7 Ağustos 2012

Selim

Selim gece uykusundan çığlık çığlığa uyandı. Su içmek için ayağa kalktı, kendisini görmek için aynaya yöneldi, arkasında insana benzeyen ama uçan bir canlı gördü. Hâlâ uyuduğunu sanıyordu, o yüzden bir an için umursamadı, tam arkasına döneceği sırada "Ne o, hiç tırsmadın" diye seslendi.

O an rüyada olmadığını ve gerçeğin ta kendisi ile karşı karşıya olduğunu sezdi.

- N'oluyor amına koyayım lan, n'oluyor! Yatak odasından fırladı ve şuursuzca salona koşmaya başladı. Eli istemsiz biçimde elektrik düğmesine gitti, ışığı açtı. Biraz önce yatak odasında havada duran şey, şimdi koltuğa uzanmıştı.

- Oğlum iki dakika bir dur, derdimizi anlatalım. Koş koş nereye kadar lan. Uyku mahmurluğuna verdim ilkinde ama nereye gitsen orada belireceğim. Git bir bardak su iç, yanıma gel. Yok lan gelme, ben orada olacağım nasılsa.

Pis pis sırıtıyordu bunu söylerken, Selim, ne yacağını bilmez haldeydi fakat gerçek olduğunu anlıyor gibiydi. "Bekle, geliyorum o zaman" dedi ve mutfağa yöneldi. Buzdolabının kapağını açtı, karşısında yine aynı şey vardı, irkildi.

- Lan keraneci, demedim mi ben sana, ben her yerdeyim diye. Biliyorum, boktan bir durum ama konuşmamız lazım. Söz bir daha korkutmayacağım seni.

- Nesin lan sen!

- Bak ama, böyle lan'lı, lun'lu konuşmaya başlarsan, külahları değişiriz. Sevimli sevimli takılıyoruz, tadımızı kaçırma.

- Ne dememi bekliyorsun? Her gün bunları mı yaşıyorum sanıyorsun.

- Kes tatavayı. İç suyunu, salona geç.


Buzdolabındaki şişeyi kafasına dikti. Su gırtlağından midesine inene kadar, neler olduğunu kafasında tartmaya çalıştı, hiçbir anlam veremedi yaşadıklarına. Kayıtsızca salona yürüdü, o şey elinde televizyon kumandası ile kanalları değiştiriyordu, geldiğini fark etti.

- Ne saçma aletler kullanıyorsunuz siz? Ben gözümü kırparak da yapabiliyorum bunu bak.

Gözünü her kırptığında kanallar değişiyordu, Selim'in içindeki korku, bütün vücudunu kaplamaya başladı. Bu yaz sıcağında soğuk terler döküyordu.

- Korkma oğlum korkma. Biraz konuşalım artık. Selim Efendi yaşın 34'e geldi, bir gece bir hatunla, diğer gece başka hatunla. Bir beni sikmedin lan, nasıl bir hayat yaşıyorsun sen? Buna can mı dayanır?

Selim ilkin gülümsedi fakat hemen toparlanıp, suratına ciddi bir ifade oturtmaya çalıştı.

- Bak bak, triplerine sokayım senin. Gül işte, ne kasıyorsun kendini. Birazdan gülecek hal kalmayacak zaten, o yüzden tadını çıkart şu anın.

- Ne istiyorsun benden?


Sırtında duran heybeden ufak bir saat çıkarttı ve Selim'e uzattı "Bunu koluna takacaksın" dedi.

Selim saate benzeyen, üstünde sadece '10' yazan şeyi incelemeye başladı. Üstünde ne düğme vardı, ne de başka bir şey. Dijital ekranındaki 10 rakamından başka bir şey de yazmıyordu.

- Sabırsızlanma lan, anlatacağız. Dedim ya, Selimciğim, 34 yıldır düdüklemediğin kimse kalmadı. Fantezi okyanusunda kulaç üstüne kulaç attın. Tabii o denizin bir gün kuruyacağını da düşünmek lazım değil mi? Sen şimdi düşünüyorsun, 'bu angut kim' diye. Bu düşünceden kurtarayım seni. İsmim Hamit. Doğru söyle, tipime uygun bir isim değil bu? Hadi itiraf et.

Selim sadece dudaklarını kıpırdatarak, "tipini sikeyim senin" dedi. Hamit oturduğu yerden havalandı ve "Bak böyle sürekli küfür edersen oradaki 10 sayısını görüyor musun, onu 1 yapıveririm, sonra burada yalvartırım seni. O yüzden efendi gibi davran, küfür edip de durma bana" diye, sinirli bir biçimde payladı Selim'i.

Hamit en fazla 50 santim olmalıydı, Vücut hatlarıyla, yüzüyle gerçekten de insanı andırıyordu. Kalın kaşları vardı, neredeyse tek çizgiydi. Her yönüyle cüceye benziyordu fakat uçuyordu. Elindeki kumandayı bir baget gibi çeviriyordu, çok hızlı yapıyordu bunu. Selim'in suratına baktı, "O 10 rakamının ne olduğu hakkında bir fikrin var mı?" diye sordu.

Selim kafasını öne eğerek, "10 günlük ömrüm kaldı değil mi?" diye yanıtladı.

Hamit kahkahalara boğuldu, aldığı cevap sonrasında, oturduğu koltuktan tam düşerken, birden havaya yükseldi, kahkahaları evin içinde çınlıyordu, "Korkmuş bizim playboy. Korkma lan korkma, ömür işine ben karışmam" dedi.

Selim sinirlendi, "O zaman ne bu çabuk söyle" diye bağırdı.

Hamit inişe geçen bir uçak gibi yumuşak bir hareketle koltuğa oturdu.

- Selimciğim, bugüne kadar ne yaşadıysan yaşadın. Söylediğim gibi ömrün ne kadar olur bilmiyorum fakat bildiğim bir şey var ki, o da bundan sonra ömrün boyunca sadece 10 boşalma hakkın kaldığı.

Ağlamaklı haldeki Selim, derin nefes aldı. İşittiği haber onu birkaç saniyeliğine rahatlattı ancak gözleri faltaşı olmuş vaziyette Hamit'e bakmaya başladı.

- Yaaaaaa Selim Efendi, iyiydi değil mi bugüne kadar yaşadıkların. Bak şimdi, kulaklarını aç ve beni dinle. Bu son 10 boşalmayı ister bir kerede kullan, ister ölene kadar. Nasıl ve ne kadar sürede kullanacağın sana kalmış.
Fakat her boşaldığında kolundaki bu dijital saate benzeyen aletin düşeceğini göreceksin. Bunu kolundan çıkartamazsın, 10 hakkını kullanıp bitirene dek, kolunda taşıyacaksın. Çıkartmaya çalıştığın an, sıfırlanacaktır ve haklarının hepsi bitecek. Merak etme, su geçirmez, malzemeden çalmadık.


Gülmeye başladı yeniden. Kahhakası sinir bozucuydu, Selim'le dalga geçtiği her halinden belliydi.

- Bana müsaade. Yolcu yolunda gerek, senin gibi çok yavşak var, şimdi Kanada'da Luke diye bir götün yanına gidiyorum. Sana yine insaflı davrandık, Luke'un 7 hakkı olacak.

- İyi de, bunu neden yapıyorsun? Benimle alıp veremediğin ne?

- Haklarının hepsini doldurduğunda yanına geleceğim, o zaman anlatırım.


Cümlesini tamamlar tamamlamaz, cama yöneldi, uçtu. Selim arkasından "Heeey bir dakika" dedi ancak Hamit gözden kaybolmuştu.

Koltuğa oturdu, başını iki elinin arasına aldı. Sürekli aynı şeyi söylüyordu, "Neden ben, neden ben?"

Sabah olmuştu bile, Temmuz sıcağı kavuruyordu her yanı. Selim'in çok önemli bir toplantısı vardı. Aklına saat geldi, koluna baktı, duruyordu. Doğruldu, banyoya doğru giderken, döndü ve salona gitti.

İçi içini kemiriyordu, yaşadıklarının kanıtı olan saati kolundan çıkartmak istiyor ama bir yandan da anlam veremiyordu olup bitene. Masada duran laptopu eline aldı, düğmesine bastı ve bir şeyler aranmaya başladı. Porno filmle dolu bir klasörü açtı, tam karşısına koydu, şortunu sıyırdı ve izleme başladı.

Gözü hep, sabitlenmiş 10 rakamındaydı. Elini aletine götürdü, mastürbasyon yapmaya başladı. Filmi beğenmemiş olacaktı ki, başka bir film açtı, sırtını koltuğa dayadı ve başladığı işi tamamlamaya çalıştı. 3-5 dakika süren uğraş sonucu yerdeki parkeye boşaldı. Saate baktı hâlâ 10 yazıyordu, yüzüne bir gülümseme yayıldı. Kolundaki dijital saate benzeyen aletten "Bippp bipp, bip" diye bir ses geldi ve 10 rakamı 9 oldu.

Selim öylece bakakaldı ve sadece "hasiktir" dedi.

6 Ağustos 2012

Oda içinde ve dışındaki pezevenkler


18 yaşındaki genç bir kız, nişanlısından ayrılmak istiyor. Sevmediği bir adamla evlenmemek her bireyin en doğal hakkı. İki aile kafa kafaya veriyor ve ayrılmak istediği nişanlısı T.G'nin, genç kıza tecavüz etmesi için bir odaya kapatıyorlar. Üstelik kapının dışında bekliyorlar, tecavüzün sonuçlanması için.

Böyle bir haber vardı dün gazetelerde. Hayatımda duyduğum, duyabileceğim, okuduğum en iğrenç haberlerden biriydi. Genç kız 'hacı hocalara, büyücülere' götürülüyor. Öyle ya, genç bir kızın haddine mi, nişanlısından ayrılmak! Ya büyü yapmışlardır ya da başka bir sebep vardır. Kendi inisiyatifiyle ilişkiyi sonlandırmak isteyemez.

Bunların tesadüf olduğunu düşünmek ciddi bir aptallık örneğidir. Kadına yönelik şiddet her geçen gün daha da fazla artıyor. Daha önceki gün, arkadaşlık teklifi kabul edilmediği için sokağın ortasında kurşun yağdırılan kadının haberini okudunuz. Sizler gazetelerde, televizyonlarda ancak çok ilginçlerini okuyorsunuz oysa her gün onlarca kadın yaralanıyor, öldürülüyor. Sebep ise hep aynı; boşanmak isteyen karısını öldürdü.

Kadın toplumdan siliniyor, görevi doğurmak ve kocasına 'layık' olmak. Birtakım İslamcı yazarlar, "aldatılsanız bile" cümlesiyle başlayıp, "kocanızın yanında kalın" diye sonlandırıyor, o müthiş öğütlerini.

Tabii bir taraftan da, bu iğrenç olayın alt metni tecavüze uğrayan kadının kirli olduğu fikri. Tecavüz edilen 18 yaşındaki kızı, kim 'alır', kim karısı yapar (!)

Küfür edip duruyorum ya, şu olay karşısında aklıma gelen hiçbir nefret cümlesi yok. Olaydan daha da nefret edilesi şey, bu toplumun değer yargıları, kafalarının içinde gezinen fikirler.

Bu iğrenç, mide bulandırıcı fikirlere bile saygı duymamız gerektiği öğretiliyor. Her fikir saygı değer diyerek de bunu kabul ettirmeye çalışıyorlar.

Kadın çocuk yapsın, erkeğin emrettiği buyrukları yerine getirsin, kadının yeri evi v.s v.s.

Aşağıda gördüğünüz deyimler, atasözleri, bu ülkenin coğrafyasından çıkmıştır ve kadına bakışı da çok iyi özetler.

Kız beşikte çeyiz sandıkta.
Onbeşindeki kız ya erdedir, ya yerde.
Demir tavında, dilber çağında.
Erken evlenen döl alır, erken kalkan yol alır.
Kızı kendi keyfine koysalar çalgıcıya varır.
Kenarın dilberi nazik de olsa nazenin olamaz.
Kendinden küçükten kız al, kendinden büyüğe kız verme.
Pekmezi küpten, kadını kökten al.
Babasının mezarını görmediğin adama kız verme.
Kadın var ev yapar, kadın var ev yıkar.
Avradın kazdığı kuyudan su çıkmaz.
Kadının saçı uzun olur, aklı kısa.
Kadın şerri şeytanın şerrine eşittir.
Kadının bir aklı, erkeğin dokuz aklı vardır.
Avrattan vefa, zehirden şifa.
Baba ocağı.
Baba nasihatı tutmayan pişman olur.
Baba oğlunun fenalığını istemez.

Bu kadarı yeter sanırım. Kadına bu ülkede böyle bakılır. O yüzdendir ki, odalara kapatılıp, tecavüz de ettirilir, töre diyerek katledilir de, sokak ortasında vurulur da, başka erkeklere de pazarlanır.

Devlet büyüklerinin -lafın gelişi büyük- aileye yegâne nasihat olarak çocuk yaptırmak olan bir ülkede, bu haberlere şaşırmamak gerekiyor.

Hangi anne baba, kızının tecavüze uğraması için plan yapar, hangi 'seven' adam nişanlısına tecavüz eder, hangi orospu çocuğu bu olan bitene sessiz kalır.

Etrafımızda olan biten her şeye kayıtsız kalıyoruz, tepki göstermiyoruz. Bu olay da, yarın unutulur gider.

Tecavüzü alay konusu yapıyoruz, hiç rahatsız olmadan tecavüzlü şakalar yapıyoruz, bu kadar yaygınlaşmasının sebebi ne olabilir ki?

27 Temmuz 2012

Bizim çocuklarımız evlat değil mi lan!


Türk polisinin içinde bulunduğu durum itibariyle, ellerine numara tutuşturup duvara dizilerek teşhis edilmesi ilginç bir durum gibi görünüyor. Sadece görünüyor çünkü aslında ilginç bir durum da yok. Bağlı bulundukları işverenlerine itaatlerini gösteriyorlar sadece.

Bu ülkede polisin işkence yapmasına, nezarethaneye alınan bir kadına tecavüz etmelerine, camdan düşüp intihar etti denilerek öldürülenlere alıştık. İş yüzsüzlük noktasına geliyor. Adamı sokağın ortasında, 7-8 polis evire çevire dövüyor, bir bakıyorsun, doktora gidip rapor oluyor "Elim uff oldu" diye. Olayla ilgisi çok yok ama söylemeden edemeyeceğim, o raporu veren doktorun da ağzının ortasına sıçacaksın.

Bu tip olaylarda, polisler hakkında göstermelik bir soruşturma açılıyor ve herifler görevlerine devam ediyorlar. Bırak görevlerine devam etmesini, ödüllendiriliyorlar. Şu an gündemde olan Sedat Selim Ay'ın geçmişine bakacak olursak, bunu gayet iyi görebiliyoruz.

Atılım gazetesi yazarı İbrahim Çiçek ve arkadaşlarına işkence yapıyor, Asiye Güzel Zeybek’e tecavüz ediliyor. Bu olayların hepsinde ismi geçiyor ama Terörle Mücadele Şubesi’nden sorumlu İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı olarak tayin ediliyor.

Yalova'da Çayan Birben isminde astım hastası bir genç, suratına biber gazı sıkılarak öldürülüyor. Genç bir insan ölüyor ama 5 tane polisin, ancak bir ay sonra ifadeleri alınıyor.

Şerzan Kurt diye bir genç, polis tarafından öldürülüyor, bilirkişi raporu 'kasten' öldürüldüğünü doğruluyor. Peki bu polislere herhangi bir yaptırım uygulanıyor mu? Tabii ki hayır.

Neyse aradan epey bir zaman geçiyor, Akp Hatay Milletvekili Hacı Bayram Türkoğlu’nun
oğluyla, bir emniyet müdür yardımcısı tartışıyor. Bu arada oğul dediysem, öyle sıradan bir oğul da değil. Emniyet Müdürlüğü'nün kantinini işletiyor ve kendisi aynı zamanda da AKP Gençlik Kolları Başkanı.

Bak şimdi, bu Akp'lilerin nurtopu gibi evlatları acayip girişken oluyor. Mısır işine giriyor AVM ortaklığı yapıyor, 18 yaşına basmadan şirket sahibi oluyor, bu topaç İstemi Kağan Türkoğlu da, Emniyet Müdürlüğü kantini işletiyor. Senin, benim aklıma gelmiyor bu girişkenlik ama Topaç İstemi'nin aklına geliyor. Oğlum, kızım; biz niye böyle değiliz lan? Bizler gerizekâlıyız, bunlar süper zeki, müthiş akıllı. Zekâ bunların slip donlarından fışkırıyor amk, o derece yani.

Topaç İstemi, kendisiyle tartışan polisi teşhis etmek için, 'The Usual Suspects' hesabı, hepsini duvara dayatıyor ellerine numara tutuşturup. Yetmiyor, buna duvardan fotoğraflar gösteriyorlar "Bakın, Çevik Kuvvet ekibi de bu" diye. Utanmasalar, herife emniyetin sitesini açıp, tüm personeli gösterecekler.

Şerzan, Çayan Birben, Metin Lokumcu'nun ve ismini sayamayacağım işkencelerde öldürülen, çöplüklere cesetleri atılan pek çok insanla, İstemi arasındaki fark ne diye düşünmeden edemiyor insan.

Üçü-beşi biraraya gelince pirana gibi kucağında bebeği olan adamın ağzını burnunu kıran heriflerin, elleri kavuşmuş itaatkâr bir köpek (köpeklere hakaret yok, isteyen de istediği gibi algılasın) gibi davranması da, polisin genel kişiliği hakkında gayet iyi bilgi veriyor.

Birilerinin çocuğu öldürülürken, kılı kıpırdamayanların, mevzu bahis bir milletvekili çocuğu olunca, üstelik de bırak öldürülmesini fiske bile vurulmamışken, polisi tesbih gibi karşısına dizmesi, yaradılanı yaradandan ötürü sevenlerin, insana verdikleri değeri gösteriyor.

Sizinkiler evlat, bizimkiler enik yavrusu mu lan orospu çocukları!

Adalet anlayışınızın, insana bakışınızın ta götüne koysunlar.

Şimdi birileri çıkıp "bunu da Akp'ye bağladın ya helal olsun" der mi acaba? Şerefsiz evlatları..

26 Temmuz 2012

Asalaklar

Sıcak zaten insanın beynine beynine işliyor, normalde de sakin biri değilsin, çileden çıkmaman için sebep kalmıyor. Benim gibi 70 yaşındaki pencere kenarında duran emekli amca ruhuna sahipsen, o zaman çile seni kollarına alıyor.

Senelerdir bu işi yaparım ama hadisenin magazin boyutundan oldum olası nefret etmişimdir. Haa maruz kalıyorum mecburen ama elimi sürmemişimdir hiçbir zaman.

Dün ilkin; ismi Demet Akalın olan tanımsız canlı, kocasıyla bir mekana gidiyor. Güya orada garsonlar, bunların dedikodusunu yapıyor ve bunlar da şikâyetçi oluyor. Sonuç itibariyle iki garson işten atılıyor.

Bunun dumanı üstünde tüterken, Demet Akalın'ın erkek versiyonu olan, "Ne var yani Mozart da 8 notayla müzik yapıyor, ben de" sözüyle, müzik tarihine geçen Serdar Ortaç, tatil yaptığı otelde, telefonunu kaybediyor. Otel didik didik aranıyor ve bu tiksinç herif yüzünden 6 çalışan işinden atılıyor. Sonra bir bakıyorlar ki, yavşak telefonunu arabasında unutmuş.

Bir insanı işinden, ekmeğinden etmekten daha büyük bir orospu çocukluğu olamaz. Hele hele, hiçbir suçu olmayan insanlara hırsız muamelesi yapmak, daha büyük bir orospu çocukluğudur. O insanlar ne yer, ne içer, kirasını nasıl öder, akşam eve nasıl ekmek götürür, çoluk çocuğuna ne söyler, bunların hiçbirini düşünmezler.

Kumarhanelerde yüzbinlerce dolar harcayan adamdan bunları beklemek, benim gerizekâlılığım.

Bunları hayatın içine salsan, bir baltaya sap olamazlar. Hiçbir yetenekleri, bildikleri herhangi bir iş yok.

Lan, bunları dinleyen milyonlarca insan var. "Zevkler, renkler tartışılmaz" diye bir laf var ya, o lafı kim söylediyse, onun ağzının ortasına sıçmak lazım. Hayır arkadaş, neden bir insan Serdar Ortaç, Demek Akalın dinler? Müzikal açıdan ne gibi bir doyuruculuğu var, senelerdir anlam veremiyorum.

Şimdi ben bunu söyledim diye, elitizmle filan suçlayan dalyarak çıkar kesin. Yazıyı okuyup, aklından bile geçiriyorsan, klavyeyi götüne sokmaya başla şimdiden. İnsan dediğin komplike varlık, her şeyin en iyisine layıktır, bu boktan şeyleri müzik diye sunmak ağır hakarettir.

İneklere dinletsen sütten kesilir, tavuklar duysa yumurta vermeyi bırakır amk.

İşin müzik kısmını geçersek, 8 tane insan işsiz kaldı, bu yavşaklar yüzünden. Gece oldu mu kafalarını rahat rahat yastığa koyup uyumuşlardır, akıllarının ucundan bile geçmemiştir yaptıkları şey.

Bunlar halkın uyuşturulması için ortaya çıkartılmış tipler, görevlerini yapıyorlar. Kameralar karşısında halkın götünü yalarmış gibi yapıp, halkı sikerek para kazanan asalaklardan başka bir şey değiller.

Demet Akalın, Serdar Ortaç'ı dinleyen bir ülkenin başbakanının Recep Tayyip Erdoğan olmasına da şaşırmamak lazım. Baş-tarak, göt-yarak hesabı işte.

Kazandığınız her kuruş, ekmeğinize kan doğranarak geri döner umarım.

Bir insanı ekmeğinden eden kim olursa olsun yedi sülalesini sikeyim...

19 Temmuz 2012

Susuyoruz



Hava acayip sıcak, hem de her yerde. Dertlerini anlatamıyorlar, size "Susadım" diyemiyorlar.

O yüzden lütfen kapınızın önüne kediler, köpekler için su ve mama koyun. Ama mutlaka ve mutlaka su koyun lütfen. Balkonunuza, pencerenize kuşlar su koymayı da unutmayın.

Hadi, okuyan kim var, kim yok koyuverin, üşenmeyin.

18 Temmuz 2012

Komşuyu boşver, kendine bak sen



10 gün geçti günüydü bu görüntüyü aldığımda, üstünden epey vakit geçti yani. Hürriyet'in internet sitesinde gördüm, sonrasında bakmadım ama büyük ihtimalle AP ya da Reuters'ın geçtiği bir fotoğraf üstüne derlenmiş bir haberdi. Haberin içeriği Yunanistan'ın ekonomik durumuna ilişkindi.

"Komşumuzun son hali" deyip, şu görüntüyü paylaşırken, bu ülkenin sokaklarında olup biteni yok saymak, akla getirmemek biraz vicdansızlık oluyor sanki.

Çok fazla uzağa gitmeden İstanbul'da yüzlerce parkta yatan insanı görmeniz mümkün, semt pazarlarında insanların karanlık çöktüğünde tıpkı bu fotoğrafta olduğu gibi çoluk çocuk atılmış domatesleri, şeftalileri aldığını görmek mümkün.

Hakikaten beynim algılamıyor bunu. Bu ülkenin gazetecisi kendi ülkesinde yaşananlara bu kadar mı uzak diye sorguluyorumş, ister istemez. Çoğu şeyin kötü niyet olduğunu düşünüyorsun ama öyle değil. İşin içinde olan biri olarak söylüyorum, bazen o anki heyecanımızdan böylesi aptalca şeyler yapabiliyoruz. Yoksa bu haberi yapan adam da, götünle güleceğin bir paraya çalışıyor o sitede, gayet iyi biliyorum.

Bilmiyorum, ben hemen her gün şahit oluyorum böylesi görüntülere. Daha bu akşam pazardan geçerken, çöp karıştıran iki kişi gördüm. Bırak komşunun haline, az biraz sağına soluna bak.

Hayatı toz pembe göstermek için elinden geleni yapıyor basın. Esad'a akıl veren köşe yazarı var lan! "Ülkendeki vatandaşa nasıl zulüm yaparsın" diye.

Yazının küfürsüz olması için özen gösterdiğimden bunu yazan herife bir şey demiyorum ama birader, senin ülkende neler yaşandı ağzını açmadın. Bok yedirilen köylü mü dersin, işkenceden geçirilen aydın mı, sokak ortasında öldürülen öğretmen mi, bebeğini kaybeden genç üniversiteli mi? Şu -mi'lerden destan yazılır, efendilik yapıp burada keseceğim. Bunlara sesini çıkartma, Esad'a akıl ver. Bir süre sonra komik olmaya başlıyor, insan bu denli aşağılık olmamalı diye düşündürüyor.

Komşunun haline bakmayın birader, sen kendi haline bak. Uzağa gitmene de gerek yok, sadece İstanbul'u, Beyoğlu-Nişantaşı-Etiler-Ulus'tan ibaret sayma. Git Bağcılar'a, git Sultanbeyli'ye, dolay semt pazarlarını, gez akşam parklarında. Öyle masada rakı içip, geyik yapmaya benzemiyor hayatı anlamak, algılamak.

Eskiden işimi çok ama çok severdim ancak yavaş yavaş mesleğime olan saygımı kaybetmeye başladım. Ülke cayır cayır yanarken; Acun'un çorabını, Ali Ağaoğlu'nun oğlunun teknesini parçalatmasını, "çikolata yiyenin dalgası kalkıyor" gibi saçma sapan araştırmaların haber yapılması, kendime olan saygımı da azaltıyor.

Akşam akşam komşudan çıkıp, kendi iç sesimi de yansıtmış oldum. Bir aralar yazmıştım, kuruyemişçi dükkanım olsa diye. Çok daha mutlu olurdum, en azından kendime saygımı kaybetmezdim...

Diyet ve iade-i ziyaret



Fatih Terim, Mehmet Ağar'ı ziyaret edince diyet olur ismi. Üstüne söylenmedik kalmaz. "Zaten 96-00 arası Galatasaray'ın şampiyonluklarını nasıl aldığını biliyoruz"dan başlanır, ucu bucağı olmayan komplo teorilerine kadar uzanır.

Bunu söyledim diye, durumun kabul edilebilir olduğunu savunduğumu sanmasın gerizekâlılar. Mehmet Ağar denen heriften ölesiye tiksiniyorum. Galatasaray'ın etrafında dönüp dolaşmasından, posterlere girmesinden v.s nefret ediyorum.

Ama işte hayat böyle sürprizlerle dolu, bir bakıveriyorsun özgürlük abidesi, laikliğin kaleci, cumhuriyetin bekçisi Aziz Yıldırım yanına alıyor Nihat'ı, "şike yaptığı kanıtlansın, yolda görsem selam vermem" diyen Rıdvan denen saçlı canlıyı da katıyor kervana ve basıyor Aydın'a gidiyor.

Şu haberden, milyon teori üretirim. Aziz Yıldırım'ın silah kaçakçılığı yaptığını, bunu Mehmet Ağar'la yaptığını, emekli generallerin Fenerbahçe ile içli dışlı durumlarının bununla bağlantılı olduğunu, tabii buna bağlı olarak bir güç imparatorluğu kurmaya çalıştıklarını, Fenerbahçe başkanı olduğu için döneminde kazanılan kupaları Mehmet Ağar'ın payı olduğunu ve daha pek çok v.s. v.s.


Eeee bunun adı ne oluyor? 'İade-i ziyaret' Hay sizin beyin diye taşıdığınız uzuvlarınıza sokayım. Bu kadar götü başı oynayan, bu kadar şahsiyetsiz, kişiliksiz, yavşak bir güruh olamaz. İşine geldiğinde diyet, işine geldiğinde iade-i ziyaret.

İnsanların arkadaşlarını, dostlarını sizin, bizim seçebilmemiz mümkün değil. Benim çok sevdiğim bir adamı da siz gayet göt bulabilirsiniz ya da tam tersi ama işte hayatta oluyor böyle şeyler.

Aziz Yıldırım polisten dayak yiyen Fenerbahçe taraftarlarınla görüştü mü? Elbette hayır, herifin sikinde değil çünkü.

Sen o taşak beynini iadeydi, ziyaretti diye oyala, bir aptala bile yakışmayacak savunma mekanizmaları geliştirmeye çalış.

Türkiye'de taraftarlar ne yazık ki renk ayırt etmeksizin aptallık çizgisini aşar noktaya geliyor.

"Sen nasıl Galatasaray yöneticisine küfür edersin? O zaman başka takım tut" diyen adama rastladım. Sanki bunlar yönetici değil, 4 halife! Ederim lan, ederim. Ben küfür bilmezdim, Adnan Polat başkanlığında kendi kendime küfür icat ettim. Senin paşa gönlün istiyor diye takım mı değiştireceğim taşaktan firar etmiş yavşak.

Taraftar böyle biat kültürü içinde yoğrulduğu sürece Aziz Yıldırım'ı savunan da çıkar, Adnan Polat'ı mahkeme kapılarında alkışlayan da, koskoca bir kulübü sikerken Demirören'e sevgi gösterisinde bulunan da çıkar.

Bu kirli çarkın içinde herkes var, herkes eşit derecede suçlu. Siz halen sığır gibi son kale demeye devam edin. Kale rok yapıp duruyor, götü başı oynamaya erken başladı.

Neyse siz kıvırmaya devam edin, ziyaret diyerek. Bu kadar aptala tahammül etmek hakikaten zor. Kıvırın gençler kıvırın, biraz gerdan da kırın ama böyle olmuyor. Yapıştıracağım siz kıvırdıkça. Yapıştırrrrr.

Türk usulü eğitim







Hukuk devletinin olmazsa olmazıdır, çocukları böyle kuytuya çekip ellerine copla vurmak. Bu asker kimdir, nedir, necidir bilinmez. Bu yavşağa kim bu yetkiyi vermiştir o da bilinmez.

Yetki almadan bunu yapıyorsa ağzının ortasına sıçacaksın, hem de öyle böyle değil.

Varsa bir suçu çıkar çocuk mahkemesine alır cezasını ya da suçsuzdur serbest kalır.

Demokrasi hızla gelişiyor, ha gayret recme az kaldı.

17 Temmuz 2012

Koy bir kaset de neşemizi bulalım!



Hep laf sokuyor gibi yapıyorduk, direkt yazayım gitsin. Kendisi avukat gereğini yapar nasılsa.

Bu çılgını kim 'gazeteci' yapmış lan! İçten ANAP'lı, dıştan devrimci, soldan anarşist, sağdan muhafazakâr, üstten muhalif, alttan ne net olarak bilmemediğim bu panda sevimliliğindeki genç de gazeteci olduysa, bu mesleği yapan beynimi, klavye tuşuna basan ellerimi sikeyim.

'3 Temmuz'dan bu yana gelişen sürecin' (cümle alıntı o yüzden tırnak içinde kullandım) en muhteşem kişisi oldu bu genç irisi. Aziz Yıldırım'ın cezaevine girmesinden sonra yangından kaçan orman canlısı gibi sağa sola koşuşturmaya başladı.

Bunun söylemlere bakıyorsun, en baba sosyalistten daha sert, benim diyen anarşistten daha anarşik bir bünye sahibi gibi görünüyor. Ortaçağdan çıkıp, ismini sadece gazeteden okuduğu iki üniversiteli gençten çıkar. Bir gün bunun ANAP'tan aday olduğu ortaya çıktı. Ehh hayat böyle, götü sağlama alacaksın, dün yaptıkların, bugün söylediklerine ışık tutuverir böyle.

ANAP'ı yanlış anlamış bu çocuk. Biri ona desin ki, ANAP ülke tarihinin en köklü hırsızlıklarını yapmış partilerden biridir. Yavru pandanın bugünkü söylemleriyle, ANAP'ın hırsızlık uygulamaları, faşist çalışmaları bir değil.

Fakat ben listeye baktığımda bir ilginç, bir gariplik vardı. Lan oğlum, 18. sıra boşsa, seni niye 19. sıradan aday gösterdiler. Hayır, bu 18. şampiyonluğun elden alınmaması için gösterilen protest bir tavır mı yoksa Galatasaray'ın 18. şampiyonluğuna gösterilen tepki mi?

Ne bileyim, 2011 seçimlerinde bana ANAP'tan, "Hocam seni aday göstermeyi düşünüyoruz" deseler, "ANAP mı? İşte rüyalarımın partisi. Ruhumda can bulmuş anarşikliğimin tek adresi ANAP'tır. Üstelik Turgut Özal'ın siyah Mercedes içindeki 'Semra koy bir kaset de neşemizi bulalım' görüntüsüyle büyüdüm. Değil adaylık, elime kova ve kostik alıp, afişleri yapıştırır, partimizin bir neferi olmaya hazırım" derim.

Ya neyse, bu 'gazeteci' sıfatına takıldım. Büyüyünce Gürman Timurhan olmak için varımı yoğumu harcayacağım. Her parmakta ayrı bir marifet var. Bak arada, derede gazeteci de olmuş. Hoş, Ercan Saatçi'den gazeteci olursa Gürman'dan neden olmasın. Nasılsa gazetecilik, bir köşeye kurulup, aklının estiğini yazmak. Aklına esmezse, estirirler de, sana "Şunu yazacaksın" diyen bulunur.

Şaka gibi lan! Üç tane yazı yazan adam gazeteci oluyor. Bizim Necdet Abi de, 30 senedir bu işi yapıyor ama kendisine gazeteci diyemiyor.

Bu ülkede bir bok olmayan gazeteci oluyor. Çok örneği var, say say bitmez. Seni anarşik bünyeli seni. Ulan sevimli de yeminle. Al kucağına oturt, mıncır sağını solunu.

Koy bir kaset de neşemizi bulalım keraneci...

Unutmadan, bir sonraki seçimde 3. bölgeden aday ol, oyum ANAP'a.

Bacak bacak üstünde mi, bacak omuzda mı?


Cicim yılları bitti, bunların ne bok olduğu ortaya çıktı, enseye tokat, göte parmak oldukları ülkeler birer birer Türkiye'ye postasını atıyor. Son olarak Irak hava sahasını Türk uçaklarına kapattı. Erbil-İstanbul ve Erbil-Antalya seferlerini yapan THY uçakları Erbil'de mahsur kaldı.

Irak Başbakanı Maliki, parmağını sallaya sallaya, "Hava sahamızın ihlali karşısında suskun kalamayız" diyor. Gerçi bizim dış politika parmak sallamaya alışkın. Hillary Clinton, Dışişleri Bakanı Davutoğlu'na parmak sallayıp, "Gel oğlum" diyor, bizimkisi hoppala diye yanında bitiyor. O yüzden parmak sorun değil.

Bu "One Minute" olayından sonra Türkiye'de bir efsane yaratıldı. Recep Tayyip Erdoğan'dan, önce Fatih Sultan Mehmet yarattılar, ardından yarı peygamber sıfatını uygun gördüler. Halkın paralarıyla el değiştirilen ve iktidar yalamalığı yapan basın, Ecevit fotoğraflarını servisleyip, "Nereden, nereye" diye başlıklar attı.

Bizimki gaza gelmeyi çok seviyor. Havaalanında 300-500 dangalak karşılayıp, basındaki göt yalayıcı kalemler üç-beş övgüde bulununca, kendini Kanuni zannetmeye başladı.

Başından beri söylüyorum 'One Minute' hadisesi şahane bir kurgudan ibarettir. Herkesin ağzının suyunu akıtmak için fantastik bir kurguydu, istediklerine de ulaştılar.

'Komşularla sıfır sorun' diye bir olguyu ortaya attılar. Geldiğimiz noktaya bakıyoruz, Türkiye'ye bölgede tokat atmayan kimse kalmadı.

İnsanlar gemide ölüyor; (gönderen de bunlardır) bizimkisi esip gürlüyor, basın yalan haberlerle insanları kandırıyor ama sonuç yok.

Uçağın düşürülüyor; bizimkisi yine esip gürlüyor. Konuştuklarını duysan, Suriye'ye girecek zannedersin ama hiçbir şey yapamıyor.

Irak hava sahasını kapatıyor, uçakların mahsur kalıyor, yapabileceğin hiçbir şey yok.

Bizim oğlan istediği kadar atsın, karşıya geçip attığını tutsun, ABD'nin 51. eyaleti konumundaki bir ülke, dış politikada emir almadan adım atamaz. Oradan ne zaman Hillary parmağını sallar, Osmanlı hayranı Taşkentli çılgın Davutoğlu gider, onu da çakma Kanuni takip eder.

Obama karşısındaki bacak bacak üstüne atma pozuna basın ve halk bayılıyor. Ama farkında bile değiller, o bacaklar omuzda, derin derin çakıyorlar Türkiye'ye.

Türkiye'nin sınır komşusu olan herkes bir enseye, bir surata patlatıyor. Herifler aptal değil, her şeyi biliyorlar ve her şeyi görüyorlar, aptal olan bunlara oy veren insanlar.

Köpek olmak kötü bir şey değildir ama insanın köpekleşmesi ve ülkenin köpekleşmesinden daha aşağılık bir şey olamaz.

Not: Bak bu pozun da hastasıyımdır. Olmayan İngilizce ile ne konuştuklarına hep merak etmişimdir. Gerçi Obama gerekirse Erdoğan'la konuşmak için Türkçe bile öğrenmiştir, o derece önemli kendisi. Tabii nereden bulacak, bu kadar biat eden adamı. Ne söylenirse yerine getiriyor. Elemana ülke sattırıyorlar, o yüzden öğrenmiş olsa şaşırmam.