29 Temmuz 2010

Bu takımdan bir bok olmaz


Eve yeni girdim. Sinirli desen değilim, kırgın desen değilim, bir garip haldeyim anlayacağınız. Tek kelimeyle özetlemem gerekirse, Galatasaray'da formalar dışında değişen hiçbir şey olmamış.

Stada girdiğimden itibaren dikkatimi çeken şey, taraftarın yılgınlığıydı. Kimsede bir heyecan emaresine rastlayamadım. Tek heyecan üste başa alınan formalardı.

Kadroları gördüğümde özellikle orta sahadaki Ayhan-Mustafa Sarp ve Barış üçlüsünün ismi okunduğunda ciddi anlamda içim burkuldu. Bu üç adamı geçen yıl izledik, diğer ikisini de birkaç seneden bu yana izliyoruz. Artık bunun tartışılacak bir yanı yok, ne yazık ki bu üç arkadaştan ancak ve ancak orta sahayı yedekler. Bunun dışında Galatasaray'ın orta sahası, emanet edilemez.

Şimdi kimse çıkıp bana "Aslında çok da kötü oynamadılar" demesin. Rakibe bakıyorum, Ayhan'ın, Sarp'ın, Barış'ın yaptıkları pas hatalarına bakıyorum. Yok arkadaş, hakikaten olmaz. Şimdi bunu biz görüyoruz, takımın başındaki Rijkaard görmüyor mu? Haliyle görüyor. Zaten gördüğü için bu denli mutsuz bir insan halini aldı.

Her sene aynı aptallıkları izlemekten sıkıldım. Şu takım bir Temmuz ayında tam takım halinde kampa gitsin. Bisiklet yaması gibi Ağustos'ta futbolcu alınca, takım gibi görünemiyorsun işte.

Hayır, çıksın yönetim adam gibi "Kardeşim bizim paramız yok, transfer yapamıyoruz. Transfer yapabilmek için ancak elimizdeki para eden adamları satmalıyız. Siz de ona göre davranın" dese, eyvallah. Başımın üstünde yeri var. Ama "Galatasaray'da transfer bitmez" diye milleti oyalamaktan vazgeçsinler.

Tek bir hazırlık maçı izlememe rağmen gayet kesin ve net bir dille şunu söyleyebilirim ki, bu takımın minimum bir tane orta saha oyuncusuna ihtiyacı var. Ben iyi halden bir tane dedim, aslında iki tane gerekiyor. Bu yeni bir durummuş gibi davranmak, sanki böyle bir ihtiyaç şimdi doğmuş gibi transfer planı yapmak, gerizekâlılıktan başka bir şey değil.

Haa, orta saha aldık bitti mi? Yok bitmedi tabii ki. Aykut'u kaç yıldır izliyoruz? Kaç kez şans verildi bu adama? Yani, halen Aykut'tan kaleci yaratmaya çalışmak Galatasaray gibi bir takıma yakışmıyor. Belli ki, kalende sorun var. Eee, o halde neden buna bir çözüm bulunmuyor? Aaaa, unuttum ama bonservissiz alınan Leo Franco vardı değil mi? Morgan De Sanchtis geçtiğimiz yıl 1 milyon 250 bin Euro'ya gitti Napoli'ye. Ama yok, biz akıllıyız ya, her kalecisi sorunlu bir ülkenin, milli takımına bile alınmayan kalecisini beleş diye alıyoruz.

Hadi kaleciyi de hallettik diyelim. Bu takımda Sabri diye bir sorun var. Kanserli kolu gerekirse keseceksin hayatta kalmak için. Geçen yıl Dos Santos'a yaptıklarını daha ilk maçta Pino'ya yaptı. Gözümün önünde olduğu için rahatlıkla söyleyebiliyorum. Pino belki berbat bir adam, belki bu takımda oynayamayacak kalitede. Bunların hepsini bir kenara koyuyorum. Ama bir adam eşek gibi boşa kaçarken, sen adama pas atmama pahasına orta sahaya atıp topu sıkıştırıyorsan, adama 'siktir git' derler. Hayatında hiçbir Galatasaray futbolcusuna bu lafı etmemiş bir adam bu lafı söylüyor artık düşünün gerisini.

Geç stopere. Servet için ister heyecanını kaybetmiş deyin, isterseniz adını başka bir şey koyun. İsmini bile telaffuz etmekte zorlanacağım bir adam karşısında ezim ezim ezildi. Beli dönmeyen futbolcu olmaz birader. İddia ediyorum Servet'le yan yana koşup, topa basmasını bilen her adam Servet'i perişan eder.

Oynamayan adamı eleştirmeyi sevmem ama Gökhan Zan sakatlıktan kurtulamadığı için ya da daha doğru bir deyişle, kendisini Galatasaray forması altında göremediğim için bu seferlik oynamadığı için eleştirmiş olayım. Olmayan tek stopere biz sahibiz. Herif yok, iki maç var sonra su buharı kıvamına gelip ortadan yok oluyor.

Sorarım, kim güveniyor Servet ve Gökhan Zan ikilisine. Lafın boku, "Ama milli takımda çok iyi oynuyorlar." İyi o zaman kırmızı-beyaz yapalım renklerimizi ve milli takıma benzer formalarla çıkalım, oldu olacak.

Devre arasında Atahan'la konuşuyoruz. Hemen hemen benzer duygular içindeymişiz. Hatta birebir örtüşüyor desem yeridir. Koskoca 90 dakikada Kewell'ın girmesinden başka beni heyecanlandıran bir şey olmadı.

11 kişi oynanan bu oyunda takımda sadece 3 tane adama gözüm takılıyorsa, kimse kusura bakmasın ama o takım iyi takım değildir. İyi bir takım değiliz, hatta vasatın altına doğru hızlı ilerliyoruz. Benim açımdan bunun sorumlusu iki Adnan'dan başka kimse değildir.

Adnan Polat, Galatasaray'ı 1990'lı yılların sonundaki Fenerbahçe'ye doğru götürmekte. Bunu görmeyen, anlamayan varsa aptalın önde gidenidir. Kimse çıkıp da bana, "Adnan Polat Galatasaray Başkanı, düzgün konuş" filan demesin. Böyle bir eleştiri türü peydah oldu son yıllarda. Sanki bu herifler Tanrı. Yok işte olmuyor, olacağı da yok.

Artık kimse birbirini kandırmaya kalkmasın. Artık eski Galatasaray çok gerilerde kaldı. Bu hayalleri bir kenara bırakıp, ayaklarımız yere basarak konuşmazsak olmayacak. Geçen yıl kaç tane maç var, önde götürdüğümüz ama son dakikalarda yenildiğimiz. Avrupa kupalarına bakıyorum; Bordeaux, Hamburg, OFK aklıma ilk gelenler. Hepsinde önde gittimiz maçları elimizle verdik.

Ya bunu ciddi söylüyorum, şu forma, font tartışması kadar takım tartışamıyoruz, başkan tartışamıyoruz, yönetici tartışamıyoruz.

Tekrar edeyim, Adnan Polat ve yönetimi ya vizyonlarını adam gibi ortaya koysunlar "Biz ligde ilk 5'e girmek için mücadele ederiz, Avrupa kupalarında da gücümüzün gitti yere kadar gideriz" diye, biz de hep birlikte ona göre izleyelim.

Ya da sahtekâr sahtekâr televizyona çıkarak, Aslantepe'ye geçince şöyle olacağız, bunları yapacağız diye ahkâm kesmesinler. Kimse aptal değil çünkü. Malezya ligini bile izleyebiliyoruz. O eski tip, medyaya atıp tutan yönetici modeli gerilerde kaldı.

Sözün özünü söyleyeyim. Ağustos ayına girmişsek ve minimum 5 adama ihtiyacımız varsa, yönetimin her yaptığı hareket Rijkaard'a "Hoca git artık sen" anlamı taşımaya başlamışsa, bu takımdan bir bok olmaz.

Beklenti içindeki saf ve masumane düşünen arkadaşları ben şimdiden uyarayım. Sonra sezon ortasında boş yere galeyana gelmeyin diye söylüyorum.

Ya her şeyi geçtim, Adnan Sezgin bu takımda görev alıyorsa, biz neyi tartışıyoruz ki.

Son cümlemi şöyle geçeyim; Türk futbolu enkaza doğru sürüklenmekte. Beşiktaş, Fenerbahçe ve Galatasaray. Oynadıkları futbola, aldıkları skorlara bakın, bunların daha iyi günlerimiz olduğunu göreceksiniz.

Ciddi anlamda bir anlık kızgınlıkla yazmış değilim bunları ama sürekli aynı senaryoyu izlemekten ve insanların aptal yerine konmasından da bıktım. Aslında yazacak o kadar çok şey var ki, bu kadarla bırakayım.

Fotoğraf: ntvmsnbc

Ah'lar ve vah'lar


Neredeyse bir hafta oldu bir şeyler yazmayalı. Bu kadar uzun süre susmamıştım habersiz, kaçak vaziyette. Bilinçli, bilinçsiz, istemli, istemsiz bir susuş oldu. Yazmadığım için kendimi suçladım, yine yazmadığım için biraz rahattım.

Çok şey oldu 6 günden bu yana. "Hangisi aklına geliyor?" derseniz; Guti transferi, Haldun Üstünel'in istifası, ülkeyi saran linç rüzgârı, ten rengi itibariyle 10 saniyenin altına inen Christophe Lemaitre'in 28 yıl aradan sonra 100 metrede Avrupa Şampiyonluğu yaşayan ilk beyaz oluşu, forma tartışmalarını bir çırpıda sayabilirim.

Aslında denk getirmedim ama şu bloğa yazmaya başlayalı bugün tam bir yıl oldu. Yanılmıyorsam bir akşam bilgisayarın başında, "Hadi lan yaz" dedim, kendi kendime. Gerisini zaten takip edenler biliyor.

Bir sorgulama içinde değilim ancak hakikaten sanal bir mecraymış burası. Yazdığın sürece varsın, yazmadığın sürece yoksun. Bunu bir kırgınlıkla yazıyor değilim. Tam tersi aslında başından beri öyle kitlelere ulaşayım gibi bir derdim olmadı. Hatta hep söylüyorum, şu takipçi listesi, düşündüğüm sayıya ulaştığı gün, bloğu kapatıp başka bir isimle açacağım.

Türkiye'de olanlar keyfimi kaçırıyor fazlaca. Öyle çok uzaklara gitmeye gerek yok, sanırım bir ay önce yazdım, ülkenin adım adım iç savaşa süreklendiğini. Bunu görmemek -hadi aptal demeyeyim- çok fazla iyi niyetli olmak gerekir.

Bugün geldiğimiz noktada, ülkenin valileri linç kültürünü savunmak için "İşin ilginç yanı, bu eylemi yapanlar vatanını milletini seven insanlar" diyorsa, ülkenin muhalefet lideri, bu olaylara "Haklı bir infial" gözüyle bakıyorsa ya da halka umut olarak sunulan, kongresinde "Faşizme geçit vermeyeceğiz" diyen ana muhalefet lideri, bu olayların tümünü işsizliğe ve ekonomik koşullara bağlıyorsa, içinden çıkılamayacak noktaya ilerlediğimizi anlamamız gerekir.

Bugün etrafımızda olan biteni anlamak için aslında öyle çok da gerilere bakmamıza gerek yok. Elazığ, Malatya, Sivas, Çorum, Kahramanmaraş veya Yozgat'taki olaylar yüzyıllar öncesinde yaşanmadı.

Hatay ve İnegöl'de yaşananları bu aptalca tezlerle savunmak aslında bir bakıma, yaşanmış bütün bu linç ve katliamları savunmaktan başka bir şey değil. O zaman Alevilerin evlerine Nazi Almanyası'ndaki gibi çarpı atanları, hamile kadınların karınlarını deşenleri, insanları yakarken "Allah Allah" nidaları ile zafer çığlıkları atanları da, dibine kadar faşizm kokan açıklamalarla aklayalım. Nasılsa yüzyıllar sonrasına gerek kalmadan, hafızalarımız bir çırpıda unutacak yaşananları.

Doğrusu sürekli tekrar etmekten içi boşaltılmış hale gelen 'barış' çağrılarının samimiyetine artık hiç mi hiç inanmıyorum. Kürt sorunu, her iki tarafın da beslendiği bir bataklık halini aldı. Herkesin ayrı planları var. Her iki taraf da, kendisini mağdur göstermek için elinden geleni yapıyor.

Biri kanı kanla yıkamak derdinde, diğeri ise ülkenin 'bölünmez bütünlüğü' adına her yaptığını haklı göstermek çabasında. Haa, bir de; senelerdir süren bu sorunu kendi iktidarının sona erdirilmesi için uygulanan bir plan olduğunu savunuyor.

Zaman hızla tükeniyor, hepimiz için hem de. Sokaklarda dökülmek üzere olan kan hepimizin eline yüzüne bulaşmak üzere. Hepimiz az ya da çok sorumlu olacağız tek bir damla kandan bile. Kimimiz oturduğumuz yerde faşizm çığlıkları attığı için, kimimiz olan biteni izlediği için.

12 Eylül'le ilgili hafızamda kalan en net şeyi anlatayım, belki biraz daha net anlarsınız. Almanya'dan yeni dönmüş bir ailenin çoçuğuydum. Henüz ilkokula başlamamışım. Beyazıt'taki İstanbul Üniversitesi'nin şimdi Su Ürünleri Fakültesi olan caddenin üstünde oturuyorduk, Laleli'nin göbeği yani.

Haliyle çocuk aklı ama o denli çarpıcı bir görüntüydü ki, -sonrasında annemden ve babamdan dinlemiştim ana hikâyeyi- unutabilmek mümkün değil. Hiç sokağa çıkamadığımı anımsıyorum. Sokaklarda silah sesleri duyuyorum ancak sesin silaha ait olup olmadığını bilmiyorum.

Ya Salı ya da çarşamba günüydü. Elimde geriye çektiğinde kendiliğinden ileri giden o meşhur arabalardan var. Pencerenin kenarında pervazda geri çekip bırakıyorum arabayı. Sokağan içinde üç kişinin koştuğunu gördüm. Tam kapımızın önünden geçerlerken, o silah seslerini duydum ve ikisi düştü. Annem koşarak geldi yanıma ve bana sarılarak halının üstüne kapaklandı. Ağlamaya başladım fakat niçin ağladığıı bilmiyorum. Bir saat kadar öylece annem bana sarılmış, halının üstünde yattık. Sonra annem, "Ozan sakın kalkma olur mu oğlum?" dedi. Pencerenin kenarına doğru gitti ve ağlamaya başladı.

Annem ağlayınca çocuk merakı ile "N'oldu anne, kim üzdü?" dedim. Hiç cevap vermedi. Usulca kalktım ve yanına gidip, pencereden baktım. İki genç yerde yatıyordu, kanlar içinde. Sokak ne kadar boşsa, pencereler inadına kalabalık. Kimse kılını kıpırdatmıyor, öylece seyrediyor. "Anne ne olmuş o abilere? Neden anbutan -ambulans- yok?" dedim. Annem gözyaşlarını sildi ve bana dönerek, "Gelmez oğlum" dedi.

O iki gencin cesetleri sanırım bir günden fazla süre kapımızın önünde kaldı. Görmedim ama iki gencin anne ve babasının, çocuklarının ölü bedenlerine sarılıp hıçkırıklara boğulduğunu dinledim.

Üstleri gazete ile örtülmüştü sadece. Sonra ambulans geldi ve iki gencin ölü bedenlerini alıp götürdü. Annem, Hatice Teyze ve ismini şu anda bilmediğim bir teyze daha ellerinde su dolu kovalar ve çalı süpürgeleri ile sokağa indiler. Üçü birden su döküp, yerdeki kanları temizliyordu.

Çok sonraları düşündüğümde, oturup bir köşede olan bitenin sona ermesini bekleyenlerin görevinin akan kanı temizlemek olduğunu anladım. O günlerde sokağa çıkmayarak, 'barış' dileyenlerin, eline az çok kan bulaşmıştır. Ama sessiz kaldıkları için ama süpürgelerle kapılarının önündeki kanı temizledikleri için.

İşte bugün hepimiz; Hatay'da, İnegöl'de, Selendi'de, İzmir'de, Ayvalık'ta, Muğla'da, Bayramiç'te Kürtlere karşı girişilen linç olaylarına karşı sessiz kaldığımız için yarın akacak kandan sorumluyuz.

Tabii bunun karşısında ellerinde, "İntikam" yazılı pankartlarla, yükselen faşizm dalgasına hatırı sayılır katkıda bulunanlar da sorumludur.

Kapımızın önünde birilerinin cesetlerini bulmadan, elimizde süpürgelerle kan temizlemeye girişmeden önce kolları sıvamamız gerekir. Girin bakın facebook, twitter sayfalarına, savaş çığlıkları nasıl yükseliyor. Ülke akl-ı selim'i kaybetmiş vaziyette, freni boşalmış kamyon gibi duvara çarpmak üzere.

Barış istediğini söyleyenler, özel ordu ve özel savaş gibi kontgerillayı yeniden ayağa kaldırmak için çabalarken, öte taraftan barış çığlıkları adı altında elinde benzin bidonuyla yangın yerine koşanlara dur demenin tam da vakti.

Bu bazen, en naif biçimde, bazen de Zidane'nın Materazzi'ye attığı kafa gibi olur. Ama bir biçimde olmalı. Yoksa sonrası zaten hep yaşanan hikâye olacak. Yani ah'lar ve vah'lar.

23 Temmuz 2010

'Son' bir Arda Turan yazısı


Arda konusunda bir daha yazı yazmayı düşünmüyordum fakat yaşananlar, bir nevi zorunluluk halini aldı, buraya bir şeyler karalamayı.

Konunun ne olduğunu az-çok tahmin edersiniz. Fenerbahçe maçı sonrası başlatılan linç kampanyası. Biraz önce haber portallarına 5 dakika göz gezdirdim, durumun vehametini daha iyi anladım.

"Arda, taraftarla kavga etti", "Arda, Burcu Esmersoy'u arayıp küfretti" ikilisinin etrafında dönen ve en nihayetinde yazın ara verilen, ama liglerin başlamasına kısa süre kala başlayan toplu linç kampanyası.

En sonda söyleyeceğimi baştan söyleyeyim. Arda, Fenerbahçe forması giymediği sürece ya da Galatasaray formasını giymeyi bıraktığı gün, bu haberlerin hepsi bıçak gibi kesilecektir. Kimseyi salak yerine koymasınlar.

Oynanan ortaoyunu Aziz Yıldırım'ın yaptığı "Arda'ya mutlaka Fenerbahçe forması giydireceğim" açıklamasıyla başlamıştır. O gün, bugün hiç hız kesmeden devam ediyor. Kesmeyeceği de gayet açık ve net biçimde belli.

Bu süreçte, Arda'nın üstüne binen yük, beklentilerin gereğinden fazla artması, yapmaması gerekenler olmadı mı? Tabii ki oldu. Ancak gözden kaçırılan şey, Arda'nın 22 yaşında gencecik bir adam olduğudur. 22 yaşımı düşününce, o kadar çok hata yaptığım aklıma geliyor ki, o yüzden Arda'nın yaptıklarının da gayet doğal olduğunu düşünüyorum.

Şu twitter hadisesine zaten pek sıcak bakmıyorum. Daha önce üstünde birkaç kez yazıp çizmiştim. Olayın Burcu Esmersoy ve sonrasında yaşananlar kısmına girmek istemiyorum. Burcu Esmersoy'un kariyerinin nasıl inşa edildiğini herkes görmüştür. Ne yazık ki, biz böyle bir ülkede yaşıyoruz. Götünü, bacağını açıp, o kadar çok kadın kariyer yaptı, o kadar çok orospu bugün 'adam' statüsünde ortalarda dolanıyor ki, say say bitiremeyiz.

Türk erkeğinin çocukluğundan itibaren yaşadığı cinsel açlık, bu gibi kadınların kariyerlerine hatrı sayılır derece etki yapmıştır. Daha birkaç gün önce söylediğim gibi, bu ülkede birçok kişi aslında bulunmaması gereken yerdeler. Az biraz fiziğin düzgünse, gereken kişilerle yatıp kalkabilme midesine de sahipsen, çok rahat 'sınıf' atlayıp, yükselebiliyorsun yaptığın işte.

İsteyen kızsın, isteyen küfretsin ama bu ülkedeki kadınların pek çoğu, özellikle de medyadaki kadınların birçoğubu örneklerin dahilindedir. Şimdi isim isim saymayacağım ama bugün medyada her gün program yapıp da, ismi Ergenekon iddianamesinde "Bürokratlarla yatıyor" ifadesi kullanılan hatunların bile varlığını biliyorum.

O yüzden, ismi geçen ya da geçmeyen hatunların, merdivenleri hızlı çıkışının nedenlerinin, ne olduğu konusunda az-çok fikrim var.

İşin Arda boyutuna gelecek olursak. Futbolcu beğenisi tamamen kişiseldir. Sen "Dünyanın en iyi futbolcusu Ronaldo" dersin, ben de kendime göre "Yok hayır, Messi" derim.

Türkiye'de bu durum bambaşka veriler içeriyor. Hagi'nin karşısına Alex'i koymak, şimdi varolduğu üzere Arda'nın karşısına Stoch'u koymak gibi. Fenerbahçeli dostlar alınmasın ama bu garip sidik yarışını hiç durmadan sürdürüyorlar. Galatasaraylıların da benzer bir tavrı yok mu? Elbette var. Şu stat hadisesi yapılmadan bile "Bizim tribünlerimiz daha fazla sayıda olmalı" diye garip bir kompleks sürekli vardı.

Konuya dönecek olursak, Arda'nın Galatasaray'da olmasından büyük rahatsızlık duyuyor Fenerbahçeliler. Çünkü biliyorlar ki, ülkenin en önemli oyuncusu Arda Turan. Kimse "Yok kardeşim öyle değil" filan demesin, kendini kandırmaktan başka bir şey değildir bu. Zamanında tribünlerinden yükselen "Katil Emre, piç Emre" tezahüratlarını unutmuş değiliz. Bugün gelinen noktada "Emre takım için oynayan ve yırtınan tek adam" haline geldi.

Sokaktaki çocuğa bile sorsanız, Arda'ya karşı geliştirilen bu aptalca algı, sarı-lacivert formayı giydiği andan itibaren değişir. Gayret zaten hep bu yönde. Herkes rahatlayacak Arda, Fenerbahçe forması giydiği zaman.

Zaten ortadaki bu büyük linç kampanyasının, başka deyişle Arda'nın özne edildiği cadı avının tüm kavgası bunun için yaşanıyor. Bunun ne yönde geliştiğini Emre Belözoğlu'nun, Fenerbahçe formasını üstüne geçirdiğinden bugüne dek yaşadıklarımızdan görebilmek mümkün.

Dönemin 'piçi' bugün forması için sonuna kadar savaşan, temiz aile babası olmuştur.

Benzer bir evreden Arda Turan geçiyor şimdi. Önce formasını giydiği takımdan uzaklaştırmak lazım. Bunun ilk ayağı Fenerbahçe olamaz. Aradan zaman geçmeli. Bir süre Avrupa'da oynamalı. Hatta oynamamalı, yedek kalmalı ki, sonra Fenerbahçe'ye geçişinin önü açılsın.

Sonrası klasik hikâye. Arda artık profesyonel olur ve Türkiye'nin en büyük takımına gelir.

Bu çocuğun kız arkadaşı bile malzeme haline getirildi ve halen de yapılmaya devam ediliyor. Kimse kusura bakmasın ama benim eşimi ya da kız arkadaşımı böyle malzeme yapacaklar, en kibar haliyle söyleyeyim, "Adamı dikerim". O kadar hak sahibiyiz de, kiminle dolaşacağına filan bile laf eder haldeyiz. Elbette benim de fikrim var ama bunu bir gün, bir yerde söylememişimdir özel sohbetler dışında. Taraftar forumlarına bir girip bakın, kız arkadaşı hakkında neler yazılıp çiziliyor. Kime ne, hangi nedenden ötürü karışılır, aklım ve hafızam almıyor.

Fakat Arda'nın önüne tüm bunların dışında Galatasaray taraftarı çıkıyor. Son 10 yılda değişimin bokunu çıkartmış olan Galatasaray taraftarı yani.

Kim bu adamlar? Tribünlerde futbolcusuna taparcasına sevgi gösterisinde bulunan, sonra birkaç ters durumda ölesiye alkışladıkları adamlara küfür eden bir güruh. Tribünlere körkütük sarhoş gelip, en yakın arkadaşlarına bile sataşan bir topluluktan söz ediyoruz. Bunların benim dilimdeki ismi "Havaalanı taraftarı".

Her futbolcu transferinde havaalanına yığılıp, yıllardır bu formayı ıslatmış Sabri'ye ağız dolusu küfür edip, gelen adamı zerre emek vermemiş olmasına rağmen omuzlara alan tipler. Bunların hiçbiri taraftar filan değil, nazarımda. Cebine üç kuruş koyduktan sonra pezevenklik bile yapacak tipler.

Galatasaray'ın son yıllardaki temel sorunlarından biridir, bu taraftar topluluğu. Ama bir yandan da kızamıyorsun. Bunları ortaya çıkartan, ceplerine para koyan, ellerine bilet tutuşturanlar, kravatlı, papyonlu, Fransız kültürü (Kimse yanlış anlamasın şu cümleyi) içinde büyüyüp yetişmiş insanlar. Yani toplumda kabul gören, beyefendi statüsündeki insanlar, bu iğrenç topluluğu oluşturanlar.

Anlatmak istediğim şey, kızmamız gereken çok başka insanlar aslında. Arda konusunda yani. Hali hazırda ülkenin en yetenekli adamıyken, kendi taraftarının bile piranalar gibi başına üşüştüğünü düşünürsek, Arda'nın şevkinin kırılmasının gayet doğal olduğunu anlayabiliriz.

Tabii işin bir de başkan ve yönetim ayağı var. Hürriyet Gazetesi'nin özellikle internet portalında Galatasaray hakkında çok ciddi yalan haberler, iftiralar, saldırılar varken, Galatasaray Başkanı, Ercan Saatçi'nin karşısına geçip soru yanıtlıyorsa, ortada büyük bir sorun var demektir.

Bu iki şeye yol açar. Birincisi; "Bakmayın biz arada basın toplantısı yapıp, atıp tutuyoruz ama siz istediğiniz gibi saldırmaya devam edin" mesajı vermektir.

İkincisi ise, "Kusura bakmayın biz yönetim olarak bu kulübün haklarını savunamıyoruz" demekle eşdeğerdir.

Kimse kusura bakmasın ama Adnan Polat, Galatasaray Kulübü'nün başkanlığnı tamamen popülist politikalar üreterek yapmaktadır. Benim için öncelik, o kulübün haklarının korunmasıdır. Kaptan olarak takımın başına getirdiğin (ki, benim için son derece yanlış bir karardır) adamı, üç tane yavşağın önüne atıyorsan, ne o kaptanın ağırlığı kalır, ne de senin.

Ciddi bir yol ayrımında bulunuyoruz. Ya Arda'nın ayrılmasını olumlayacağız ya da bu çocuğa öyle hikâyeden değil, ciddi anlamda destek vereceğiz.

Şöyle de anlatabilirim; Arda'nın Fenerbahçe forması giymesini mi istiyorsunuz yoksa Galatasaray formasıyla, gerçek kapasitesine ulaşmasını mı?

Eleştiren yorumculara, bir biçimde köşe yazarı olabilmiş futbolcu eskilerine zaten lafım yok. Onlar 'kendilerince en doğru' olanı yapıyor, Türkiye'nin en konuşulur adamını malzeme yaparak.

22 Temmuz 2010

Dünyanın en değerli 10 takımı ve en çok kazanan 10 sporcusu


Forbes açıklamış, bana da koymak düştü....

EN DEĞERLİ 10 TAKIM

1. Manchester United-1.83 milyar dolar
2. Dallas Cowboys-1.65 milyar dolar
3. New York Yankees-1.6 milyar dolar
4. Washington Redskins-1.55 milyar dolar
5. New England Patriots-1.36 milyar dolar
6. Real Madrid-1.32 milyar dolar
7. New York Giants-1.18 milyar dolar
8. Arsenal-1.18 milyar dolar
9. New York Jets- 1.17 milyar dolar
10. Houston Teksas-1.15 milyar dolar

EN ÇOK KAZANAN 10 SPORCU

1. Tiger Woods-105 milyon dolar (golf)
2. Floyd Mayweather-48 milyon dolar (boks)
3. Kobe Bryant-48 milyon dolar (basketbol)
4. Phil Mickelson-46 milyon dolar (golf)
5. David Beckham-43.7 milyon dolar (futbol)
6. Roger Federer-43 milyon dolar (tenis)
7. LeBron James-42.8 milyon dolar (basketbol)
8. Manny Pacquiao-42 milyon dolar (boks)
9. Eli Manning-39.9 milyon dolar (NFL)
10.Terrell Suggs-39.3 milyon dolar (NFL)

'En' iyi haberci biziz


İnternetle sıkı fıkı olanlar listverse'i bilir. Aklın almayacağı, her türden ve şekilden daha iyi ifade etmek için söylüyorum otun-bokun listesi vardır, bu sitede.

İnternette satar bu 'en' haberleri. İlginçtir, değişiktir, değişik bir lezzet katar portala ama bu kadar bir arada olunca insanın 'oha' diyesi geliyor. Doğrusu fark ettiğimde bu tepkiyi verdim.

Bu genel bir erozyon ve işin kolaycılığına kaçmaktır. Açarsın her gün listverse'i koyarsın 3-5 tane, kotarırsın siteyi.

Kotarırsın, kotarmasına da, ülke referanduma giderken, ciddi anlamda sıcak ve yakıcı bir gündem söz konusuyken, "Yazın bu haberler iyi gider" mantığıyla her tarafa doldurursan olmaz. Olmuş mu? Olmamış?

21 Temmuz 2010

Rica ediyorum dostluk kelimesini kirletmeyin artık


Maç beni yordu o yüzden madde madde gideyim, hem benim için, hem sizin için daha rahat olsun.

1. Bu iki takım 'Dostluk' adını anmasın. Bu ülkedeki yalakalar, yavşaklar dün Alex'i söylediği sözler için neredeyse çarmıha gereceklerdi. Gayet yerinde ve doğru sözlerdi oysa.

Dostluk gibi bir kelime kirletilmesin. Çünkü ülke dahilindeki kelebekler bile Galatasaray ve Fenerbahçe arasında böyle bir kavramın olmadığını biliyor.

Daha başkanları bile yan yana maç seyredemeyen iki kulübün bu kelimeyi kullanması acilen yasaklansın.

2. Galatasaray acilen Baros'u yedeklemek zorunda. Mehmet Batdal iyi hoş çocuk ama Baros'u yedekleyebilecek kapasitede olmadığını gösterdi.

3. Arda, sadece takımın değil sahanın en iyisiydi. Limitinin üstüne çıkan bir performansla oynadı. Olmayınca, olmuyor. Fakat Arda'nın satılmasının konuşulduğu şu günlerde gayet net bir biçimde söyleyebilirim ki, eğer yollanırsa sıradan bir takım haline gelir Galatasaray.

Övdük, ama bunu da söylemezsem olmaz. Arda 4-4-2'yi filan öğrenmesin, bıraksın öyle kalsın. Öğrenmesi gereken en temel şey, eğer rakip birden fazla kişiyle pres yapıyorsa, fırdöndü gibi etrafta döneceğine, gördüğü ilk sarı-kırmızı formalı oyuncuya pas atması.

4. Yeni transferlerden Serdar Özkan haricinde kimseyi beğendiğimi söyleyemem. Ama hazırlık dahilidir, daha çokça yol alınacaktır o yüzden enseyi karartmanın anlamı yok.

5. Eğer rakip Fenerbahçe'yse ve Galatasaray o maçı kazanmak istiyorsa, 90 dakika boyunca kalesine getirmemesi gerekir. Maçta gördüğümüz üzere, bir kez bile geldiklerinde gol atıp, üstüne yatıp maçı kazanma yeteneğine sahipler.

6. Kewell'ın bu takım için ne denli öneme sahip olduğunu tekrar gördüğümüz için mutlu oldum. Bu takımda zekâya sahip tek oyuncu.

7. Mustafa Sarp, Barış ve Ayhan Akman lafım size; üzülerek söylüyorum ama bu takımda oynayabilecek hatta bu takımda yedek olabilecek kapasitede değilsiniz. Hatta ve hatta bu takımın tribünlerinde bile bulunmamanız gerek.

8. Fenerbahçe'de halen bir değişiklik yok. Olur mu? Emin değilim.

9. Bu kadar sevimli laf yeter. Abicim, 75 dakika boyunca 10 kişi kalmış rakibini yeneceksin. Hayır, Fenerbahçe olduğu için değil (Tabii o da var) ama kalenin dibine kadar 20 tane top getirip, altıpas üstünde saçmalıyorsan, olmaz. En azından olmamalı.

10. Galatasaray sürekli olarak defansif oyuncu aramayı bıraksın. Rica ediyorum ve hatta yalvarıyorum G O L C Ü ve K A L E C İ alınsın. Ben her sezon ortasında "Abi aslında iyiyiz ama doğru düzgün kalecimiz yoktu, bir de çok sakatlık yaşadık" cümlesini duymak istemiyorum.

11. Hakeme çelme takmak hangi embesil beyinin ürünü olabilir bilmiyorum. Bu gerizekâlılar yüzünden hakikaten Türkiye'de futboldan soğudum. Bokunu çıkartmışlardı, şimdi süslemesini yapıyorlar. Sarı-kırmızılı olanı da, sarı-lacivert olanı da aynı bokun soyundan geliyor.

12. Türkiye'de yeteri kadar rezil oluyorduk artık ünümüz yurtdışına daha bir sağlam ve emin adımlarla yayılmıştır. Rezil, kepaze ordusundan başka bir şey değiliz.

Sen neyi seçtin?


Sahada onu nasıl bilirsiniz? İzleyenler gayet iyi bilir. Franz Beckenbauer ve Karl Heinz Rummenigge'den sonra Alman futboluna gelmiş en yetenekli futbolcuydu. Futbolu bırakana kadar öyle olmaya devam etti.

Sahada savaşı hiç bırakmayan, 90 dakikanın bir dakikasında bile teslim olmayan bir kişiliği vardı.

Muhtemelen bugün herkes okumuştur haberi. Lothar Matthaeus'un 22 yaşındaki genç eşi tarafından aldatıldığı haberini yani. Liliana Matthaeus bir yatta sevgilisiyle sarmaş dolaş, dudak dudağa görülüyor.

Lothar Matthaeus, Bild'e aynen şunları söylemiş: "Aptal duruma düştüğümü hissettim. Fotoğrafları görünce elim parmağıma gitti. Evlilik yüzüğümüzü çıkarıp attım.

Fotoğraflar yüzüme atılmış bir tokat gibiydi. Ama her şey daha çok yeni. İkimizin yolları ayrıldı."


Devam ediyor; "Futbol sahasında her zaman savaştım fakat bu savaşı kaybettim. Eğer bir eş bu şekilde davranırsa, bilmeli ki bunun geri dönüşü yok."

Futbol kariyeri boyunca savaşmış bir adamın ağzından bu lafları duymak, insanı üzüyor fazlasıyla.

Fotoğrafları görür görmez yaşadığı ruh halini tahmin edebiliyorum. Kuvvetle muhtemel önce inanamıştır, sonra durumu idrak etmeye çabalamıştır, ardından yıkılmıştır.

Bir insanın eşi, sevdiği tarafından aldatılması kadın ya da erkek fark etmeden, yıkıcı tahribatları vardır.

Kimbilir Liliana Matthaeus, birlikte oldukları süre içinde Lothar'a hangi sevgi sözcüklerini söylemiştir. Muhtemelen hayatı boyunca birlikte olmak istediği adam olduğunu, bütün bir ömrünü onu sevmek için geçirebileceğini filan söylemiş olmalı. Tipik sahtekârca aşk kelimeleridir yani.

Büyülü bir şey aşk denilen mefhum. Ama öyle bir an geliyor ki, o büyü birden yok oluyor. Ne için? Bir yatta adamın biriyle kucak kucağa olmak için. Sevgi emek ister cümlesi boşuna söylenmemiştir. Gerçekten emek ister, direnmek ister. Her türden koşula baş eğmeden yoluna devam etmek, yılgınlığa kapılmadan sevdiğinin yanında olabilmektir.

Sevgi ve emeğin anlamını, kendini kurtarmak için, götünü birine dayayan mahlukata anlatmaya çabalamaksa, haliyle büyük bir aptallık.

İşi dramatikleştirip, "Lothar Matthaeus yapılır mı lan bu?" demeyeceğim. Muhtemelen bu postu okuyan biri bunu yaşadı ya da yaşattı karşısındakine. (Umarım olmamıştır)

Ama hayat denen kerameti kendinden menkul, belli bir dönemi geçmek bilmeyen, bir zaman sonraysa nasıl geçtiğini bile anlamadığın bu sanal platformda her şeye göğüs germeyi öğreniyor insan. Yaşadığımız her acı, her sevinç, bizim biz olmamızı sağlıyor. Bazıları yenik düşüyor bu oyun sahnesinde, bazıları ise daha güçlenerek yoluna devam ediyor.

Kimimiz Lothar Matthaeus gibi savaşıyoruz ve savaşmanın önemini anlıyoruz, kimimiz ise Liliana Matthaeus gibi yapılması en kolanı seçip, ruhunu orospuluğa (orospuluk kavramı erkek için de geçerlidir) teslim ediyor.

Bu dünyada ya Lothar Matthaeus olmayı seçeceğiz ya Liliana Matthaeus gibi olmayı. Ahlaken; insanın eşini, sevgilisini haberi bile olmadan aldatmasının ne denli aşağılık bir şey olduğundan dem vurmayacağım. Bunu anlamamış bir insanın, ömür boyu mutlu olabilmesine zaten imkân yok.

Kendine değer katıp, etrafındakileri kendisinin ne denli önemli bir insan olduğunu anlatmaya çabalarken, ruhunun ve kişiliğinin orospulaşmasını zaten algılayabilecek durumda değildir, böylesi bir kadın ya da erkek.

Hayatta hepimiz tercihler yapıyoruz ve yaptığımız bu tercihler bütün bir ömür boyunca, bizi gölge gibi takip ediyor. Ne kadar kaçmaya çabalarsak çabalayalım o gölge hep arkamızdan geliyor.

İnsan her şeyden kaçabilir ama kendi iç sesinden asla ve asla kaçamaz. Katiller, caniler, böylesi orospular neden biteviye devam ederler bu aşağılık şeyleri yapmaya, neden duramazlar; çünkü durdukları andan itibaren o iç ses onların beynini esir almaya başlar. Ve o iç sesi susturabilmek için katilliğe, hırsızlığa, caniliğe, orospuluğa devam ederler. Oysa ki, her yaptıklarında o iç ses biraz daha yüksek sesle bağırmaya başlar. Çıldırtıncaya kadar tekrarlanır beyinlerinin içinde.

Sen kimsin? Liliana Matthaeus mu Lothar Matthaeus mu? Yani bir orospu olmayı mı yoksa savaşçı olmayı mı seçtin?

Lothar'ın asla teslim olacağını sanmıyorum, hele bir orospuya...

Not: Akşam Galatasaray maçında görüşmek üzere, çok fazla futbol dışı konuştuk biraz futbol olsun...

Ahmet Arif


ÖYLE YIKMA

öyle yıkma kendini
öyle mahsun, öyle garip...
nerede olursan ol
içerde, dışarda, derste, sırada,
yürü üstüne üstüne
tükür yüzüne celladın
fırsatçının, fesatçının, hayının...
dayan kitap ile
dayan iş ile
tırnak ile, diş ile
umut ile, sevda ile, düş ile
dayan rüsva etme beni!

Önceki gün, bir şarkı dinlerken aklıma geldi. Türk şiiri için en büyük kayıplardan biridir, geriye sadece bir kitap bırakması.

Colin Kazım her yerde protesto edilmeli


Bahçesindeki pitbull'ların önüne, süt kuzularını atarak, onların kuzuları parçalamasını izliyormuş, bira içerek.

Çocukluğunda ciddi bir travma geçirmiş olmalı, bu sapık. Türkiye'de barındırılmaması gerektiğini düşünüyorum, böylesi bir manyağın.

Ağzıma geleni söylüyorum ama bir dönem küfür etmemeyi planlıyorum, üstümdeki sakinliği korumam için.

Acilen İngiltere'ye yani ülkesine gönderilmeli. Böyle bir manyağın toplumdan acilen uzaklaştırılması gerekiyor. Herkesin bu pisliğe karşı bir tepki geliştirmesi lazım.

Cidden küfür etmeyeceğim... Bak o kadar büyük söylüyorum, Meriç yazı yazsa bile etmeyeceğim. Dur bakalım nereye kadar kasacağım..

20 Temmuz 2010

Hangisine dur dediniz lan!


Erdal Eren'i cümle arasında geçirince sorun bitti değil mi? 12 Eylül'de bunlar yaşanırken neredeydiniz? Merdivel altı camilerde örgütleniyor muydunuz, yoksa "Ulan sağcı-solcu herkesi astılar, bize dokunan olmadı" diye iğrenç ve ıslak dudaklarınızda sırıtma ifadesi mi vardı?

Ülkesinden gönderilen, kaçan, insanların hayatlarını verebilecek misiniz? "Aha işte sivil anayasa yaptım, öpüşüp barışalım" mı diyeceksiniz.

Hangi sorumlu yargılandı? İşkenceci bugün hâlâ görevinin başında. Ya kocasının gözleri önünde tecavüz ettiğiniz kadının psikolojisini düzeltebilecek misiniz?

Sikindirik bir anayasa ile her şey düzeliyor demek. Ama sorumlular sayfiye evlerinde taşaklarını salıp oturmaya devam edecek.

Okumayan, bilmeyen varsa, sırayla okusun hepsini...

FALAKA: Yaygın ve sürekli uygulandı. Ayak tabanı, ellerin içi gibi vücudun kaslı bölümlerine kalas, cop, zincir, saz sapı, pik demir vb. vurularak gerçekleştirilirdi. Bu yöntem, ayak tabanlarını ve el ayalarını patlatır, kaba yerleri ezer, morartır, tırnakları sökerdi. El ayak gibi herhangi bir yeri kırar, sakat bırakırdı.

KÖPEK SALDIRTMA: Tutuklu çırılçıplak soyulur, kurt köpeği üzerine saldırtılırdı. Köpeğin ilk kaptığı yer bacak arası olurdu.

ZİNCİR: 20-25 metre uzunluğundaki zincirin uçları iki tutuklunun boynuna bağlanır, tutuklular sırt sırta verdirilerek ters yönde hızla itilir. Tutuklu tek ayağından zincire bağlanır, bu zincir yüksek bir yere asılır, tutuklu bayılıncaya kadar askıda kalırdı.

GERME: Tutuklunun bir bacağı merdiven kenarlığına bağlanır, diğer bacağı da açık bırakılan koğuşun gözetleme deliğine bağlanıp kapı kapatılır, tutuklunun bacakları koğuş kapısının eni kadar gerilir ve öyle kalırdı. Koşuşturulur, zincir tam gerilince, her iki tutuklu da sırtüstü yere düşerdi.

AYAKTAN ASMA/TEPE: 50-60 kişi havalandırmaya alınırdı. Gardiyan "tepe ol" komutu verince tüm tutuklular üst üste bindikten sonra, bir tutuklu da üst üste yatan tutukluların üstüne çıkar, istiklal Marşı'nın on kıtası okutulurdu.

KULE: Havalandırmaya çıkan tutuklular altı kişilik daire oluştururlardı. Bunların üzerine 3-4 kat olacak biçiminde tutuklular çıkarıldıktan sonra, gardiyanın "yıkıl" komutuyla kule oluşturan tutuklular kendini yere bırakır ve böylece tutukluların değişik yerlerinde kırılma, incinme ve çıkık olurdu.

RANZA ALTI: Gardiyanlar ellerinde kalaslarla koğuşa girip, "ranza altı ol" komutunu verince, koğuşta bulunan tutukluların hepsi ranzaların altına girerdi. Herhangi bir yerlerinin açıkta kalmaması gerekiyordu. Ranzaların altına tüm tutuklular sığmadığı için kiminin eli, kiminin kolu dışarıda kaldığından, gardiyanlar ellerindeki kalaslarla tutukluların dışarıda kalan kısımlarına vurmaya başlardı.

KANTAR: Tutuklular havalandırmada çırılçıplak soyundurulup tek sıra halinde dizilirler, sıranın ön tarafında duran tutuklu sırt üstü yatırılırdı. İkinci tutuklu, yatan tutuklunun testis ve erkeklik organlarından tutarak yukarı kaldırır, tutuklunun kaç kilo geldiğini söylemesi istenirdi. Tüm tutuklular birbirini tartana kadar bu işlem devam ederdi.

KERVAN: Havalandırmada, tutuklular tek sıra dizilir, her tutuklu önündeki tutuklunun sırtına bindirilir, bacakları, altındaki tutuklunun boynundan aşağıya sarkıtılır ve kulaklarından tutması istenirdi. Gardiyanın komutuyla tutuklular yürümeye başlar ve bu işlem tutuklular ayakta duramayacak duruma gelene kadar sürerdi.

SEHPA: Tutuklu gece koğuştan alınıp, koğuş koridorunda gardiyan ve subaylardan mizansen olarak oluşturulan bir mahkemede sorgulanırdı. Mahkeme, tutukluyu idam cezasına çarptırır, ikinci katın merdiven kenarlığına bir ip geçirilip, ipin ucuna tutuklunun boyun kemiğini kırmayacak düzeyde kalın bezden bir ilmik takılır, tutuklunun boynu bu ilmiğe geçirilir ve temsili infaz gerçekleştirilirdi. Tutuklu tam boğulacağı sırada ip açılırdı.

COP SOKMA: Gardiyanlar copu zeytinyağına batırır ve yağlı copu tutuklunun makatına zorla sokardı. Sonra bu copu kendisine ya da bir başka tutukluya yalatırlardı.

ÇEK-ÇEK: Tutuklu çırılçıplak soyundurulur ve erkeklik organına bir ip takılırdı. Gardiyan ipin diğer ucunu alıp hızla koşar, tutuklu da zorunlu olarak gardiyanın peşinden koşar.

LAĞIM SUYUNA SOKMA: Tecrit bölümünün alt katındaki bazı tuvaletlerin delikleri tıkanır. Hücrelerin pisliği ve lağım suları burada biriktirilir, diz boyu kadar oluşturulan pisliğin içine tutuklu atılır ve pislik yedirilirdi.

KiTAP OKUMA: Koğuşta bir tutuklunun eline kitap verilir, tutukluya avazı çıktığı kadar yüksek sesle tek tek sözcükler okutulurken, diğer tutuklular bu sözcükleri tekrarlarlardı. Sabahtan akşama kadar yapılan bu işlem sırasında, tutuklular ayakta durmak zorundaydı.

MARŞ SÖYLETME: Cezaevinde bulunan herkes 50'yi aşkın marşı ezberlemek zorundaydı. Bu marşlar tutukluların ses telleri tahriş oluncaya kadar söyletilirdi.

ÖL DEDİĞİMDE: Tutuklu havalandırmanın orta yerine çıkarılır, hazır ol durumuna geçirilirdi. Gardiyanın "öl" komutuyla tutuklu kaskatı, eklemlerini kırmadan yere düşürülürdü. Bu işlem gardiyanın keyfine göre tekrarlanırdı.

SİGARA İÇİRME: Bunun çok çeşitli yöntemleri vardı. En çok uygulananları şunlardı: Koğuşta kalan tutukluların eline beş adet sigara verilir, sigaraların tümü yakılarak devamlı ağzında tutulurdu. Gardiyanın "çek-bırak" komutuyla sigaralar bitinceye kadar içirilir, sigaralar-filtreleri dahil- tutuklulara yedirilirdi. Bu sırada koğuş pencereleri kapatılır, havasızlık ve dumanla boğulma ortamı yaratılırdı.

BANYO: Tutuklular çırılçıplak soyundurulur ve tek sıra halinde banyoya götürülürdü. Banyoda sabun kullanılmazdı. Hortumla tazyikli su tutukluların üzerine fışkırtılırdı. Daha sonra tutuklular koridora çıkarılır, "Yat-sürün" komutuyla tutuklular yerlerde süründürülerek koğuşlarına götürülürdü.

SAYIM DÜZENİ: Tutuklular günde en az beş kez sayılırdı. Her sayımdan önce, tutuklular sayım düzenine geçer, sayım talimi yaptırılır, yüksek sesle tekmil verilir, rahat-hazır ol ile, çöker kalkarlardı.

GECE NÖBETİ: Geceleri her koğuşta mevcuda göre 2-7 kişiye kadar tutukluya sırayla nöbet tutturulurdu. Nöbet sırasında devriye gezen gardiyanlar, koğuşun mazgal deliğini açar, nöbetçi tutuklunun mazgaldan dışarı elini uzatmasını ister, tutuklunun ellerine cop veya kalasla istediği kadar vururdu.

LOKOMOTİF: Tutuklular havalandırmaya çıkarılır, İki kişi çırılçıplak soyundurulur, bunlardan birisi domalıp iki eliyle diz kapaklarını tutar, diğeri de arkadan bunu kucaklardı. Gardiyanın "uygun adım marş" demesiyle her iki tutuklu havalandırmada dolaşırlar, diğer tutuklular zorunlu olarak bunları izlerdi.

PİSLİK YEDİRME: Her havalandırmanın ortasında bir lağım çukuru vardı. Lağım suları ve insan pislikleri burada toplanırdı. Tutuklulara bu çukurdan avuç avuç pislik alıp yemeleri istenirdi.

İŞEME: Havalandırmada bir tutuklunun yere yatması istenir, diğer tutuklulara, yerde yatan tutuklunun yüzüne işemesi istenirdi..

TECAVÜZ: Cezaevinde görev yapan gardiyanlar, genç tutuklulara merdiven altlarında zorla tecavüz ederlerdi. Ayrıca iki tutuklu çırılçıplak soyundurularak birbirlerine tecavüz etmeleri istenirdi.

HASTANE: Hastanede de cezaevindeki kurallar geçerliydi. Hasta, tuvalete götürülmez, yatakta da hazır ol vaziyetinde yatardı.

VEREM: Veremlilerle, sağlam tutuklular birbirinden tecrit edilmez, aynı kapta yemek zorunda bırakılırdı. Aynı battaniyenin altında yatırılırlardı. Veremlilerin balgamları tahlil yapılacak bahanesiyle toplanır, karavanadaki yemeklere karıştırılır ve bu yemekler tüm tutuklulara yedirilirdi.

AYAKTA BEKLETME: Bu yöntem cezaevinde her gün geçerliydi. Sabah saat 05'den akşam 17-19'a kadar tutukluların oturması yasaktı.

KONUŞMA YASAĞI: Koğuş içindeki iki kişinin birbiriyle konuşması, tutuklunun gülmesi ve düşünür gibi görünmesi yasaktı. Böyle bir suçu işleyen tutuklulara yukarıdaki işkence yöntemleri uygulanırdı.

GECE BASKINI: Nöbetçi subay ve gardiyanlar, gece geç saatte tutukluların koğuşuna girerek, uyku sırasında tutuklulara cop veya kalaslarla dayak atarlardı.

AVUKAT-ZİYARET DAYAĞI: Avukat görüşmesine ve diğer görüşmelere gidip gelirken tutuklulara dayak atılırdı. Görüşlerde hiçbir şey konuşulmaması tembih edilirdi. Tutuklular avukatlarıyla savunma konusunda görüş alışverişinde bulunamazlardı.

MAHKEME DAYAĞI: Tutuklular mahkemeye götürülürken cenaze arabasına bindirilirlerdi. Elleri arkadan kelepçeli olurdu. Cenaze arabasına binerken ve çıkarken gardiyanlar tarafından dövülürlerdi.

Oğuz Güven'in "Zordur Zorda Gülmek" adlı kitabından alınmıştır.