3 Mayıs 2012

Kocaman yürek ve Şenol Güneş


Şenol Güneş'i kaç kez yazdım bilmiyorum. Bilen zaten biliyor, bilmeyene de not düşeyim; Türkiye'deki kirletilmiş futbol ortamında dürüstlüğüyle, onuruyla, duruşuyla adam gibi adamların başında gelir. Belki Galatasaraylılar kızıyor ya da kızacak ama Fatih Terim'le mukayese bile etmeyecek derecede de seviyorum.

Aykut Kocaman, pazar günü Beşiktaş maçı sonrasında yaptığı "Artık ülkenin spor kamuoyunun vicdanı olduğunu düşünüyorum. Adalet duygusu olduğunu düşünüyorum. Her takımın maçları izleniyor. Sonu hayırlısı olsun" açıklamasıyla Galatasaray'ın 4-2 kazandığı Trabzonspor maçını işaret etti. Ehh, sahadaki futbol yere göğe sığdırılamayan Kocaman yürekli arkadaşı tatmin etmiyordur.
Süper Final'de oynadığı 2-0 kazandığı Trabzonspor maçı dışında rakiplerini sonuç olarak yenmesine karşı, sahadaki futbola baktığımızda yetersiz bile denilmeyecek düzeyde kaldığı çok açık.

Dün Şenol Güneş'in, yaptığı açıklamalardan sonra Fenerbahçeli arkadaşlar, arşiv karıştırarak, kamuoyunda gördüğü saygıyı hak etmediğine yönelik zırvalarda bulunuyorlar.

Aykut Kocaman'la ilgili 2004-2005 sezonunda Fenerbahçe'nin (80), Trabzonspor (77) önünde 3, Galatasaray (76) önünde 4 puan farkla kazandığı şampiyonluğu deşmek lazım. Madem tarihten günümüze başlıklı sınıftayız, birkaç derse bakmak kimseyi rahatsız etmez sanırım.

2004-2005 Türkiye 1. Süper Ligi 23. haftasında Fenerbahçe, Malatyaspor deplasmanına çıkacaktır. Dönemin Malatyaspor teknik direktörü Aykut Kocaman ani bir kararla, İlyas Kahraman'ı kadro dışı bırakır. İşin ilginci İlyas takımın en etkili futbolcusudur ve o yıl kadro dışı bırakıldığı 3 hafta dışında tek bir maçı bile kaçırmamıştır.
Keza Bilal Kısa da, İlyas'la birlikte takımın en iyi ve en kaliteli futbolcularındandır. Bilal de, sezonun neredeyse tamamında ilk 11'de çıkarken, 23. haftadaki Fenerbahçe maçında, teknik direktör Aykut Kocaman'ın tasarrufuyla 88. dakikada oyuna dahil edilir.

Aykut Kocaman'ın, İlyas Kahraman'ı kadro dışı bıraktığı gün, Cemil Turan'dan Fenerbahçe altyapısından yetişmiş Serkan Özsoy'a bir telefon gelir. Cemil Turan, Malatya Finansbank şubesine 300 milyar lira gönderildiğini ve bu paranın arkadaşlar arasında pay edilmesini söyler ve ekler, "Eğer gerekirse 100 milyar daha gönderelim." Serkan Özsoy, bu paranın takım içinde pay edilmesini sağlar.

İşte, o kadar garip ki, bu telefon geldikten sonra da Aykut Kocaman ani bir kararla İlyas'ı kadro dışı bırakır.

Şimdi buraya kadar yazılanlara "Siktir lan, nereden biliyorsun? Götünden sallama" diyecek arkadaşlara, "Hooooop bir yavaş gel" şeklinde yanıt vermek istiyorum.

2004-2005 sezonunda Malatyaspor İdari Menajeri kimmiş bir bakıverin. Ben kendisini abim diye biliyorum ama emin olmak isterseniz siz yine de emin olmak için bakarsınız, sonra çemikirirsiniz.

Sadece tuttuğumuz takımlar üstünden birilerine sonuna kadar sahip çıkmak ve başkalarına da bok atmak genel bir refleks halini almış durumda. Adamın yöneticisi bok yer yine sahip çıkar, taraftarı sıçar ona sahip çıkar, başkanı siker ona da çıkar.
Yanlışın rengi yoktur, yanlış yanlıştır. Rengine sevdalandığım takımın yöneticisi bir bok yediyse, ilk ben sıçmalıyım ağzına ya da teknik direktörü bir yanlış yapmışsa "Hoooop hoca orada dur" demeyi bilmeliyiz.

Ama yok, öyle değil, Türkiye'de bu işler böyle yürümüyor. Biz sapına kadar sahip çıkarız, götümüzü sikseler gıkımızı çıkartmayız.

Şenol Güneş'e laf söyleyecek en son adam Aykut Kocaman'dır. Şenol Güneş'i şike yapmakla, takımını yatırmakla suçlayacak adamın alnını karışlarım. Şenol Güneş, bu ülkede futbolu çekilir kılan figürlerin başında gelir.
Ezbere kelimelerle konuşan adamların olduğu bu kirli dünyada, doğru bildiğini söyler, kimseden çekinmeden. Çünkü onun kirli bir geçmişi, utanılacak tarihi yoktur.

Sportif olarak başarılıdır veya başarısızdır, orasını tartışırsınız da, adamlığını ölçebilecek kimse yok bu ülkede.

Şenol Güneş'in teknik direktörlük yaptığı ülkede, Yıldırım Demirören'in Futbol Federasyonu başkanlığı yapması, egemenlerin istedikleri kararları alması, her zaman olduğu gibi pisliklerini, kokuşmuşluklarını örtbas etmeye çalışmaları, bir yöneticinin "Şike saha içinde sonuca yansımamışsa, saha dışında da sorun yoktur" diye yüzsüzce bunun kabul edilebilirliğini savunması, utançtır.

Ya Şenol Güneş bu kirli ortamda daha fazla kalmamalı ya da bi iğrenç tipler spatulayla kazınmalı.

Ama biz öyle bir ülkede yaşıyoruz ki, Şenol Güneş gibi tertemiz adamlar futboldan soğutulur; Yıldırım Demirören, Nihat Özdemir, Aykut Kocaman gibi sinsiler, leş yiyiciler, emek hırsızları futbola hakim olur.

Aykut Kocaman, eğer zerre adamsa, gram insansa, pazar günü yaptığı açıklamalardan ötürü özür diler. Gayet iyi biliyoruz, böyle bir şey yapmayacak çünkü onun geçmişi de, tıpkı bugünü gibi kirli.

Bu iki ismi karşılaştırmak hata ama Aykut Kocaman, Şenol Güneş'in sıçtığı bokun içine girse arınır. Aralarındaki fark budur.

Umarım bu boktan ve kirli futbol ortamında Şenol Güneş hoca gibi insanlar çoğalır.

"Futbolu eskiden fakirler oynar, zenginler izlerdi; şimdi zenginler oynuyor, fakirler izliyor" diyebilecek kaç tane adam var bilmiyorum ama vuvuzelanın sadece boru olduğunu sananların olduğu yerde Şenol Güneş, söylediği kelamlarla o boruyu karşısındakinin götüne sokmayacak kadar da zariftir.

İyi ki varsın hocam, hep olursun umarım...

2 Mayıs 2012

Devleti için çalışanlar ve davalarından vazgeçenler



Bu milleti için, cinayet işledi.



Bu, devleti için kurşun sıkanlardan.



Bu, devletine büyük hizmet edenlerden.



Bunlar, ülkesi için adam astı.



Bunlar da devletin ve milletin menfaati için namus davalarından vazgeçti.

Hepsi göz yaşartıyor. Bu liste de uzayıp gidiyor.
Yedik, hepsini yedik. Devleti için, milleti için kurşun sıkıyorlar, adam öldürüyorlar, gencecik insanları asıyorlar, 'asla vazgeçmeyiz' dedikleri davalarından vazgeçiyorlar.

Hepsi çok seviyor vatanını, milletini, devletini, bayrağını, sporunu, futbolunu.

Memleketin sihirli kelimesi "Ülkem için yaptım." Destansı bir yanı da var, her yaptığının önüne bir perde çekiyor.

Nihat Özdemir'in bugün toplantıda yaptığı açıklamadan, aynen alınmıştır: "Eğer şike suçu, daha açık konuşmak gerekirse maç skorunu bağlama suçu sahadaki oyuncular tarafından yerine getirilmediyse, saha dışında da bir sorun yoktur."

Süreci gerçekten de iyi yürüttüler ve son darbeyi de "Vatan-millet-Sakarya"ya bağladılar.

Özür dileriz, memleketin menfaatleri için vazgeçtiniz 45 milyon Euro'dan. Yanlış anlamışız, yanlış değerlendirmişiz, hep bizim kötü niyetimizden kaynaklanıyor, sizin gibi düşünmeyen herkese de yazıklar olsun!

"Biz temiziz" diyen adam kim? Nihat Özdemir. Hakkındaki "suç işlemek amacıyla örgüt kurmak ve örgüte üye olmak", "ihaleye fesat karıştırmak", "görevi kötüye kullanmak", "rüşvet" ve "kamu kurumu aleyhine dolandırıcılık" gibi suçlamaların tamamından aklandı. Tıpkı Deniz Feneri sanıkları gibi suçsuz yani.

Buna inanan varsa, Pamuk Prenses saflığındaki beyninizi sikeyim...

'Sütü bozuk' pezevenkler



Bir iktidarın hemen her projesi, uygulaması, elini attığı her şey fiyasko ile sonuçlanır mı? Sonuçlanır.

Milli Eğitim ve Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı'nın ortaklaşa uygulamaya koyduğu "Okul Sütü Projesi"nin daha ilk gününde, birçok ilde yüzlerce öğrenci zehirlendi. Şu olay, dünyanın herhangi başka bir yerinde olsa, bu iki bakan istifa eder, yapılan ihale iptal edilir, sütü bozuk çıkan firmalara ağır para cezaları verilir.

Tabii bizim ülkemizde onur kavramı pek kullanılan, ihtiyaç duyulan bir kavram olmadığı için istifa filan hak getire.

Peki bizde ne oluyor? Diyarbakır'da 110 öğrenci zehirleniyor, vali açıklama yapıyor: "Birkaç öğrenci zehirlendi diğer çocuklar da psikolojik olarak etkilendi" diye, olayın büyütülmemesi gerektiğini söylüyor.

Edirne Valisi "Aç karna içmiş olabilirler" diyor.

Çocuklar zehirlenmiş, bunlar 'psikolojik' diyor. Hepsini psikolojik olarak dürteceksin, kastıra kastıra, anlayacaklar psikolojik nasıl olurmuş.

Sözün özü, valiler olayı örtbas etmeye çalışıyor. Günümüzde valiler zaten, olabildiğince yalama, olumsuz da olsa her şeye alabildiğine sahiplenme gibi görevleri var. Gerçi kimisi, kamyon tepesine çıkıp, kömür de dağıtıyor.

Rezilliklerle dolu bir ülkede yaşıyoruz, elini attığın her şey elinde kalıyor, basit bir projeyi gerçekleştiremeyecek kadar beceriksiz adamlar tarafından yönetiliyoruz.

Daha ne bekliyoruz? Daha ne kadar sikileceğiz, daha ne kadar fakirleştirileceğiz, daha ne kadar ellerini cebimize sokmalarına, hayatlarımızı şekillendirmelerine göz yumacağız?

İki açıklamayla, gönülleri alırlar, kimse merak etmesin. 11 yıldır yapılan başka bir şey yok. Biri iyi polis, öteki kötü polis oynuyor, sonra olay kapanıyor.

Koskoca Deniz Feneri davasını; savcılara soruşturmalarla, el çektirmelerle, görev değişiklikleriyle kapattılar, bu okyanusta kum tanesi olur ancak.

Sütler bozuk mu, bayat mı bilemem ama bizi yönetenlerin tamamının sütünün bozuk olduğu apaçık ortada.

1 Mayıs 2012

1 Mayıs



























































30 Nisan 2012

Sızıntı



İnce bir sızıntı olarak dünyaya gelen Minik Yıldırım ve şikeye sahip çıkanlar, huzur içinde kafalarını yastığa koyabilir şimdi.

Avrupa'dan gelecek cezaya, Galatasaray'ı da dahil etmek, çok ince zekâ ürünü bir davranıştı ve bu yüzden de PFDK'ya sevkedildi.

Galatasaray yönetiminden hiçbir şey beklemiyorum, onlar zarifliklerini, kibarlıklarını (!) asla elden bırakmazlar.

Şu süreçte en az şike yapanlar kadar hatalılar çünkü. Resmi siteden açıklama yapmakla tavır alınmıyor.

Neyse yazasım da yok, konu hakkında. Şikenin mucidi ve Türkiye patentini elinde bulunduran Galatasaray da, şikeden ceza alsa, orgazm etkisi yaratsa bünyelerde. Sarsılarak, haykırarak, anıra anıra boşalsalar, tüm dertlerden sorunlardan kurtulacağız.

Not: Lan oğlum halen sağda solda atıp tutuyorsunuz, neredeyse çocuğum yaşındasınız. Bir siktirip gidin lan, hakikaten gidin amına koyayım. Hayır, ağır küfür edeceğim olmayacak. Amcıklar her konuda bilir kişi. Futbolu biliyor, sanatı biliyor, siyaseti biliyor, gazeteciliği biliyor, hayatı biliyor. Bilmediği bok yok heriflerin. Buradan bir tane kadın için gelin destek olalım dedim, bir taneniz çıkmadı ortaya. 5 kitap, 3 film üstünden solculuk oynarsınız, sonra milleti eleştirirsiniz. Kitabınızı sikeyim sizin. Neyse, er ya da geç bir bok olmadığınızı anlarsınız. Toyluğunuza veriyorum...

29 Nisan 2012

Loran Vayloyan bir an önce dönersin umarım


Her insan hata yapar. Bizi biz yapan olgulardan biri de, yaptığımız hatalardır. Şöyle bir düşününce, hayatta ne kadar çok hata yaptığımı bir kalemde görebiliyorum, en büyüğünden, en küçüğüne kadar. Oturup 2 dakika düşünsen, sen de ne kadar hata yapmışsındır, hemen fark edeceksin.

Bunları, niye yazdım değil mi? Hadiseye geçmeden önce, geçtiğimiz hafta Fenerbahçe maçı öncesinde Galatasaraylı taraftarların toplandığı yerden bir olay anlatayım, gözlerimle şahit olduğum bir olay.

Saat 14.00 gibi birkaç arkadaşımla buluştum. Sokakta çeşit çeşit insan var. Herkes Fenerbahçe maçı üstüne muhabbette. Meşaleler yakıldı, sis bombaları atıldı v.s. derken, bir tartışma yaşandı. İşin ilginci, daha sokağa girdiğim ilk anda fark ettiğim ve her tarafından itlik akan bir herif, olayın öznesi durumunda. Sırtında Ultraslan'a ait bir eşortman üstü var, zaten önyargılıyım ama herifi herhangi biri sokakta görse, sadece suratındaki meymenetsizlikten içeri atarım, o derece itici bir tip. Bu eleman, birine "Tamam gel konuşalım" dedi. Üç adım, bilemedin beş adım sonra "Konuşalım" dediği çocuğa arkadan tokatı patlattı.

Her neyse, bu olayı kafanızın bir tarafında tutun işte.

Fenerbahçe'nin Galatasaray'ı 2-1 yendiği maçtan sonra, Mehmet Topuz ve Stoch'la birlikte sanırım en fazla konuşulan hadiselerden biri oldu, Loran Vayloyan meselesi. Loran, en sonunda bir açıklama yaparak, 'kendi isteğiyle' mesleğine bir süre ara vereceğini açıkladı.

Loran'ı çok yakından tanımıyorum, sigara yasağının getirilmediği dönemde, NTV'deki sigara odasında birkaç kez muhabbet etmişliğimiz vardır, hepsi o.

Başta dedim ya, 'insanlar hata yapar' diye, işte Loran da, mesleği gereği yapmaması gereken bir hata yapmıştır. Hata mıdır? Evet hatadır. Muhtemelen kendisi de, "Ulan keşke yapmasaydım" demiştir, bundan eminim.

Loran'ı, diğer muhabirlerden ayıran bir başka özellik de, isminden de anlaşılacağı üzere, kimliğidir. Herkes gayet iyi biliyor ki, Loran Vayloyan bir Ermeni bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır.

Olaydan sonra, sağda solda bolca dolaştım, yazılanlara göz gezdirdim. Galatasaray taraftarının hatırı sayılır bir kısmı, ağızlarından salya akıtarak, "Kovun bu Ermeni'yi" şeklinde, buram buram ırkçılık ve ayrımcılık kokan, ağızlarından salya akıtarak, Loran'ın işten kovulmasını istedi.

Bir bölümü de, kimliğinden bağımsız olarak, yaptığı şeyiiçine sindiremediğinden ötürü, görevine son verilmesini istedi.

Loran, başarılı bir muhabir, mesleğini gayet iyi icra eden bir adam. Haa, adam Fenerbahçeli'dir, sevmezsin o ayrı mesele. Ama bunca yıldır doğru düzgün işini yapan bir adamın, tek bir hata sonrasında boynuna ilmik geçirmek de, büyük insafsızlıktır.

Ultraslan denen grubun yaptığı açıklama, tek kelimeyle iğrençti. Hayır, her şeyi kenara bıraktım, bir taraftar grubunun "Lig TV'nin Fenerbahçe muhabiri Loran Vayloyan'ın Ali Sami Yen Spor Kompleksi TT Arena sınırları içerisinde ve Galatasaray adının olduğu her yerde muhabirlik mesleği sona ermiştir!" deme cüreti bile, Türkiye'deki futbol ortamının ne derece boktan noktada olduğunu apaçık gösteriyor.

Koskoca bir kulüp varken, onu çiğneyerek, bir basın çalışanını tehdit etmesi kabul edilebilir değildir. Kimsiniz arkadaş siz, kimsiniz? Bu ülkede, savcı yok mudur, bunu bir suç unsuru olarak nasıl kabul edemez anlaşılır gibi değil.

Ulan ülkede, hata yapan yapana, bırak hatayı senin iktidarının yediği bokun haddi hesabı yok, hiçbirine ses çıkartma, tepki verme, bir muhabiri herkesin gözü önünde linç ettir.

Yahu hepimiz milyon tane hata yapıyoruz bu hayatta, her gün yapıyoruz, yaptığımız her hata sonrası birileri bizi linç edecekse, kimse kalmaz bu boktan dünyada. Kaldı ki, insani bir durum, adam Fenerbahçeli, bütün gün o futbolcularla birlikte, olabilir arkadaş olabilir. Bu kadar tahammülsüzlük neden? Bak tekrar ediyorum, evet yaptığı yanlıştır fakat direkt adamı asmak, o çocuğun yaptığı hatanın zilyon katı büyük hatadır.

Benim vicdanımda, Loran Vayloyan'a yapılan kitlesel bir linçtir, kimse başka türlüsünü anlatamaz bana ve bu linç büyük oranda kimliğinden kaynaklanmaktadır. İsteyen, "Hiç ilgisi yok" demeye devam etsin, ikna olmam. Ömer Güvenç örneği orada bir yerlerde dururken, kimse de beni ikna edemez.

Tribünler, bu asalaklardan kurtulmalı. Bunların siyah-beyazı, sarı-laciverdi, bordo-mavisi v.s. v.s her türlüsünden kurtulunmadığı sürece, bugün şikeden muzdarip olanlar, yarın kendi takımları şike yaptığında, tıpkı eleştirdikleri adamlar gibi sokaklara çıkar, renkler değişir, kendileri sahiplenir.

Bir insanı, ilk hatasında, linç eden kim var, kim yoksa, hepsinin geçmişini sikeyim. Sanki bu götverenler peygamber de, hayatta hiç hata yapmadılar, önüne geleni asıp kesiyorlar.

Esrar çekip, sokaklarda insanları tokatlayacaksın, saatlerce karaborsa bilet satacaksın, sonra bir adam sevindi diye, tehdit edeceksin; bunun adına da tavır diyeceksin. Götünüzü filler siksin, pezevenkler...

Yaşadığımız sürece hata yapacağız, Loran da yapacak, ben de yapacağım, sen de yapacaksın. Yaptığımız her hata bizim biz yapıyor ve daha güçlü ayakta kalmamızı sağlıyor.

Kendi adıma açıkça itiraf ediyorum, Galatasaray Kulübü, Loran Vayloyan konusunda sınıfta kalmıştır. Bu asalak taraftar grubunun, yaptığı açıklamayı suratlarına vurması gerekirken, gizliden ya da açıktan destek vermiştir. Ama öyle bir ülkede yaşıyoruz ki, ülkenin başbakanı bile "Taraf olmayan bertaraf olur" diye birilerini tehdit ediyor, biz de bunu içimize sindiriyoruz.

Umarım Loran Vayloyan, mesleğine geri döner. Nerede dönerse dönsün ama dönsün. Çoluk çocuk sahibi bir adamı, tehditle işinden etmek, sadece Türkiye gibi faşist yönetimli ve faşizan ruhlara sahip ülkelerde olur.

26 Nisan 2012

Tükürdüğünü yalama sanatının ustaları

Günün konusu, Fenerbahçe'nin "Götümüzü sikseniz, davamızdan vazgeçmeyiz" dedikleri CAS davasından geri adım atmaları.

3 Temmuz'dan bu yana, bir spor şikesi konusunu siyasileştirerek, başka başka anlamlar yükleyerek, kutsallaştırmaya çabalayarak, "onur-gurur-namus" üçgenine sıkıştırmaya çabaladılar.

Namussuzluk, gurursuzluk, onursuzluk ayyuka çıktığı zaman, "Biz davayı çektik ama durum bizim lehimize, kimbilir neler aldık oğlum" diye ergen sınıfına bile giremeyecek cümlelerle, durumu kurtarmaya çabalıyorlar, zavallılık düzeyinde.

Başkanın, yöneticilerin "CAS davası bizim onurumuzdur. Asla geri çekmeyiz" demiş, herif şimdi bunu savunmaya çabalıyor. Hatta çaba değil de, daha çok çırpınıyor.

Bak Türkçe anlamayan gerizekâlı, bunun anlamı ne biliyor musun? 'Biz onurdan, namustan, gururdan vazgeçtik' demek oluyor, davanın çekilmesi.

Sokaklara çıkıp, pankartlarla götünü yırtan sen miydin? Evet
Her yerde, insanlara bu davada haklı olduğunuzu ve UEFA'nın bedel ödeyeceğini söyleyen sen miydin? Evet
Davanın kutsal olduğunu söyleyen sen miydin? Evet.

Sen şimdi bunların hepsini unuttun, "Durun bakalım, kimbilir neler aldık ki, bu davadan vazgeçtik" diye, kendini avutmaya çalışıyorsun.

Gurursuzluğu, onursuzluğu, namussuzluğu bu kadar kolay içine sindirebilmek için insanda mide değil işkembe olması lazım. Sendeki işkembe olunca da, insan olmuyorsun, direkt olarak sığırlığa geçiş yapıyorsun. Gerçi sığırlığa geçtikten sonra, onurdur, gururdur, namustur umrunda olmaz.

Yok şartlar oluşmuş, kulüplerin menfaatleri olurmuş o yüzden CAS'taki davanın geri çekilmesi normalmiş. Karşılığında kimbilir neler neler almışmış.

Lan salak, ne diye sokağa çıkıp yırtındın o zaman? İhtiyacın olmadığı kavramlar için, neyin kavgasını veriyorsun.

"Hiçbir pazarlığı kabul etmiyoruz" diyen sen, bir yerlerde pazarlık yapıldığı için şimdi seviniyorsun.

Oportünizmin doruklarındaki yüzsüzlüğünü, tükürdüğünü yalama konusundaki çabanı, yüzünüze baka baka yalan söyleyen yöneticilerinizin her söylediğini savunma gayretinin ta amına koyayım lan.

Bu kadar yüzsüzlük, bu kadar onursuzluk, bu kadar gurursunuzluk ve bu kadar namussuzluk, tam da sana uygun düşüyor.

Ama tabii bu yüz surat hacı Murat modelinle, her boka kılıf bulan kişiliksiz kişiliğinle, bu durumdan da bir pay çıkartıp, "Hahahahaha işte aldık 45 milyon Euro'yu" diye sevinç çığlıkları atarsın.

Bak sana belki söylemediler ama Şampiyonlar Ligi'ne katılmaman ne anlama geliyor biliyor musun? 2011-2012 sezonunda Şampiyonlar Ligi'ne alınmayan Fenerbahçe, Türkiye'yi geçtim, Avrupa'da futbolu takip eden insanların gözünde seni 'kirli' gösteriyor. Sen bu kiri içine sindirebiliyorsan, sorun yok ama bir daha ortalara çıkıp da, "Hebelü hübele" diye bağırma.

Fenerbahçe'nin CAS'taki davadan vazgeçmesinin tek bir anlamı vardır, o da şikeyi içine rahat rahat sindirdiği ve kabullendiğidir.

Gerçi, nasılsa ligden düşme olmadı, nasılsa puan silme olmadı, şikecilerin götü rahat etsin diye play-off diye bir sistem getirildi, gerisi sorun değil. Yarın öbür gün ülke UEFA'dan toptan ceza yese, en çok bu yavşaklar sevinecek, ellerini ovuşturacak.

Küfür de edesim yok sizin gibilere. Sen onursuzluğu, gurursuzluğu, namussuzluğu içine sindiriyorsan, ne kadar küfür de etsem "Yarabbi Şükür" diye çekiniyorum.

Sizin namus davası diye adlandırdığınız şey olsa olsa şalvar davası olur.

Şerefini, onurunu, namusunu, gururunu paraya değişen adamların şike yapmadığını düşünmek de aptallık sınırlarında dolaşmaktan başka bir şey değildir.

Not: Artık kim üstüne alınırsa, ona gitsin. Ona, buna demedim diye dert anlatamayacağım.

25 Nisan 2012

Sözcü: Bir Akp projesi



Sözcü Gazetesi'ni nasıl bilirsiniz?

Kimileri bu soruya "Türkiye'de aslanlar gibi muhalefet yapan tek gazete" diye yanıt verebilir. Kimileri de, "Yavşağın önde gideni, hükümet karşıtı" şeklinde şanıt verebilir.

Çıktığı günden bu yana, Akp iktidarını yerden yere vuran, sinir bozucu düzeyde muhalif tavrı ile, Türkiye'de pek çok gazeteyi geride bırakarak, en çok okunanlar arasında yerini aldı.

Peki "Sözcü Gazetesi'ni siyasi olarak nasıl bilirsiniz?" diye sorsam, ne yanıt verirsiniz. Kuvvetle muhtemel, ulusalcı ve Atatürkçü diye nitelendirirsiniz. Aklınıza

şu da takılmış olabilir; ülkede, muhalif tavrıyla bilinen gazeteciler işsiz kalırken, cezaevlerine atılırken, Sözcü Gazetesi nasıl oluyor da, ayakta duruyor? Gazeteden tek bir kişi hakkında bile soruşturma açılmıyor ya da cezaeviyle tanıştırılmıyor.

Şu son cümlelerde yer alan sorular, büyük ihtimalle hepimizin aklına gelmiştir. En azından benim aklıma geldi. Kullandığı tavır, takındığı ırkçılık düzeyindeki yazı dili ve çiğ muhalif karşı duruşuyla, aklı başında insanların, Sözcü Gazetesi'ni tasvip ettiğini sanmıyorum.

Şimdi buraya kadar yazılanlara karşı çıkın ya da çıkmayın ama bundan sonra yazılacakları iyi okuyun ve ülkenin aslında nasıl bir durumda olduğunu görün.

Sadece birkaç kişinin katıldığı bir toplantı yapılıyor. Toplantıda Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan var. Toplantıya katılan bir diğer kişi Sözcü Gazetesi'nin sahibi Halit Ertuğrul Akbay.

Başbakan Erdoğan'ın yanında ise önünde kahverengi bir çanta bulunan Remzi Gür var.

Bu arkadaşın kim olduğunu bilmeyen var mı? Varsa söyleyeyim; Başbakan Erdoğan'ın gizli kasası, kadim dostu, son 20 yılda Türkiye'nin sayılı zenginlerinden biri haline gelen, uğruna TMSF'den Köşk satışı yapılan bir arkadaş (!) Başbakan Erdoğan, toplantıda, Sözcü Gazetesi sahibi Halit Ertuğrul Akbay'a döner ve şunları söyler: "Her ay sadece ve sadece 200 bin satacaksınız, 300 bin değil. Bunu yaparsanız, (bu sırada Remzi Gür kahverengi çantasının içinden bir tomar para çıkartır ve gösterir), her ay bu para sizin" der.

Bu sırada Remzi Gür araya girer ve "Teknolojik destek istiyorsanız, bunu da sağlarız" diye ekler.

Başbakan Erdoğan, Avrupa'da yaptığı ziyaretler sırasında Türkiye'de muhalefetin susturulduğu yönündeki eleştirilere, çantasından çıkarttığı Sözcü Gazetesi'yle yanıt verir. "Muhalefet yok mu? Alın bakın, canıma okuyorlar" diyerek, muhaliflere dokunulmadığını ve cezaevindeki gazetecilerin, mesleklerinden ötürü değil, 'darbecilik, teröristlik' gibi suçlardan yargılandıklarını anlatıyor.

Sözcü'ye bugüne dek, muhalif gözüyle bakan insanlar arasındaysanız, her şeyi yeniden bir gözden geçirin. Bu kadar gazeteci içerideyken, bu adamlar nasıl rahat rahat 'çakıyor'?

Hakkında olumsuz yazılan neredeyse her şeye dava açan Tayyip Bey, nasıl oluyor da kendisini yerden yere vuran Sözcü Gazetesi hakkında bir-iki dava dışında, dava açmıyor. (Biraz daha dava yazaydım, kusacaktım)

Yakın bir zamanda, yeni bir sol parti kurulursa, emin olun bu da Akp projesi olacaktır. Ülkede her kurumu, herkesi kontrol altına alan siyasi iktidar, muhaliflerini bile kendisi yaratıyor.

Muhalifetin bile, kendi kontrolünde olmasını isteyen ve ona göre kurgulayan iktidarın, ne kadar demokrat olduğunu da, varın siz karar verin.

Not: Yazar mıyım, yazmaz mıyım bilmiyorum ama bunun yazılması gerektiğini düşündüm çünkü hiçbir yerde yazılmayacağından eminim.

10 Mart 2012

İnsanlıktan ayrılmayın


Yaklaşık 2-3 aydır doğru düzgün yazma isteğim yok. Futboldan kafi derecede soğudum, ülkede olan biten her şey yorucu olmaya başladı ve garip bir biçimde yorulmaya başladım.

Fazla yazmak istemiyorum, internette bu kadar olmak ve sürekli yazmak zorunda kalma isteği, beni çok rahatsız ediyor.

Buraya yazmaya başlarken, hiç düşünmediğim şeyler oldu, acayip güzel insanlarla tanıştım. Bazılarıyla görüştük, konuştuk, dertleştik, paylaştık.

Ama artık sona geldiğimi hissediyorum. Zorla yazıyorum, zorla bu sayfayı açıyorum ve bir yük hissi oluşuyor.

Lafı fazla uzatmayacağım, duygusal triplere de girmeyeceğim.

Herkes kendine iyi baksın. İnsanlıktan sakın ayrılmayın.

Bitti...

8 Mart 2012

En iyi kadın ölü kadındır


Şanlıurfa'da yaşları 14 ila 17 arasında değişen çocuklar evlendiriliyor.
Türkiye sınırlarında çocuk yaşta evlendirilenlerin sayısı yüzde 14.
Çocuk yaşta evlendirilenlere oransal olarak bakıldığında Gürcistan'tan sonra dünyada ikinci sıradayız.
Gayri resmi rakamlara göre 5.5 milyon civarında çocuk gelin var.

Bazıları para karşılığı satılıyor.
Bazıları tecavüz edildiği için sözümona namuslarının kurtarılması için evlendiriliyor.
Bazıları, ilk eş 'eskidiği' için kuma olarak alınıyor.

* 2002'de 66 kadın hayatını kaybederken, terör yüzünden 17 kişi hayatını kaybediyor.
* 2003'te 83 kadın hayatını kaybederken, terör yüzünden 94 kişi hayatını kaybediyor.
* 2004'te 164 kadın hayatını kaybederken, terör yüzünden 103 kişi hayatını kaybediyor.
* 2005'te 317 kadın hayatını kaybederken, terör yüzünden 135 kişi hayatını kaybediyor.
* 2006'da 663 kadın hayatını kaybederken , terör yüzünden 149 kişi hayatını kaybediyor.
* 2007'de 1011 kadın öldürülürken, terör yüzünden 183 kişi hayatını kaybediyor.
* 2008'de 806 kadın öldürülürken, terör yüzünden 222 kişi hayatını kaybediyor.
* 2009'da 953 kadın öldürülürken, terör yüzünden 101 kişi hayatını kaybediyor.

Ülkede kadınların yüzde 52'si kaba dayağa maruz kalıyor.
Son 8 yılda kadına yönelik cinayet rakamları yüzde 1400 oranında arttı.

* Tüm kadınların % 25'i Fiziksel şiddete uğruyor.
* Şiddete uğrayan kadınların %75'i eşi tarafından şiddete uğruyor.
* Şiddete uğrayan erkeklerin % 75'i aile dışından gelen şiddete uğruyor.
* Cinayet sonucu ölen kadınların %40-70 eşi tarafından öldürülüyor.
* Tecavüze uğrayanların %50 si 18 yaş altında ve bunlardan %10 erkek çocuk gerisi kız çocuktur.
* Her 4 kız çocuktan biri cinsel şiddete uğruyor.
* Daha çok 7-9 yaş arası çocuklar cinsel şiddete uğruyor.
* 5-10 yaş arası çocukların %55'i ensest mağdurudur.
* 10-16 yaş arası çocukların %40 ensest mağdurudur.
* Cinsel saldırganların %75'i tanıdık biridir.
* Ensest olaylarında faillerin %50'si öz baba ve sırasıyla amcalar enişteler, ağabeyler, dedeler ve dayılardır.
* Acil yardım hattını arayan kadınlardan % 57'si fiziksel şiddete, % 46,9'u cinsel şiddete, % 14,6'sı enseste ve % 8,6'sı tecavüze maruz kalmıştır.
* 1995'te başkent Ankara'daki gecekondularda yaşayan kadınlar arasında yapılan bir araştırma, kadınların % 97'sinin kocalarının saldırısına uğradığını ortaya koymuştur.
* 1996'da orta ve yüksek gelir gruplarında yer alan ailelerle yapılan bir araştırmada, soruların başlangıcında kadınların % 23'ü kocalarının kendilerine karşı şiddet kullandığını söylemiş, fakat belirli şiddet tipleriyle ilgili sorular sorulduğunda bu oran %71'e yükselmiştir.
* Başka bir araştırma, kadınların % 58'inin yalnızca kocalarından, nişanlılarından, erkek arkadaşlarından ve erkek kardeşlerinden değil, kadın akrabalar da dahil olmak üzere kocalarının ailesinden de aile içi şiddete maruz kaldığını tahmin etmektedir.
* Bir grup orta ve üst sınıf kadının % 63,5'unun cinsel tacizin bir türüne maruz kaldığı bulgusuna ulaşılmıştır.
* Bir araştırmaya göre, şiddet sonucu ölen 40 kadından 34'ü evde ölmüş, 20'si asılmış ya da zehirlenmiş, 20'sinde öldürüldüklerine dair kesin belirtiler görülmüş ve 10'u da ölmeden önce aile içi şiddete maruz kalmıştır.
* Türkiye'nin kuzeybatısında yer alan Bursa şehrindeki halk sağlığı merkezlerinde yapılan bir araştırma, kadınların % 59'unun şiddet kurbanı olduğunu ortaya koymuştur.
* Mor Çatı'nın 1990 ile 1996 yılları arasında 1.259 kadın arasında yürüttüğü bir araştırma, kadınların % 88,2'sinin bir şiddet ortamında yaşadığını ve % 68'inin kocaları tarafından dövüldüğünü göstermiştir.
* Ankara'da yapılan başka bir kadın araştırmasına göre, kadınların % 64'ü kocalarından, % 12'si ayrıldıkları kocalarından, % 8'i birlikte yaşadığı erkeklerden ve % 2'si de kocalarının ailesinden şiddet görmektedir. % 60'ı, kocalarının kendilerine tecavüz ettiğini söylemiştir.

Bu istatistikleri bir tarafa koyun, kadının toplumdaki yerine bakın, Türkiye'nin gösterdiği ilerlemeyi hesap edin.

Tabii ki salt Akp iktidarı sorumlu tutulamaz şu tablodan ama kadına şiddet ve kadın ölümleri konusundaki ilerlemelerini de (!) görmemek mümkün değil.

Kadının toplumdaki rolü şekilleniyor.
Türkiye demokratikleşiyor.
Ekonomik olarak büyüyor.
Ortadoğu'da hakim güç oluyor.
Dünyada söz sahibi haline geliyor.