14 Temmuz 2014

Bu kafayla gidilecek askerde, neyin alınacağı bellidir


Dünya Kupası’nda yegâne gururu (!) Cüneyt Çakır olan bir ülkenin spor kamuoyu “Türkiye neden Dünya Kupası’nda yok?” diye dövünüyor. Hatta, “Pek çok takımdan daha iyiyiz, orada biz olmalıydık” yorumları yapılıyor. Peki gerçekten Türkiye orada olmalı mıydı? Tabii ki hayır çünkü Dünya Kupası’nda maçları izlediğimizde Türkiye gibi sistemsiz, plansız, programsız takımların olmadığını gördük.

Bugün Fenerbahçe ve Milli Takım kalecisi Volkan Demirel’e, Almanya’nın Dünya Kupası şampiyonluğu soruluyor. Volkan yanıtlıyor; “Dünya Kupası'nı fazla izlemedim. Biraz futboldan uzak kalmak, futbolu özlemek istedim. Sadece yarı final ve final maçlarını izledim. Kuyt'ın kazanmasını çok isterdim Hollanda adına veya Portekiz'deki, Nijerya'daki arkadaşlarımızın bir şeyler yapmasını isterdim. Nasip Almanya'nınmış. Orada da Mesut Özil var. Ona tebriklerimizi iletiyoruz. Türk bayrağının o turnuvalarda dalgalanması gerekiyor. Bu sene olmadı ama gelecek turnuvalarda bu gerçekleşecektir."

Açıklamanın neresini okusan, orası dökülmeye başlıyor. Futbola bakışın ülkede ne denli sığ ve cehalet koktuğunu görüyoruz.

Ülkenin en önemli takımlarından birinde oynayan ve aynı zamanda milli takımın kalesini koruyan bir adam, 64 maçtan sadece 3’ünü seyrediyor. Yani dünyada futbola dair ne oluyor, ne bitiyor, onu ilgilendirmiyor. Tabii bahanesi hazır, ‘futbolu özlemek istedim.’

Dünya Kupası’nı Kuyt’un kazanmasını istiyor. Hollanda’nın değil tabii Kuyt’ın kazanmasını istiyor. Neden? Eş-dost-akrabadan biri alsın, kupa yabancıya gitmesin diye! Kuyt kazanınca, biz de kazanmış olacağız, o hesap.

Sonra en harika bölüm geliyor, “Nasip Almanya’nın!” Kupa dediğin kader, kısmet işidir zaten. Sıkı çalışmanın, disiplinin, altyapının, teknik ve taktiğin, sahadaki takım oyununun, bireysel performansın, antrenmanın vs vs hiçbiri Dünya Kupası’nı kazanmak için şart değil. Kupayı kazanmak için kısmet yeterli!
Bu ülkede futbolun neden gelişmediğini, gelişemediğini, başarıların gündelik olduğunu görmek istiyorsanız, Volkan Demirel’in açıklamalarına bakmak yeterli. Kuvvetle ihtimal 4 yıl sonra Türkiye’de sıfat olarak kendilerine ‘yazar’ı edinmişler, o gün “Ah biz burada olmalıydık” diye dövünecekler. Tek bir analize gerek olmadan, salt ah-vah’larla geçireceğiz.

Ülkenin başbakanı, bağıra bağıra gelen maden facialarını “Ölüm madencinin fıtratında var” diye her olayı böylesine basite indirgeyince, ülkenin milli takım kalecisinin de, “Nasip Almanya’nınmış”tan fazlasını beklememek gerekir. Çünkü bu ülkede uzun süreden bu yana, olumsuz her şey kaderin, kısmetin işi. Hata yok, eksik yok, ihmal yok! ‘Kader var, kaderrrr’ (Bu bölümü o yavşak gibi okursanız, daha eğlenceli oluyor. Ben denedim eğlendim)

“Kupayı Kuyt’ın kazanmasını isterdim”
bölümü de ayrı felaket. Bunu sadece Volkan’ın böyle değerlendirdiğini düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz.

Misal, Milli Takım U-19 takımının başında kim var, bakarsanız ne demek istediğim daha iyi anlaşılır. Vedat İnceefe., hangi yetenek, hangi birikimle ve neden o görevde? Sorunun yanıtını herkes gayet iyi biliyor. Yancılıktan mütevellit, Ünal Aysal’a güzel salladığı için.

Fatih Terim, bu ülkede kaç yıldır teknik direktörlük yapıyor? 1997 yılında Ankaragücü’yle başlayıp, bugün Türkiye Futbol Direktörü. Aradan geçen 17 yılda, Fatih Terim’in hangi yardımcısı, bir yerlerde başarılı oldu? Hiçbiri. Peki neden? Onun nedeni, Volkan Demirel’in “Kupayı Kuyt’ın kazanmasını istedim” yanıtında gizli.

Çünkü U-19’lara, U-17’lere, U-20’lere teknik direktör seçilirken, temel koşul en iyi şekilde biat edecek olması ve “İki Galatasaray’dan aldık, iki de Fenerbahçe ile Beşiktaş’tan alalım, yanına da Trabzonlu ekleyelim” şeklinde, yemeğe tuz, biber serpmek gibi oluyor.

Bu adamların kariyerleri nelerdir, hangi akademilerden mezundur, oyuncularla iletişimi nasıldır, teknik taktik bilgisi var mıdır, bunlar önemsiz.

Koskoca bir Dünya Kupası’ndan alınabilecek ders, ‘nasip’se, Türkiye daha çok uzun zaman, altyapı eğitimini yurtdışından almış oyunculara bel bağlayıp, her turnuva sonrası ağlayıp, sızlamaya; başarı diye günlük galibiyetlerle yetinmeye devam eder.


Bu kafayla gidilecek askerde, tezkere niyetine neyin alınacağı bellidir. Bakalım kader yüzümüze gülerse belki 2016 ve 2018’e gideriz. Kaderimizde yoksa, ‘nasip değilmiş’ der, geçeriz.

11 Temmuz 2014

'Siktir git' derim, kimse kusura bakmasın


Hayatta pek çok kez, hiç istemediğimiz şeylerle karşılaşıyoruz. Hazırlıksız yakalandığımız, beklemediğimiz, nice olay, hayatımızın yönünü değiştiriyor. Bunların bazıları bizden kaynaklanıyor, bazılarıysa tamamen inisiyatifimizden bağımsız gelişiyor.

Bugün Başbakan Erdoğan’ın, Vizyon toplantısı yapıldı. Bu toplantıdaki bir fotoğraf karesi, başkalarını bilmiyorum ve umursamıyorum ama benim içimi acıttı.

Galatasaray Başkanı Ünal Aysal’ın, TFF Başkanı Yıldırım Demirören‘le yan yana oturup, çekilen telefona verdikleri samimi görüntü, iktidar muhalifi bir Galatasaraylı olarak canımı fazlasıyla sıktı. Haa bu arada not düşülsün, Ünal Aysal Selahattin Demirtaş ya da Ekmeleddin İhsanoğlu’nun toplantısına gitseydi inanın ya da inanmayın keyfimi kaçırırdı.

Fazlasıyla savunan çıkacaktır bu görüntüyü ve o toplantıya katılımı. Kimisi ‘davete icabet etmek gerekir’ diyecektir, kimisi ‘Galatasaray’ın lehine olacağı için gitmesi iyidir’ diyecektir, kimi de başka sebepler bulacaktır.

O toplantıda kürsüde konuşan kişi, 12 yıllık icraatlerinde söz etti ve talip olduğu görevle hiç ilgisi olmadığı halde ve cumhurbaşkanı seçilse de varolan kanunlarla bireysel olarak yapamayacağı şeyleri anlattı. Bir buçuk saat süren toplantının tamamını izlediğimde, puzzle’ın parçalarının eksik olduğunu düşündüm.

Neden eksik?

Çünkü Metin Lokumcu’nun öldürülmesi yoktu.
Çünkü 19 yaşında karnındaki bebeğini kaybeden, ‘kadın mı kız mı belli olmayan’ genç kız yoktu.
Çünkü Roboski’de üzerlerine bomba yağdırılan 32 kişinin ölümü yoktu.
Çünkü Reyhanlı’da öldürülen 52 kişi yoktu.
Çünkü Soma’da ölüme itilen 302 madenci yoktu.
Çünkü Mehmet Ayvalıtaş, Abdullah Cömert, Ethem Sarısülük, Ali İsmail Korkmaz, Medeni Yıldırım, Ahmet Atakan, Berkin Elvan yoktu.
Çünkü milyarlarca dolarlık yolsuzluklar yoktu.
Çünkü gemiler, gemicikler yoktu.
Çünkü satılan TEKEL’ler, Tüpraş’lar yoktu.
Çünkü milletin amına koyup, zengin edilen  yandaşlar yoktu.
Çünkü satılan topraklar, barajlar yoktu.
Çünkü doğa katliamları, katliama karşı koyan köylülerin dövülmesi yoktu.
Çünkü her sokağa çıkıldığında, halka böcek muamelesi yapan destan yazan polisler yoktu.

Buraya en az 200 tane daha ‘çünkü’yle başlayan ve sürüp giden cümle daha yazabilirdim ama ne yorgunluktan ağrıyan parmaklarımı daha fazla yormak istemiyorum, ne de ruhumu daha fazla sıkmak istiyorum.

Herkesin kendi Galatasaray’ı var. Kimi Fatih Terim’i çok seviyor, kimisi nefret ediyor. Kimisi için Hakan Şükür 'kral', kimisi için 'kral değil', kimi Arda Turan’a 'aslan' diyor, kimisi 'rezil'. Bunların hiçbirini eleştirmiyorum, herkes istediğini düşünmekte ve Galatasaray’ı kafasında istediği gibi kurgulamakta serbest. Ben öyle yapıyorum çünkü. Sevdiğim sarı-kırmızıyı kendimde şekillendiriyorum, kendime göre anlamlar katıyorum.

Ünal Aysal’ın orada, Yıldırım Demirören’le yan yana oturup, sırıtması benim açımdan affedilecek bir durum değil. Bunca ‘çünkü’den sonra affedebilmem mümkün değil. Haa, Ünal Aysal’ın da çok sikinde tabii bu durum.

Oraya her için gitmiş olursa olsun, Ünal Aysal, bendeki kredisini bitirmiştir. İsterse onun başkanlığında Galatasaray Şampiyonlar Ligi’ni alıp, Kıtalararası Kupa’yı kazansın zerre umrumda değil, olmayacak da.
Aynı nedenlerden ötürü Fatih Terim’i sevmiyorum. Yoksa ‘6 kupa kazandı, nasıl eleştirirsin ulan yavşak’ türünden cümleler yazıp ‘İmparatorrrr’ diye yeri göğü inletmesini de bilirdim. Ama muktedirden yana olanlardan, hayatımın hiçbir zamanında hazzetmedim. Daha önce de söyledim, öğrendiğim bir şey değil bu, tamamen güdüsel bir durum. Öyle hissettim hep. Terim hadisesi başka zamana kalsın, nasılsa bir gün onu da dökülürüm.

Ünal Aysal için ‘Galatasaray Başkanı olarak, menfaatlerini korumak için oradadır’ gibi bir savunma yapmasın bana kimse.

Galatasaray’ın menfaatleri öldürülen gençlerden önemli değil, bende. İkisini sen istersen yan yana getirme, ben getiriyorum.

Eline, eteğine yapıştığın adamlardan tekme yediğin gün, bu toplantıya katıldığın için bundan sonra ne söylesen, ne yapsan suya yazı yazmaktan başka anlam ifade etmiyor.
Böyle büyük topluluğa bir biçimde ait olduğun zaman, içinden çıkılmaz hallerle karşı karşıya kalıyorsun. Bugün benim yaşadığım buydu, başkanlığı süresince yaşayacağım da budur, bundan sonra her ne yaparsan yap.


‘Tarafı olmadığımız siyasi tartışmalar içine çekilmeye çalışıyoruz’ deyip, bu toplantıya katıldığın zaman da, ‘siktir git Ünal Aysal’ derim, kimse de kusura bakmasın.

2 Haziran 2014

1954 Dünya Kupası kadrosundan unutulmuş bir kahraman: Coşkun Taş


Türk futbolunda adını bilmediğimiz, geçmişleri, kariyerleri hakkında bilgi sahibi olmadığımız pek çok kahraman var. Her kaybolan nesil sonrası, bu kahramanları anımsamakta daha fazla zorlanıyoruz.

Brezilya’da düzenlenecek 2014 Dünya Kupası’na sayılı günler kala, Türkiye futbolundaki kahramanlardan birini hatırlatmak istedim.

Türkiye’nin ilk Dünya Kupası macerasında kadroda bulunan Coşkun Taş’la söyleştik. Ağzından çıkan her cümlede şaşkınlığım biraz daha arttı. İtiraf etmem gerekir; böylesi bir kariyeri bilmediğim için de kendimden utandım. Almanya’da üst düzey futbol oynayan ilk isimlerden biri Coşkun Taş. Süleyman Seba’nın takım arkadaşı, 1954 Dünya Kupası kadrosunda bulunan en genç oyuncu, Köln Spor Akademisi’nden mezun olan ilk Türk.

Söyleşinin satır aralarında pek çok ilginç şey bulacaksınız. Örneğin; Almanya’da yetişen Türk asıllı futbolcular için söylediği “Türkiye Futbol Federasyonu beleşe konmaya çalışıyor” cümlesi ya da Almanya’ya Halit Kıvanç’ın yolladığı bir mektupla transferi.

Şimdilerde emekliliğin keyfini çıkartan Coşkun Taş’ın sevinçleri, kırgınlıkları ve hatıraları…

Futbol kariyeriniz nasıl başladı?

Aydın Lisesi’nde okurken boş sahalarda futbol oynuyordum. Aydınspor idarecileri bana geldiler, bir talebe lisansı çıkardılar. Böylece 1947 yılında sol açık olarak futbol kariyerim başladı. O yıllarda genç takımlar yoktu. 15 yaşında hem okul takımında ve hem de Aydın liglerinde oynamaya başladım.

1951’de Aydınspor Bursa’daki Amatör Türkiye Şampiyonası’na gitmişti. Sadri Ulusoğlu (MeşhurArap Sadri) beni beğenmiş. O dönem liseyi bitirmiştim ve İstanbul’da üniversite tahsilini yapabilmek için bana para imkânı sağlayabilecek bir kulüp arıyordum.

Beşiktaş’ta sağ bek oynayan Aydınlı Kemal Ağabey ile beraber İstanbul’a gittik. 1951 yılının Ağustos ayında aylık 275 lirayla antrenmanlara başladım. Tabii ilk geldiğim günlerde yedektim. Sol açığımız sakatlanınca, onun yerine geçtim ve İstanbul liglerinde futbol kariyerim başladı.

17 yaşında Aydın’dan İstanbul’a geldikten sonra Beşiktaş yılları nasıl geçti?

CT: Akaretler’deki Beşiktaş Kulübü’nde bana bir oda verdiler. Ağabeyim Metin Taş’la (sonradan senatör oldu) beraber geceleri orada kalıyorduk. Ağabeyim eczacılık okuyordu. Ali İhsan Karayiğit’e de bir oda vermişlerdi. 1952 yılında aynı zamanda Yüksek Ticaret’te okumaya başladım.

1952 yazında Yunanistan Milli Takımı ile özel maç yapılacaktı. Sahaya, kalede Galatasaray’da oynayan Turgay Şeren hariç tamamı Beşiktaşlılardan oluşan bir takım çıktı. 25. dakikada lif kopması nedeniyle sahayı terketmek mecburiyetinde kaldım.İlk milli maçıma böyle çıktım. O zamanlar oyuncu değiştirmek yoktu o zaman. Takımı 10 kişi bıraktım. Ama Türkiye Futbol Federasyonu bu maçı kayıt etmemiş. İnternet kayıtlarında yok.

1953  yılında ilk kez U-18 Avrupa Kupası’na katılacaktık. Antrenör Cihat Arman geldi ve “Coşkun sen 19 yaşındasın, benim takım kaptanımsın. Yaşını 18 yap” dedi. Ben de, Aydın’a gidip, dava açarak 1935 doğumlu oldum. Belçika’da 16 takım arasında 3. olduk.

Peki Dünya Kupası hikâyesine gelelim. Dünya Kupası’na giden Türkiye’nin kadrosundaki en genç oyuncuydunuz. Ülkede neler yaşandı, gitmeniz belli olduğunda? Dünya Kupası’ndaki ilk maç, yani 4-1 yenildiğimiz Batı Almanya karşılaşmasını biraz anlatabilir misiniz?

1954 Dünya Kupası elemelerinde ilk maçta İspanya’ya 4-1 yenilmiştik. Ben takımda yoktum. İstanbul’da 1-0 kazandığımız maçta oynadım ve 1-0 galip geldik. Üçüncü maç için 17 Mart 1954 yılında Roma’ya uçtuk. Maç 2-2 bitti. O dönem penaltı atışları yoktu ve kura çekildi. Kurayı biz kazandık ve İsviçreye gitmeye hak kazandık.

Antrenörümüz İtalyan Sandro Puppo bizi Yıldız Sarayı’nda köşkte kampa soktu. Köşk bomboştu, yataklar yorganlar yastıklar getirdiler. Bol bol yastık kavgası yaptığımızı hatırlıyorum. Tabii futbol camiası Dünya Kupası’na girmemizden çok memnundu.


Dünya Kupası’nın yapılacağı İsviçre’ye uçtuk. Lozan’da Leman Gölü kenarında bir otele yerleştik. İlk maçta Almanya’ya 4-1 yenildik. Daha sonra Kore’yi 7-0 yendik. Her iki maçta da forma giymedim. Son oynadığımız Almanya maçında oynadım. Zürih’te 7-2 yenildik ve Türkiye’ye geri döndük.

Birlikte oynadığınız unutamadığınız isimler kimler?

Beşiktaş’ta Sevgili Süleyman Ağabey (Süleyman Seba) ve Çengel Hüseyin’le (Hüseyin Saygun) 2 yıl beraber oynadık. Süleyman Ağabey’in başkanlığı sırasında sık sık telefonlaşırdık. O devrin bütün oyuncu arkadaşlarımı Fenerli ve Galatasaraylılar da dahil saygı ve sevgiyle anıyorum. Vefat edenlere de Allah rahmet eylesin diyorum.

Almanya’ya karşı oynadığımız maçta rakibim olan Hans Schaefer 1959 yılında FC Köln’de takım kaptanı ve arkadaşım oldu.

Yüksek okul bittikten sonra yedek subaylığım İstanbul Rami’de geçti. Askeri Milli takımla Hollanda’da Lüksemburg’da, Paris’te karşılaşmalara çıktık. Galatasaray’da forma giyen Metin Oktay’la Askeri Milli Takım’da birlikte oynadık.

Almanya’da futbol oynamaya nasıl karar verdiniz?

Mali Müfettiş olmak istiyordum. Bir yabancı lisan öğrenme mecburiyeti vardı. Futbolu vasıta yaparak, Almanya’da kulüp aramaya başladım. Halit Kıvanç Ağabey bana bu konuda yardımcı oldu.

Halit Abi o dönem, Alman Kicker spor dergisinin Türkiye temsilcisiydi. FC Köln takımı sol açık arıyormuş. Halit Abi’nin FC Köln Başkanı Franz Kremer'e yazdığı mektupla, Almanya’ya transfer oldum. Vapurla Venedik’e, oradanda trenle Köln’e geldim. Almanya’da o zamanlar profesyonellik yoktu. Kontratlı oyuncu olarak 400 Mark karşılığında oynamaya başladım. Diğer taraftan da bir şirkette çalışıyordum. 1959-1962 yılları arasında FC Köln’de oynadım. FC Köln’le 1960 senesinde Almanya ikincisi olduk.

Almanya’da forma giymeye başladıktan sonra Türkiye ile ne gibi farklılıklar dikkatinizi çekti?

Almanya’daki futbol çok kondisyon isteyen bir oyundu. Ayakta toptutmak yok, hep tek pas. Alışıncaya kadar iflahım kesildi. Çok seri olduğum ve iyi çalım attığım için başarılı oluyordum. Takımımızda 7  milli oyuncu vardı. Çok esaslı bir takımdık.

Futbol kariyerinizin en unutulmaz anı neydi?

Maalesef Almanya’da geçti. Almanya Şampiyonası eleme maçlarında 6 maçta oynadım ve 3 de gol attım. Oldukça formdaydım. Final maçında beni yabancı diye oynatmadılar. Bunu bana Doğu Alman antrenörümüz söyledi. O zaman oyuncu değiştirme kuralı da yoktu. Bu olaydan sonra futboldan tamamen soğudum ve 27 yaşında antrenör olmaya karar verdim.

Yanılıyorsam beni düzeltin, Köln Spor Akademisi’nde teknik direktörlük diploması alan ilk Türk sizsiniz. Nasıl bir eğitim sürecinden geçip, bu diplomayı aldınız?

Köln Yüksek Spor okulunda 8 ay tahsil gördüm. Futbol hocamız Hennes Weissweiler isminde meşhur bir Alman’dı. Almanya’da Bundesliga Lisansı alan ilk hocayım.

Çok zor bir okuldur. Futbol yanında vucut yapısı, konuşma, öğretme, masaj,  kondisyon artırma gibi dersler verilir. En az 30 sayfalık bir kitap yazmak mecburiyeti vardı. Beni, Almanya’nın unutulmaz teknik adamlarından  Helmut Schön imtihan etti. Türkiye’den konuştuk. İyi dereceyle mezun oldum. Benden sonra Hamburg’da oynayan Özcan Arkoç, Yılmaz Yücetürk, Yılmaz Vural ve ismini unuttuğum bir arkadaş da diplomalarını aldılar.

Peki sonra ne yaptınız?

Alman bir hanımda evlendim. Temelli Almanya’da kalmaya karar verdim. Ford Fabrikaları Satış şubesine girdim. Hobi olarak fabrikanın futbol hocalığını aldım. Sonra bilgisayar kurslarına giderek sistem analisti oldum. 300’e yakın küçük büyük programlar yazdım. 31 yıl çalıştıktan sonra emekli oldum.

Almanya’da Futbol Federasyonu’nda çeşitli görevlerde bulundunuz. Size Türkiye’den gelip ulaşanlar oldu mu? Olduysa, size ne gibi taleplerle geldiler?

Köln’de futbol camiası beni iyi tanır. Mahalli Futbol Federasyonu Başkanı beni yabancı takımlar temsilcisi yaptı. Disiplin kurulu üyeliği ve 20 yıl ikinci başkanlık yaptım. Disiplin Kurulu tüzüklerini Türkçe’ye çevirdim, bastırdım ve bütün Westfalen eyaletine dağıttım.

Hatırlarım, Yılmaz Vural Köln’de bir Türk takımının teknik direktörlüğünü yaparken, bana kitaptan çok şey öğrendiğini söylemişti. Disiplin Kurulu mahkemelerinde görev aldım. Hakem dövmeleriyle uğraştık.

O devirde federasyonlarda her kayıt kalem kâğıtla yapılırdı. Başladım program yazmaya. Access’le (database sistem) bir federasyonun yaptığı bütün işlemleri bilgisayara geçirdim.

Hakem tayinleri, yazışmalar, yalnız Köln’de oynanan haftalık 800 maçın sonuçları ve fiksürler. Sonradan bu yazılımları Bölge federasyonu da üstlendi. 16 yan federasyon ve 1056 kulüp bu yazılımları kullandı. 1995-2005 arası işlemde kaldı. Sonra DFB (Alman Futbol Federasyonu) online sisteme geçerek, bütün Almanyayı kapsayan bir çalışma başlattı.

1971 yılında Köln ve 1991’de Gelsenkirchen’de tercümanlık yaptım. Orada Sayın Şenes Erzik’le tanıştım. 2003 yılında Almanya Futbol Federasyonu, Türkiye ile Almanya arasında oynanan U-21 maçında temsilcilik görevi verdi. Leverkusen’de oynanan maçta yenildik. Bir Türk yedek oyuncu soyunma odasına giderken bir Alman oyuncuya yumruk attı. Hem de hakemin gözünün önünde. Vahşiliğimizi burada da gösterdik.

Bütün bu çalışmalarımdan ve Türklerin spor entegrasyonuna çabalarımdan dolayı Almanya’dan Yüksek Hizmet Madalyası aldım. Bu çok az yabancıya verildiği için çok sevindim.

Almanya’da yetişen Türk futbolcuların, milli takım seçimleri konusunda fikirleriniz neler? Kişisel bir karar da olsa, sizce Türk Milli Takımı’nı mı, Almanya Milli Takımı’nı mı tercih etmeliler?

Futbolcu kapasitesi yüksek oyuncu oldukları için için (Mesut Özil, İlkay Gündoğan, Nuri Şahin v.s.) Alman Milli Takımı’nı tercih etmelerini isterim. Çünkü Onlar Almanya’da doğdular, eğitimlerini ve terbiyelerini oradan aldılar. Çok küçük yaşlardan itibaren, Almanya Futbol Federasyonu’nun kamplarında yetiştirildiler.

Türkiye Futbol Federasyonu beleşe konmaya çalışıyor. Yetiştirme planlarının bir kopyaları elimde. Almanya Futbol Federasyonu her sene genç takımlar için 2 milyon Euro para harcıyor.

Peki sizce, Türkiye Futbol Federasyonu’nun, Almanya’da forma giyen Türk futbolcuları milli takıma kazandırma çalışmaları yeterli mi?

Türkiye Futbol Federasyonu kendi planlarını, kendisi yapsın.Almanya’da hazır yetişmiş gençler yerine, Türkiye’deki gençleri yetiştirsin. Öncelikle bir sürü içi geçmiş yabancı futbolcu alımından vazgeçsinler. Türkiye’de o kadar aç insan varken, yazıktır o vergisiz verilen milyonlarca Eurolar.

Brezilya’da düzenlenecek Dünya Kupası’nda kupasında favoriniz var mı?

Brezilya.

Günümüz futboluyla, oynadığınız dönemleri karşılaştırdığınızda; dikkat çekici, belirgin farklar nedir?

Futbol günümüzde çok serileşti, sistemler değişti. Futbolcuların teknik yetenekleri arttı ama öyle iki çalım atıp da pas verme devri geçti. Mesela Lefter’i hatırlıyorum. Her çalımında tribünler ayağa kalkardı. Oyuncuların taktik anlayışları çok ilerledi.

Yıllarını futbola adamış biri olarak Türkiye’deki futbol ortamı hakkında ne söyleyebilirsiniz?

Futbolu çok seven bir milletiz. Futbolu bir savaş olarak gördükçe; istenmeyen, sporla hiç alakası olmayan hadiseler ortaya çıkıyor. Senelerce Fairness komisyonlarında yer aldım. Radikal düşünceli insanları statlara alınmaması gerekir.


Son sözleriniz…

Şu anda Kuşadası’nda tatilimi geçiriyorum. 80 yaşına gelmiş, yaşantısının büyük çoğunluğunu Almanya’da geçirmiş bir Türk/Almanım. Aydınspor, Beşiktaş ve FC Köln’ü halen destekliyorum.

1954 Dünya Kupası’na katılan ve hayatta olan Milli Takım arkadaşlarımdan bir rica olacak. Almanya'dan, Polonya’dan çok sayıda imza isteği geliyor ama adreslerini bulamıyorum. Onlara ulaşmak isteyen insanlar var. 

Not: İlk fotoğrafta ayakta soldan üçüncü sırada. İkinci fotoğrafta ise ayakta soldan ilk sırada

30 Nisan 2014

İşkenceyi bizden biri yaptıysa sorun yok (!)


HDP Beşiktaş eşbaşkan adaylarından Ahmet Saymadi ve 7 SYKP'li hakkında inanılmaz bir iddia var. İddiayı şu linkten okuyabilirsiniz.

Olayı kısaca özetlemek gerekirse; Berkin Elvan İşgal Evi'nde, kimsesiz iki Kürt çocuğu kalıyor. Hatta çocuklardan biri Terörle Mücadele'den cezaevinde kalmış. Her ikisi de 18 yaşın altında. Neyse, bu iki eleman, İşgal Evi'ne gelen bazı kişilerin eşyalarını ve bir miktar da paralarını çalıyor. Bu iki çocuk, 7 kişi tarafından işkenceye tabi tutuluyor. İşkencenin boyutları öylesine ki, bırakıldıkları Abbasağa Parkı'nda ölüp ölmedikleri kontrol ediliyor. İddia o ki; işkenceciler arasında Ahmet Saymadi de bulunuyor.

Ahmet Saymadi kimdir, nedir, necidir zerre umursamıyorum. Bianet'te 'özgürlük, demokrasi' soslu yazılarını isteyen okur. Süslü kelimelerle bezenmiş, özgürlük savaşçısı nidaları atan, bir adamın (adam diyorum, tamamen sözün gelişi), yaptıkları her ne olursa olsun iki çocuğa işkence yapması kabul edilemez bir durum.

'Hasan Ferit'e dokunamazsınız', 'Kimsesizler ülkesi', 'Öğrencilere özgürlük' vs vs diye yazılar yazan bir adamın, eleştirdiği yönetimlerin uyguladığı en adi, en pespaye, en şerefsiz yöntemlerden biri olan işkenceye başvurması, en söylenebilir durumla, onursuzluk, şerefsizlik, haysiyetsizlik örneğidir.

Şimdi özeleştiri yazıyormuş! Evet yanlış okumadınız, özeleştiri yazıyormuş. Muhtemelen, uyguladığı işkenceye karşı bol bol 'ama'lı kelimelerle örülü bir özeleştiri olacaktır. Kenan Evren de, 12 Eylül'de onbirlerce insana yapılan işkence için "Vaktiyle herkes işkence yapıyordu" diyerek, özeleştirisini vermişti nasılsa!

Asıl sorun şu; bu çocuklara yapılan işkence, kendileri gibi düşünmeyen biri tarafından yapılsa, lanetleyecek binlerce insanın "Lütfen ama bir dinleyelim" diye, şimdiden kendilerine bir savunma duvarı çekme gayreti. İşkenceyi lanetlemesi gerekenler de. kendisini eleştirenlere 'linç' sıfatını yapıştırıyorlar.

İnanılmaz tehlikeli bir durum bu, yani işkencenin kimin tarafından yapıldığında; olumlanabilir, geçiştirilebilir ya da beklenebilir olduğu. Bununla birlikte, özellikle sosyal medyada, bazı kişilerin ve bazı fikirlerin asla ama asla eleştirilemez olması da var.

İkinci hadise, uzun zamandan bu yana, kafamı kurcalayan bir mesele. Çünkü birileri, kendileri için çelik yelek giyip, kuşandıkları zırhları üstlerinden hiç çıkmıyor. Onlar eleştirilemez, onların ve onlar gibi düşünenlerin hiçbir fikrine karşı gelemezsiniz. Karşı gelirseniz, son yılların en moda deyimiyle 'ulusalcı' diye yaftalanıyorsunuz. İşin boku öylesine çıktı ki, sosyalist insanlara bile pat diye bu yafta yapıştırılıyor. Sağolsun, iktidar ve onun medyasının nimetlerinden, özgürlük savaşçıları da faydalanıyor (!)

İşkence kim tarafından ve ne için yapılırsa yapılsın, kabul edilemez. Bunu, herkese solculuk, onur, erdem, ahlak satan birinin yapması ise tam Aziz Nesin'lik vaka.

İşkenceyi hoş göreceksek, kabulleneceksek, kimin yaptığına göre farklı tepkiler vereceksek, bırakın hayata sol pencereden bakmayı, önce insanlığımızı sorgulamamız lazım.

Özgürlüğe, insan haklarına dair onbinlerce vuruşluk yazılar döktürdükten sonra iki çocuğa işkence yapan birini mazur görüyorsak, o halde tüm faşist cuntaların yaptığı işkencelere de bir kılıf bulabiliriz.

Hayatta bazı olaylarda, karşı durulacak birtakım noktalarda, ya siyah vardır ya beyaz, gri olmaz. İşkence de bunlardan biridir ve grisi olmaz. Topyekûn lanetleyip, karşı çıkamazsak, meşruiyet kazanmasına da zemin hazırlarız.

Ama kimse merak etmesin, 3-5 aya unuturuz hepsini, nasılsa kendisine kol kanat gerecek birileri çıkar, balık hafızamız da başka şeylerle ilgilenir. Bu toplumda yok olması gereken o kadar çok leş var ki, şu an saygı gören; kendisi de, öğütler vermeye, özgürlük nidaları atmaya devam eder.

İşkencenin, 'senin işkencecin', 'onun işkencecisi', 'bizim işkencecimiz' gibi tarafları olmaz. İşkenceci her ne düşünceyi taşırsa, hangi taraftan olursa olsun, toplum tarafından lanetlenmesi ve bir daha toplumun karşısına çıkamayacak noktaya gelmesi gerekir. Aksi taktirde, bir gün işkence sizi de bulur, tıpkı Berkin Elvan İşgal Evi'ndeki 2 çocuk gibi...

Not: Fotoğraf temsilidir

Not2: Kendisinin özeleştirisi buradadır, karar sizin

28 Nisan 2014

Türkiye'nin daimi iki mağduru


Şampiyonluk kutlaması olarak, rakibinin mağazasını yağmalamak, talan etmek, yakmak, insanları neden mutlu eder, anlaşılabilir değil.

8 aylık uzun bir maratonu kazanmışsın, 3 yıldır hasret kaldığın şampiyonluğa kavuşmuşsun bunun keyfini süreceğin yerde, gidip Galatasaray Store mağazasının kapılarını kırıp, içeriden formaları, atkıları çıkartıp yakıyorsun. Üstelik bunu büyük bir gurur kaynağı olarak paylaşıyorsun sağda solda.

Sivas'ta aydınları yakanlar da, bugün birilerine anlatıyordur, böbürlene böbürlene nasıl insanları öldürdüklerini. Tepki aynı tepki. Bunu yapan tiplerle normal hayatta konuşsan, özgürlükçü, demokrat filandır muhtemelen. Ama yapılan, bir otele insanları kapatarak cayır cayır yakmaktan çok da farkı yok. Ne yani, oturup sevinelim mi, içeride kimse olmadığı için, birilerinin fiziki olarak canı yanmadığı için!

Taraftarlık iyiden iyiye sınırlarını aşıp, vandallık boyutlarına ulaştı. Üstelik, böylesi eylemler, sosyal medyada gurur vesilesi olarak da paylaşılıyor. Kahkahalar eşliğinde "yaktık oğlum", "burada mağaza açmak neymiş görün" vs denilerek, sözümona büyük zaferlerini kutluyorlar.

Bütün bunları görmüşsün, elde nal gibi fotoğraflar, yazılan yazılar var, birden "Galatasaray Store'u 6 kişilik hırsız çetesi soymuş" diye medyada haberler görüyorsun. Neredeyse medyanın tamamı, olayı Fenerbahçe'nin üstünden çekip alıyor ve basit bir hırsızlık vakasıymış gibi göstermeye çalışıyor.

Günümüz Türkiyesi'nde iki kurum böyle pervasızca, ahlaksızca, akıldışı yollarla savunulmaya çalışılıyor. Biri Akp, diğeri Fenerbahçe.

İkisinin en büyük özellikleri sürekli mağdur olmaları. Olay ne olursa olsun, mağdurlardır. Misal taraftarı siyah futbolcuya muz sallar, video görüntüsü vardır, boy boy fotoğraflar vardır, Fenerbahçe Kulübü çıkar bu soytarıları da yanına alıp basın toplantısı düzenler. Toplantının ana konusu sarı-lacivert renklerin mağduriyetidir. Irkçı puşt, Fenerbahçe Kulübü çatısı altında, milyonlarca insanın gözüne baka baka, alenen taşak geçercesine "Benim midemde sorun var, doktor muz yememi söyledi" diye savunma yapar.

Medyanın istisnasız tamamı, olaya ırkçılık var demez ama bu deli saçması savunmayı boy boy manşetlere taşır. Amann Fenerbahçemiz mağdur olmasın. Boru mu amına koyayım, Cumhuriyet'in onulmaz bekçileri, son kale, ülkenin teminatı, Kurtuluş Savaşı'nın kazanılma nedeni. Herifler az daha zorlasalar, Sırpsındığı'nda biz vardık, İnebahtı'da biz savaştık filan diyecek. Bunları söyleseler, emin olun destekçiliğini yapacak medya da bulunur.

Ulan kulüp olarak bir özür dilemek, her şeyi geçtim en hafifinden "Birkaç kendini bilmez yapmıştır" demek, zor mu ulan! Ama olur mu hiç? Bir tanecik Fenerbahçemiz, suçlu potasında olabilir mi?

Abdullah Kiğılı bu olaya ne demiş bakalım; "Fenerbahçe taraftarları gidip Galatasaray Store'dan alışveriş yapmaz. Galatasaray taraftarı da Fenerium mağazalarından yapmaz...  Bu yapılan kesinlikle bi provokasyondur. Fenerbahçe taraftarının böyle bir olayın içinde olmadığını biliyor ve tahmin ediyorum. Zaten aldığımız bilgiler de bu yönde..."


Haaa tamam şimdi olay tamamen aydınlandı. Şu yukarıdaki orospu çocuklarının hiçbiri Fenerbahçeli değilmiş. Ohhh valla acayip rahatladım lan!

Hırsızlık çetesi ilginç özellikler taşıyor. 6 kişiler ama 100-150 kişi görüntüsü veriyorlar. Hırsız olmalarına karşın, çaldıkları malları yakıyorlar, mağazanın içine işeyen ve sıçan var. Böyle acayip, garip, manyak, ruh hastası 6 kişiden oluşuyor. Bu 6 kişilik hırsızlık çetesi eve girip laptop çalınca götlerine sokuyordur ya da altın, ziynet eşyası vs çalınca da onları burunlarından sokup sıçarak çıkartıyorlardır!

Bunun adı ayıp filan değil artık, düpedüz orospu çocukluğudur. Bir kulüp bu kadar aşağılık olmamalı, bir noktada durmayı bilmeli, kendisine çeki düzen vermeli.

Bunları paylaşmak, orada bulunmaktan öte, orada hiç olmayıp, tüm bunları büyük bir zafer kazanmışçasına anlatmak, bunlarla övünmek, bir insanın alçalabileceği en alt sınırlardan biri.

En geç birkaç gün içinde Fenerbahçe'nin çok ama çok mağdur olduğunu birlikte görürüz. Olay 6 sabıkalının üstüne kalır, Fenerbahçemiz de bu olaydan da alnının akıyla sıyrılır.

Zaten yapmışlarsa da Fenerbahçe için yapmışlardır canım! Başkanımız, canımız, ciğerimiz, Türk sporunun yüce insanı, özgürlük savaşçısı Aziz Yıldırım öyle diyor.

Not: Dün akşam maça giden Fenerbahçeli taraftarların bindikleri metrobüsü taşlayan Galatasaray taraftarlarının da Allah belasını verir umarım.

23 Nisan 2014

23 Nisan'da kimse neşe dolmuyor artık


Berkin Elvan - 14 yaşında İstanbul Okmeydanı'nda evden ekmek almaya giderken, polisin attığı gaz kapsülüyle kafasından vurularak öldürüldü.
Uğur Kaymaz - Mardin Kızıltepe'de 12 yaşındayken 13 kurşunla vücudu paramparça edilerek katledildi.
Ceylan Önkol - 2009 yılında Diyarbakır Lice'de koyun otlatırken karakoldan gelen havan topuyla öldürüldü.
Enes Ata - 2006 yılında Diyarbakır'da polis kurşunuyla 7 yaşında katledildi.

Ve... Roboski'de öldürülen isimlerini bile bilmediğimiz 17 çocuk...


Bursa'da bir erkek çocuğu kaçırarak evinde cinsel istismarda bulunduğu iddia edilen şüpheli yakalandı. Polisin olayı haber verdiği baba ise çocuğunu almak istemedi.

Bir polis memurunun telefonla ulaştığı çocuğun babası E.E, oğlunu almak istemediğini bildirdi. Polisin "Çocuğunuzun başına başka bir durum geldi, karakola kadar gelmeniz gerekiyor" demesine karşın eşinden ayrı olduğu iddia edilen baba telefonu kapattı. (DHA)

Antalya’nın Kaş ilçesinde yaşayan 13 yaşındaki Suriyeli S. J, çalıştığı sebze halinden kaçırılarak zorla tecavüze uğradı (İHA)

Bugün 23 Nisan. Bize ilkokul sıralarında, dünyadaki tek çocuk bayramının 23 Nisan olduğu öğretildi, bununla övündük, gururlandık.

Sonra aradan yıllar geçti, büyüdük ve 23 Nisan'ın sadece bir simge olduğunu öğrendik. Çünkü dünyada sadece çocuklara özel bayramın armağan edildiği Türkiye'de, çocukların öldürüldüğünü, tecavüze uğradığını, merdiven altı atölyelerde sendikasız-sigortasız çalıştırıldığını, sokaklarda dilendirildiğini, ellerine bir bez tutuşturulup trafik ışıklarına atıldığını, ufacık bedenlerinin alınıp satıldığını, koca koca adamlarla evlendirildiğini ve suçun kucağına itildiğini öğrendik.

Bunların hiçbirini bilmesek, öğrenmesek 23 Nisan'larda neşe dolmaya devam ederdik belki ama tüm bunlar yanı başımızda yaşanırken, bu ülkede kutlanmaya değer bir çocuk bayramı olduğunu düşünmek, en iyi tabirle saflık oluyor.

Elbette tüm sorunları bunlarla sınırlı değil. Onlara oyun oynayabilecekleri yerler, üzerinde yuvarlanabilecekleri çimenler, tırmanabilecekleri ağaçlar, uçurma uçurabilecekleri alanlar da bırakımıyoruz. Dev, mega, hiper projelerle bunları yapabilecekleri çevreyi bir bir yok ediyoruz, biz yok etmesek de, yok edenlere karşı sesimizi yükseltemiyoruz.

Bir çırpıda aklıma gelen şu yukarıdaki sorunlar, her geçen gün biraz daha artıyor ve çözümsüzlüğe doğru yol alıyor. En önemlisi de, artık sıradanlaşmaya başlıyor ki, en büyük tehlike de burada başlıyor. 8-9 yaşında bir kız çocuğunun evlendirilmesine tepki veremez hale geldik çünkü ülkede sıradan bir vaka gibi algılanmaya başlandı. Tehlikenin en büyüğü zaten bu. Büyük bir sorunun sıradan hale gelmesi.

Şimdi biz tüm bunları bilirken, 23 Nisan kutlayacağız öyle mi? "Kutlu olsun, mutlu olsun" diye kendimizi kandıracağız, çocukların bu ülkede güven içinde yaşadığına inandıracağız kendimizi.

Kusura bakmayın ama 23 Nisan'ın kutlu olduğu devirler çok geride kaldı. Devletin çocukları öldürdüğü, onların evlendirilmesine gözlerini kapadığı, tecavüzlerine kulak tıkadığı, çalışma hayatına itildiği bir ülkede, benim için 23 Nisan'ın 22 ya da 24 Nisan'dan hiçbir farkı yok. Zaten ortada kutlanacak bir şey de yok.

Onları katletmeyin,
öldürmeyin,
cezaevlerine atmayın,
tecavüz etmeyin,

evlendirmeyin,
çalıştırmayın,
dilendirmeyin,
suça itmeyin...

Belki o zaman, kutlanmaya değer bir şeyler olabilir.

Ama öldürülen bir çocuğun terörist mi değil mi diye tartışıldığı, yavrusunun cansız bedenine sarılan bir annenin miting meydanlarında yuhalatıldığı, torunu yaşındaki kızla evlenen adamlara (!) sahip çıkıldığı bir ülkede, sikerler 23 Nisan'ı.

21 Nisan 2014

Ensonhaber'in sahibi Serkan Kalemciler kimdir?



10 ay sonra beni yazmaya itti şu başlık ve haber sitesi. Aslında amacım tamamen birileri google'da "Serkan Kalemciler kimdir?" yazdığında, karşısında bu yazıyı görmesini sağlamak. Çünkü aslında, birazdan yazacaklarımı o dönem birlikte çalıştığı herkes bilmesine rağmen, hiçbir yerde geçmiyor. Oysa bildiğini saklamayacaksın, paylaşacaksın, hele hele bu tip adamların, deyim yerindeyse, ipliğini pazara çıkartacaksın.

Peki kimdir bu Serkan Kalemciler. Bu herif Ensonhaber isimli sitenin sahibi. Bir internet sitesi kurup, insan nasıl zengin olur, örneklerinden birini oluşturuyor. Elbette insanlar, böyle işlerden para kazanabilir ama tabii bu paranın nasıl kazanıldığı önemli.

Gelelim "Serkan Kalemciler kimdir?" sorusuna.

Yıl 1998, Serkan Kalemciler denen şahıs Faik Çetiner tarafından Atv'nin spor bölümüne editör olarak alınır.

Günlerden bir gün, polis Atv binasını gelir ve Serkan Kalemciler'i arar. Hakkında gasp suçundan arama yakalama emri vardır. 50'lili yaşlarda, Kadıköy taraflarında oturan sevgilisini dövüp, evde ne kadar döviz ve altın varsa alıp kaçmıştır. Polisin Atv binasına gelmesi, kadının şikâyeti nedeniyle olur.

Olayın şahitleri arasında, Çetin Demirer, Abdurrahman Şimşek, Can Küçükyıldırım, Mutluhan Suner, Kerem Öncel ve Faik Çetiner gibi isimler bulunuyor. Polis çok ciddi bir suçtan ötürü, bu Serkan Kalemciler denen zibidiyi aramaktadır.

Tam o dönem, Atv'nin kendisi için çıkarttığı 6 aylık vize sayesinde Almanya'ya kaçar. Sonra Ecevit affı sayesinde ülkeye döner.

Hayatını provoke başlıklar üstüne kurmuş, haber sitesini silah gibi kullanarak, her dönem birilerinden para kopartmayı başarmış olan Serkan Kalemciler, işte böyle biri. Twitter sayfasında, internet sitesinde insanlara ahlak dersi vermeye çalışan adam, tam da böyle biri.

Nasıl biri peki? Sevgilisini döverek, evinden dövizlerini ve altınlarını gasp eden, haydutun teki.

Haaaa, bu arada kendisinin o dönem evli ve çocuk sahibi olduğunu ekleyelim mümkünse. Bunlar ahlaklı adamlar ya, namus sahibi, ona-buna müslümanlık dersi verirler ya, bu bilgiyi de aklınızda tutuverirsiniz.

Türkiye'de medyada söz sahibi edilmeye çalışılan adamlara bir örnektir bu şahıs (!) Siyasal erkin sevdiği tipten adamlardan. Çünkü falsosu var, istenilen anda ve zamanda fişi çekilmeye hazır ama o fişi çekene kadar, tetikçilik yaptırılan, zavallı bir gaspçı.

Üstte fotoğrafta gördüğünüz haberin başlığına bugün otuz takla attırıldı. Önce "seksi devrimci" sonra "sarışın devrimci" daha sonra "çakma sarışın, çakma devrimci" denilerek, güya tepkileri dindirmeye çalıştılar. En sonunda da haberi tamamen çektiler.

Bu ahlaksız herifler, hemen her gün, en iğrenç başlıkları atıyorlar. Konunun önemi olmadan, sadece ve sadece konuşulmak ve özellikle tepki çekeceğini bile bile atıyorlar o başlıkları.

Böyle bir herifin sahibi olduğu internet sitesinde, doğru düzgün habercilik yapılmasını beklemek de aptallık olur tabii.

Neyse, dediğim gibi bütün derdim birileri "Serkan Kalemciler kimdir?" yazdığında google'de nal gibi bu herifin ne bok olduğunun görülmesiydi.

Öyle göte böyle yarak be güzelim!

İşin medya etiği boyutuna girmedim, yazmaya devam edersek, başka güne kalsın.

Samimi itiraf: Özlemişim amk buraya yazmaya...

'Ensonhaber'in sahibi Serkan Kalemciler kimdir?' yazısı üzerine

7 Haziran 2013

Goebbels sizinle gurur duyuyor


Joseph Goebbels: Bana vicdansız bir medya temin et; sana bilinçsiz bir halk sunayım.


 Joseph Goebbels: İnsanlar gerçek olaylar ve durumlar hakkında açık seçik bir malumata sahip olsalardı, bu haberleri okuyarak gitgide gevşeyip çökebilirlerdi. Alman halkının bütün bunları öğrenmemesi ne iyi! Sahip olacağı kanaat hazır halde önüne konuyor.


Joseph Goebbels: Amacımız doğruları söylemek değil, insanları etkilemek


Joseph Goebbels: Öylesine büyük bir yalan söyle ki kimse karşı çıkmasın


Joseph Goebbels: Yalan söyleyin, ısrarla söyleyin. Mutlaka inanan çıkacaktır


                            Suat Kılıç: Maalesef medyanın tamamı kontrolümüzde değil.

Büyük utançtır şu manşetler. İşte tam da bu yüzden sokaklarda insanlar. Salt ağaçlar için değil. Bu ülke, gün geçtikçe daha korkutucu bir hal alıyor. Bugün 7 gazete, yarın tüm gazeteler ve televizyonlar eklenecek bu halkaya. Bize gerçekleri değil, onların duymamızı istediği şeyleri yazacaklar. 

İktidar sahipleri sayesinde gazete sahibi olduğunuz zaman ya da iktidarın önünüze kemik atar gibi ihale vermesini beklediğiniz zaman, atacağınız manşetler bunlardan başkası olamaz. Tek elden, tek kafadan, tipik Nazi Almanyası benzeri manşetler atarsınız.

Gazetecilik kadar onurlu bir mesleği bu hale getirenler, emin olun Erdoğan'dan sonra bambaşka şeyler yazacaklar. Şu manşetleri unutmayın, aklınızın bir yerine kazıyın, hafızanızdan asla çıkartmayın. Bu devran dönecek elbette. Devran döndüğünde, bu şerefsizlere söylenecek ve yapılacak çok şey var.

Goebbels bugün yaşasaydı, Türk medyasına bakıp gurur duyardı. Gözyaşlarına hakim olamazdı. 

Epikuros'un dediği gibi, "Etrafa korku salanın kendisi de korkuyordur." Korkmayın, çünkü onlar bizden daha fazla korkuyor.

6 Haziran 2013

Apolitizm neden bu kadar övülüyor?


Türkiye'de çok uzun zamandan bu yana ilk kez kitleler sokaklara çıktı. İktidar, polis gücünü kullanarak kitleleri sokaktan uzak tutma çabasına girerken, sermaye de olan biteni görmezden gelerek, her zamanki gibi iktidarın dizinin dibinde bekledi.

Amaç, her zamanki gibi insanları gaza ve copa boğarak, "sokaklara çıkarsanız sonunuz bu olur" mesajını vermekti. Polis sokaklarda şiddet skalasını yükselttikçe, karşısında daha fazla sayıda insan bulmaya başladı. Şiddet arttıkça, basın daha fazla duymazdan geldi, yaşananları gözlerden ırak tutmaya çabaladı. Taksim'de Gezi Parkı'nda 30-40 kişilik eylem, onlarca şehirde milyonlarca kişinin katılımına dönüştü.

Bugüne dek alışılagelmiş yöntemlerle halka saldıran ve saldırılan karşısında 3 maymunu oynayan sermaye-iktidar ikilisinin en büyük yanılgısı, yaşadığımız devrin iletişim çağı olmasıydı. Medya polis vahşetini gözlerden kaçırmaya çabaladıkça daha da battı. Çünkü elinde akıllı telefon olan herkes muhabir, herkes kameraman, herkes editör oldu. Birkaç gün sonra takke düşüp kel görünmeye başlayınca, polis şiddetiyle bu işin çözülemeyeceğini anladılar ve başka bir yol haritası çıkarttılar.

İktidar özür diledi, olanı biteni yangından mal kaçırır gibi gizleyen medya özür diledi, banka müdürleri, büyük şirket sahipleri "ben de çapulcuyum" dedi, polisin şirin (!) olduğunu gösteren birtakım videoalar ve fotoğraflar ortaya çıkmaya başladı, "arkadaşlar, eylemlerimiz hedefini buldu lütfen evlerimize dönelim" diyen birileri türedi, eylemlerin naiflikten (o ne demekse artık) çıktığını çıkmaya başladığı vurgulandı vs. vs.

Tüm bunların nedeni, gerek iktidarın, gerekse de sermayenin köşeye sıkıştığıdır. Bunların hiçbirini beklemiyorlardı. Biraz gaz, biraz copla insanların evlerine döneceği beklentisindeydiler. Medya da, nasılsa bu ülkede herkes balık hafızalı, birkaç gün sonra unutulur gider diye düşünmüştü. Yoksa denge arayışları açıklamaları hikayeden ibaret. Sen mesleğinin gereğini yerine getirmeyeceksin, sonra dengeden bahsedeceksin, yalanın kuyruklusu.

Medya, pazartesi gününden itibaren olaylara kayıtsız kalamayacağını anladı elbette. Fakat bu kez başka bir ses yükseltmeye başladılar. "Ahh ne güzel çocuklarsınız siz, hiçbiri politik değil" diye apolitizme övgüler yağdırılıyor. Açın bakın, bugün anaakım medyada, köşe sahiplerinin hepsinin yazılarının ana fikri bu. 12 Eylül'den sonra politikadan uzak tuttukları gençler işlerine geliyordu. Ülkenin genç nesli, ucuz işgücü ve tüketim toplumunun sürekliliğini sağlamaktan başka bir işe yaramamalı.

"Olaylar siyasallaşmamalı" diyenler, çok net gerizekalıdır. Pek çok siyasi baskı ve otoriter rejime karşı çıkan insanların sokakta bulunma nedeni zaten siyasidir. Sokağa çıkan gencin, hiçbir siyasi partiye oy vermemiş olması, siyasi oluşumlarla bağı olmaması, onların siyasi fikirleri olmadığı anlamına gelmez. Sokaktaki genç, onyıllardır siyasetten uzak tutulduğu gibi, kendisini ifade edebilecek bir siyasi oluşum ya da partiyi karşısında bulamıyor. Tamamı düzenin sürekliliğinden yana, eski, köhne, devletçi yapıya sıkı sıkıya tutunmuş partilerin hiçbiri onlara cazip gelmiyor, hepsi bu.

Genç neslin politize olmasını ne sermaye ne de iktidar (iktidardan kastım salt Akp değil, tüm düzen partileri) istemiyor. Kurdukları sistemin, kendileri için tıkır tıkır işleyen düzenin bozulması, onları da yerinden oynatacaktır. Deprem gibi düşünün. Fay hattı alttan alta kırılıyor sürekli. Binaları yeniden yapılandırmazsan, er ya da geç o deprem olacak ve binalar çökecek. İşte şu an olan, tam da bu. Fay hattı kırılıyor, depremin olabilirliğini gördüler. Kendilerine çekidüzen vermezlerse, çöküşü olacaktır. O yüzden, sermaye-iktidar aynı ağızdan "özür dileriz" diye tempo tutuyor.

Örgütsüz hiçbir gücün ayakta kalabilmesi mümkün değil. Dünyada bir tane bile örneği yoktur örgütsüz gücün, kazanım elde ettiği. Polisin Taksim'den çekilmesi, kazanım değildir, Bülent Arınç'ın özür dilemesi kazanım değildir, basın-yayın kuruluşlarının özür dilemesi kazanım değildir. Bunların hepsi zaten olması gerekenler. Medyanın yapması gereken, yaşananları göstermektir, çıkıp üç canlı yayın yapınca, "Nasıl da dize geldiler" diye övünmek aptallıktır. Polisin normal şartlarda olmaması gereken yerden gitmesi "Direndik ve kazandık" şeklinde nitelendirilemez.

Evet duvar yazıları harika, pek çoğu acayip komik, insanların espri anlayışlarına ve zekalarına şapka çıkartmak lazım, 'asla birlikte olmaz' denilen kitlelerin biraraya gelip mücadele etmesi insana umut veriyor ama hiçbir şey bitmedi, tam tersi bu süreçten pek çok ders çıkartmak gerekiyor.

Mücadele etmek, hayatımıza kimsenin karışmamasını, herkesin istediği gibi yaşamasını, özgürlüklerimizin tehdit edilmemesini istiyorsak örgütlü olmak ve örgütlü mücadele etmek şart. Olması gerekenleri kazanım olarak kabul etmek, yenilgiye Pollyanna gözüyle bakmaktan başka bir şey değil.

Hayatımıza empatiyi biraz daha fazla sokmak durumundayız. 2013 yılında İstanbul'un, Ankara'nın, Adana'nın, İzmir'in, Hatay'ın göbeğinde yaşananları, iletişim çağında göstermeyenlerin, '80'li '90'lı yıllarda Güneydoğu'da neleri bizlerden kaçırdığını, bizlere ne yalanlar söylediğini oturup düşünmek lazım.

Bugüne dek, ne saçma ve boktan şeyler için didiştiğimizi, birbirimize hangi sudan sebeplerden düşman olduğumuzu, oturup tahlil etmemiz gerekir. Tepemizde filler tepişirken, niçin çimen olarak kalmayı seçtiğimiz konusunda kafa yormamız lazım.

Şu süreç akıllı yürütülmediği taktirde, AKM de yıkılacaktır, Gezi Parkı da kalmayacaktır, polis başka bir eylemde yine aynı biçimde saldıracaktır, derelere HES'ler yine kurulacaktır, Devlet Tiyatroları da kaldırılacaktır, heykellere ucube de denecektir, alkol de yasaklanacaktır vs. vs. Ama tüm bunlar zamana yayılarak yapılacaktır.

Şu an sıcak patatesi kimse elinde tutmak istemiyor, elden ele atılıyor. Hiç merak etmeyin patates soğuduktan sonra elden ele dolaşması için herkes can atacak. Bekledikleri şey soğuması.

Sermaye apolitizasyon övgüleri matah bir şey olmasından ötürü kaynaklanmıyor. Politize olan gençler ve örgütlü kitleler en büyük korkuları. Korkularının gerçekleşmesi de, en büyük kabusları.

3 Haziran 2013

'Polise şiddet uygulandı'













Akp Genel Başkan yardımcısının sözleri bunlar. Polise şiddet uygulanıyormuş. İnsanların gözlerinin içine baka baka yalan söylemek, böyle bir şeymiş. Şiddet uyguladığımız Türk polisinden çok özür diliyoruz!

Sizi neyin doğurduğunu bilmiyorum ama sizi doğuran ana olamaz.

Akşam polisimize şiddet uygulamak için (!) Beşiktaş barikatlarında görüşmek üzere.