son kişi sen olursun muhtemelen. Evlenmek için tarikat ve cemaatleri devreye soktuğun hatta yetinmeyip dönemin Başbakanı Tansu Çiller vasıtasıyla evlenmeye zorladığı Esra Elbirlik vardı ya. İşte O Esra Elbirlik'le hesaplaşman gerekecek ahirette öncelikle.

Bakalım ahirette, hesabını verebilecek misin bazı şeylerin. Senin gibiler, günahlarının affedilmesi umuduyla kabe benim, umre senin gezip durursunuz ama bazı günahları affetmek insan olmak şartı vardır. Müslümanlık, dininizi öğrendiğiniz ağlak imamların anlattığı gibi değildir, onları peygamberleştirmek hiç değildir.

Adam olsan susardın, ama adam olmadığını 1999 yılında bir deprem sonrasında kanıtladın fazlasıyla. Bırak futbolu, Galatasaray'ı, kariyeri de; nasıl insan olunur onu öğren önce. Git şimdi Orlando'daki ağlak imamın dizinin dibine, günah çıkart.

Öpülecek el var, öpülmeyecek el var!


Ah be güzel abim, ne acele etmişsin o eli öpmek için. Biraz bekleseymişsin keşke.