28 Eylül 2010

Koyun gibi izlemeye devam edelim


27 Nisan 2009'da Kadıköy'de bir eve baskın düzenlenir. Devrimci Karargah'ın lideri Orhan Yılmazkaya polislerle çatışır. Bir polis ve kendisi hayatını kaybeder.

Dönemin İstanbul Valisi Muammer Güler ve İstanbul Emniyet Müdürü Cerrah, örgütün çökertildiğine dair açıklamalar yapar.

Aradan bir seneden fazla bir süre geçer. Eskişehir İl Emniyet Müdürü Hanefi Avcı, Haliç'te Yaşayan Simonlar diye bir kitap yazar. Kitapta Gülen Cemaati'nin emniyet içinde örgütlendiğini ve telefon dinlemesi dahil her türlü yasadışı faaliyetlerde bulunduğunu iddiaları yer alır. Kendi isteğiyle merkeze alınır.

Ardından fırtına misali haberler yağmaya başlar hakkında. 1.5 yıl önce çökertildiği devletin en üst makamları tarafından açıklanan Devrimi Karargah'a yönelik bir operasyon başlar. Operasyonda Sosyalist Demokrasi Partisi Genel Başkanı Rıdvan Turan da dahil olmak üzere 13 kişi tutuklanır.

Tutuklamaların sonrasında Hanefi Avcı'nın Devrimci Karargah üyesi bir isme ait telefon hattını kullandığı ve örgütten bir kadınla ilişkisi olduğuna yönelik iddialar ortaya atılıverir.

Ve Hanefi Avcı, İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri tarafından Ankara'da gözaltına alınır.

Şimdi bu tabloya bakıp, her şeyin rayında olduğunu söylemek mümkün mü? Bir Emniyet Müdürü tarafından ortaya atılan iddialar soruşturmaya gerek görülmezken, Zaman, Samanyolu, Sabah, Taraf gibi yayın organlarında çıkan haberlerin derhal soruşturmaya tabi tutulması biraz ilginç gelmiyor mu?

Ve biz; bu olayı gayet normal ve doğalmış gibi mi karşılayacağız?

Ve biz; bu olay hiç yaşanmamış gibi mi davranacağız?

Ve biz; sağımızda, solumuzda yaşananlara hiç tepki göstermeyecek miyiz?

Ve biz; herkese el uzatma teranelerine inanacak mıyız?

Ve biz; devletin ismi belli bir cemaat tarafından yönetilmesine aval aval bakacak mıyız?

Ve biz; bu kadar salak mıyız da bunların hepsini yiyeceğiz?

Adalet; Ensar Vakfı Eski Şube Başkanı Zekai İşler, küçük çocukları taciz ederken, o küçük çocuğun yaşadığı travmayı basındaki haberlere yüklerken; eski bir suikastçi olan, kendinden 50 yaş küçük bir kadınla evlenen ve en nihayetinde 14 yaşında küçük bir kız çocuğuna defalarca cinsel tacizde bulunma sapıklığına karşı bu denli ağır aksak ve yavaş ilerleyip, vicdanları sorgulatırken; bir kitap sonrasında kendi Emniyet Müdürü'nü bile derdest ettirebilme gücüne sahip.

Varın, gerisini siz düşünün

26 Eylül 2010

Derbiye üç kala


İlk iki hafta aldığı mağlubiyet sayısını 2'yle çarparak, galibiyet serisi haline getiren Galatasaray, yine İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne (İ.B.B) yenilmedi. Fenerbahçe ve Beşiktaş'ın en has korkulu rüyası İ.B.B, belki can sıkıcı belki hiçbir futbolseverin istemediği bir futbol oynuyor. Ama Süper Lig'de oynadığı günden bu yana, geriye düştüğü maçları çevirememe gibi bir durumu var.

Baros 4. dakikada perdeyi aralayınca, taktiksel olarak yapmaya çalıştıkları strateji kendilerine dönüverdi. 1-0'a alışan bünyeler, doğal olarak 3-0'da at kuyruğunda kelebek misali sırıttı.

ALİ SAMİ YEN 'DAR' DEĞİL

Galatasaray'da, 1-0 kazanılan Bucaspor ve Gaziantepspor maçlarından farklı oyun anlamındaki tek değişiklik, takımın daha fazla gol pozisyonu bulmasıydı. Doğrusu oyun açısından, Ali Sami Yen'i rakiplerine dar edemiyorlar. Kabul etmek gerekir ki, Serkan Kurtuluş, Insua, Misimovic, Cana, Pino ve hatta çekirdekten yetişen Aydın'ı da sayarsak, 6 yeni oyuncu var. Ve aslında sanki biraz yeni takımmış havası seziliyor.

Sarı-kırmızılarda en büyük değişiklik Cana'nın yerini alması oldu. Ayhan-Mustafa Sarp ikilisi (ikili diyorum ama genelde bir buçuk iskender kıvamındalır) ile Ayhan-Cana tartıya konulduğunda kefede ağır basan Cana'nın olduğu net biçimde görüldü. Hele hele Mustafa Sarp'ın oyuna girmesiyle daha fazla hissedildi.

Yine de, orta sahanın işlevsel ve rakipleri boğucu olduğunu söylemek güç. En büyük sorun burada görünüyor. Hâlâ orta sahada cirit atılıyor, şenlikler düzenleniyor; rakipler tarafından.

Galatasaray'ın orta alanındaki temel sorun, ünlü filozof ve tragedya ustası Seneca'nın "Cesaret insanı zafere, korkaklık ölüme götürür" sözünde gizli. Ayhan dışında kim gelirse gelsin sorumluluk almaktan çekiniyor. Evet basit oynamak çoğu zaman en mantıklısı olabilir fakat bazı durumlarda da inisiyatif sahibi olmak gerekir.

SABRİ'NİN KOLTUĞU SALLANIYOR

Gecenin adamı her ne kadar Baros olsa da, Serkan Kurtuluş için birkaç söz etmemek olmaz. Ali Turan denemesi boş çıkınca can simidi olan Serkan, bu takımda Sabri'yi bile kesebileceğini gösterdi. Dengeli, hızlı, kademe hatası minimumda ve en önemlisi orta yapabilen bir sağ kanat savunmacısına Galatasaray'ın fazlasıyla ihtiyacı vardı. Tabii ki, kendisi için methiyeler düzmek için erken fakat bir sağ kanat savunmacısının nasıl olması gerektiğini gösterdi.

BAROS, TÜRKİYE'NİN EN İYİSİDİR

Gelelim gecenin adamına. Muhtemelen Baros için efsaneler yazılmaya başlanmıştır, hele ki, attığı 3. golden sonra. Bu ülkenin futbolu en iyi bilen adamı olduğu iddia edilen (!) Rıdvan, Nonda'nın oynaması gerektiğini, Baros'un ancak onun yedeği olabileceğini söylediği, hâlâ hafızamda. Baros'un hedef golcü olmadığı, vasatın birüz üstü olduğu teranelerini hiç saymıyorum bile.

Kanal ekürisi Sergen de, yaşını 33'e çekti birdenbire. Adam ne yapsa yaranamıyor. Ama tekrar altını çezmik gerekir ki, Baros Türkiye'de forma giyen en iyi forvet oyuncusudur. Sezonu ister 30 golle kapatsın, ister 5 gol. Bu fikrim değişmeyecek.

Türkiye'nin açık ara en iyi forveti Baros'tur. Bunu sadece attığı 3 golle ilintili olarak söylemiyorum. Gol atamadığı maçları açın izleyin. Bir forvet nasıl olur da, orta saha oyuncularına alan açar, nasıl 4 defans oyuncusu ile baş eder ve nasıl forvet olunur, ders gibi sunuyor her hafta.

Kewell'la birlikte yabancı transferlerinde son yılların en büyük kazancıdır. Attığı 3. golde, an itibariyle kafamda şapka olmamasına karşın, içeri gidip bir şapka takıp, sonra çıkarttım. Başka bir şey söylemenin olanağı yok çünkü.

BU FUTBOL DERBİYE YETER Mİ?

Senelerden beni Galatasaraylıların yeni Hagi arayışları süredursun Misimovic pek suya sabuna dokunmadan oynuyor. Kuvvetle muhtemel bu maçla birlikte, üstelik daha takımda yeni olmasına karşın Elano-Misimovic karşılaştırmaları boy boy sayfaları süsleyecektir. Hele de, Lig TV'nin 3. oyuncu değişikliğinden sonra Elano'nun ekşimsi suratını çekmesinden sonra, buna kesin gözüyle bakabilirim.

Netice itibariyle ahım-şahım bir futbol olmamasına karşın Galatasaray 4'te 4 yaparak doludizgin ilerliyor. Karabük ve Ankaragücü deplasmanları sonrası Fenerbahçe ile yapılacak derbi maç için bu futbol yeter mi, esas soru bu olmalı.

Ben 'yetmez' diyorum. Bu futbolla Kadıköy'de parlak bir sonuç elde etmek, mümkün görünmüyor. 3 haftada neler değişir, onu da birlikte göreceğiz.

Son söz hakem Bülent Yıldırım'a gitsin. Ortadaki futbolla, sarı kart dağılımı biraz garip oldu. Çarşıda bozuk para harcar gibi kart çıkarttı Galatasaray'a.

FUTBOLCU GÜNLÜĞÜ

Ufuk: Yan toplara çıkabilen bir kaleci olduğunu seyirciye hissettirdim.
Serkan Kurtuluş: Seyirci orta yapan sağ bek görmemişti ne zamandır.
Servet: Temiz iş çıkarmaya başladım.
Neill: Efsane olabilecek volemi harcayan üst direkler utansın.
Insua: Defansta iyi miydim? İyiydim. İsteyen istediğini söylesin.
Cana: Top hatalarının minimuma indirirsem, seyirci bana hasta olur.
Ayhan: Umarım milli takıma seçilmem. Sakatlanmak istemiyorum. Nazar boncuğu şart oldu.
Misimovic: Sene sonu gidecek miyim, kalacak mıyım belli değil. Dur bakalım derbiyi bekliyorum.
Pino: Geçen hafta Mustafa Sarp, bu hafta Barış. Herkesten azar işitmekten bıktım.
Aydın: Kiralanmaktan yırtmak üzereyim.
Baros: 3. gol neydi be! Eurosport'ta lig özetleri gösterilse, haftanın golü olurdu.
Barış: Ne kadar süre alırsam alayım, sarı kart görürüm.
Mustafa Sarp: Seyirciyi çıldırtmak, temel görevim.
Kewell: Oynasam da, oynamasam da, taraftarın gönlünde tahtımı kurmuşum.
Elano: Ulan hiç oynamadım ama herkesten çok göründüm televizyonda.

22 Eylül 2010

Kalbimizdesin


Ali Sami Yen çimlerinin üstünde dolaşan en harika büyücü bu adam.

İsterse 40 yaşına gelsin, topa vurmaya mecali olmasın ama varsın olsun kalsın takımda.

Yüzündeki gülümsemeyi görmek bile fantastik.

Lan harbi büyücü bu eleman. Bütün taraftarları böyle kendisine sevdiren kaç tane adam var ki.









Badem bıyığına kurban


Sistem süper işliyor.

Önce kurumların güvenilirliğini sars.

Ardından kurumların başındaki insanların toplum içinde itibarını zedele.

İstifaya zorla.

İstifa etmezse bir biçimde hakkında soruşturma başlat.

Ve kurumun başına istediğin adamı geçir.

Huzurlarınızda ÖSYM'nin yeni başkanı Prof. Dr. Ali Demir.

Örgütlenmeden sesiniz hep kısık kalacaktır


Ankara'da parkta oturan çiftlere GBT uygulaması yapılmış. Gerekçe parkta 'uygunsuz' oturmaları.

Aynı gün İstanbul Tophane'de iki sanat galerisi, içki içildiği gerekçesiyle basılıyor.

Biri Türkiye'nin en büyük şehri ve modern yüzü, diğeri ise başkent. Türkiye olması gerektiği yere gidiyor. İnsanlar yıllardan beri kendisini kandırıyor.

Türkiye'nin modern, çağdaş olduğu yalanına kapılmıştı herkes. Oysa Türkiye hiçbir zaman ne modern ne de çağdaş oldu. Türkiye'yi Ankara, İzmir, İstanbul, Antalya'dan ibaret sananlar, zamanla duvara çarpmaya başladılar. Tabii durumu hemen kabullenemiyor insan. O yüzden pek çok insan sudan çıkmış balığa döndü.

Türkiye'yi birkaç şehirden ibaret sananlar hiç Anadolu yollarına düştü mü acaba merak ediyorum. Modern, çağdaş Türkiye masalı, Konya'dan, Niğde'den, Erzurum'dan, Kütahya'dan nasıl görünüyor, bir fikri var mı insanların?

Türkiye zaten buydu. Üniversitelerinde bile ramazanda yemekhanelerinin kapatıldığı, kulağında küpe var diye dayak yediği, okul yönetimi izin verse bile saçı uzun olduğu için köşelere çekildiği, alkol satın alanların mimlendiği, elindeki gazeteden ötürü tehdit edildiği bir ülkede yaşıyoruz.

Modernlik, çağdaşlık tamamen bir zırvadan ibarettir. Aslında az-çok tahmin ediyorum ama bundan sonra neler yaşanır bilinmez. Mahalle baskısı diye tatlı şirin isimler takılarak, geçiştirilmeye ve hafifletilmeye çalışılan bu olaylar bir gün bir yerde patlak verir. Bugün galeriyi içki içildiği için basanlar, yarın Madımak benzeri eylemlerin için de olur.

Nasılsa siyasal iktidarın artık müthiş bir hikâyesi var. En kötü darbe planı dahiline alınır, iki üç kişi içeri atılır, sonrası unutulur.

Herkes safını iyi belirlemek zorunda. Gün facebook'tan, twitter'dan, bloglardan "kınıyoruz" deme günü değildir. Eğer gerçekten gelişen olaylara karşı tepki göstermek istiyorsanız, örgütlenmeniz ve örgütlü olmanız şart. Ama öyle ama böyle. Tek başınıza sesinizin çıkamayacağını bilin. Oturduğunuz yerden sesinizin çıkmayacağını anlayın artık.

Proudhon noktayı koysun; "Demokrasi çoğunlukların diktatörlüğüdür."

21 Eylül 2010

Orospu çocukları




Şanlıurfa'da iki orospu çocuğu karayolunda bir köpeğe zincir bağlayarak, motosikletin arkasından koşturmuş.

Hayvancağızın ayaklarından kan geliyor koşmaktan.

Sadist, orospu çocuklarıyla birarada yaşıyoruz. Bu tiplerin acilen itlaf edilmesi gerekiyor.

Demek ki neymiş, İstanbul'da hakemin kafasına her türlü şeyi sallayıp, kafasını yarabilirsin ama Gaziantep'te bunu yapamazsın.

Çıkıp biri anlatsın mümkünse, geçen yıl Kadıköy'de yardımcı hakemin kafasının yarılmasıyla, dün Gaziantep'te yaşananlar arasındaki farkı.

Mondragon, Eser Özaltındere, Eric Gerets... Hepsinin ortak özellikleri, bir faşistin isminin konulduğu statta bir yerlerinin yarılması.

Gaziantep ve İstanbul arasındaki fark mı maçların tatil kararı yoksa Fenerbahçe ve herhangi bir takım farkı mı?

Adalet mi istiyoruz? O zaman bunu herkes için sağlasınlar. Bunu yapan Galatasaraylı'ysa da, Fenerbahçeli'yse de, Konyalı'ysa da eşit bir biçimde yapsınlar. Kararlar şehirden şehire, stattan stada farklılık göstermesin.

Şunun altını çizelim; Gaziantepspor-Bursaspor maçında hakemin aldığı karar doğrudur ancak daha önce terör yuvasında olup biten her şey karşısında üç maymunu oynamak, neredeyse stadın yanmasına göz yumup, iki maçlık cezalarla geçiştirenler hata yapmıştır.

Bu hatalar devam edecektir de. 4 hafta sonra ne olup bittiğini hep birlikte izleyeceğiz. Nasılsa olaysız, birilerinin kafasına-gözüne bir şeyler atılmadan bitmiyor 90 dakikalar. Bakalım aynı cesareti, aynı kararlılığı gösterebilecekler mi?

Bu vesileyle, Bünyamin'in kulaklarını da çınlatmış olalım.

SAMİ YEN'İN ÇİMLERİ

Kasımpaşa-Fenerbahçe maçı Ali Sami Yen'e alındı dün. Türkiye'de zemini adam akıllı olan birkaç stattan biri Ali Sami Yen. Önce İBB-Konya sonra Kasımpaşa-Fenerbahçe ve Galatasaray-İBB maçlarıyla zeminin ağzına sıçıp sıvayacaklar.

Üstte söz ettik ya adalet eşit dağıtılsın diye. Sanırım Federasyon dedi ki, "Ulan Türkiye'de zemini iyi olan tek stat var neredeyse. Bari onun da ağzına sıçalım herkes eşit şartlarta mücadele etsin."

Israrla küfür etmeyeceğim, bu kararı alanlara. Etmem...

20 Eylül 2010

Sadece acıyorum


İnsanın cahil olması kötü bir şey değildir. Ama cahilliğinin farkında olmadan her boku biliyormuş gibi konuşması cahilliğin de ötesinde aptallıktır. Daha önce pek çok kez söylemiştim, televizyonlardaki hiçbir televizyon spor programını izlemiyorum. Ne konuşulmuş, neler saçmalanmış takip ettiğim bloglardanr öğreniyorum.

Akşam Jesusalmeyda'da gördüm, Rıdvan Dilmen'in neler yumurtladığını. Misimovic için "Zaten Bundesliga'yı artık kaldıramıyor diye ayrıldı", Insua içinse "Insua Liverpool'da da oynamıyordu" demiş.

Allah kendisine akıl fikir versin tabii. Bir insanın hayatına hiç kitap girmemişse, bütün gün altılı ganyan oynayıp, iddiaa bültenini elinden düşürmüyorsa bu adamı konu etmek bile hatadır, o hataya katlanarak birkaç şey söyleyeyim.

Rıdvan Dilmen'in kahvedeki adamdan tek farkı futbol oynamış olmasıdır. Ne kadar oynadığı tartışılır ya, neyse.

Hepimiz bir takımın destekçisiyiz, hepimiz kendimize göre az ya da çok tarafız, taraftarız. Rıdvan Dilmen'in de taraf olması, taraftar olması belli bir noktaya kadar anlaşılabilir. Formasını giydiği takımı görece olarak biraz daha şişirebilir, sevmediği bir takıma bindirebilir. Tamam burası Türkiye olduğu için biraz şiraze de şaşabilir.

Ama bu adamın üstündeki "Türkiye'nin en iyi futbol yorumcusu" etiketine karşıyım.

Aslında üzücü bir durum. Her maç sonrası çıkıp konuşuyor, yüz tane yorum yapıyor, bozuk saatin günde iki kez doğruyu göstermesi gibi, doğru şeyler de söylüyor. Fakat öyle bir şey var ki, acınası durumlara düşebiliyor, tıpkı şu Insua ve Misimovic örneklerinde olduğu gibi.

İşin boktan yanı, kendisi ne kadar cahil, ne kadar sığ olduğunun farkına varamayacak kadar da garip bir kişilik. Hakikaten acınası bir durum. Bir insanın tüm hayatının futboldan ibaret olması, futbol dışında konuşabilecek bir şeyinin olmaması.

Yılda 4 milyon dolar para alan bir adamın böylesi cahil olması insanları içten içe itiyor. Herkesin kafasında ampuller yanıp "Ulan Rıdvan bile bu kadar para kazanıyor. Ben niye kazanmayayım?" diye sorgulamalar içine giriyor.

Tabii ki para kazanmak güzel bir şey. İnsanın yaşamasına yeteceği kadar, kimseye muhtaç olmadan hayatını sürdürebileceği miktarda kazanması gayet hoş. Ama Rıdvan Dilmen, H.Ş, Hakan Ünsal gibi tiplerin bu işten hatırı sayılır derecede para kazanması sinir bozucu bir durum alabiliyor.

Ülkenin geldiği nokta bakımından şunu kesin bir biçimde söyleyebilirim. Ülke insanın spor yorumcusu seçimi de, siyasetçi seçimi de hep kendine en yakın, kendine en çok benzeyen biçiminde oluyor. O yüzden Rıdvan Dilmen hiçbir birikimi olmamasına karşın Türkiye'nin en çok kazanan spor yorumcusu oluyor.

Rıdvan Dilmen'in Galatasaray'a karşı düşüncelerini şöyle anlatayım, siz anlayın. "Kızım Galatasaray Lisesi'ne girmek istiyordu. O logoyu her gün görüp, anasına küfretmek istemediğim için göndermedim."

Kızmayın o yüzden, bu garibana. Misimovic, Insua, Elano, Keita filan hakkında söylediklerini önemsemeyin. Çünkü cahil ve cahilliğinin farkında değil. Acımak hoş bir duygu değildir ama ben kendisine sadece ve sadece acıyorum.

19 Eylül 2010

Aklın bittiği ve sustuğu yerde son karar şiddete aittir


Dün kuzenime bir şeyler gösterirken aklıma geldi. Son 10 yılda Türkiye'de tecavüz, taciz, cinayet ve pedofilik suçlar ne kadar arttı. 10 yıl önce Türkiye'de gazetelerde, televizyonlarda bu kadar yoğun biçimde bu tip haberlere rastlamıyorduk. Son birkaç senede bazı haberleri düşünüyorum da, ciddi anlamda tüylerimin ürpermesine neden oluyor.

İnternetten anket yaparak, annesini öldürüp parçalara ayıran M.F.; Cem Garipoğlu'nun işlediği cinayet; arkadaşlık teklifini reddettiği için işsiz 16 yaşındaki Nilgün Erkmen'i üstüne benzin dökerek öldüren Osman Karakuş; 16 yaşındaki arkadaşını bıçaklayıp öldürdükten sonra elektrikli testereyle parçalara ayıran İ.A.G.; eşinin kafasını kestikten sonra penisini parçalayan Süreyya Kabakulak... Bunlar ilk aklıma gelenler son birkaç yılda dehşet biçimlerde cinayet işleyenler yani.

"Türkiye İstatistik Kurumu'nun (TÜİK) verilerine göre 2006 yılında 528, 2007 yılında 473, 2008 yılında 577 ve 2009 yılında ise 652 kadın tecavüze uğradı. 2006 yılında 489, 2007 yılında 540, 2008 yılında 589, 2009 yılında 624 cinsel tacize uğradı.

Aile içi şiddet kapsamında 6423 kadın şiddete maruz kalarak hastanelik oldu. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre ise son 5 yılda tecavüz ve taciz gibi cinsel saldırı suçları yüzde 30 oranında arttı."


Bir de sapıklık boyutuna gelen saldırılar var tecavüz ve taciz gibi. Sosyal Hizmetler Müdürlüğü'ne bağlı yetiştirme yurtlarında olup bitenler; yatılı okullarda okuyan kızlara yapılan tecavüzler; ensest ilişkiler; çocuk yaştaki genç kızların hastane tuvaletlerinde, apartman köşelerine bıraktıkları ceninler, küçük yaştaki çocuklara yapılan cinsel saldırılar...

Eğer dikkat ediyorsanız daha önce 3. sayfalarda görmeye alıştığımız pek çok haber şimdi manşetlere kadar taşınıyor. Çünkü ahlâksızlığın, şiddetin boyutları artıyor. Üstelik bunu kıçımdan uydurmuyorum, devletin resmi rakamlarına dayanarak söylüyorum.

İzlemedim ama o kadar çok konuşuldu ki, haliyle insan ne olup bittiğini idrak ediyor. Bütün Türkiye "Fatmagül'ün Suçu Ne" dizisindeki tecavüz sahnesini izlemiş. İzlemekle kalmamış, internet sitelerine düşmüş -bir nevi hizmet olmalı, görmeyenler de görsün diye-. Dizinin yönetmeni Hilal Saral, 4 dakikalık sahnenin bütün bir gece boyu sürdüğünü, ölçülü çekildiğini, herkesin tebrik ettiğini anlatıyor.

Dizinin pazarlaması açısından daha ilk bölümde hedefe ulaşılmış. Yapılan reklam, estirilen rüzgâr bu yönde.

Bu diziden sıyrılıp, polisiyelere, vatan kurtaran gençlerin dizilerine bakalım (!). O dizilerde de insan öldürmenin kutsiyeti anlatılıyor. Temel argüman vatanı ve toplumu kurtarmak.

Kaç tane dizi biliyorsunuz bu ülkede, şehir kültürüne ait tutulmuş? Hemen bir çırpıda 10 tane sayabilecek olanınız var mı? Ya da soruyu tam tersinden sorsam, kaç tane dizi biliyorsunuz bu ülkede, köy kültürüne ya da konusu şiddete dair tutunmuş?

Çok dizi izlemiyorum, hatta neredeyse hiç dizi izlemiyorum desem yeridir. O yüzden birçoğu için yorum yapabilecek kadar bilgim yok. Ama fragmanlarlar, medyada konuşulanlar göz önüne alındığında şiddetin ciddi anlamda pompalandığı bir 10 yıl yaşıyoruz.

Olayları ve olguları birbirinden bağımsız tutabilmemizin mümkünatı yok. Bir ülkenin başbakanı "Öfke bir hitabet sanatıdır" diye gayet rahatça açıklama yapabiliyorsa ve bu çok doğal bir davranışmış gibi karşılanıyorsa halk nezdinde, aynı zamanda da şiddetin pompalandığı ve arttığı yıllar, öfkenin hitabet sanatı olduğunu savunan başbakanın döneminde meydana geliyorsa, oturup biraz düşünmek gerekir.

İki isim arasındaki bazı benzerliklere bakacak olursak;

  • Her iki lider de ağır ekonomik ve sosyal bunalımların yol açtığı ortamlarda halk oyuyla iktidara geldiler.
  • Her iki lider de iktidara gelmeden önce kısa hapis dönemleri geçirdiler.
  • Her iki lider de 'mağdur olmuş' kitlelerin sözcüsü olduklarını iddia ediyor ve kitlelere agresif ve öfkeli bir şekilde hitap ediyor(du).
  • Her iki lider de anti-semitist bir söylem kullanıyor ve ‘siyasi simgelere’ özel bir önem veriyor(du).
  • Her iki lider de kendi milletlerinin üstün özelliklerini vurguluyor ve 'yüksek ahlakın' hakim kılınması için 'kendi belirledikleri' yolda kitlelerin sorgusuz itaatini talep ediyor(du). Kendileriyle aynı fikirde olmayanlara tahammül edemiyorlar(dı).
  • Her iki lider de alkol ve sigaradan kesinlikle kaçınır ve bunların kısıtlanmasına yönelik çalışmaları destekliyorlar(dı).
  • Her iki lider de, Batı dünyasının büyük düşmanlarına (1920’lerden itibaren komünizm, 2000’li yıllardan itibaren ise radikal İslam) karşı birer antidot olarak kabul edilmiş ve iktidarlarının en azından ilk yıllarında Batı tarafından desteklenmiş(ti).

Şimdi bunları neden yazdım? Aslında söylemek istediğim şey, Erdoğan iktidarının Hitler'in yolundan gittiğini söylemek değil. Böyle bir durum da olabilir ama benim asıl derdim, ahlâkın bu kadar yüce bir kavram olduğunu söyleyen bir başbakanın tek başına iktidarında ülkenin ahlâkının hızla erezyona uğraması.

Toplum önüne çıkıp, insanların kendisine 'delikanlı, Kasımpaşalı' gibi sıfatları sırf davranışlarından ötürü verdiği başbakan, ülkesi ahlâken eriyip biterken, nasıl olur da hâlâ bu kavramdan söz eder, anlaşılır bir durum değil.

Dedim ya, "Fatmagül'ün Suçu Ne" dizisini izlemedim, izlemeyi de düşünmüyorum.

Mide bulandırıcı bir biçimde, sistemli şiddet kültürünün ortasında kalmış bulunuyoruz. Tecavüzcülerin namus adına, itin-köpeğin vatan-millet adına, sapıkların hastalık adına suç işlediği bir ülkenin ortasında kalmış gibi hissediyorum kendimi. Sanki tüm benliğimi mengeneler arasına sıkıştırmışlar gibi. Bazen nefes almakta güçlük çektiğim anlar oluyor.

Ve tüm bunların olduğu ülkenin başbakanı, ağzından ahlâk-din-iman gibi kelimeleri eksik etmiyorsa mide bulantısı yerini tiksinme duygusuna bırakıyor.

Ve bu tiksinme duygusu vücudumun içinde bir yerlerde dolanırken, bazı şeylerin demokrasi denen olguya dayandırılarak yapıldığı söylencesi dile getirildiğinde, mide tiksinme duygusu yerini derin bir nefretı bırakmaya başlıyor.

Çok alakasız bir yerden dolandırdım lafı, bu kadar dolandırdığım için de özür dilerim ama bu ülke, resmi olarak olmasa da çoktan bölünmüştür. En azından benim için böyle.

Hep kızıyorum ülkenin iki kutba ayrıştırılmaya çalışılmasından ama Türkiye insan olanlar ve insan görüntüsündeki yaratıklar olarak ikiye bölündü.

İsmi geçmişken, son söz Hitler'den gelsin: "Aklın bittiği ve sustuğu yerde son karar şiddete aittir."

Tarlaya ektim soğan


Tatsız tutsuz bir maç izledik. Bunun temel nedeni, patates tarlalarını kıskandıracak İzmir Atatürk Stadı'dır. Bu noktada "Galatasaray iyi değildi", "Misimovic ortalarda görünmedi", "Pino saç baş yoldurttu" diyemeyiz.

Çünkü ortada aslında sahaya benzeyen ama futbolcuların attığı her adımda, sanki Veliefendi'de Gazi Koşusu'nde son düzlüğe girmiş atların nalllarından çıkan çimler gibi koca koca parçalar çıkan futbol sahasına sadece şeklen benzeyen bir yer vardı.

321 milyon dolarlık televizyon ihalesine sahip ligde, böylesi bir zeminde futbol oynanması önce insan ve sporcu sağlığına sonrasında da futbola ihanettir. Nasıl ki, UEFA, Şampiyonlar Ligi'ne katılacak takımların statlarına bazı kriterler getirip, incelemeye alıyor, Türkiye Futbol Federasyonu da böyle bir uygulama içinde bulunmalı. Tabii görünürde var fakat fiili olarak uygulanmıyor.

Senelerdir bu ülkede "İzmir'in neden hiç takımı Süper Lig'de değil?" diye feryat edenlere, "İzmir önce kendisine yakışır bir stadın yollarını arasın" diye seslenmek istiyorum.

Dönelim maça. Böyle devam eder mi etmez mi bilinmez fakat şu var ki, Galatasaray'ın oynadığı futbol taraflı-tarafsız izleyen kimseyi memnun etmiyor.

Galatasaray'ın da orta sahası aslında İzmir Atatürk Stadı'na benziyor. Nasıl dışarıdan bakıldığında Atatürk Stadı çimiyle, tribünüyle, kaleleriyle bir stada benziyor ama futbol oynanmaya başladığı andan itibaren tarla görünümüne kavuşuyorsa, sarı-kırmızılı takımın orta sahası da aslında varmış gibi görünüyor. Bir nevi Kapalıçarşı gibi, gelen gidenin haddi hesabı yok. Rakip ister Bucaspor olsun, ister OFK Belgrad, isterse de Eskişehir, değişmeyen bir gerçek halini almaya başladı.

Oysa herkes gayet iyi biliyor ki, Galatasaray'ın en ciddi sorunu orta sahada. Her rakibin bastığı, sertlikle yıldırabildiği, hatta rakip baskı yapmadan bile rahatça top kaybeden bir takım görüntüne ulaştı.

Galatasaray, geçen yıldan bu yana garip bir refleks göstermeye başladı rakiplerine karşı. Başarılı olduğu her dönemde, sürekli hücumu düşünen yapısı ve gole ulaşma iştahı artık skorun üstüne yatan bir takıma evrilmiş durumda. Evet, kazanana bu ülkede hep haklı gözüyle bakılır fakat papazın pilava iştah kabartmayacağı günleri de görebiliriz.

Hepimiz görüyoruz sahanın içinde olan bitenleri. Bu iş için doktora yapmaya, tez hazırlamaya gerek yok. Bu sezon geride kalan maçları gördükten sonra kim Galatasaray'ın geriye düştüğü bir maçı lehine çevirebileceğini söyleyebilir?

Her izlediğim maçta sıkılmaya başladım. Üstelik aynı senaryolarla kurgulanmış, roman tadında maçlar olmaya başladı. Galatasaray biraz bastırır, bir biçimde öne geçer, golü attığı andan itibaren bütün oyunu sahasında kabul edip, birtaç cılız kontraatak yapar.

Nietzsche'nin dediği gibi, "Umut sadece eziyetin süresini artırır." Bekliyoruz, bu eziyet ne zaman bitecek diye.

Ya dur şimdi aklıma geldi, şu Fatih Terim dublörü vardı Bucaspor'un teknik direktörü olarak. Bülentciğim; dil hareketlerine iyi çalış, onları ihmal etme. Kameranın sana döndüğü her an attığın tripler, çıkarttığın diller filan güzel aynen böyle devam et.

Kilo da almışsın şahane semirmişsin. Takım elbise giyiyorsun, bulabilirsen parlak kumaş, bir de saçları tamamen geriye yatır. Oldu mu Bülentim benim. Hah! Aferin sana. Sen de ileride Fatih Terim hocan gibi olacaksın.

FUTBOLCU GÜNLÜĞÜ

Ufuk: Ben de inanmaya başladım, galiba kaleyi alıyorum.
Serdar Kurtuluş: Bu sağ bekte oynayan sakatlanıyor. Aha ben de sakatlandım.
Neill: Umarım Serdar sakatlanıp beni sağ beke geçirmezler.
Servet: Artık farkındayım, taca yollarım topu alkışı alırım.
Insua: Anfield'dan indim İzmir Atatürk Stadı'na.
Mustafa Sarp: Elano, Cana kim var kim yok hepsini yedekledim.
Ayhan: Golü attım artik herkes susar
Kewell: Bugün sahada var mıydım yok muydum anlamadım?
Misimovic: Asist kralıydım, ırgat oldum.
Pino: Neyse ki takım anladı öyle kolay kolay pas vermeyeceğimi.
Baros: Her maçta tek başıma rakip defansın tamamıyla boğuşuyorum yetti.
Cana: Bütün hafta basının malzemesiydim, 10 dakikada da olsa forma giydim.
Aydın: İlk 11'de oynamayı bekliyordum, yıkıldım.
Gökhan Zan: N'oluyor ya, sarı-kırmızı forma ne alaka? Haa doğru ya transfer oldum ama sakatlıktan forma giyemedim hiç