15 Haziran 2010

5. günden aklımda kalanlar


Günün ilk karşılaşması olan Yeni Zelanda ve Slovakya maçını aslında iki takım açısından son derece vasat geçeceğini herkesin bilmesine rağmen Stoch'un varlığı Holosko, Sapara ve Vittek'in birleşince farklı bir gözle incelemeye alındı.

Alındı da, bir şey mi oldu? Berbat bir maç, ofsayt bir gol, 7 dakika oyunda kalan Stoch, 1-0'ın üstüne yatmaya çalışan Slovakya olunca, karşılaşmanın tek ilginç anı 90+3'de Winston Reid'in attığı kafa golü oldu.

Eminim ki, birçok futbolsever o gol geldikten sonra bir 'oh' çekmiştir. Rakibininin dünya futbolunda adı yok, 1-0'lık skor üstünlüğü elinde, sen hâlâ nasıl olur da 1-0'la maçı kapatırım hesabındasın. Hah! 'Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olursun' böyle.

Acayip sevindim, hatta Reid'ın golünden sonra işyerinde "Gooool" diye bağırınca garip bakışlara maruz kaldım.

Maçta onun dışında aklında ne kaldı derseniz; birincisi Vladimír Weiss'ın oynama çabası, ikincisi ise Yeni Zelanda'nın bomba kalecisi Mark Paston. Başka bir şey kalmasın mümkünse...

FİL 'DİŞİ'Nİ GEÇİREMEDİ

Öncelikle şu ara başlıktaki Fanatik, Fotomaç zorlamamdan ötürü kendimi kutlayayım...

Benim turnuvada canı gönülden desteklediğim üç takımdan biri Fildişi Sahili. Buna bir de, Ronaldo'dan nefret çizgim eklenince, fanatik bir Fildişili'ye dönüşüverdim maç esnasında.

Karşılaşma, Ronaldo'nun direkte patlayan şahane şutuyla başlayınca "Tamam, bu kez futbol açlığın giderilecek" dediysem de, beklentimin altında bir maç oldu.

Drogbasız kolu kanadı kırık olan Fildişi'nde Keita gibi spektaküler bir adam da, yedek bankında harcanınca tadı tuzu minimum düzeyde bir maç oldu. Aruna Dindane'nin oynadığı bir takımda, Keita'nın mutlak oynaması gerekirdi. Bunu Galatasaray'da oynuyor diye söylemiyorum. Oyuna girdikten sonra nasıl bir dinamizm kattığını izleyenler görmüştür.

Portekiz, oldum olası çok sıkıcı bir takım benim için. Bu sıkıcılık tek bir adamın ayaklarına bakınca, daha da sıkıcı hale geliyor.

Messi, Eto'o ve Ronaldo'nun milli takım düzeyinde bu denli eleştirilmelerinin nedeni aslında yeteneklerinin dışında bir sorun. Kulüp takımlarında, bu adamların hepsinin etrafında kalibre açısından bu isimler kadar olmasa da, bu şahane futbolculara çarpan yetenekte adamlar oynuyor. Bu yüzden de, rakipler tek bir adama odaklanamıyor.

Oysa milli takımlarda böyle bir durum söz konusu değil. Ronaldo'nun yanındaki adamlara bakıyorum; Danny, Liedson, Raul Meireles, Simao. Rakip takımın teknik deriktörü olsam, bu adamların hiçbirine özel önlem almam. Tek bir adama odaklanıp, işime bakarım. Bu yüzden Ronaldo da, tıpkı bu isimler gibi sürekli olarak eleştiriliyor.

Bugünkü Portekiz-Fildişi Sahili maçında Ronaldo'nun kötü oynadığını söyleyemem. Adam maçın daha ilk dakikasından itibaren bütün sorumluluğu aldı. Fakat karşında Toure, Eboue, Demel gibi fizik ötesi futbolcular olunca yapacaklarının bir sınırı oluyor. Portekiz, turnuvaya Ronaldo'nun yapabildikleri sınırında devam edecektir. Daha fazlasını beklemiyorum doğrusu.

Fildişi Sahili, maçın özellikle son 30 dakikasında çok net biçimde galibiyeti kaçırdı. Galibiyeti kaçırdı diyorum ama öte taraftan da, 90+3'te korneri paslaşarak kullanarak 1 puana razı olduğunu açıkça gösterdi. Brezilya'nın, Kuzey Kore maçında aldığı 2-1'lik skor sonrası ben "Kesin grup lideri çıkar" diyemiyorum. Neden mi? Ehh, onu da altta okuyun..

ADNAN SEZGİN VE ADNAN POLAT DÖRT KÖŞEDİR

Günün son maçında Kuzey Kore'nin, grubun keki imajı göz önüne alındığında, muhtemelen kime sorsanız en az 3 fark bekliyordu. Ama beklenen olmadı.

Brezilya'nın 88. dakikada yediği golün gruptaki diğer iki takım açısından çok büyük önemi vardı, tabii Kuzey Kore için de.



Öncelikle, Fildişi ve Portekiz, bu geceki maçtan sonra Brezilya'nın yenilmez bir takım olmadığını, hatta Kuzey Kore karşısında bile çok zor durumlara düştüğünü görünce iştah artışı yaşamıştır. Nasıl yaşamasın ki? Kuzey Kore'nin 9 numaralı oyuncusu Jong Tae Se karşısında fiziken zorlanan Brezilya'nın, kuvvetli bir Drogba karşısında zorlanmaması mümkün mü? Bence mümkün değil.

Elbette Drogba'nın kolu, onun tam performanslı oynamasını güçleştirecektir fakat Brezilya orta sahasının "Kapalıçarşı" gibi rahatça gezilebildiğini görünce ve aklıma Toure, Zokora, Tiene, Tiota gibi fiziki açıdan kuvvetli bile demenin az olduğu oyuncular gelince, Fildişi Sahili'nin 2'de 2 yapıp lider olarak gruptan çıkmasının öyle atla deve olmadığını düşünüyorum.

Brezilya'nın en büyük avantajı Maicon gibi bir kanat bekinin olması. Bu fikrim, attığı golle ilintili değil. Maç boyunca 16'dan sonra saymayı bıraktığım bindirmelerine hiç ara vermedi. İkinci yarı Elano'nun yanına gelmesiyle, o bölgeyi öldürücü bir biçimde kullandılar. Haliyle, rakip de zayıf olunca her iki gol de o bölgeden geldi.

Elano'ya ayrı bir paraf açmak lazım. Yaptığı asist ve attığı gol dışında Galatasaray'da ne oynuyorsa onu oynadı. Sadece istatistik hanesi şişkindi, yoksa oyun açısından ben öyle çok büyük bir fark göremedim. Keita, Arda, Elano üçlüsünden birinin gideceği artık çok açık bir biçimde belli. Bu yüzden muhtemelen maç sonunda Adnan Polat ve Sezgin viski bardaklarını tokuşturup "İlaç oldu ilaç" diye, kahkahalarıyla etrafı çınlatmış olmalı.

İşin şakası bir yana, satılacak oyuncunun Elano olduğunu düşünüyorum. Galatasaray'ın transfer yapabilmesinin tek şartı, oyuncu satması oldu çünkü. (Bu ayrı yazı konusu maçı es geçmeyeyim)

Kuzey Kore, dünyada bu maçı izleyen tüm futbolseverlerde bir sempati oluşmasına neden olmuştur. Hele de, son dakikalarda attığı golle, kendilerine olan güvenleri biraz daha artmıştır. Elbette bu gruptan çıkmalarının mümkünü yok ancak Dünya Kupaları'nın da bu tarafı güzel. Hiç bilmediğiniz, hiç izlemediğiniz, fikriniz bile olmayan takımları izliyorsunuz.

2 numaralı Cha Jong Hyok ile Rooney bozması 9 numaralı Jong Tae Se'yi gayet beğendim. Sadece futbolunun değil ülkenin kapalı kutu olduğu Kuzey Kore'nin maçlarının öyle çok sıkıcı geçeceğini düşünmüyorum ve maç seçenler için izlemeyi öneriyorum.

Not: Elano'nun golünü izlemeyenler ya da kaçıranlar için şu linki vereyim. Golün kendisi mevcut. GOL

Koftiden yiğit


Yiğit başbakan TBMM Grup toplantısında yine esip gürledi. İşin iç politika hadisesi git gide çirkinleşmeye başladı o yüzden o konuya girmeyeceğim.

Söyleyeceğim şey, çok uzun da değil. Irak konusunda, "Medeniyet çöktü Irak’ta? Bir Saddam yok edilsin diye değer miydi bu? Ama ne yazık ki o mantığa göre değdi. O zaman nerede demokrasi. Bir tarafta demokrasi diyeceksiniz, ama ondan sonra anti demokratik ne gerekiyorsa onu yapacaksınız. Ben bunu demokrasi anlayışıma sığdırmıyorum"

Şu cümleyi dinledikten sonra direkt olarak "Atma Recep din kardeşiyiz" dedim. Yahu hakikaten herkesi salak mı belliyorlar anlamıyorum bir türlü.

Irak konusunda tezkereyi TBMM'ye ben mi getirdim? Tezkere Meclis'ten geçmediği için, parti içinde sürek avını ben mi başlattım? Bu tezkere karşılığında milyar dolarlık imzayı ben mi attım?

Lan harbiden bu eleman çok komik. ABD'nin Irak müdahalesine şimdi mi başkaldırıyorsunuz birader? O dönem, Irak'a asker göndermek için takla atmadınız mı siz? Kim iktidardaydı o dönem? Sen başbakan değil miydin? Sen imza atmadın mı o tezkerenin altına? Bilim-kurgu musunuz siz, anlamadım ki?

Dünyanın en aptalca siyaseti bizim ülkemizde dönmeye başladı. Hatta yüksek sesle dile getirilmeye başlandı. Kan siyaseti. Akan kan üstünden siyaset yapmak kadar mide bulandırıcı bir şey olamaz. Şehit cenazelerinden rahatsızsan, şehit cenazesinin olmamasını sağlayacaksın, bu iş bu kadar basit.

Bu ülkede 7 yaşındaki çocuklara kurşun sıkılıyorsa, kimse demokratikleşmeden söz etmesin. Bu ülkede sadece yazı yazdığı için insanlar hakkında tutuklama, hapis kararları çıkartılıyorsa hangi demokratikleşmeden söz ediyorsunuz? Kim için, ne için demokrasi? Senin demokrasin, benim demokrasim mi?

Bırak İsrail'i, bırak Arapları da, daha iki hafta önceki Asya'da İşbirliği ve Güven Artırıcı (AİGK) Önlemler Zirvesi toplantısında İsrail'i kınayabildin mi onu söyle bana? İsrail bu toplantıda neden temsil edildi onu söyle? İsrail'le anlaşmaları iptal edebiliyor musun onu söyle?

Ben hayatımda bu kadar hikâye bir iktidar ve bu kadar koftiden yiğitlik taslayan Başbakan görmedim. Irak'ı işgal eden ABD askerine yardım için Türk askerini göndermek için havada yirmi takla at, aradan 5 yıl geçince ABD'yi kına. İyisi mi, en nadide bölgemize yakalım bir kına...

Ey Aziz Nesin sana geliyorum. Sen ne büyük adammışsın be mübarek...

Taraftarın hastalıklı transfer algısı


Daha 10 gün öncesine kadar, hangi Galatasaraylı'yla konuşsanız, Vince Grella'nın orta sahadaki açığı kapatacağını, mutlaka alınması gerektiğini, Galatasaray'ın işlemez orta sahasına ilaç olacağını düşünüyordu.

Dünya Kupası'ndaki Almanya maçı sonrasında fikirler, düşünceler gündüzden geceye döner gibi yön değiştirdi. Şimdi herkes, "Aman abi Allah korumuş, iyi ki almamışız" diyor.

Türkiye'de futbolcuya, transfere bakış tamamen budur. Hakkında doğru düzgün bilgi sahibi olmadığımız adamları göklere çıkartmaya bayılıyoruz. Son senelerde garip ve anlamsız bir biçimde şöyle bir cümle dönüp duruyor: "Adamın Premier League kariyeri var". Eeeeee, evet var. Bu mudur transferdeki tek kıstasımız. Premier League'den gelen ya da gelecek her oyuncu için yeterli bir argüman mıdır bu?

Doğrusu ben de kabul ediyorum o ligin gayet zevkli olduğunu ama bu kadar büyütmenin bir anlamının da olduğunu düşünmüyorum.

Yeniden Grella özelinde transfer hadisesine dönelim. Daha birkaç gün öncesine kadar 'mutlaka alınması gereken adam' listesindeki Avustralyalı'ya, Almanya maçından sonra çarpı atıldı. Daha birkaç gün öncesine kadar, transfer edilmediği için ağzına geleni söyleyenler şimdi alınmadığı için mutlu.

İşte bu fikir, Türkiye'nin temel sorunlarından biri. Ama sorun, taraftarın böyle düşünüyor olması değil. Kulübün başındaki yöneticisi, başkanı da bu minvale düşünüyor ve hareket ediyor.

Adnan Polat'ın bugünkü Hürriyet gazetesinde bir röportajı var. Stoch için "Gelse Arda'nın yedeği olurdu" diyor. E abicim o zaman niye transfer etmeye çalıştın haftalarca? Neden İngiltere'ye 3 sefer düzenledin? Adama sorarlar? Ben de soruyorum işte.

Bok atmanın da bir kalitesi olmalı. Bok atarken ayakların yere sağlam basmalı. Şimdi alenen bok atıyorsun Stoch'a ama cümlelerinin hepsi havada asılı kalmış.

Türkiye'de ne yazık ki, futbol konusunda herkesin biraz da 'küçümseyerek' sarf ettiği "Sokaktaki adam" tanımlaması, aslında hepimiz için az çok geçerli. Hepimiz "Sokaktaki adam" oluyoruz zaman zaman.

Bu sakat, hastalıklı fikirden aciliyetle sıyrılmak gerekir. Yoksa ülkedeki futbol düzeyinin, her yıl daha aşağılara inmesini izleriz.

14 Haziran 2010

4. günden aklımda kalanlar


2010 Dünya Kupası'nın şu ana dek, beklentilerin altında geçtiği şüphe götürmez bir gerçek. Şu ana dek izlediğimiz takımlar içinde Almanya dışında gösterişli ve etkili futbol oynayan bir takıma rastlamadık.

Günün ilk maçında Hollanda ile Danimarka mücadelesinde her ne kadar favori Hollanda kazanmış olsa da, ahım şahım bir futbol oynadığını söylemek güçtü. Danimarka, rakibi karşısında orta sahaya alabildiğine daraltırken, Hollanda'nın kanatlardan gelmek dışında başka seçeneği kalmadı. Tabii bir de, Sneijder'ın mesafe tanımadan çektiği şutlar vardı.

Bugüne dek, Hollanda'yı hemen herkesin sevmesinin önemli nedeni, futbolu risk alarak oynaması. Ancak turnuvadaki izlediğimiz tüm maçlarda olduğu gibi Hollanda da, minimum riskle maçı kopartmaya çalıştı ve Danimarka adına talihsiz bir golle 3 puanın gelmesini sağladı.

Hollanda'da Van Persie, Sneijder, Van der Vaart gibi oyuncuların beklenenin altında kalması, seyir zevkini düşürdü. Oyunda fark yaratan tek oyuncu, yedek Elia oldu. Oyuna girdikten sonra Danimarka'nın gardının düşük olması da etken oldu oynadığı futbolda fakat yine de sahayı sürekli dikine kat etme çabası takdire değerdi.

Muhtemelen Hollanda'yı favori gösterenler ve kupayı kazanacağını düşünenlerin -tıpkı benim gibi- birçoğunun ümidi kırıldı. Ben o anlamda ümütsiz değilim. İzlediğimiz tüm maçlarda gördük ki, herkes hata kovalayıp gol bulma peşinde.

Danimarka kadrosunun, hatıralardaki Vikingler olmadığı kesin ama yine de, Japonya ve Kamerun maçını gözönüne alırsak, orta sahadaki baskın oyunları, rakiplerine buhranlar yaşatabilir. Yenilmesine karşın Danimarka'nın gruptan çıkabileğini düşünüyorum.

Artık hepimizin kabul etmesi gereken bir şey var ki, futbol fazlasıyla değişti. Öyle gösterişli oyunlar, farklı sonuçlar kolay kolay yaşanmıyor. Hollanda'nın genel kanı itibariyle hayal kırıklığı yaşatmasının sebebi budur. Mourinho'nun İnter'ine alkış tutuluyorsa, bu futbola da herkesin razı gelmesi gerekir.

İLK BÜYÜK HAYAL KIRIKLIĞIM: KAMERUN

Günün ikinci maçında Japonya ile Kamerun karşılaşması, gerek oyun -Kamerun'un oyunu- gerekse de skor olarak bende büyük hayal kırıklığı yaşattı. Doğrusunu söylemek gerekirse, Kamerun'un rahat bir maç alacağını düşünüyordum fakat Le Guen faktörü ve işlemez bir Kamerun orta sahasını hesaba katmamıştım.


Önce Le Guen'den söze girelim. Hep söylediğim şeydir, hiçbir teknik direktöre işini öğretmek gibi bir ukalalık ve aymazlık içine girmem. Fakat daha kalede Suleymanou'yu gördüğüm anda bile içimi sıkıntı bastı. Daha Emena'nın (Özellikle Emena. Tansu Polatkan'a göre ismi Emena çünkü. Neyse yazı sonunda onunla ilgili müjdem var), Alex Song'un neden oyunda olmadığını söylemiyorum bile.

Eto'o turnuva öncesinde Roger Milla'nın kendisine yönelik eleştirilerine sinirlenmiş ve her zamanki şımarık ve mızmız (böyle dediğime bakmayın çok severim) tavrıyla, turnuvada oynamama tehdidinde bile bulunmuştu. Fakat bir gerçek var ki, Milla'nın haklılık payı var. Nedenine gelince; gol atamaması, kulüp takımlarında gösterdiği performansı Kamerun Milli Takımı'nda yansıtamamasından söz edemiyorum. Surat ifadesinde bile o hırsı ve isteği göremiyorsunuz.

Elbette, tüm rakiplerin Kamerun karşısında öncelikli hedefi Eto'o. İşte tam da bu yüzden Le Guen'e kızıyorum. Bu, su götürmez gerçek karşısında neden kontra bir taktikle rakiplerine sağ gösterirken, soldan vuramazsın. Böylesi bir durumda, Emana bulunmaz Hint kumaşı olabilir fakat oyuna sonradan sokarak bir maçın yitip gidebilmesini izliyoruz.

Genel açıdan bakacak olursak, Kamerun'da Assou-Ekotto dışında göze çarpan bir adam yoktu. Ki, Assou-Ekotto'nun maçın en çok top kaybeden oyuncularından biri olmasına karşın. Sorumluluk alarak oynayan ender oyunculardan biriydi.

İzlediğimiz her iki Asya takımında (Güney Kore ve Japonya) en çok hoşuma giden şey; hadlerini bilerek oynamalarıydı. Stil olarak birbirine benzeyen iki takımın temel hedefi, rakibini az adamla yakalayarak sonuca gitmekti. Bu noktada şunu söylemem lazım. Bu anlayıştaki futbolu Japonya'nın, Güney Kore'nin oynaması mazur görülebilir ama bu futbolu İtalya, Fransa oynuyorsa çileden çıkar insan. Karşılaştırdığım takımlar arasındaki futbolcu kalitesini göz önüne aldığınızda, ne demek istediğimi gayet iyi anlarsınız.

Açıkçası, Kamerun'dan hiç ümidim kalmadı ikinci tur için. Bu futbolla ve o teknik direktörle ikinci tura çıkması, benim için turnuvayı kazanması kadar sürpriz olur.

DE ROSSİ SAĞOLSUN

Son maç, skor olarak da, oyun olarak da bütün beklentilerime denk düştü. Hatta şu kadarını söyleyeyim, ilk golü Paraguay'ın atıp, İtalya'nın daha sonra bir şans golü bulabileceğine kadar düşünmüştüm. Neden mi?

Turnuvada bu kadar maçı ve oynanan futbolu izledikten sonra bu işin 'pir'lerinin, farklı bir oyun oynaması sürpriz olurdu. Öte taraftan Güney Amerika elemelerinde önüne geleni devirmiş, ciddi anlamda rakiplerini bayıltan bir Paraguay var.

Paraguay, golü bulduğu dakikaya kadar, rakibinin İtalya olduğunu zerre kadar umursamadı. Sonrasında, çaresizce 90 dakikayı gol yemeden tamamlamaya çalıştı ama olmadı.

Paraguay'ın defansif oynaması için hiçbir sebep yok. Ciddi anlamda iyi forvetlere sahipler. Valdez'den tutun da yedek giren Cardozo'ya kadar, kupadaki birçok takımda bulunmayan forvet zenginliği, onların daha gole dönük futbol oynamasının başlıca nedeni. Ama işte, o skoru koruma hastalığı yok mu? O bir takımın en büyük düşmanlarından biri.

Paraguay'da özellikle Vera'yı acayip beğendim. Orta sahadaki enerjisi, her akında forveti ve kanat oyuncularını yedeklemesiyle ideal bir orta saha oyuncusu tablosu çizdi.

İtalya'ya gelirsek, onlar açısından tatsız geçebilecek bir geceyi kaleci Villar kurtardı. İkinci yarıya kadar futbol adına sahaya hiçbir şey yansıtmayan tatsız, renksiz bir takım vardı.

Bu kötü tablo ikinci yarı Paraguay'ın geriye gömülmesiyle dağıldı. De Rossi, Pirlo'nun olmadığı bir takımda en parlak adamlardan biri olarak göze battı. Ve tabii ki Pepe. Sahada Vera'yla birlikte en beğendiğim iki futbolcu oldu ama Pepe'nin biraz daha ağır bastığını söyleyebilirim.

Benim adıma maçta ilginç olan tek şey, Serie A şampiyonunun tek bir futbolcusunun bile İtalya Milli Takımı'nda oynamıyor olması. Kadrosunda numunelik 4 İtalyan'a sahip olan bir takımın (Biri de devşirme) o ülkenin liginde şampiyon olmasının nasıl bir başarı olduğunu ayrıca tartışmak gerekir.

Sonuç itibariyle aslında iki takım da istediğini almış gibi görünüyor. Slovakya için çok net konuşamıyorum fakat bu Paraguay-İtalya ikilisinin üst tura çıkacağını düşünüyorum.

Not: Hollanda-Danimarka maçında Ömer Üründül'e maruz kalıp, ardından Tansu Polatkan'ın 'eşsiz' anlatımıyla karşılaşmak bir futbolsever adına en büyük 'işkence'. Tansu Polatkan'ın seneye emekli olacağı ve o yüzden bu son turnuvaya istemeye istemeye gönderildiğini söyleyeyim.

Günlük maç tahminleri vol.4


Evet, tahminlerimde son derece başarısız olsam da yola devam ediyorum. Bugünkü maçlar için tahminlerim şu yönde:

Danimarka-Hollanda: Turnuvanın benim adıma en önemli favorisi Hollanda'dan 3-1'lik bir skor bekliyorum. Goller Hollanda adına; Robin van Persie, Wesley Sneijder ve Kuyt'tan, Danimarka adına ise Thomas Kahlenberg'den gelir.

Japonya-Kamerun: Kamerun'un 2-0'lık rahat bir galibiyet alacağını düşünüyorum. Jean Makoun ve Pierre Webo golleri atar.

İtalya-Paraguay: İnim inim inleyen bir maç olur gibi geliyor bana. Hafiften bir beraberlik kokusu var. Sanki 1-1 olur gibi geçiyor içimden. Goller Gilardino ve Víctor Cáceres'ten gelir.

Dünya Kupası'nın farklı yüzü


Dün akşam Almanya-Avustralya maçı oynanırken, Moses Mabhida Stadı'nın otoparkında stadyum çalışanları, maaşlarının yetersizliği yüzünden eylem düzenlemiş.

Polis, göstericileri dağıtmak için plastik mermi ve göz yaşartıcı bomba kullanmış.

Stadyum emekçilerinin talepleri, kendilerine söz verilen maaşın verilmesi.

İlginç değil mi? Bütün bir dünya 50 metre dibinizdeki maçi izliyor ama kimsenin sizden haberi bile olmuyor. Adaletsizlikler, eşitsizlikler, sermaye-emek çelişkisi görüldüğü üzere dünyanın her yerinde yaşanıyor.

Daha güzel bir dünya umuduyla...

13 Haziran 2010

Almanya'da değişen bir şey yok


Kewell'ı izleyemedik, Avustralya fark yedi ve daha da kötüsü muhtemelen turnuvayı kapattı.

Türkiye'de Almanya Milli Takımı'na (tabii ki Brezilya da) karşı özel bir hassasiyet vardır. Ben Almanya Milli Takımı'nı sevmeyenler listesindeyim ancak bu saygı göstermiyorum anlamına gelmesin.

Bir ülkenin futbol geçmişi ve futbol kültürü olması çok önemli. Almanya bu yüzden 1982'den bu yana tüm dünya kupalarında minimum çeyrek finale çıkma başarısını gösteriyor.

Bugün maç başlamadan önce, Almanya'nın kazanabileceğini düşünüyordum fakat boylesi bir skorun ortaya çıkması aklıma gelmemişti.

Kupaya gelmeden önce ve geldikten sonra bir yığın önemli futbolcusunu, sakatlıktan ötürü kadroya alamayan Löw, şu açıdan çok çok şanslıydı. O da, Mesut Özil gibi bir adama sahip olması. Neden mi? Çünkü Littbarski'den bu yana ilk kez böylesine teknik bir oyuncuya sahip olması. Dün İngiltere orta sahasında eksikliğini vurguladığım futbolcu tipi tam olarak Mesut Özil'e denk düşüyor. Yani öyle bir maç olur ki, siz çaresiz kalırsınız ama bir adam çıkıp o çaresizliğe son verir. Mesut o yüzden, Löw için çok ciddi anlamda büyük şans

Bence maçın adamı değildi (Benim maçın adamı tercihim Müller) ancak bir gerçek var ki, turnuvada şu ana kadar gördüğümüz en etkili orta saha performanslarından birini ortaya koydu. Turnuva başlamadan önce FIFA'nın sitesindeki "Genç yıldız adayı" titr'ini hak eder biçimde takımının ciddi tüm ataklarında bir biçimde var olmayı başardı.



Almanya'nın bugünkü 4-0'lık galibiyetinde, takım halinde oynayabilme başarısı önemliydi. Arne Friedrich'ten, Bundesliga'da berbat bir sezon geçiren Klose'ye kadar tüm oyuncular, ilk dakikadan son dakikaya kadar niyetlerini gösterdiler.

"Milli Takım futbolcusu" olgusuna, oldum olası inanmışımdır. Podolski, tam da bu terime cuk oturan bir futbolcu. Milli takım formasını ne zaman giyse, bambaşka bir futbol oynuyor. Oyunun başında attığı golle, maçın dengesini tamamen değiştirdi. Gerçi, dakikalar ilerledikçe, Avustralya'nın, Almanya karşısında puan alabilme ihtimali olmadığını gördük ama yine de, Podolski bunu çabuklaştırdı.

Almanya maç boyunca Lahm ve Müller'in kanadından Avustralya'yı delik deşik etti. Bu ikiliye özellikle ilk yarıda Mesut da katılınca, Avustralya'ya gönül verenler için çile halini aldı maç. Chipperfield ve Moore bu üçlü karşısında inanılmaz aciz bir görüntü çizdi. Doğrusu, daha 20. dakikayı bile beklemeden Chipperfield'ı oyundan alırdım.

Herkesin gol beklentisi bu maçla karşılanmış oldu. Tarihinin en genç kadrosuyla bir dünya kupasına katılan Almanya, bu maçtan sonra turnuvanın en ciddi favorilerinden biri olarak gösterilecektir fakat ben erken olduğunu ve özellikle Gana maçını beklemek gerektiğini düşünüyorum.

Avustralya açısından turnuva muhtemelen kapandı. İlk maçta 4-0 yenilgi alan ve en önemli oyuncusu Cahill'i kırmızı karta kurban veren Avustralya'nın toparlanabilmesi çok güç. Zaten yaparlarsa mucize olur ama o mucizeyi gerçekleştirebilek güce sahip olmadıkları çok net biçimde belli oldu.

Defansta ağır ve hantallar, orta sahadan ileriye geçme süreleri mevsim değişimine neden oluyor. Defanstan atılacak uzun toplarla gol kovalamak mantıklı değil. O yüzden de, Avustralya için turnuva kapanmıştır diyorum.

Yanarım, yanarım Kewell'ın oynamamasına yanarım. Muhtemelen hazır değildi yoksa, yedeklerde (hatta sahada da)ondan başka skoru etkileyebilecek adam yoktu. Umuyorum, bundan sonraki maçlarda Oz Büyücülüğünü gösterir ve Avustralya'yı en azından bir adım öteye taşır. Umut fakirin ekmeği, olumlu düşünmek istiyorum.

Ya unutmadan söyleyeyim. Maçın Meksikalı hakemi Marco RODRIGUEZ saçına briyantin süreceğine biraz daha hakemlik yapsa iyi olurdu. Herkesin yorumu farklı olabilir ama Cahill'in pozisyonunda gösterdiği kırmızı kart, pek bir ağır kaçtı. Haa, bu sonucu değiştirir miydi? Tabii ki değiştirmezdi ama Avustralya en önemli iki adamından birini kaybetti.

Irkçılık sınırlarındaki Üründül'e ithafen


Aslında Gana-Sırbistan maçına dair bir şeyler söylemek istiyordum ama maç boyunca beni çileden çıkaran Ömer Üründül'e 'değdirmeden' olmaz.

Ömer Üründül, sonuçsuz kalan her Gana atağı sonrası "Son hareketlerde ne yapacaklarını bilmiyorlar", "Düşünemiyorlar" türünden gerzekçe ifadeler, saha kenarında dans eden seyirciler hakkındaki "Ben hayatımda böyle bir şey ilk kez görüyorum" yorumlarıyla birleşince deliye dönmeme yetti.

Önce adama sorarlar, bıyık altından dalga geçtiğin, düşünme ve karar verme yetileri hakkında aşağılayıcı boyutlara ulaşan Gana Milli Takımı'nın kaç oyuncusu yurtdışında futbol oynuyor, senin Türk Milli Takımı'nın oyuncuları hangi takımlarda oynuyor?

Ben söyleyeyim birkaçını: Asamoah Gyan-Rennes, Kwadwo Asamoah-Udinese, Hans Sarpei-Leverkusen, John Mensah-Lyon (Sunderland'de kiralık geçirdi sezonu), Isaac Vorsah-Hoffenheim, John Paintsil-Fulham, Anthony Annan-Robenborg, Kevin-Prince Boateng-Portsmouth....

Takımın neredeyse tamamı Avrupa'nın kalburüstü liglerinde ve takımlarında futbol oynuyor. Bak bakalım bir de senin Dünya Kupası'na bile göremeyen milli takımındaki oyunculara. Her atak golle mi sonuçlanmak durumunda ya da her futbolcu son hareketlerinde en doğru hamleleri mi yapıyor. Herif ezbere almış 'carcar' konuşuyor.

Dönelim saha kenarında dans edenler meselesine. Hayatında hiç görmemişmiş. Doğru senin ülkende sahaya koltuk fırlatılıyor, tribünlerinde adam öldürülüyor, elektronik ıslıklar çalınıyor, oyuncuların gözüne lazerler tutuluyor, kaleci kulaklarında maytap patlatılıyor, 90 dakika su fıtlatılıyor, tribün koltukları yakılıyor. Bu liste böyle uzayıp gidiyor.

Keşke senin ülkende insanlar, bu saydıklarım yerine saha kenarında dans etse. İnan çok daha 'medeni' bir davranış biçimi. Ulan, herifi duyan İsveç'te, Danimarka'da filan yaşadığını sanacak.

Bu ülkede, kıyas götürmeyecek biçimde daha beterleri yaşanırken, insanların sahanın kenarında dans etmesi seni neden rahatsız ediyor? Neden aşağılama boyutlarına kadar getiriyorsun hadiseyi? Bırak işte, insanlar dans etsinler. Niye batıyor, nerene batıyor, neden batıyor?

Maça gelelim. Çok açık ve net biçimde Gana hak etti. 90 dakika boyunca galibiyet niyeti gösteren takım Gana'ydı. Sırbistan, izlediğimiz diğer maçlarda olduğu gibi uzun toplarla kanatlara inip, sonuca gitmek istedi ama Gana kanatları gayet başarılı biçimde tıkadı.

Yeri gelmişken tekrar belirteyim, dünkü Crouch ve Heskey örneğinde görüldüğü üzere Sırbistan'ın forvetinde oynayan Zigic türü adamlar, dünya üstünde oynanan futbolla karşılaştırıldığında çağ dışı kalıyor. Kaldı ki, Heskey'nin en azından belirli bir fiziki üstünlüğü var, Zigic de bu da yok. Orta yapacaksın da, o orta Zigic'in kafasını bulacak da, Zigic o kafaya vuracak da, o top kaleye gidecek de. Oh anam oh! Orta sahadan şut çekerim, gol olma şansını daha fazla artırmış olurum en azından.

İlginçtir, oyuna yedek giren oyuncular, ard arda iki maçta kader belirledi. Slovenya-Cezayir maçında, oyuna sonradan giren Abdelkader Ghezzal'ın kırmızı kartı sonrası maçın şekli değişti, bu maçta da Kuzmanovic'in ceza alanı içinde topu elle kesmesi maçın dengesini değiştirdi. Bundan sonra oyuna her yedek giren adama bir başka gözle bakmaya başlayacağım.


Sırbistan'i hiç beğenmedim. Zaten oldum olası böyle statik futbol oynayan takımlara illet olmuşumdur. Umuyorum ikinci turu görmezler. Gana ve Avustralya el ele çıksın, benim de içimin yağları erisin.

7. maç oldu izlediğimiz. Gerçekten yazık olmuş gidemememiz. Şu Dünya Kupası'nda heyecan yaratacak, ne zaman ne yapacağı belli olmayan bir takıma henüz rastlamadım. Türkiye bu boşluğu müthiş doldururdu ve Afrika'nın gözbebeği olurdu ama işte Ömer Üründül zihniyetli, kendinden başka herkesi küçük görme hastalığı yaşayan ülke insanım, bu embesil fikirden sıyrılamadığı sürece, bizden bir bok olmaz.

Abdelkader Ghezzal ve Fawzi Chaouchi sağolsun


Pazar günleri hariç, üç maçı tek başlıkta toplayarak yazacağım. O yüzden Cezayir-Slovenya maçını dair birkaç kelam etmek istedim.

Dünya kupalarında genelde ilk tur maçları böyle can sıkıcı geçer, bunu kabul ediyorum fakat futbolun geldiği nokta itibariyle, Cezayir-Slovenya maçı benzeri karşılaşmalara bolca rastlayacağımızı düşünmek insana kâbus gibi geliyor.

Rakibin 10 kişi kalmış, sen hâlâ hata kovalıyorsan ve tüm oyun düzenini buna dayandırıyorsan izlemek işkence hali alıyor.

Orta alanda kör dövüşü tadındaki Cezayir-Slovenya karşılaşmasının iki belirleyici faktörü oldu.

Birincisi; Abdelkader Ghezzal'ın, Uruguaylı Lodeiro gibi maça girer girmez 1 dakika içinde sarı kart ve toplamda 13 dakikada kırmızı kart görmesi, ikincisi ise Cezayir'in Mısır'ı eleyerek Dünya Kupası'na gelmesinin temel faktörü Fawzi Chaouchi'nin yediği komik gol.

Cezayir teknik direktörü olsam, Ghezzal'ı soyunma odasına girmeden, havaalanına yollardım. Bu kadar aptalca kırmızı kart görülemez sanırım. İlk sarı kartını rakip ceza alanı önünde arkadaş çekmeyle görüyorsun, sarı kartın varken, elinle topa müdahale edip kırmızı kart görüyorsun. Cidden bir daha değil milli forma giydirmeyi, o formayı satmayı bile yasaklamak lazım bu herife.


Fawzi Chaouchi'ye gelince. Yukarıda da söylediğim gibi maçı izleyenler anımsayacaktır. Cezayir'in Mısır'ı 1-0 yenerek, Dünya Kupası biletini aldığı maçta tek başına destan yazarak, takımını Güney Afrika'ya taşımıştı. Ama ne yazık ki, kalecilik böyle bir şey. Olmadık zamanlarda, olmadık hatalar yaparak, kader belirliyorsunuz.

Onun dışında "Bu maçtan aklında ne kaldı?" diye sorarsanız, "Mümkünse hiçbir şey kalmasın" cevabını veririm.

1990'ların başlamasıyla ne yazık ki, futbol böyle bir hal aldı. Bu işin endüstri almasıyla paralel olarak, oynamanın ve eğlenmenin değil kazanmanın tek ve mutlak parametre olması kısır mücadelelerin çoğalmasına neden oldu.

Dakika 90, 1-0 öndesin ve korner kullanıyorsun halen köşe bayrağının dibinde zaman oyalıyorsun. Ağzıma geleni saydırdım haliyle.

Slovenya bu futbolu oynamaya devam ederse, hem ABD'ye hem de İngiltere'ye yenilir. Her ne kadar TRT spikeri, teknik direktör Matjaz Kek için "Oynattığı modern futbol" türünden cümleler kursa da, bu futbol modernse ben taş çağına dönmek istiyorum.

Netice itibariyle sıkıcı, berbat bir maç izledik. Yaklaşık 15 dakika sonra izleyeceğimiz Sırbistan-Gana karşılaşmasının şu ana dek oynanan en iyi ve en gollü maç olacağını tahmin ediyorum. Umarım tahminimde yanılmam.

Günlük maç tahminleri vol.3


Evet her ne kadar şu ana dek 5 maçtan sadece birinde doğru tahminde bulunmuşsam da yılmıyorum, yıkılmıyorum ve devam ediyorum.

Birazdan başlayacak olan Slovenya-Cezayir maçında 2-1'lik Slovenya galibiyeti bekliyorum. Goller; Dalibor ve Novakovic ile Rafik Saïfi'den gelir.

Günün ikinci maçında Sırbistan'ın Gana karşısında 3-2'lik galibiyetini bekliyorum. Sırbistan'ın golleri Marko Pantelic (2), Nemanja Vidic'ten gelir. Gana'nın gollerini ise Asamoah Gyan ve Muntari atar.

Almanya-Avustralya maçında biraz da duygusal bakarak 2-1'lik Avustralya galibiyeti bekliyorum. Goller; Tim Cahill, Lucas Neill ve Mesut Özil'den gelir.