9 Aralık 2010

Vicdanınızı, olmayan insanlığınızı ve zihniyetinizi sikeyim


İşte siz bu kadar orospu çocuğusunuz. Üstüne yazılabilecek yüzlerce kelime, yüzlerce cümle var ama bu orospu çocuklarının ruh dünyalarını başka türlü adlandıramıyorum.

Lafa gelince hepsi Müslüman, hepsi iyilikten yana, hepsi birer sevgi çiçeği. Ama işte doğmamış bir bebeğin ölümünü böylesine iğrenç bir mantıkla sunuyorlar.

İçlerinde bitip tükenmek bilmeyen bir nefret var. Oysa her türlü imkân bugün ellerinde. İnsanları hedef göstererek öldürülmelerine neden olurlar ama ülkenin Başbakanı 'malum medya' diyerek başkalarını suçlar, bir genç kızın bebeğinin polis tekmesiyle ölümü böylesi iğrenç biçimlerde karikatür malzemesi yapılır ama ülkenin başbakanı kendisine yöneltilen en ufak eleştirilere bile aslan kesilirken, bu iğrençlikler karşısında suspus olur.

Aynı zihniyetin çocuğu bunlar. Biri açıkça dillendiremiyor, diğeri ise onun söyleyemediklerini dile getiriyor.

Hepinizin zihniyetini, olmayan vicdanlarınızı, benliğinize uğramamış insanlığınızı sikeyim hepinizin.

Biri 'seviye' mi dedi?


Kendisi öğrenci eylemlerini 'seviyesiz' buldu ve öğrencileri de 'illegal' ilan etti.

Şimdi seviye çetelesine bir bakalım, neler var, neler yok:

- Ben ülkemi pazarlamakla mükellefim.

- Ananı da al git!

- Askerlik yan gelip yatma yeri değildir.

- Ben çevrecinin daniskasıyım. Asıl çevreci benim.

- Ata'ya saygı duruşunda sap gibi ayakta durmaya gerek yok.

- Dur dinle be. Dur dinle. 9 ay 10 gün bee.

- Maaşım yetmediği için ticaret yapıyorum.

- Lan bana anayasayı öğretme! Terbiyesizlik yapma!

- Anayasayı sarhoşlar hazırladı. Kaptıkaçtı maptıkaçtı.

- Benim ülkemde bu özgürlük yok. O nedenle çocuklarım ABD'de okuyor.

- Gözünüzü toprak doyursun.


Seviye öğreneceğimiz kişileri dikkatle seçmek gerekir. Sonra şiraze kayıyor. İşçisine, çiftçisine, yurttaşına ağzına geleni söyleyen birinden seviye öğrenmeye ihtiyaç yok.

Dikensiz gül bahçesinde dikenler boy vermeye başladı, iktidarı bir telaş aldı. İlk suçlama illegallik. 50 yıldan beri duyuyoruz, demek ki hâlâ tutuyor.

Paçalar tutuşmuş, birileri rahatsız olmuş. Birilerinin tekeri dönüyordu kendi ekseni etrafında ve yakınlarının yakınında ama çomak sokarlar diye panik başladı.

Sonsuz ve mutlak bir iktidar isteği, teslim olmuş bir halkla birleşince bir gün hesap verebilme ihtimalini akıllara bile getirmiyordu.

Artık ağır ağır o duygu su yüzüne çıkmaya başladı. Tüm korku, endişe ve panik bundan kaynaklanıyor.

Umuda dönüşmeyi bekleyen umutsuzluk çığlığı


Cumartesi günü öğrenci eylemi ve öğrencilerin yedikleri dayaklar ile dün Mülkiye'de yaşanan öğrenci protestolarından sonra kıvılcımlanan öğrenci eylemleri köşe yazarlarının öznesi haline geliverdi.

Bugüne kadar kimsenin dönüp, arkasına bile bakmadığı bu genç insanların sokaklara çıkması, okullarda siyasileri protesto etmesi kimi hastalıklı beyinler tarafından 'patalojik' kimi satılık kalemler tarafındansa "adrenalin tutkunu" noktasına getirildi.

İşin ilginç yanı köşelerinde kapışan, sanki farklı şeyler söylüyormuş gibi davranan isimlerden Mümtaz'er Türköne, öğrencilerin eylemlerini ve söylemlerini 30-40 yıl öncesine ait olmakla suçluyor, onun karşısında öğrencilerden yana tavır almış gibi duruş göstermeye çabalayan Cüneyt Özdemir de, bu eylemlerin demode olduğunu söylüyor. Yani aslında bok ve kaka arasında gel-gitler yaşıyor her iki isim de.

Eyüp Can'ın yazısını okudum az önce ve o da, öğrenci eylemlerini "adrenalin bağımlılığı" şeklinde yuvarlamış. Franklin McCain'den alıntılarak savını doğrulamaya çalışırken, alt metinde bu eylemlerin aslında doğru olmadığını olumlama çabasında. Bir gün önce şu an çoktan istifa etmesi gereken Hüseyin Çapkın'a ince ince methiyeler düzen Eyüp Can, öğrencilerin şiddetten yana tavır almasını eleştiriyor.

Peki bu öğrencileri bu kadar öfkelendiren, yeniden eylem sahnesine çeken şey, bu ucuz hikâyelerle açıklanabilir mi? Resmi kayıtlara göre 3 milyon 300 bin, gayri resmi rakamlara göre 10 milyona yaklaşan işsiz sayısı bu gençleri umutsuzluğa sürüklemiyor mu?

Ekonomik olarak harika yönetildiği söylenen bir ülkenin başbakanı "Her üniversite mezunu iş bulmak zorunda değil" diye, üniversitede açıklama yaparken, bu genç insanları 'patolojik' olarak değerlendirmek ne kadar sağlıklı?

Geleceklerinden endişeli üniversite gençliği; bu ülkede yapılan sınavlarda dönen üçkâğıtların hesabını sormaktadır aslında.

Geleceklerinden endişeli üniversite gençliği; kendilerine yutturulmaya çalışılan refah, ferah, ekonomisi güçlü Türkiye yalanlarının hesabını sormaktadır aslında.

Geleceklerinden endişeli üniversite gençliği; özelleştirme adıyla yağmalatılan devlet kurumlarının hesabını sormaktadır aslında.

Geleceklerinden endişeli üniversite gençliği; vergilerle gırtlağına basılan anne-babasının hesabını sormaktadır aslında.

Geleceklerinden endişeli üniversite gençliği; mezun olduktan sonra birkaç şanslı arkadaşı dışında kendisini bekleyen işsizliğin hesabını sormaktadır aslında.

Geleceklerinden endişeli üniversite gençliği; her yandan bastırılmış, sıkıştırılmışlığın verdiği isyanla hesap sormaktadır aslında.

Geleceklerinden endişeli üniversite gençliği; bu ülkedeki haksız gözaltıların, tutuklamaların hesabını sormaktadır aslında.

Geleceklerinden endişeli üniversite gençliği; ülkenin büyük bölümü açlığı ve yoksulluğa mahkûm edilirken, birdenbire peydah olan zenginliğin hesabını sormaktadır aslında.

Yani sözün özü, üniversite gençliğinin bu eylemleri umuda dönüşmesini bekledikleri bir umutsuzluk çığlığıdır.

Bu genç insanlara, 'patolojik' değerlendirmesi yapmak sanırım Mümtaz'er Türköne'nin patolojik bir vaka olduğunun açık kanıtıdır.

'Patolojik' yani hastalıklı olmak durumu, bugün süregelen sistemin devamını isteyenlerin durumunu en iyi şekilde özetliyor.

"Devlet için kurşun atan da yiyen de şereflidir" sözünün yaratıcısı bir adamın sağlıklı olmasını beklemek de bizim açımızdan 'patolojik' bir durum oluşturuyor.

Bu çığlığı medya plazalarında binlerce dolar maaş alan, Nişantaşı-İstinye Park arasında mekik dokuyan birkaç gazetecinin anlayabilmesi mümkün değil.

Plaza camlarının ardından her şey başka görünüyor insana. Oysa sokağın dili ve pratiği bu ülkede umutsuzluğun kanser gibi yayıldığını gösteriyor.

8 Aralık 2010

Direniş


Fotoğraf çok hoşuma gitti. 'Loukanikos' direnişin sembolü Yunanistan'da.

Herkese örnek olsun. Bugüne kadar olan köpek benzetmelerim için de herkesten ve Loukanikos'tan özür dilerim.

Burhan Bey'in gelişimi için yumurta şart


AK Parti Milletvekili ve TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu, Ankara Üniversitesi'nde kendisine 'yumurtalı' karşılama yapan üniversiteli gençleri, "Bu bir ay önce belirlenmiş bir toplantıydı. Süheyl Batum’a gösterilen tepkiler biraz düşük profilli kaldı.

30 yıldır hocalık yapıyorum. Bu kadar beyinsiz öğrenci grubunu bir arada görüyoruz. O yumurtaları atacaklarına yeseler, beyinlerine daha iyi gelir. Atılan bu kadar yumurtaya yazık.

Bu öğrencilerin hiçbiri fikir üretmiyor, bir hoca olarak onlara üzülüyorum. Polisin güç kullanımını eliştiriyorlar ama kendileri de farklı bir biçimde güç kullanıyorlar. Bizim konuşmamıza izin vermiyorlar."
hakarete varan bu cümlelerle eleştirdi.

Burhan Bey için benzer duygulara sahibim. Kendisi ve gelişimi için yumurta öneriyorum. Beli o zaman, kendisine yönelen eleştirileri ve protestolara hakaretle karşılık vermez.

Kendisinin siniri aslında bu olaydan gelmiyor. Dün TBMM'de dün yakalanan bir karede partisinde istenmeyen adam olduğu açıkça ortaya çıkmıştı. "Kapağı nereye atarım" diye düşünürken, bir de üstüne bu olay, tuz biber ekti kendisine.

Hem Burhan Kuzu'ya hem de Süheyl Batum'a yapılanlardan ötürü, öğrenci arkadaşları kutluyorum. Öğrencilerin silkinmesi, toplumsal muhalefet açısından çok önemli.

Benzin 4 TL'yi aşmış, Türkiye'de özelleştirilmeyen kurum kalmamış, insanlar açlık sınırı altında yaşıyor, milyonlarca işsiz var, ekmekten simide her şeye zam gelmiş, (Anadolu Ajansı artık zam yazmıyor. Zam yerine 'artış' ifadesi geçiyor sürekli. Bunu da bir ara yazarım) ama Burhan Kuzu, sanki bu ülkede her şey normalmiş gibi, protesto edenleri beyinsizlikle suçluyor.

Siniz keyfiniz yerinde olabilir ama halk açlık, yoksulluk ve işsizlik belasıyla uğraşıyor.

Halk yoksullaşırken, kendinizini ve çevrenizin zenginleşmesinin hesabını vereceksiniz. Bugün yumurtayla olur, yarın mahkemelerde hesap verirsiniz. Ama verirsiniz, hem de eşekler gibi.

Mülkiyeli tüm arkadaşlara da selam olsun. Hepsine teşekkürler....

Burhan Bey ve benzerlerinin gelişimi için yumurta şart. Yeterli bir zekâ için bolca yumurta gerekiyor, öğrenci arkadaşlar bu eksikliği gidermiş.

Muhbirler ve katiller el ele


Türkiye'deki tüm liselerde görev alan müdür yardımcılarından birinin 'irtibat görevlisi' olarak polisle işbirliği yaptığı ortaya çıktı.

Resmi olarak isminin 'irtibat görevlisi' olduğuna bakmayın. Bunun lügattaki karşılığı 'muhbir'dir. Görevi eğitim ve öğretim olan öğretmenler muhbir olarak okullarda kol geziyor.

Ülke muhbir cenneti haline getirildi. Zaten tohumu Devlet Memurlarının Şikayet ve Müracaatları Hakkında Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmeliğin değiştirilmesiyle atıldı. Değişikliğe göre, "Devlet memurları, görevleri sırasında haberdar oldukları konusu suç teşkil eden durumları yetkili makamlara bildirmekle yükümlü olacak." Yani her memur, istediği kişiyi, istediği konuda jurnalleme hakkına sahip.

Tam 12 Eylül dönemi yani darbe dönemi uygulamaları bunlar. Aradaki tek fark, asker yönetimi yerine sivil bir yönetim var. Seçimle işbaşına gelmiş, sözümona demokratik iktidar, Türkiye'de darbe dönemlerinden kalma muhbir ruhunu yeniden ayağa kaldırdı.

Sokaklarda güya güvenlik için konulmuş kameralarla çevrilmiş, okullarda polisle işbirliği içinde öğretmenler, ordunun içinde muhbirler, adliyede muhbirler, devlet dairelerinin tamamında muhbirler....

Adı konulmamış bir kuşatmanın ortasındayız. Adalet artık tersine işliyor, insanlar suçsuzluğunu kanıtlamaya çalışıyor, üniversitelerde öğrenciler pankart asmak suçundan hüküm giyiyor, sokak ortasında öldüresiye dövülüyor, haklarını arayan memurlar kış soğuğunda dayaktan geçirilip, havuzlara atılıyor, polis son üç yılda işkence, kurşunlama ve kötü muameleyle 150'ye yakın kişiyi keyfi olarak öldürüyor.

Daha onlarca şey var ve bir çırpıda aklıma gelenler bunlar.

Darbe dönemleri ile atbaşı gidecek uygulamalar Türkiye'de hayata geçiriliyor ve geçirildi. Ve her devlet yöneteninin ağzında "Türkiye demokratikleşiyor" masalı.

Hak arayan öğrencilere "Bu çocukların giydiği montlar bile aynı. Bunlar zaten kadrolu eylemci" gibi sığ açıklamalarla cevap verenlerin, şiddeti maruz görmeleri, şiddeti desteklemeleri aslında nasıl bir Türkiye istediklerinin göstergesidir.

Muhalefeti eğlileştirmiş, toplumsal olayları baskıyla kontrol altına almaya çalışan iktidarın eylem yapan birkaç yüz öğrenciden korkması da manidar. Çünkü gayet iyi biliyorlar ki, sokaklar aşınmaya başladıkça kitlelerin sayısı artacak.

7 yıllık iktidar süresince sokağa çıkmak yasak, eylem yapmak yasak, pankart asmak yasak, eleştirmek yasak, aleyhinde yazı yazmak yasak, yasak oğlu yasak.

Türkiye'yi yasaklar cenneti haline getirdiler ve bunun dozu gün geçtikçe artıyor. Sokağa çıkmayan muhalifler içinse muhbirlik mekanizması devreye sokuluyor. Tıpkı darbe dönemlerinde olduğu gibi. İtiraf edelim artık, Türkiye sivil darbeciler tarafından yönetilmektedir.

Polis tekmesiyle bebeğini kaybeden 19 yaşındaki Ö.E'nin vebalini, kolye gibi boyunlarında taşıyacaklar. Tıpkı Güler Zere'yi adım adım ölüme gönderdikleri gibi Kemal Türkler'in katilini salıverdikleri gibi, Birtan Altunbaş'ı katledenlerin himaye ettikleri gibi, Aydın Erdem'in katillerini buharlaştıranların boyunlarında asılı kolye gibi.

Türkiye Cumhuriyeti katillerin özgürlüklerinin tadını çıkarttığı bir sayfiye mekânı haline getirildi ve katillere her gün birileri daha ekleniyor.

Muhbirler, katiller kol geziyor demokratik Türkiye'de (!)

7 Aralık 2010

Doğu Perinçek'ten WikiLeaks iddiaları


* 1. KANIT TELEFON GÖRÜŞMESİ*

Telefon görüşmesi, BOP Eşbaşkanı Tayyip Erdoğan ile İngiltere'deki işadamı Remzi Gür arasındadır. İki kez "20-25 gönder" diyor. Bu para İngiltere'den Amerika'ya nasıl yollanacak? Bankayla yollanacak. Niçin kendi banka hesabından göndermiyor da İngiltere'deki Remzi Gür ile gönderiyor?

*BURS DEĞİL, KENDİ PARASI*

Burada bir yardım talebi yok. Muhasebe müdürüne "gönder" diyor. Tayyip Erdoğan'ın kişisel ödemelerini Remzi Gür yapıyor. Erdoğan'ın banka hesaplarının adresi Remzi Gür. İşte bu Erdoğan'ın hesaplarının yurtdışında olduğunu kanıtlıyor. Hesapların bekçiliği ise mahkemeye düşüyor.

*2. KANIT KRİPTONUN SATIRARASI*

Kriptolarda Edelman kendi devletini bilgilendiriyor. "Senin Eşbaşkanının 8 tane gizli hesabı var" diyor. Aynı paragrafta 8 hesapla birlikte Remzi Gür'den de söz ediliyor. Çocuklarını okuttuğu bilgisi sakat diyor. Gizli kasa olmasının ikinci kanıtı budur. Remzi Gür, Hilal-i Ahmer mi? Çocuğuna 2 milyon dolara 100 metre gemi alıyor. Çocukları okutmak idare amirliği demektir.

*3. KANIT GİZLİ KASADAN RÜŞVET DAĞITMAK*

Remzi Gür, 2007'deki Cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında milletvekillerine rüşvet dağıtmaktan 10 ay hüküm giydi. Remzi Gür işadamı. Gül, cumhurbaşkanı seçilsin diye rüşvet dağıtıyor. Rüşvet amiri. Rüşvetin verilmesi de onun kasa olduğunu gösteriyor.

*4. KANIT GASPEDİLEN KÖŞK KASAYA*

Halis Toprak'ın 140 milyon liralık bir Aslanlı Köşk'ü var. Tam 117 milyon lira eksik bedelle 23 milyon liraya Remzi Gür'e satılıyor. Devlet, gizli kasanın cebine 117 milyon lira koyuyor. Yasadışı hesap böyle olur işte. 117 milyonu çıktı, alır götürür gizli kasaya koyarsın. O kasadan çocuk da okutulur rüşvet de dağıtılır.

*5. KANIT 1 STERLİNE KİRALANAN ARAZİ*

İngiltere'de Yunus Emre Kültür Merkezi açıldı. Abdullah Gül burayı ziyaret etti ve hizmetinden dolayı Remzi Gür'ü övdü. Arazinin Gür'e ait olduğu söylendi. Tapu kayıtlarına baktık böyle bir şey yok. Örtülü Ödenek'ten para aktarmışlar ve 1 sterline Remzi Gür'e kiralamışlar. Bir kanıt da bu...

*6. KANIT SIRDAŞ HESABI EDELMAN'DA*

5 sene boyunca bu bilgiyi ne bir yazıda ne de bir beyanda kullanmadım. Çünkü kanıtlayamamıştık. Ancak Edelman'ın kriptosu doğruladı. Belgede, "Edelman buz gibi bir ses tonuyla dosyayı muhatabının önüne sürdü. 5 hesapta 7 milyar dolar olduğu yazılıyordu" ifadeleri yar alıyor. Olay artık ispatlanmıştır. Çünkü bizzat Edelman'ın bu "sırdaş hesap" bilgisini, 30 Aralık 2005'de bir kriptoyla ABD Dışişleri Bakanlığı'na da ulaştırdığı ortaya çıkmıştır. Açıklanmayan konu, bu hesapların hangi tehdit ve şantajlarda kullanıldığıydı."

Not: Tamamı mahkeme tutanaklarındandır. Hiçbiri benim iddiam değil ama özellikle Aslanlı Köşk'ün satışı sırasında rakamlar arasındaki uçurum çokça yazılmıştı. Perinçek'in üstüne parmak bastığı nokta çok tutarlı gibi görünüyor.

Adam olmak başka şey



"Fransız olmak milli marş söylemekle olmuyor. Fransız olmak için önce devrimci olmak, fakir ve yoksulların halinden anlamak gerekiyor" diyen Eric Cantona, Fransız bankacılığını çökertebilecek bir çağrıda bulunmuştu.

Fransızlar bu çağrıya pek itibar etmedi ve beklenen gelişme olmadı. Yine de böylesi bir adamın önünde saygıyla eğilmek gerek. Bizim futbolcu eskileri parti mitinglerinde Başbakan eli öper, elin futbolcusu da böyle çağrılarda bulunur.

Bu yüzden, arada çok fark oluyor. Bizim eski golcü hoca eli öper, Cantona halkın yoksulluğu karşısında duyarsız kalmaz.

Halkın parasıyla devlet televizyonunda konuşmak ve Cantona olmak.

Adam olmak başka şey.

















Bu başlık daha iyi değil mi?


Gazetecilik yapmanın en güzel ve leziz hadisesi başlık atmaktır. Bir habere attığın başlığın, senin imzanı taşıması insana garip bir haz verir.

O kadar çok başlık atınca, beynin piçliklere çalışmaya başlar. Biraz önce tam buna uygun bir haber geldi ve bir başlık önerisinde bulundum. Haliyle kabul edilmedi ama bu habere de söylediğim dışında bir başlık atılamazdı.

Haber budur: Rus internet sitelerinde yeralan haberlere göre, La Stampa da iki lider arasındaki dostlukla ilgili konuştuğu, Berlusconi’nin Rusya temaslarında tercümanlığını yapan Valentino Valentini’den şu ana kadar kimsenin duymadığı bir olayı öğrendi.

Berlusconi’nin Rusya’daki tatil evinde konuk olduğu Putin’in ısrarı üzerine, heyetlerarası görüşmelerin ardından başbaşa ava çıktıklarını belirten Valentini, Putin’in elindeki tüfekle ilk atışta vurduğunu geyiğin kalbini bıçakla sökerek Berlusconi’ye dostluklarının simgesi olarak uzattığını söyledi.

Gördüğü manzara karşısında adeta kaskatı kesilen Berlusconi’nin "Pompei surları gibi yıkıldığını" kaydeden Valentini, olayın ne zaman meydana geldiği konusunda bilgi vermedi.


Benim başlık önerim, "Putin eline verince, Berlusconi bayıldı."

Ama tabii kabul görmedi. Haberin hakkı, o başlığı gerektiriyordu, ısrarlıyım.

Not: Tan Gazetesi'nde çalışmak istiyorum, yaratıcılığımın sınırlarını zorlamak için.

6 Aralık 2010

Cüneyt Özdemir'in peşine düşeceği şey, mesleki onuru olmalı


Cüneyt Özdemir, örnek bir gazetecilik hikâyesine sahip olmak konusunda hızlı adımlarla ilerliyor. ABD'ye gidip 'Fethullah Gülen'den çok etkilenmesiyle' talih kuşu birdenbire başına kondu.

Aslında takip edenler, Cüneyt'in nasıl bir tersine evrimleşme süreci yaşadığının farkında. İstanbul'daki öğrenci olaylarıyla ilgili yazısı, örnek olarak tüm gazetecilik okullarında okutulmalı.

Ne diyor bu arkadaş, öğrencilerin insanlık dışı uygulamalarla maruz kalmasına: "Dün yine İstanbul’da polis, öğrencileri feci şekilde dövdü. Hem de dün beni arayıp, “Biz açık havada yapılan eylemlere müdahale etmiyoruz” diyen İstanbul Emniyet Müdürü’nün ve yardımcısının inadına, çevik kuvvet öğrencilere biber gazıyla girişti.

Kabataş’taki olaylar bir yana, benzinlik dayağını kabul etmek mümkün değil. Yani ortada güvenliği bozacak bir durum da görünmüyor. Ankara’dan yola çıkıp Başbakan’ın rektörlerle buluşmasını protesto etmeye gelen öğrencilerin otobüsleri İstanbul girişinde durdurulup şehre sokulmuyor. Pardon ama ne hakla bu üç otobüsü durduruyorsunuz?

Protesto mu yasak, öğrencilerin İstanbul’a girmeleri mi? Polis öğrencileri geri yolluyor, üstelik dönüşte mola vermelerine de izin yok. Zaten arbede bir benzincide çıkıyor. Olayın ham görüntülerini izledim.

Polislerin öğrencilere vurduğu anların görüntüsü kayıtta görünüyor ama doğruya doğru, polis müdürleri de megafonlarla kendi ekiplerine sürekli, ‘yapmayın’, ‘durun’, ‘vurmayın’ diye bağırıyorlar. Sonuç tam bir aptallık resmi geçidi.

İstanbul polisine ilk olarak şunu hatırlatmakta fayda var. Bir grup üniversitelinin Başbakan’ı protesto etmesi demokratik bir haktır. Üniversite öğrencilerine slogan bile atmalarına izin vermeden girişmek hiçbir yasada yazmaz."


Buraya kadar her şey çok güzel değil mi? Cüneyt bir özgürlük savaşçısı ve demokrasi bekçisi olarak, öğrencilere uygulanan şiddeti ve muameleyi eleştiriyor.

Bundan sonrasında Cüneyt, başka bir dil kullanmaya başlıyor. Muhtemelen eleştirmiş olduğundan pişman olmuş ki, "Dün İstanbul’un ortasında, neredeyse göğüs göğüse çatışma görüntülerini izlerken, öğrencilerin çaresizliği karşısında üzüldüm. Öğrenciler yeni bir protesto dili geliştiremezler mi? Günlerdir bakıyorum, ben ve birkaç köşe yazarı dışında hemen hiç kimse bu eylemlere kulak asmıyor.

Oysa öğrencilerin itiraz ettikleri önemli noktalar var. Seslerini yükseltmelerinin arkasında ciddi bir siyasi duruşları olduğu da kesin. Peki ama hâlâ 1970’lerden kalma bu eylem biçimi çok demode değil mi? Üç slogan atıp flama sopasıyla polise girişip cevap olarak biber gazı yenilince bu eylemler hedefine ulaşmış mı oluyor?

Hiç zannetmiyorum. Polisin ne yapacağı, yaptıklarına baktığınızda ortada. Bu yüzden üniversiteli gençlerin eylemlerde ezber bozacak yeni fikirler bulmasının zamanı geldi. Şiddetin dili egemen olduğunda ortada kazanan ya da kaybeden kalmıyor, emin olun."
cümleleriyle, eylem tarzını eleştiriyor.

Önce devletin polisini eleştir, aynı yazıda devletin resmi jargonuyla öğrencileri eleştir. Sonra twitter'da "Öğrenciye dayak meselesinin peşini bırakmıyorum" diye aslında ne anarşist bir ruha sahip olduğunu göstermeye çalışıyor.

"Bir sözüm de öğrencilere... Bile bile dayak yemek 'eylem' değildir" diyen, Cüneyt şunu bilmeli ki, sokaklara çıkmak bir eylem biçimidir, hem de en alasından eylem biçimidir. Demode dediği eylem tarzı, ülkelerde devrimlere, iktidarların devrilmesine ve erki elinde tutanlara karşı en ciddi güçtür. Bugün sokaklara çıkan 300 kişi yarın 3 bin kişi olur, ertesi gün 30 bin, bir sonraki gün 300 bin olur. O biber gazını sıkanlar, genç kızların karınlarını, bacak aralarını tekmeleyenler de kaçacak yer aramaya başlar.

"Dayak yemek eylem değildir" ama paçalarından yalakalık sızan yazılar yazmak da gazetecilik değildir. Biri Cüneyt'e bunu anımsatmalı.

Öğrencilere sahip çıkıyormuş gibi görünerek ve aslında kendisinin farklı olduğunu göstermeye çalıştığı bir yazıyı, sokak eylemlerini 'demode' olarak nitelendirerek sonlandırması, bu yalakalığın boyutlarını herkesin gözüne sokuyor.

Aslında selamı başka yere çakıyor. Polisi eleştiriyor ama asıl suçlunun sokaklara çıkan öğrenciler olduğunu anlatmaya çalışıyor. Kendi savına göre, öğrenciler sokağa çıkmasa, polis kimseyi dövmeyecek. Yani asıl suçlu sokaklara dökülen öğrenciler.

Cüneyt'e göre öğrencilerin eylem tarzı ne olmalı acaba? Mesela kendi yaptığı gibi öğrenciler toplu halde twitter'dan mesaj gönderse, demode eylemlilik yerine moda eylemlilik gerçekleştirilmiş olur mu? Ya da öğrenciler sokaklara dökülmek yerine Başbakanlığı e-mail bombardımanına mı tutmalı? Bunların hepsi moda ya, o açıdan.

Yani tam da sistemin istediği şey. Sanal dünyada sanal eylemler geliştirmek. Öğrenciler haklarını böyle talep ederek, kendi twit'lerini kendi yazan Abdullah Gül'ün dikkatlerini çekebilir.

Ya da Başbakan'ın danışmanları, "Efendim, öğrenciler haklarını talep etmek için facebook'ta grup kurmuşlar, sayıları 300 bin olmuş. Bence bunlara haklarını vermeliyiz" mi diyecek?

Komik olmamak ve insanları aptal yerine koymamak lazım. Dünyanın her yerinde kitleselleşmiş sokak eylemleri en etkili eylem biçimlerindendir. Bu çocukça 'demode' savunması ve insanlara "Siz yanlış yoldasınız gençler" mesajı, kendi evriminin sonlandığının bir kanıtıdır. Artık dönüşmüş ve Hocası'na layık bir öğrenci olmuştur.

Eğer kendisini gazeteci olarak addediyorsa, twitter'dan "Daha buraya yazamadıklarım var... Arkadaşlar bu belgeler yalnızca diplomasiyi değil Türk iç siyasetini sarsacak büyüklükte. Yüce Divanlık!" diyeceğine, bunlar neyse açık yüreklilikle bu iddiaları yazar, sonra da bu iddiaların gerçekliğini araştırır.

Haklarını aramak için en doğal haklarını kullanan öğrencilere uygulanan şiddet, karşılığını benzer biçimlerde almaya mahkûmdur. Çünkü bu ülkede kimse sesini duyuramıyor. Sivrisinek vızıltısı tadında çabalardan başka bir şey değil. Hele hele twitter, facebook gibi sanal mecralarda gruplar oluşturmak, bir şeyler yaptığını sanmak safdillikten ibarettir. Sokak, gerçek sahipleri ile buluşunca, herkes taleplerinin karşılığını alacaktır.

Cüneyt Özdemir, "Öğrenciye dayak meselesinin peşini bırakmıyorum" diyeceğine, yerlerde sürünen mesleki onurunun peşine düşsün.

Tabii hâlâ varsa ve kaldıysa...