30 Ekim 2011

Bırakın bu zemin masalını

Geçen hafta TT Arena'da birkaç sakatlık olunca, herkes 'zemin'e bağladı hadiseyi.

Sanki herkes salak, herkes aptal, farkında değiliz, bu adamların sürekli sahaya sürüldüğünden. Play-off diye bir bok çıkarttılar ortaya, futbolculara, insanlık dışı bir muamele uygulanmaya başlandı. Bugünkü maçta Yekta da, Gökhan Ünal da, zıpladılar ve yere temas ettiklerinde sakatlandılar.

Aslında takım takım liste çıkartmak gerekir, hangi takımda kaç futbolcu sahada sakatlandı. O zaman ak göt kara göt ortaya çıkar. Fakat bunu zemin diye geçiştirmek, ayıp olmaya başladı. Üstelik bugünkü Kayserispor-Galatasaray maçının zemininde bir şey görmedim, yani TT Arena gibi değildi. Bunların sayısı artmaya başladığında, yakınmalar da peşi sıra gelir.

Haa, futbolcular da, sakın ha sakın ağlayıp sızlamasın. Para kazanmak gayet fantastik oluyor tabii. Futbolcular için bir sendika varken, kimse kılını kıpırdatmıyor. Hal böyleyken, adamı Veliefendi'de gem bağlanmış ata çevirirler, ağzını bile açamazsın. Elin oğlu NBA'de oyuncular sendikası kuruyor, yüzde 2'nin hesabını yapıyor, bizimkiler suya sabuna dokunmadan, şu anın tadını çıkartıyor.

Maça geçersek, Galatasaray'da Elmander diye bir gerçek yaşanmaya başlandı. Sezon başında Fatih Terim'in burun kıvırdığı, 'golcü de isterim golcü' diye tutturduğunu gayet net anımsıyoruz.

Attığı golleri bir kenara bırakın; sahada haftalardır en çok koşan adamlardan biri, savunmalara uyguladığı baskıyla, rakibin oyun kurmasını engelliyor, oyunun sıkıştığı anlarda pas trafiğine katkısıyla takımın nefes almasını sağlıyor. Her eve lazım mutfak robotu gibi bir adam işte.

Tartışılan adam Riera, bugün çok daha iyi göründü. Hem hücumda, hem de savunmada, takıma ciddi katkı sağladı. Elbet bir varsayım ama çok daha iyi olacağını düşünüyorum. Sokakta keşfedilmiş bir adam değil, ne olduğunu bildiğimiz bir adam.

Keza Eboue için de aynı şey geçerli. Haftalardır bu adamın gerçek yerinin sağ bek olduğunuz söylüyoruz. İlk kez kendi yerinde oynadı. Demek ki, neymiş "Eboue'den joker olmaz"mış. Ben de tek maçlık performansla bunu yazıyorum ama sol açık, sağ açık, orta saha gibi yerlerde oynatınca "Bu adamı geri gönderin" diye muhabbet yapan, çakallarla doluyor ortalık.

Son yılların geleneği olarak bu iki adam da çabuk asıldı. Seviyoruz zaten adam asmayı, iki maç tökezlesin, 3 maç sahada olmasın "Büyük fiyasko" geyikleri dönmeye başlıyor. Geldiğinde ağzından salyalar akan, ergenler iki maçtan sonra "Yazık yabancı kontenjanımız gereksiz yere işgal ediliyor" diye ahkâm kesiyor.

Lan işte, o adam bizim bildiğimiz Eboue. Her maç 4 yıldızlık oynamaz ama belli bir standartın da üstündedir. Ya da millet Riera'yı babasının hayrına mı İspanya Milli Takımı'nda oynattı da, "İkinci Marek Heinz vakası" diye kuştan ödünç beyinle ortalarda yorum yapıyorsun.

Millet kızacak şimdi ama bu sözlüklerin çıkışıyla, ortalık kendini ispat etmeye çalışan adamla dolmaya başladı. Futbol bu ülkede böyle, kime sorsan futbolu ondan iyi bilen yoktur. Bir de süper sik beyinliler var. En sıradışı yorumları yapacak ki, kısa zamanda sıyrılacak. E amına koyayım o zaman, küfür ettiğin spor yazarlarından ne farkın kalıyor? Onlar da yarak-kürek yorumlar yapmıyor mu? Hem küfür et, hem ona benzemeye çalış.

Semih'ten söz etmeden olmaz. Gökhan Zan sakatlandı, 76 numaralı insan formu kırmızı kart gördü, mecburu istikamet Semih'i gösterdi. Bugün sahada izlediğimiz genç çocuğun Servet ya da Gökhan Zan'a göre çok eksiği var mıydı? Yoktu, hatta telaşsız oyunuyla, rahatlıkla oynayabileceğini gösterdi. Ujfaluši ile de gayet uyumlu göründü. Bazen risk almak gerekir, yerim tecrübesini. Tecrübe tecrübe diye beklersek, bu takıma bir genç adam koyamayız. Haaa, Aydın gibi bir bok olmayacağı belli olur, gereksiz yere zorlamazsın ama Semih Kaya gibi çıkıp oynar, ışığı görürsün.

İki maç tökezledikten sonra Kayseri'den alınan 3 puan nimet gibiydi. Oyun olarak ahım şahım bir futbol sergilenmedi, hele hele Aydın oyuna girdikten sonra, çok kötüydük.

Alkışı hak eden bir adam da Ayhan'dı. Aylardır oynamıyor, çıkıp tek başına kişisel antrenman yapıyor, formayı giyince de, rotasyonda yeri olabileceğini, gerektiğinde oynatılabileceğini gösterdi. Bütün sezon 11'de oynatamazsın ama oynattığında da, önyargısız baktığında, takıma katkı sağlar.

Herkesi asıp kesmeyi bırakın, hele hele yabancı futbolcuları. Yemeği, içmesi, geleneği, dili v.s. v.s. her şeyiyle bambaşka yere geliyor bu adamlar. Kimisi Ujfaluši, Melo gibi altyapıdan çıkmışcasına hiç yadırgamıyor, kimisi kendine gelene kadar birkaç ay geçiyor. Kavun değil bu adamlar götlerini koklayıp "Hımm bu adam bize hemen uyum sağlar" diyelim.

Deplasmanda alınan 3 puan her zaman iyidir. Oyun çok önemli olmayabiliyor bazen, hele de bu saçma sapan sistemde, angut yönetenleri bulunan, süper mal spikerlere sahip bir futbol ortamında.

İki tane salak Elmander deplasmanda gol atamadığı için "Deplasman fobisi" diye götten çıktığı her halinden belli olan bir söylemde bulundular. Ehh, adamın götüne şampanya mantarını patlatıp, böyle sokarlar işte. Ülke liseliyle kaynıyor a.k.

27 Ekim 2011

İsimsiz kahramanlara selam olsun


Hepimiz sokakta rastlıyoruzdur bu insanlara ama görmüyoruz bile çok zaman. Öylece yanı başlarından yürüyoruz. Belki bazılarımız, bir-iki adım yana atıp ürküyoruz bile.

Onlar geçen yıl örgütlendiler, Geri Dönüşüm İşçileri Derneği adı altında. Çevreye ve ekonomiye farkına bile varmadığımız biçimda katkı sağlıyorlar. Çünkü sokaklarda onlara taşeron firmalar ve belediyeler saldırıyor. Evet yanlış duymadınız, saldırıyor. 2010 yılında sadece Ankara'da 60 katı atık emekçisi, uğradıkları saldırılarda yaralanmış.

Katık isminde bir de dergi çıkartıyorlar. Paraları ne vakit çıkışırsa, o ay bir sayı çıkıyor.

Hepsinin başka başka hikâyesi var. Kimi ilkokulu bitirmiş gencecik yaşında sokaklara koyulmuş, kimi kan davası nedeniyle düştüğü cezaevinden çıkmış, başka iş bulamayınca o arabayı yüklenmiş, kimi daha çocuk yaşta evden atılmış çöplerin arasına dalmış.

Van depremi olduğu zaman, örgütlü işçiler, 'Ne yapabiliriz?' diye kafa patlatıyor. Ankara'da, Antalya'da, İstanbul'da yardımların ulaşması için karton kutulara ihtiyaç duyulacağını düşünerek, sokaklara koyuluyorlar. Kullanılabilir nitelikteki, karton kutuları, kendilerine saldıran, belediyelere ulaştırıyorlar.

Geri Dönüşüm İşçileri Derneği’nden Ali Mendillioğlu'na uzatılan mikrofonda şu yanıtı veriyor, "Biz çok özel bir şey yapmıyoruz, yapmamız gerekeni yapıyoruz. Hayatımızı idame ettirmemiz gereken kartonları da veriyoruz. Varsın olsun 2-3 gün aç kalırız ama oradaki kardeşlerimize yardımlar uzansın."

Milyonlarca süslü kelimeyi, fiyakalı cümleyi yan yana getirsen, şu iki cümledeki insanlığın içini dolduramaz. İnsan ister istemez, kendi insanlığını sorguluyor.

Çok kişi elinden geleni yapıyor Van için ama bu insanları unutmamamız, hafızamıza çivi gibi çakmamız gerekiyor. Çünkü onlar, yardım denilen olgunun salt parayla yapılmadığını gösteriyor ve insanlığın sınırlarının ne denli uçsuz bucaksız olduğunu çiziyor bizlere.

Bu toplumda, kahraman olarak dolaşan çok insan var. Yaptığı yardımları, düğün salonlarında takılan altınlar mikrofondan söylenince şöyle etrafa bakınan tipler gibi ilan edilmesinden gururu okşanan, açık artırmaya gelip "Madem o bin veriyor, ben de 2 bin veriyorum" ukalalığıyla televizyonlar karşısında gösterenlere inat, sokaklarda aç kalma pahasına yardım eden kahramanlar hiç unutulmamalı.

Zaten onlar, dergilerinde tüm bunlara, "Kapitalizmi tarihin çöplüğüne atmayın, beş para etmez!" diyerek, en güzel yanıtı vermiş.

Üstüne ne desek boş kalır.

İsimsiz kahramanları anmadan geçseydik, büyük ayıp olurdu.

Teşekkürler...

El sikiyle gerdeğe girenlerin dünyası

Biraz vakit bulunca, ülkenin insanlarının "Deprem vergileri nereye gitti?" haberine yaptığı yorumlara bakındım.

Birkaç demet sunacağım.

"O paralar önceki depremlere harcandı bu yeni deprem"

"Deprem vergisi adı altında toplanan paralar yine depremi önlemeye karşı yapılan çalışmalarda kullanılıyor. madde madde harcamaları devlet size bildirmeye ve hesap vermek zorunda da değildir."

"cemil çiçek dün açıkladı; sakarya ve gölcük bu paralarla tekrardan inşaa edildi. Aynı şekilde van'da bu paralarla yeniden inşaa edilecek."

"İstanbulda binlerce devlet binası,köprü,okul,hastane vs. için güçlendirme çalışması yapılıyor.Bu toplana vergilerin üstünde harcamalar yapılıyor."

"ben hükümetimize güveniyorum kimsenin hakkını yemez."

"yol yaptılar diye eleştirenler, o yollar olmasa sen yardımları van'a zor gönderirdin. zaten yardım eden edası da yok tavırlarında ya. neyse.."

"bu vergiyi Akp getirmedi ki, niye başbakınımızı suçluyorsunuz?"

"deprem oldumu devlet seni sokakdamı bırakıyor bir şekilde devletin olanaklarından faydalanıyorsun niye deprem adına alınan vergi duble yola gidiyormuş yok niye saglık harcamasına gidiyormuş birdefada yapılan hizmetleri görbe ne olur"

Böyle düşünen çok insan var. Lan o bu değil "Depremin önlenmesi için kullanılıyor" diyen embesille aynı havayı soluyoruz.

Tabii bunun dışında, "Kardeşim bunlara harcadıysan, eğitim, sağlık için topladığın vergiyi ne yapıyorsun?" diye sorunlar da oldukça fazla.

Akp 9 yıldır iktidarda. Satılmayan KİT kalmadı. PETKİM, TÜPRAŞ, TELEKOM gibi dev kamu kuruluşları iki yıllık kârları karşılığında satıldı. Üstüne insanların üstüne vergi yükü bindirildiçe bindirildi. Elde var sıfır. Dış borç ve cari açık katlanarak büyüyor.

Karnından konuşmamak gerekir, ne düşünüyorsan açık açık söyleyeceksin. Bana biri "İyi de, benim sağlık, eğitim için verdiğim vergiler ne oluyor?" diye sorsa, makarna, nohut, bulgur, kömür, seçim dönemlerinde çeyrek altın gibi maddelere dönüşüyor derim.

Haa bu kadar mı? Olur mu? Devletin kasasından dış gezilere harcanıyor, 50 milyon dolarlık uçaklara, Köşk'te tadilatlara, devlet bankasının parasıyla gazete-televizyon alımına, hastane yaptıran eşe dosta, müteahhit olan eşe dosta v.s. v.s.

Bir çember düşünün, bunlar tam ortasında, yakından uzağa doğru bir saadet zinciri oluşturulmuş. En uzaktakine akmasa da damlıyor, yakındaki ise kendisine yalı, konak alacak duruma geliyor.

Başbakan Erdoğan, "Kaçak yapılaşma konusunda Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile çalışma içine gireceğiz. İktidarı kaybetsek de bunu yapacağız" diyor.

Hacım, dün seçim oldu, bugün işbaşına mı geldiniz siz? 10 yıl oluyor iktidarda geçirdiğiniz süre. Onun öncesinde sen İstanbul'da belediye başkanlığı yaptın. Aklınız neredeydi?

Ehh tabii İETT'de memur olup, bu noktaya ulaşmak pek kolay olmuyor. Her şeye de yanıtları var. Oturduğu konağı sorarsın "Arkadaş kiraladı" der, oğlanın gemiyi sorarsın "Gemicik o" der, hiç işin içinden çıkamazsa "Elhamdürillah Müslümanız" der olur biter.

Maliye Bakanı, milyonlarca insanın gözüne baka baka dalga geçti. Deprem vergilerinin, deprem dışında her tür yere harcandığını söyledi. Duble yol, eğitim, sağlık, havayolu v.s. v.s.

Peki güzel kardeşim, miting meydanlarında "Binlerce kilometre duble yol yaptık" diye efelendin bize. Herifler bizim cebimize ellerini sokup parayı alıyor, sonra o paradan bize iki çikolata -Ülker'dir o çikolata- alıyor "Canımın içisi, bak sana çikolata aldım" diye kafamı okşuyor. Aslında götümüzden sikiyorlar da, efendilik bizde kalsın diye 'kafamızı okşuyor' diyorum.

El sikiyle gerdeğe gir, sonra "Gördün mü benim taşaklar altı okka, alet de 25 santim" diye övün. Lan o zaman "Hepimiz Rocco'yuz" diye pankart açıp yürüyelim sokaklarda.

Bizi fena dürtüyorlar. Elimize verdiler, ağzımıza soktular, götümüzü parmakladılar, sikilmedik tek yerimiz kulağımızın arkası kaldı, onu da 'hamdolsun' önümüzdeki 4 yılık süreçte yaparsınız.

Ama bunlar yetmez, bence yekten ÖSV diye bir vergi çıkartın, kulak arkasını da onunla tamamlarsınız.

26 Ekim 2011

John Travolta özentisi pezevenk

Sezonun başı ilginç olmuştu. Mahkemelik olan bir ligimiz var. Bir sezon öncenin şampiyonu kim belli değil. Kulüp başkanları, teknik direktörleri, yöneticileri cezaevinde yatıyor.

Lig başlamasına kısa süre kala, play-off diye bir sistem getiriliyor, yangından mal kaçırılır gibi 40 kusür yıllık sistem değiştiriliveriyor.

Yayıncı kuruluş Lig TV'nin, ligin yönetiminde başak aktörlerden biri olduğu söylentisi ayyuka çıkıyor.

Neyse lig başlıyor, herkes hayatından memnun. Mutlu mesut tablolar çiziliyor. Fenerbahçe iki kazanıyor, üstüne Galatasaray iki galibiyet alıyor, şike, cezaevi, çete suçlamaları unutuluyor.

Bugünkü Galatasaray maçının temel resmidir tüm bunlar. İstemediği play-off zorla kabul ettirildi, değiştirilmeye çalışılan şike yasasının altına imzasını attı kulüp olarak. Ehh bu kadar şeye 'eyvallah' demişken, Abdullah Yılmaz denen adama da boyun eğmeyi bileceksin.

Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir misali, sezon başından beri elini 10 santimden yükseğe kaldırıp, hakeme baktın mı sarı kartı basıyorlar. Herifler hakem değil, Tanrı vekili gibi sahanın içinde. Uyanık olanı emekliliğini açıklayıp, kapağı TRT'ye atıyor. Muhtemelen, Grease'den çok etkilenmiş, saçları John Travolta özentisi pezevenk de, Bünyamin'den rol çalmaya çalışıyor. TRT'de para mı yok, Pazar akşamı olmaz, Salı akşamı koyarlar bir spor programı Abdullah götverinini oraya çıkartırlar.

Haa iğneyi başkasına batırırken, çuvaldızı kendimizden eksik etmeyelim. Bunları öyle haybeden centilmenlik çağrıları, entel-dantel görünmek için söylemiyorum. Servet denen sığırın yaptığı affedilir bir hata değil.

Pozisyon kırmızı kart ya da değil, o tartışılır ama sevgili sığırcık, taç çizgisine doğru yol almış bir adamın kolundan ne çekiştiriyorsun? Bırak gitsin herif dönemediysen kalecin var. O da olmazsa en fazla gol olur. 25'te oyuna girip, 44'te kırmızı kart gören adamın zekâsından şüphe bile etmem velakin olmayan şeyi arama gafletinde bulunduğum için gerizekâlının önde gideni yaftasını yapıştırırlar bana. Dakika 90 olur, yaparsın aynı hareketi, gol olsa da herkes seni alkışlar ama 44'te yapılacak iş değil bu üstelik takım 2-1 gerideyken.

Dönelim saha içinde olanlara; şimdi bu söylediğim şey için bir sürü adam yüklenecek bana biliyorum ama çok da umrumda değil. Fatih Teriml'in başında bulunduğu takımların hiçbiri sinirini kontrol edemiyor. Sabri sezon başından beri itirazdan kırmızı yiyor, Ujfaluši keza öyle. Maç 3-2'ye geldikten sonra Melo ve Selçuk'un kırmızı kart görmesi gerekir.

Hepimizin hayatta isyan ettiği şeyler var, kızıyoruz, sinirleniyoruz ama profesyonel bir iş yapıyorsak, bir noktadan sonra sinir kontrolünü yapmak gerekiyor. Sinirlenip, arkadan tekme atmak kimseye yakışır bir hareket değil. Haaa, madem sinirlisin git tekmeyi hakeme at, yardımcıya salla. Sana hiçbir şey yapmamış, topunu oynayan rakibe vurma.

İşler iyi giderken, hiçbir şey batmaz insanın gözüne de, sarpa sarmaya başlayınca ağır ağır batar, bu sinir konusu da böyle bir durum. Madem hakemler böyle bir uygulamaya gitti, o zaman ona göre davranacaksın. Yoksa hakemin saha içinde, dokunulmaz olduğunu filan düşünmüyorum, tam tersi bu yarı Tanrı pozisyonundan herkesten çok şikâyetçiyim.

Hakem iyi niyetli değildi. Neredeyse Tayland ligini bile izliyoruz. Böylesi gerginleşen maçlarda, hakemin iki takımın kaptanını çağırıp, biraz daha sakin olunması yönündeki telkinlerinin her yerde yapıldığını görüyoruz. İşte hakem tam da bunun için kötü niyetliydi.

Mesleki deformasyon (öğretmen kendisi) olsa gerek, saha içinde önüne geleni azarlıyor, bakışlar, tavırlar, iğrenç mi iğrençti. Bir de arkadaş, o saçının her telini ayrı ayrı siksinler e mi?

Başa dönüp, sonlandırayım. Bugüne kadar kimse sesini çıkartmadı olan bitene. "Bu arkadan kurulmuş ligde oynamıyoruz" denmeliydi. "Play-off'u istemiyoruz" deyip, transferlerini sürdürüyorsan samimiyet sorgular noktaya geliyor insan.

İki basın açıklamasıyla olacak şey değildi, geçen yılki iğrenç süreci kınamak. Kimin umrunda bu lig? Kim aynı heyecanla izliyor? Ortadaki pastadan iki dilim de biz alalım diye, bu boktan kurmacanın payendesi olunmaması gerekirdi.

Futbola dair de bir-iki kelam edeyim demek istiyorum ama ne yapsam çıkmıyor. Şu kadarını söyleyeyim, Eboue'den sağ açık, sol açık filan olmaz. Fatih Terim, bu adamın joker olduğunu nereden çıkarttı bilmiyorum ama kendisi kupa 2'li, maça 3, karo 4, hadi bilemedin sinek 6'lısı olur, başka bir şey olmaz. Riera konusunda halen kararsızım, çok çabuk asıldığını düşünüyorum.

Elmander gibi futbolcular lazım, sakinliğini koruyup aynı zamanda futbol oynamaya çalışan.

Salazar'dan aşağı salıverdim derbiyi!



Portekiz'de diktatör Salazar, otoriter yönetimini nasıl sürdürdüğünü sorduklarında "Halkı 3F ile uyuttum" der. Yani 'Fado, Fatima ve Futbol'la.

Pazar günü Van'da meydana gelen depremden sonra, medya 3 maymunu oynarken, sosyal medyada insanların, bölgedeki duruma ilişkin anlattıkları, konuştukları devletin yetersiz kaldığı gerçeğini ortaya çıkartınca, facebook ve twitter kullanıcıları için "İdeolojik olarak kullanıyorlar" suçlamasında bulunuldu.

Tabii, nasılsa medyaya diz çöktürülmüş, kalemlere emirler verilmiş ve her şeyin yolunda gittiği tablosu çiziliyordu. Daha biraz önce bir köşe yazarının "Bakanım isterseniz, "Yardımlar en geç bir hafta içinde tamamlanacak demeyelim, tepki çeker, biz buna en kısa zaman ifadesini kullanalım' daha iyi olur" konuşmasını dinleyince, midemin bulanmasıyla, yarından sonra çizilecek profilin de ipuçlarını açık açık verdi.

İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin'in, "Terör örgütünün bu ülkede ve bu millete karşı mücadelesi dağda silahlı mücadelenin veya şehirde bombalı mücadelenin yanında, bu konularda da yalan haberleri yayarak bir takım asparagas haberleri yayarak, oluşturarak veya Van’da izlediğimiz gözlediğimiz gibi olmayan talebi oluşturarak, talep patlaması yaparak adeta yardımın yetersizliği gibi bir algılamayı oluşturmak şeklinde de devam etmektedir.
Açıktan devletin ve milletin oraya gönderdiği yardımın engellenmesi, engellenmişliği söz konusu değildir. Fark ettirmeden gizlice bir engelleme söz konusudur"
açıklaması, devletin yardım konusundaki acizliğini taşeronlaştırmadaki ustalığını da gösteriyor.

Libya'ya havadan uçaklarla yardım yapan Akp iktidarı, kendi halkına yardım etmek konusunda çok açık ve net sınıfta kalmıştır. İktidar kendi beceriksizliğini örtmek için her tür kurum ve kuruluşu suçladı.

Oysa 4. günde halen yardım gitmeyen onlarca köy var, insanlar Van merkezinde bile sokaklarda kalıyor.

Dış yardımlar konusunda süngüsü düşen hükümet tam da "Neden o zaman 3 gün beklediniz?" diye eleştirilmeye başlamışken, Türkiye Futbol Federasyona, Beşiktaş-Fenerbahçe derbisine, sarı-lacivertli taraftarların alınmayacağını duyurdu.

Rakip taraftar için biletleri satılmış bir derbide alınan bu son dakika haberinden sonra, gündem ne oldu peki?

Salazar'ın 3F'inden biri Türkiye'de devrede. Biz de hep birlikte oturup, bu gündem değiştirilme çabalarına ortak oluyoruz.

Bravo bize....

25 Ekim 2011

'Türk gururu, kan ve kırık kemikler üzerine inşa edilmemeli'


Pazar günü meydana gelen depremden sonra; aralarında Almanya, Fransa, Rusya İsrail, Yunanistan, İngiltere, Ermenistan'ın da bulunduğu 51 ülke yardım teklif etti. Ancak Akp hükümeti, yardım tekliflerini bugüne kadar reddetti.

"Tek başına güçlü Türkiye" imajı çizilmeye çalışırken, bir taraftan da, bakanlar ve Akp'nin yönetenleri "Bölgeye yeterli malzeme gönderilmiştir" diyerek, bu imajı güçlendirmeye çalıştı.

Basın her zaman olduğu gibi devlet ağzıyla yayın yaparken -mecburen- Van'da yaşanan karmaşa ve isyan noktasına gelen halkın sesi yavaş yavaş duyulmaya başlandı.

Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, dün yaptığı açıklamada; "Şu anda vatandaşlarımızın gerek barınmasında, gerek beslenmesinde çok büyük mesafe alındı. Çok büyük sıkıntımız yok" derken, bugün ise saat 16.30 sularında, "Çadır ve ısıtıcı dışında sıkıntımız yok" açıklamasını yaptı.

Tabii aynı Beşir Atalay'ın TBMM'de yaptığı açıklamayı, Zaman gazetesinin "Evi yıkılan ve çadır ihtiyacı olan vatandaşımızın ihtiyacı karşılanmıştır. Ekstra çadır isteyenler için çalışmalar sürüyor" diye verdiğini eklemekte fayda var.

Türkiye'de işler artık böyle yürümeye başladı. Özellikle Anadolu Ajansı'nın Bülent Arınç kontrolüne geçmesiyle, artık farklı bakışlara rastlayamıyorsunuz. Sesler biraz yükseldi mi, medya patronları ve yöneticileri toplantılara çağrılıp, kulakları bükülüyor. Ertesi gün bir bakıyorsunuz, "Kuzey Irak'a girdik" diye başlıklarla karşılaşıyorsunuz.

Siz bakmayın, kıçına-başına 'Journalist-Gazeteci' sıfatı yazanlara. Bu ülkede gazetecilik dediğiniz şey, tamamen ajans haberciliğidir. Oturdukları yerden ahkâm kesenler, aslında olup bitenin ne olduğunun farkında bile değil. Ama işte, kulaklar bükülüp, sesler kısılınca; onur, şeref, namus, haysiyet kavramları da statükoyu ve koltukları korumaya çevrilince ana akım medyada, haber dediğiniz şeyler paçavradan başka bir şey olmuyor.

Peki Türkiye'de bunlar yaşanırken, dış basın ne diyor? İşte o noktada, korkulardan arınmış habercilik devreye giriveriyor. Bugün tüm dış basının ortak hareket noktası, Türkiye'nin yardımları geri çevirmesi ve yetersiz yardımlardı.

New York Times: Yardım çabaları, bazı yerlerde çok kaotik idi ve bazı yardım dağıtma merkezlerinde kavgaların yaşandığına ilişkin haberler geldi.

The Guardian: Dondurucu soğukta geceyi dışarıda geçirmek zorunda kalan on birlerce insan konusundaki kaygılar artıyor.

Times: Kuşkusuz Türkiye, on yıl öncesine kıyasla daha modern, daha güvenli ve daha refah bir yer ama hiçbir ülke, bir depremle tek başına rahatlıkla baş edecek kadar modern ve kalkınmış değil. Türk gururu, başka türlü durumda yaşayacak olanların kanı ve kırık kemikleri üzerine inşa edilmemeli.

BBC: Ankara, dondurucu bir havada ısınma ve çadırsız ikinci geceyi geçiren, en çok ihtiyaç olanların bazılarına yardım etmemekle suçlandı.

El Pais: Kurtarma ekipleri, olanak eksikliğinden şikayet ediyor. Halk, enkaz altındakileri kurtarmak için toprağı elleriyle kazıyor.

Independent: Daha fazla ölüm yaşanmasını önlemek istiyorlarsa kendilerine acilen yardım ulaştırılmalı.

Bir deprem felaketini, Türkiye'de kendilerine gazeteci diyenler böyle yorumlarken, dünya basını ise bambaşka anlatıyor.

Ortada bir gerçek vardı ve bu gerçeği Times gazetesinin "Türk gururu, başka türlü durumda yaşayacak olanların kanı ve kırık kemikleri üzerine inşa edilmemeli" ifadeleri harikulade anlatıyordu.

Türkiye'nin, tıpkı dünyanın başka yerlerinde yaşanan felaketlerde olduğu gibi yardıma ihtiyacı vardı ancak "Ortadoğu'da biz de söz sahibiyiz", "Dünya politikalarını şekillendirmede biz de varız", "En büyük 16. ekonomiyiz" diye özellikle son 1 yıldır masal anlatanlar, kendileri de bu deli saçmalarına inanmış olacak ki, İran ve Azerbaycan'dan gelen yardımlar dışında hiçbirini kabul etmedi.

Ancak akşam saatlerinde çaresizlik diz boyu olduğu görüldü ve Dışişleri Bakanlığı'nın İsrail dahil 30 ülkeden yardım talebinde bulunduğu ortaya çıktı.

Valisi deprem bölgesinde BDP'li belediyelerle çalışmayı reddediyor, hükümeti yurtdışından gelen yardım tekliflerini reddeder ve kurtarılacak pek çok can, enkaz altında bırakılıyor.

Deprem için toplanan 25-30 milyar TL'lik deprem vergisinden sadece 3 milyon lirayı çıkartıp verenler, utanmadan yardım kampanyası başlatırken, enkaz altlarında kalan Türk-Kürt yurttaşın hesabını veremez. Üzerine toprak atılan her tabutta bu yüzsüzlüğü yapanların sorumluluğu vardır.

Gazeteler ve televizyonlar mucize hikâyeleri ile insanları oyalıyor, iktidar yeterli yardımın yapıldığı konusunda günde 3-5 bakanı ekranlara çıkartarak söyledikleri yalanın pekişmesi konusunda yoğun çaba harcıyor.

Depremin vurduğu insanların üstüne gaz bombası atılan, halkına her gün yalan söylenen, kendisini dev aynasında görüp 'yardıma ihtiyacımız yok' diye kandıran, medyasının korkudan halkını aldattığı bir ülkede yaşıyoruz.

Bunca şeye karşın, insanların yardım etmek için kendisini nasıl paraladığını, devletin yapamadığı organizasyonu nasıl yaptığını, sokak çocuklarının belediyelere nasıl karton kutu taşıdığını, üniversiteli gençlerin kampüslerde örgütlenip yardım kampanyaları başlattığını görünce de, umudu kesmemek diyorum.

Ülkenin siyasetçisi, parti gözetmeksizin boka batmış debelirken; gençlerin, kadınların, çocukların yani halkın, hiç tanımadığı insanlara sıcacık yardım elini uzatması, 'gölge etmeyin başka ihsan istemez' dedirtiyor insana.

İyi ki varsınız...

Unutmadan; sosyal medya, ana akım medyadan çok daha başarılı bir sınav vermiştir. Bunun için ayrı bir yazı şart oldu...

24 Ekim 2011

Hilal'in gülümsemesi için değmez mi?


Umut dolu olmak için hep bir neden vardır. 13 yaşındaki Hilal 25 saat sonra enkaz altından kurtarılmış.

Güneşli bir pazar günü kardeşleri ve annesiyle misafirliğe gidiyorlar. Daha koltuğa oturmadan sarsılmaya başlamışlar, dört katlı apartman yıkılıvermiş. Hepsi birden enkaz altında kalmış. Annesi, kendisine göre enkazın daha altındaymış, "Dayan yavrum, dayan kızım, kurtaracaklar bizi" diye kızına moral vermiş.

Hilal enkazdan çıkarken böylesi gülümsemiş ama eklemiş "Annem, kardeşlerimi ve dayımı kurtarın" diye.

Bütün gün sadece haber yapıp durdum, Hilal'i görünce koyverdim kendimi. Oturuyorum, hiçbir şey yapmadan. Birkaç kelime söylüyorum, o kadar. Vicdanımı rahatlatıyorum sadece. Kendimden nefret ediyorum, insanlara yardım edemediğim için.

N'olur, yalvarırım yardım imkânınız varsa, elinizi uzatın. Yüzlerce insan enkaz altında, gün ışığını görmek için dualar ediyor.

Siyasi partiler, yardım kuruluşları v.s. v.s. birilerine ulaşın ve yapabileceğiniz her şeyi yapın. Birlikte yaşadığımız, aynı havayı soluduğumuz, aynı topraklarda yaşadığımız insanlara yardım edin.

Deprem gerçeği yarın bizi de vuracak. Başka insanların da size; bugün birilerinin sırt çevirdiği gibi, nefret dolu sözler söylediği gibi davranmasını ister miydiniz?

Ya o enkaz altında kalan, sizin kardeşiniz olsa, sizin anneniz, sizin babanız olsa? Ya da benimki olsa?

Sırt mı çevireceğiz insanlara, yardımlarımızı esirgeyecek miyiz? Lütfen ne yapın, edin, çaresizce yardım bekleyen insanlara yardım etmek için harekete geçin.

Öfkenizi, sinirinizi, deprem gerçeğine önlem almayanlara, hepimizden alınan deprem vergilerine rağmen kampanya düzenleyenlere yöneltin.

Hilal annesiz kalmasın, kardeşsiz büyümesin...

Başka Hilaller de gülümseyebilsin...

Hepimizin acısı













23 Ekim 2011

Yorumsuz!





























'Neden?' diye sormayacağız bile


Sabah gazetelere baktığımda ilk haberdi, Radikal'in "Afet, devleti vurmaz" haberi. Devlet, Van Gölü kıyısındaki 6 mahallede oturan vatandaşlarını "Sular yükseliyor" diyerek, oradan ayrılmalarını sağlıyor ve daha sonra Van Gölü manzaralı devlet binaları yapıyor.

Sonra bilgisayar başında otururken, Van'daki o acı depremi okudum. Şu an söylenen binlerce insanımızı kaybettiğimiz yönünde. Enkaz altında yüzlerce insanın "Kurtarın bizi" çığlıkları.

Birçoğumuz 1999 depreminde yaşadı bunları, yaşamadıysak da televizyonlarda izledik, gazetelerde okuduk. Mucizeler artsın diye dua ettik hep birlikte. Her mucize haberinde, sanki bizim yakınlarımız kurtarılmışcasına sevindik.

Ama çok değiştik. Acıları nasırlaşmış bir ulus olmamıza karşın, artık acılarımızı bile sınıflandırıyoruz. Böylesi binlerce insanı kaybetmişken, dua etmeyi bırakıp, "Kürtler ölsün", "Cana değil, mala gelsin", "İlahi adalet", "Askerlerimizi şehit edenlere Allah'tan cevap geldi" diyerek, ütstümüzdeki insanlık giysilerini çıkartıp, bilinmez, tanınmaz canlılar haline geliyoruz.

Konuştuğumuz dile, inandığımız değerlere, kimliğimize, dinimize, dilimize bakarak, yitip giden binlerce insanın ardından vicdanlarımız hiç mi hiç sızlamadan "Oh olsun!" diyoruz. Üstelik bunu derken, adaletten söz ediyoruz.

Şu küçücük kızın gözlerindeki korku, yaşadığı travma, milyonlarca kişinin umrunda bile değil. Bir o kadar kişi, bu kız ölmediği için üzülüyor. Anasız, babasız büyüyeceği içinse dünyalar kadar mutlu.

Peki bundan sonra ne mi olacak? Biz bunun takdiri ilahi olduğuna inanacağız. Bugüne kadar iktidarların, belediyelerin deprem bölgesi olmasına karşın, bu ülkeye tek bir çivi bile çakılmadığını esgeçeceğiz.

Başbakan, bakanlar Van'a gittiği için, insan yerine konduğumuzu, devletimizin bize sahip çıktığına inanacağız. Neredeyse her ürün için verdiğimiz deprem vergilerinin nereye gittiğine dair tek bir soru bile sormayacağız. Sorsak da, yanıtsız bırakacaklar bizi.

"Buna da şükür" diyerek, bir sonraki deprem gelene kadar, bu gerçeği unutacağız. Hatta aradan birkaç sene geçince, bunları yaşanmamış sayacağız.

Ne demişti bugün İstanbul'un neredeyse her boş alanına bina diken Ali Ağaoğlu; "İstanbul konut inşaat sektörünü en iyi bilen isimlerden biri olarak söylüyorum ki; mevcut yapı stoğunun yüzde 70'i deprem açısından güvenli değil. 1970'li yıllarda İstanbul'un Anadolu yakasında yapılan yapıların büyük bir kısmına inşaat malzemesini ben sattım. Kumları Marmara Denizi'nden demirleri hurdadan çektik. O zamanın şartlarında en iyi malzeme buydu. Sadece biz değil tüm firmalar aynı şeyi yapıyordu. Deprem olursa İstanbul'a ordu bile giremez, ölen şanslıdır."

Türkiye'nin en zengin adamlarından biri, nasıl zengin olduğunu anlatıyordu aslında bu kelimelerle. Bu sözlere rağmen hakkında tek bir işlem bile yapılmadı. Üstelik, binlerce daire yapıyor şu anda.

Bugün Van'da yıkılan o boktan binaları da başka bir Ali Ağaoğlu yaptı. En fazla soruşturmayla yırtacak. Sonra yıkılan binalar için ellerini ovuşturmaya başlayacak, yerlerine yenisini yapacağı için.

Hiçbirimizin toplu iğne kadar canı yok bu ülkede. İstiklal Caddesi'nde kafasına onlarca kiloluk cam düşen kızın da yok, kaldırımda otobüs beklerken araba çarpan çocuğun da yok, dağda ölen askerin, militanın da, depremde yitip giden binlerin de.

Her şeye 'kader' gözüyle baktığımız sürece de, tekrar tekrar öleceğiz. Belki birkaç saat depremden söz edip, 'ah'lar vah'lar' çekeceğiz.

Sonrası mı? Bilmem siz yanıtlayın...

Bu acıyı yaşayan herkese geçmiş olsun, yakınlarını kaybedenlerin başı sağolsun...

Devletinin göl manzarası için yurttaşını evinden ettiği, üstelik yıkılma ve su baskını riskine karşın kamu binası diktiği bir ülkede yaşamaktan utanç duyuyorum.