27 Ağustos 2010

Gemiyi önce fareler terk eder



Bülent Korkmaz, Cüneyt Tanman, Metin Oktay, Uğur Köken, Gündüz Kılıç, Coşkun Özarı, Bülent Eken ve Ali Sami Yen...

Taksiyle evin yolunu tutan kaptanın, benim açımdan gemiyi terk eden fareden farkı yoktur.

İyi futbolcu olmakla adam olmak arasındaki kalın çizginin arasında, kendisine yer bulamayan bir adamın hezeyanları, Türk futbolunun en büyük yeteneklerinden birinin sportif yaşamının çok erken biteceğinin göstergesidir.

Yenilmek, yenmek, elenmek, elemek ya da sahada aldığın sonuçlar çok önemli değil. Bir kaptan 23 yaşında herhangi bir duruş göstermeden, takımın en çok ihtiyacı olduğu anda taksiyle evine sıvışıyorsa, değil o pazubandı o formayı bir daha üstüne bile geçirmem.

Pardon ama Galatasaray'ın başında adam gibi bir başkan olmadığını unutmuşum.

Herkesi Metin Oktay yapanlara, örnek olması umuduyla...

24 Ağustos 2010

Unutun


Bazı durumlarda insan dayanamıyor. Tam da o durumlardan birini yaşadım.

Fotoğrafa iyi bakın. 20 yaşında bir üniversite öğrencisi Ömer. 7 yaşından bu yana çalışıyor. Kazandığı parayla en büyük hayali, öğretmenlik peşinden koşturuyor. Muğla Üniversitesi Çağdaş Türk Edebiyatı Bölümü’nü kazanıyor. Ama çalışması lazım Ömer'in, boş duramaz, öyle bir şansı yok çünkü.

İstanbul'a geliyor, gündeliği 30 liradan inşaatlarda çalışıyor, okuyabilmesi için. İnşaatta yatıp kalkıyor. 4. kata çıkıyor sabah 6'da, kalıp tahtalarını sökmek için.

Sonra... Sonra dengesini yitirip, 15 metreden betona çakılıyor.

Dedim ya bazı durumlara insan dayanamıyor, haykırmak, bağırmak, isyan etmek istiyorsun ama olmuyor.

13 Eylül sabahı çok mutlu uyanacak Türkiye. Referandum olacak, evet ya da hayır diyeceğiz ya. Ya çok demokratikleşecekmişiz ya da 12 Eylül'ün mirasını koruyacakmışız. Öyle diyorlar bize, biz de tartışıyoruz, "Evet demeliyiz", "Yok olmaz hayır demeliyiz" diye.

Evet ya da hayır hiç önemli değil. Kimsenin hayatında 13 Eylül sabahı bir şey değişmeyecek, çıkan sonuç ne olursa olsun.

Evine ekmek götüremediği için, işsizlik canına tak dediği için silahı kafasına dayayıp, boynuna ip dolayıp onlarca insan intihar ediyor. Üstelik bunu yapanlar genç insanlar. Hayatta umudu en çok yüreklerinde taşıyanlar yani.

Maaşı yetmediği için sözleşmeli Ahmet Fazlı Elçi hamallık yaparken ölüyorsa, Ömer Çetin öğretmen olabilmek için inşaatlarda amelelik yapıyorsa, konuşmamız gereken bambaşka şeyler var demektir.

Ama hepimiz kafamızı kuma gömüp, gerçekleri halının altına süpürüyoruz. Hissizleşiyoruz, tepkisizleşiyoruz ve en kötüsü insanlığımızdan sıyrılıp başka bir canlıya evriliyoruz.

Köpeğin önüne atılan kemik gibi bize verilenleri tartışıyoruz sadece. Ömer ve Ahmet Fazlı gibi can acıtıcı, yürek burkan insanlık hikâyelerini de okur okumaz unutuyoruz.

Haydi şimdi 12 Eylül'de sandığa gidin. İçimizden biri Ömer ya da Ahmet Fazlı gibi olmadığı sürece de unutalım bunların hepsini. Hatta okur-okumaz unutun.

22 Ağustos 2010

Hepiniz siktirip gidin


Adnan Polat kapıları tekmeleyeceğine, önce Adnan Sezgin'in götüne sonra da başarabiliyorsa kendi götüne bir tekme atsa daha iyi olur.

Seyretmeyeceğim dedim seyrettim, yazmayacağım dedim yazıyorum. 90 dakikalık maç boyunca aynen şunları gördüm:

Hakem, her Galatasaraylı futbolcuya posta atıyor.
Rakip, her Galatasaraylı futbolcuya posta atıyor.
Maçı sunan spiker, Galatasaray'ın antrenöründen futbolcusuna kadar hepsine posta atıyor.

Vakti ya da imkânı olanlar maçı yeniden izlesin. Sıradan bir Anadolu takımından farkı yoktu Galatasaray Futbol Takımı'nın oyuncularının. Gördüğü muameleden tutun da, oynadığı futbolu kadar her şey, Galatasaray'ın sıradanlaştığının kanıtıdır.

Her şeyi bir kenara geçtim. Melih Gümüşbıçak denen yavşak, 90 dakika Galatasaray'a saydırıyorsa, bu kulübün tepesinden tırnağına yönetim olarak değişmesi gerekir. Herif bildiğin saydırdı Baros'a, Neeskens'e, Elano'ya...

Ama hata konuşan yavşakta değil. Sen gidip, "Nasıl siktik ama?" diyerek, sırıtan Ercan Saatçi'nin masasına oturursan, spikerin algısını da değiştirirsin. Koskoca Galatasaray Kulübü Başkanı gidecek, senin yüzlerce yıllık camian hakkında ana-avrat küfür edecek, ayağına kadar gidip röportaj vereceksin, sonra "Ben Galatasaray Başkanı'yım" diye ortalıklarda dolanacaksın.

Söylemiştim ama bir daha söyleyeceğim. Bunlar daha iyi günleridir Galatasaray'ın. Basketbolundan, voleyboluna kadar üç kuruş için ona buna el açarsan, adamı dibine kadar domaltırlar, sen de öyle oturup ah'larla vah'larla izlersin.

Futbolculara lafım yok. Zaten birçoğu bir Anadolu kulübünde oynadıklarını içlerine sindirmişlerdi çoktan.

Yakın bir dönemde, bir de İmparatorlarını getirdiler mi, siz eğlenceyi görün.

İstanbul'daki OFK maçından sonra "Bu takımdan bir bok olmaz" demiştim, özür dilerim düzeltiyorum. "Bu kulüpten bir bok olmaz."

Sondu, izlemeyeceğim artık Galatasaray'ı filan. Ne güzel kafam rahattı Karpaty maçını izlemediğim için. Gereksiz yere iki saatimi verdim.

Türkiye'nin en büyük kulübünü, şamar oğlanına çeviren yöneticisinden, başkanına her kim varsa hepsi bir an önce siktirip gitsin. Biraz onur, şeref sahibiyseler.

Taraftar mı? Onlar hâlâ transfer yapıldığı zaman her şeyin biteceğini sanıyor.

Futbolcular mı? Birçoğu haftadan haftaya rengi değişen formalarının hangi kulübe ait olduğunu karıştırıyor.

19 Ağustos 2010

Herkes kendine iyi baksın


Hayatını yazarak kazanan bir adam olarak kesin ve net bir dille söyleyebilirim ki, yazmak ciddi anlamda zahmetli ve disiplin gerektiren bir iş. Bu bloğa yazmaya başladığım ilk günden bu yana bu disiplini elden bırakmamaya çabaladım. Bazı bazı yazmadığım, yorulduğum zamanlar oldu ama yine de, bu bloğu okuyan bir kişi bile olsa, o kişiye karşı saygımı göstermek istedim.

Devamlı takip edenler az-çok bilir. Dilimin sivri, +18 kıvamında olduğunu. Bu açıdan kendime hiçbir zaman sansür uygulamadım. Bazen yazdıklarımı tekrar okuduğumda "Ulan bu çok ağır kaçmış" dediğim ifadelere rastladım ama insan kendisi için yazdığı zaman, dilinin kemiği pek olmuyor. Hele ki, bu ben olunca.

Sanırım ilk olarak Arif'le tanıştım bu blog sayesinde. Sonra başka insanlarla da ara ara konuşmaya başladım. Atilla, Çağrı, Ozan, Ata İsmet, Aslı, Selocan, ksenophanes, Adsız'lar, Görkem aklıma ilk gelen isimler. Unuttuklarım varsa şimdiden özür dilerim.

İnsanın sosyalleşmesi açısından gerçek anlamda iyi bir mecra internet. Tabii ne kadar doğru kullanıldığına bağlı olarak değişiyor. Bu isimlerin hiçbiriyle birebir olarak görüşmedim ama insan olarak doğru insanlar olduğundan da şüphem olmadı.

Aslında bu postu, gerek sürekli takip edenler için gerekse de, kendim için yazıyorum. Uzun zamandır düşündüğüm, bir şeyi artık eylem haline getirmek istiyorum. Gündüz iş koşturmacasının yanında, bloğa verdiğim zamanı da hesap ettiğimde, enerjimin ciddi bir oranını bilgisayar başında harcadığımı fark ettim. Öyle anlar oldu ki, parmaklarımı yazmaktan oynatamaz durumlar yaşadım.

Şimdi tam bulunduğum noktadan baktığım zaman, başka şeyler yazmam gerektiğini düşünmeye başladım. Dediğim gibi, zaten uzun süredir kafamda tasarladığım ancak uygulamak için hep bir neden bularak ertelediğim hadiseyi yazmak istiyorum. Ne yazdığımı, ne olacağını şimdi söylemeyeceğim çünkü buradan aynı zamanda insanlara da bir söz gibi düşünüyorum. Vakti geldiğinde "İşte budur" diyeceğim zaten.

Bloğa hiç yazmayacağım demiyorum. Bunu birkaç kez kendi kendime söylemiş olsam da bir türlü beceremedim. Ancak cidden en fazla ayda bir post yazacağım. Onu da, artık dayanamayacağım bir noktaya geldiğimde yapacağım. Ya da olmadı "Biz küfür edemiyoruz, Meriç ya da Ercan harekete geçti" deyin, oracıkta biterim.

Tabii, bloğun boş kalmasına da gönlüm elvermedi. Bu yüzden sık sık yorumcu olarak gördüğünüz Saunders82, bıraktığım yerden devam edecek. Böylece lucarelli-breitner yaşayan bir yer olarak varlığını sürdürecek.

Evet birbirimizi tanımıyoruz ama kimseyi bilerek kırmak istemedim. Eğer kırdıysam, her birinden özür dilerim. Bakmayın sinirli, asabi, agresif adam imajı altında yavru kedi vardır.

Ben yine blogları takip etmeye, insanlara arada sırada laf atmaya devam edeceğim, onların bloglarında. Ama benden bu kadar, en azından kafamdaki şeyi gerçekleştirene kadar. Bunun için bir süre veremiyorum. 6 ay, 1 yıl ya da 3 yıl sürebilir.

Herkes kendine iyi baksın ve dikkat etsin... Sevenin de sevmeyenin de canı sağolsun...

Not: İtiraf ediyorum, bu sene Trabzonspor şampiyon olsun istiyorum.

18 Ağustos 2010

Keita imzayı attı


Al-Sadd'a transfer olan Keita, Nader Belhadj'la birlikte imzayı attı. Bize de Serdar Özkan'ı izlemek kaldı.

Offff, offff bitmez bu sezon.

17 Ağustos 2010

Biz neyi unutmuyoruz biliyor musunuz?


Millet atıp tutuyor "Unutmadık, acısı taptaze" diyor ya, külliyen yalan. 17 Ağustos'tan 17 Ağustos'a hatırlanıyor, tıpkı basının sahtekâr tavrı gibi.

Açtırmayın kutuyu, söyletmeyin kötüyü insana. Neyi unutmadınız, neyi? Hele ki bu ülkede 'unutmadık' demek, saçmalığın daniskası.

Japonya’da 8.3 büyüklüğünde meydana gelen depremde 140 bin kişi öldü 1 Eylül 1923'ten sonra bütün bir ülke mimarisini değiştirdi. Hem de öyle 50 yılda filan değil, 4 yılda yaptı.

Bizde durum ne minvalde. Yönetenlerin keyfi gıcır. 1 yıllığına çıkartılan vergileri kol gibi sokuyorlar hepimize, sesimizi çıkartmadan paşa paşa ödüyoruz. Sonra lafa gelince "Unutmadık, unutturmayacağız.".

Daha aradan 11 yıl geçti, yolumun üstünde Bağcılar'da dere yatağının üstüne yapılmış 4 yeni okul var. Çatır çatır evler dikiliyor yine aynı yol üstünde. Yok ama "Unutmamışız" güya.

Deprem sonrası herkes atıp tuttu. "Sigortasız ev kalmayacak" diye. Sonuç ne peki? 11 yılda sigortalı ev oranı sadece ve sadece yüzde 25. Ama biz "Unutmadık" canım olur mu öyle şey!

İstanbul'un çeşitli bölgelerine deprem konteynırları yaptırılmıştı. Şu an var mı gören? Herhangi bir yerde, adetsel olarak tek bir tane kaldı mı? Yok lan ben unutmuşum, aslında "Unutmamışız."

Ne demişti şimdinin Başbakanı, "Depremden ders almadık. Kentsel dönüşüm yapmak istiyoruz ama vatandaşlarımız olumsuz yaklaşıyor." Ehh, benim de olumsuz yaklaştığım çok şey var ama dilediğiniz gibi yasalaştırıyorsunuz. İstediğiniz zaman istediğinizi yapmayı biliyorsunuz. Ayrıca ders almadık de nedir? Sen aldın mı? İstanbul'u yönettin senelerce, şimdi ülkeyi yönetiyorsun ne yaptın? Yok, yok "Unutmadık" biz.

Her evde yatak, masa altında deprem sonrası için sular, bisküviler filan koyuyorduk, deprem çantası diye. Kaç tane evde kaldı? Efendim!!! Pardon duymadım "Unutmamışız."

İşkembe-i kübradan atmak en kolayıdır, ateş düştüğü yeri yakar. Gerçekten unutmayanlar, sevdiklerini elleriyle toprağa gömenler, aradan geçen 11 yılda kayıp yakınlarını bulamayanlar.

Biz mi? Biz sadece yönetenler tarafından, hangi pozisyonda sikildiğimizi unutuyoruz.

Hiçbir şeyi unutmayan bir halk olduğumuz için Türkiye'yle gurur duyuyorum (!)

16 Ağustos 2010

İyi bakın


Yaklaşık 4 yıldan bu yana bunun gibi bir sürü fotoğraf gördüm. Karenin içinde tek bir Galatasaraylı ve yanında minimum 3 rakip. Mehmet Batdal orada donunu mu çekiştirir, jartiyerini mi ayarlar bilmiyorum. İzbandut gibi herifsin, takım arkadaşına posta koyarlarken, sen sırtını dönmüşsün.

Bu daha önce Kewell'a da yapıldı, Keita'ya da yapıldı, Meira'ya da yapıldı, Dos Santos'a da yapıldı.

Şu tabloya baktıkça için fazlasıyla sıkılıyor. Başarılı olursun ya da olmazsın o çok önemli değil ama sahada duruşun dimdik olur. İşin sportif yanına bakmıyorum.

Salt, futbolcuyla ilintili bir durum değil bu. Kıykırık bir kulüp haline çevirdiler Galatasaray'ı. Neredeyse ana-avrat söven gazetecilerle oturup yemek yemeler, yorumcusundan, hakemine ağzına geleni söyleyene kimse sesini çıkartamıyor.

Ulan harbiden acayip sinirleniyorum şu durum karşısında. Söylediğim şey kavgayı pompalamak değil ama kimse kusura bakmasın birlikte yiyip-içtiğim, neredeyse her günümü beraber yaşadığım kimseye böylesi muamelenin yapılmasına tahammül edemem. Gerekirse koyarım da suratının ortasına.

Bu takımda çok şey kaynıyor, dipten dibe. Misimovic'le filan düzelecek işler değil. Galatasaray'ın dibe vurması yakın. İşin kötüsü, görüntüye baktığımda dibi bulduktan sonra öyle tavan yapacağını da sanmıyorum. En iyi ihtimalle, birkaç metre yukarı çıkabiliriz.

Kötümser bir tablo çizmiyorum, gerçekleşeceklere işaret ediyorum. Kendini kandırmasın kimse.

Kimsenin umrunda değil ama Fenerbahçe Ülker, Galatasaray Cafe Crown birlikteliğine bakacak olursanız, demek istediğimi anlarsınız.

Akanları yalamak Galatasaray'a yakışmaz. Ya adam gibi sponsorluk anlaşması yaparsın, yapmıyorsan da, kendi başına halletmeye çalışırsın. Zaten halledemiyorsun, siktir git derler adama.

Galatasaray'daki yeniçeri sistemi yıkılmalı

Her tarafta Galatasaray tartışılıyor haliyle. Kimini göre futbolcu, kimine göre yönetim, kimine göre taraftar, kimine göre teknik ekip hatalı. Bazıları hepsini birleştirip, ortaya karışık şeklinde değerlendiriyor.

Bu kulübün iki kritik virajı vardır. Birincisi 4 yıl üst üste gelen şampiyonluk sonrası yıldaki Ankaragücü maçında, takım otobüsünde başlayan, soyunma odasında Jardel'in boynunu sıkmaya kadar giden ve Lucescu'ya Serkan Aykut'un oynatılması için yapılan baskıdır. Baskı diyorum ama direkt ayaklanmadır..

Diğer kritik viraj ise şampiyonluğa gidilirken, futbolcuların isteğiyle Kalli'nin gönderilmesidir.

Gelen yabancı futbolcuya tahammülü olmayan futbolcularımızın varlığını hepimiz biliyoruz. İyisi, kötüsü, fark etmez. Yıkıp atacaksın bendi. Galatasaray'daki yeniçeri sistemi yıkılmadığı sürece, öyle gündelik başarılarla eğleniriz hepimiz.

İyi niyetli olduğunu bildiğim yorumlar okudum ama artık '2000 ruhu' denilen olguyu anmamamız gerekiyor. Eyvallah, başarısıyla göğüsümüz kabaracak, mutlu olacağız ama hepsi o kadar.

Bu takım içindeki bazı yeniçeri ruhlu arkadaşlar temizlenmeli. Yoksa burnumuz boktan çıkmayacak. Bunu anlamak için daha kaç yılımızı yiyeceğiz.

Tabii bir de işin taraftar boyutu var. Girmeyeyim, girmeyeyim diyorum, sonra dayanamıyorum. Bu takımın taraftarı iğrenç bir topluluk olmaya başladı. Sen taraftarsın, gidersin desteklersin, gülersin, ağlarsın. Herkes teknik direktör, herkes yönetici oldu.

Ezelden beri şu forumlarda yapılar 11'ler, 'şu alınsın, bu alınsın' tarzındaki yorumlar bana süper aptalca geliyor. Şu FM-CM'ler çıktı, mertlik bozuldu. Tamam iyi güzel, herkesin fikri var, isteyen söylesin de, bir süre sonra gerçeklik-sanallık birbirine giriyor.

Haa, tabii bir de 'Adnan's faktörü' var. Şu Adnan Sezgin denen herifin ivedilikle gönderilmesi gerekir. Ben futbolcu olsam, o suratı görsem zaten oynama isteğim gider. Donuk, asık bir surat. Zaten işini ne kadar iyi yaptığını da görüyoruz. Sabah sabah (10 gün boyunca gece çalışacağım için şu saat sabah oluyor bana) aklıma geldi şarkıyı yollayayım kendisine. Sözleri uymuyor ama şarkının ismi cuk oturuyor. Alta tıklayın, duygularınıza tercüman olsun şarkının o kısmı...

Adnan'ım Sezgin'ime

Şarkıyı beğenmezseniz, olmazsa bunu dinleyin.. Linklemeyle uğraşmayacağım, bir zahmet copy-paste yapın, nasılsa bütün basın yapıyor. http://fizy.com/#s/1ai28k

15 Ağustos 2010

Devletin cinayet savunması


Türk Hükümeti'nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin "Hrant Dink cinayetini niye önlemediniz?" sorusuna yaptığı savunma, "Dink Türklüğü aşağıladı, nefret söyleminde bulundu. Bu tür yazılar halkı tahrik eder, kamu suçu oluşturur" şeklindeymiş.

Uğur Mumcu cinayetini soruşturan polisin Güldal Mumcu'ya sorusu ise "Güldal Hanım, acaba Uğur Bey aşk cinayetine kurban gitmiş olabilir mi?"

Devlet tüzel bir kavram. Elbette kendisini yönetenlerle vücut buluyor. Kendisine vücut verenler, bir avuç azınlıktan oluştuğu için ve bu bir avuç azınlık her biçimde kendi sürdürülebilirliğinin peşinde olduğu için böylesi durumlarla karşılaşmak mümkün oluyor.

Fakat bu ülkede faili meçhul ve faili belli cinayetlerin devlet tarafından korunması, haklı çıkartılması, savunulması artık sıradan olmaya başladı. Hele ki, 'tahrik' savunması. Sivas'ta insanları cayır cayır yakıp; zafer nidaları atanlar; vücudunda Allah dövmesi olan eşcinsel bir barmeni öldürenler; Marmaris'te, Alanya'da v.s. v.s. turistlere tecavüz edenler, Kürtlere yönelik linç girişimleri yapanlar; devrimci-demokrat öğrencilere saldıranlar, ülkenin aydın insanlarını öldürenler ve bu listeyi neredeyse sayfalarca doldurabilecek kadar yazılabilecek her türden şiddet unsurunun tek savunması tahrik.

Üstelik bu savunmayı artık devlet de yapıyor. Kendi vatandaşı bir gazetecinin cinayetini, 'Türklüğü aşağıladığı için öldürüldü' mealinde, hangi aptalın kaleminden çıktığı dahi belli olmayan bir biçimde, AİHM'e savunma yapıyor.

Devletin bu ülkede toplu cinayetler işlediğini emekli generaller bile televizyonlara çıkarak anlatıyor. Kıçı başı güzel diye oy verilen kadın başbakanın sözlerini hatırlarsak zaten devletin cinayet işlediğini ve işlenen cinayetleri savunduğu aklımıza gelecektir. Ne demişti kendisi, "Devlet için kurşun atan da yiyen de şereflidir."

Bir savunma ve bir cümle, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin siyasi iktidar gözetmeksizin, kendisine tehdit oluşturacak her türden insanı nasıl bertaraf ettiğinin aleni göstergesi konumundadır.

Referandum üstünden sürdürülen Evet-Hayır kavgasının, iki kutuplu dünya anlayışının Türkiye uyarlamasının sadece günümüz yorumu olduğunu görmemek için aptal olmak gerekir. O kadar çok farklı türevlerini gördük ki; Müslüman-laik, sağ-sol, Alevi-Sünni, Türk-Kürt, v.s. v.s. Hepsi ne kadar da suni ve içi boş. Çok değil oturup birkaç dakika bile düşününce, birçoğunuza aptalca gelecek. Misket oynadığım Selçuk'un Kürt oluşu, birlikte okul kırdığım Cengiz'in Alevi olması, hayatımda en çok güldüğüm adamlardan Ahmet'in sağcı olması, insan olarak acayip sevdiğim, karıncayı bile incitmeyecek Ali Dayım'ın koyu bir Müslüman olması, yaşadığım hangi anı etkiledi? Hepimizin böylesi hikâyeleri yok mu?

İktidarlar ona boyun eğmek zorunda bırakılanlar kadar ona dahil olanları da yozlaştırır. Dünya siyasal tarihine göz gezdirin (aslında göz gezdirmekten daha fazlasını yapın), hangi siyasal iktidar bir süre sonra bir avuç elitist haline gelmemiştir ki?

En yakın örnek Türkiye'nin son 7 yılı. Dün gecekondularda yaşayanlar, bugün artık İstanbul'da kendileri için kurulmuş, kendi zenginliklerini yaşadıkları villalarda yaşıyorlar. Daha önce kendilerinden 'mahrum' bırakılan her türden zenginliği dibine kadar yaşıyorlar. Bunu sadece bugünün iktidarı için söylemiyorum ya da belirli bir ideolojiyi hedef alarak yazmıyorum.

Ekim 17' Bolşevik İhtilali'yle kurulan SSCB'ye baktığınız zaman da görebilirsiniz, her sistemin kendi bir avuç elit zenginini yaratıp, halk üstünde kurduğu baskıyı. (Muhtemelen bu cümlelere itiraz gelecektir. Bunun en tipik örneği "Orada başarısız bir biçimde uygulandı" savıyla gelmeyin ama)

Kültür Devrimi ile başlayan, bugün dünyanın en büyük ekonomik gücü ve dünyayı küresel bir pazara çeviren, yeni dünyanın en büyük sömürgecilerinden Çin'e bakın ya da. Türkiye'de Kürtlere, aydınlara, azınlıklara uygulanan baskılar Uygur Türkleri'ne Tibet'teki Budistlere uygulanmıyor mu?

Sorunun sistem değil, kavram olarak devlet olduğunu görmek gerekir. Evet, kabul ediyorum ki, anarşist bir bakış açısı ancak kendi penceremden baktığımda haklı bir bakış açısı olarak görüyorum.

Yoksa mezarlardan çıkan kemikleri, aydınlara karşı girişilen aslında faili belli ama sözüm ona faili meçhul cinayetleri, toplu katliamları savunmanın iktidardan iktidara değişim göstereceğine inanmak safdillekten başka bir şey değil.

Her şeyi halk adına yaptığını savunan, halka rağmen olmaz diyen siyasi iktidarın Hrant Dink cinayeti karşısında AİHM'e yaptığı savunma, benim lügatımda karşılığı 'aşağılık' kelimesi. Aslında 'yavşakça' diyeceğim ama sağolsun Fazıl Say, bu kelimeyi benden kopartıp aldı. -Bu da ayrı yazı konusudur-

Uğur Mumcu'nun eşine sorulan soru ise kuvvetle muhtemel, "Her türlü olasılığı değerlendirdik, o yüzden sormak zorundaydık" olacaktır.

Yazıyı ben değil Bakunin bitirsin.

"En demokratiğinden en baskıcısına kadar hiçbir devlet halka ihtiyacı olan şeyi veremez: Bu şey halkın aşağıdan yukarıya doğru, her türlü müdahale ve vekâletten bağımsız öz örgütlenmesidir. Marx'ın sahte halk devlet tasarısı da dahil bütün devletçi sistemler, halkın halk adına düşünen, halka rağmen davranan bir grup eğitimli ve ayrıcalılıklı azınlık tarafından yönetilmesinden başka bir şey değildir"

Başlık bulamadım


Önce müjdeli haberi vereyim. Döndüm. Ne kadar müjde barındırıyorsa içinde. Sonrasında kötü habere gelelim. Yenilmişiz. Eve geldim, maçın özetlerine bile bakmadım.

Bu yılın sancılı olacağı daha Temmuz ayından itibaren belliydi zaten. Galatasaray'a gönül vermiş aklı başında her taraftar zaten bunu bekliyordu. Transfer yapılmadığından ötürü söylemiyorum bunları, sakın yanlış anlamasın kimse. Bir kaos döngüsünde yönetiliyor Galatasaray birkaç yıldan bu yana. "Yaşlı, sakat" denerek gönderilmeye çalışılan daha sonra "Biz bu yıl 3 transfer yaptık. Kimse Kewell'ı transfer diye saymıyor ama 3 oyuncu aldık" açıklaması, senelerden bu yana kangren haline dönmüş Sağlık Kurulu'nun apar topar yenilenmesi bile, bu kaotik ortamın ve seyirciye şirin görünmenin çabalarından başka bir şey değildir.

Hayır, ilginç olan insanların çocuk gibi oyalanması. Galatasaray Kupübü'nün başkanı Dünya Kupası'ndan önce gazetelere çarşaf çarşaf açıklama yapıp, "Dünya Kupası'nda oyuncu izliyoruz, transferi ona göre yapacağız" deyip, ligin başladığı ilk hafta halen transfer yapamamışsa, taraftarı istemiyor diye almayı düşündükleri adamdan vazgeçiyorsa, o kulüpten hayır gelmez.

Çok daha önceleri fikrimi beyan etmiştim, Adnan Polat ne yazık ki, başkanlık işini kıvıramamıştır ve devam etmesi Galatasaray için zaman kaybından başka bir şey değildir.

Taraftar konusuna girmiyorum bile. Artık bambaşka bir nesile sahibiz.

Beni yormayın daha fazla. Yoldan geldim, anlayış sahibi olun lütfen. Sözün özünü bünyeyi daha fazla hırpalamadan söyleyeyim. Sezon ortasına doğru ne Rijkaard kalır, ne de var olan yönetim. Galatasaray, olağanüstü günlere gebedir. Haa, ama bakın görün, hafta arası transferler nasıl yapılacak. Çünkü vıcık vıcık popülizm kokan bir yönetim sahibiyiz. Taraftarın ağzına emziği verirler hafta arası herkes bloglarda methiyeler düzer, ehh biraz akıllısı "Niye bu işi Temmuz'da bitirmediniz" der, bir sonraki sendelemeye kadar herkes mutlu mesut yaşar.

Aslında beynime sıçayım, masanın başına geçip şu aptal yazıyı yazdığım için. Bu ülkede 40 lira kazanmak için hamallık yapan Ahmet Fazlı Elçi'yi konuşmak gerekirken, ne yazıyorum. Çocukluk-gençlik arası Yeşildirek'te hamal Ahmet Amca ile yaptığımız bir muhabbetten bir alıntı ile bitireyim, "Ozanım, bu yükleri taşımak sorun değil, beynindeki dertleri, gönlündeki sorunları taşımak en beteridir."

Tekrar merhaba diyeyim, yarın görüşürüz...