7 Eylül 2014

O heykeli yıkmayanın geçmişini sikeyim



Torunlar GYO Holding. Tarihçesine bu linkten de bakabilirsiniz, uzun uzadıya yazmayacağım.


1977 yılında kuruluyor, kendi deyimleriyle "Türkiye inşaat ve gayrimenkul piyasasında faaliyete geçti; küçük ölçekli konut projeleri gerçekleştirmeye başladı" bu noktada başlıyorlar.

İlk büyük projeleri 1999 yılında Bursa'da açılan Zafer Plaza ve AnkaMall. 2004 yılından sonra inanılmaz büyük projelere imza atmaya başlıyorlar.

1977 yılından 2004 yılına kadar, yani aradan geçen 27 yılda doğru düzgün büyüyemiyorlar. Fakat ne hikmetse 2004 yılından sonra şahlanışları başlıyor. Türkiye'nin büyük AVM ve konut projelerine imza atıyorlar. Daha sonra hepimizin bildiği Ali Sami Yen projesine başlanıyor. Projede satış fiyatları 580 bin dolar ile 3 milyon 900 bin dolar arasında değişiyor.

6 Eylül akşamı, bir 'kaza' haberi geliyor. Ajanslardan geçen ismiyle 'kaza'. 'Yaralılar var' deniyor, ölü sayısı 3, ölü sayısı 5, ölü sayısı 7, ölü sayısı 10. Cinayet mahaline, ambulans ve itfaiyeden önce çevik kuvvet geliyor ve 'güvenlik koridoru' oluşturuyor.

Çok kimsenin izlemediği televizyonlara, inşaatta çalışan işçiler çıkıyor ve açıklamalar yapıyorlar;

"Tazminat almamamız için 3 ayda bir çıkış veriyorlar. Burada her şey dönüyor."

"Burada ölüm kolay. İşe çık öl. İşe girerken daha ölürsen suçlusun diye 15 sayfa kadar kâğıt imzalatıyorlar"

"İki gün önce beni elekrik çarptı. Yetkililer 'ölmezsin' dedi. Bu psikolojiyle biz burada çalışamayız...!"

"Bize hayvan gibi davranılıyor. İzleyenler biraz kendinden utanmalı. Ne koşullarda çalışıyoruz görsünler."

"Mühendislerin yemekhanesi yemekhane gibi; bizim yemek yediğimiz yerde köpek bağlasan durmaz. "

"Olaydan sonra şirket yetkililerinden kimse gelmedi."

Yine Torunlar GYO'nun resmi internet sitesindeki bilgilerden gidelim; 2014'ün ilk yarısında net kârı, 2013'ün aynı dönemine kıyasla yüzde 966 artarak 271.1 milyon tl'ye çıkmış.

Bir yıl içinde böylesine ticari başarı (!)  kime nasip olur bilmiyorum. Tam bir yılda net kârı yüzde 966 artıyor. Rakamla anlamayanlar için harflerle yazalım; dokuz yüz altmış altı net kâr.

Bu kârlar nasıl artıyor? 'Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın imam-hatip lisesinden arkadaşı olan Aziz Torun'un inanılmaz ticari dehasından mı kaynaklanıyor?' diye düşünüyor insan.

İşçilere hayvan gibi davranarak, iş güvenliği yok sayılarak, işçilere tazminat vermemek için onlara 3 ayda bir çıkış verilerek, işçilerin ölümünden işçileri sorumlu tutacak sözleşmeler imzalayarak... Ve tabii ki, milli irade sahibi, cumhurun başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın imam-hatip lisesinden arkadaşı olarak.

27 yılda büyüyemeyen, ilerleme sağlayamayan bir inşaat şirketi, kadere bakın ki, AKP iktidarı ile büyüdükçe büyüyor, sadece kıçı kırık apartman yapan bir şirket İstanbul'un en değerli arasizini alabilecek konuma kadar geliyor.

İşin bir başka boyutu ise çalışma izni meselesi. İnşaatın çalışma izni saat 19.00'a kadar. İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu ise itfaiyeye ihbarın saat 19.45'te yapıldığını söylüyor. Çevrede oturanlar ise, inşaat başladığından bu yana gece 3'e kadar çalışma yapıldığını anlatıyor.

Arkadaş kıyağıyla zengin olunan, hırsızlık yapılarak para kazanılan, ülkenin bakanlarının, başbakanlarının, cumhurbaşkanlarının kendi boylarından büyük yolsuzluk dosyaları olan, iş cinayetlerini, iş kazası olarak değerlendirilen, ölenlerin sadece 3-5 gün hatırlanan, 'kader, fıtrat' gibi saçma sapan yorumlarla açıklanan olaylar silsilesi, hiç bitmiyor. Biri başlıyor, biri bitiyor. Sadece ve sadece ölen öldüğüyle kalıyor.

10 emekçinin ölümünden sonra ne mi olacak? Önce bir bakanlık milletin gazını almak için 'gereken neyse yapılacak' diye açıklama yapacak. Sonra göstermelik bir soruşturma başlatılacak, ardından soruşturma ateşten alınarak soğutulmaya bırakılacak, sonra da soruşturma hakkında takipsizlik kararı verilecek.

Cumhurbaşkanı'nın imam-hatipten arkadaşı Aziz Torun ülkenin en önemli iş adamlarından biri olarak, elini kolunu sallaya sallaya dolaşacak, mahdumu genç iş adamı Yunus Emre Torun'a da bir şey olmayacak ve hayat kaldığı yerden devam edecek.

'Önyargılısın' diyecekler 'Hasiktir lan oradan, Soma'nın katili Alp Gürkan'a ne oldu da, bunlar yargılansın' cevabım cepte hazır duruyor.

Yeni Türkiye böyle bir yer çünkü. Soma'da ölen işçilerin hesabı sorulamıyor, Pamukova kazasında ölenler öldüğüyle kalıyor, Roboski'de öldürülenlerin failleri koltuklarını koruyor, Gezi'de gençleri öldüren, sakat bırakın polisler  devlet tarafından korunuyor, sokaklarda pala çekenler, sopalarla-bıçaklarla insan avına çıkanlar 'tabletli gençlik' statüsüne sokuluyor, kadın katillerine dokunulmazlık veriliyor, çocuk tecavüzcüleri cezaevinden çıkartılıyor, ülkeyi dolandıranlar kahraman ilan ediliyor, şike yapanlar mağdur oluyor.. Sonu gelmeyen bir liste halinde, bitmiyor, bitmiyor, bitmiyor.

Yeni Türkiye diye yutturulmaya çalışılan şey, ellerinde kanı gizlemek, ceplerindeki haramı gözden kaçırmaktan başka bir şey değil. Allah-kitap diye diye bu ülkeyi sülük gibi emiyorlar, topraklarını satıyorlar, akarsularını peşkeş çekiyorlar, ormanlarını baltalıyorlar, sokaklarına-mahallelerine tecavüz ediyorlar.

Hangisi 'Allah' dese bilin ki arkasında bir cinayet var, hangisi 'kitap' dese bilin ki arkasında hırsızlık var, hangisi 'peygamber' dese bilin ki arkasında yalan dolan var. Sen, ben, bizim oğlan çaresizce ağıt yakıyoruz, beyhude isyan ediyoruz. Zaten 3-5 gün sonra bir alkol tartışmasının, bir namus polemiğinin arkasına takılıp gidiyoruz, onlar neyi isterse onu konuşuyoruz, onların belirlediği gündem neyse onu takip ediyoruz.

İmam-hatip arkadaşı Aziz Torun'un sözleriyle bitireyim; "Ali Sami Yen Stadyumu sahip olduğu tarih ile Türkiye’nin hafızasında önemli bir yere sahip. Biz de Ali Sami Yen Stadyumu’nu yaşatmak için ülkemizin önde gelen 3 heykeltraşından projenin önüne bir heykel yapmasını istedik. Bu Torunlar GYO’nun vefa borcudur" diye konuştu.

Buraya kadar küfretmedim, kendimi tuttum, buradan sonra dayanamayacağım. O heykeli yıkmayanın geçmişini sikeyim. Haydi Fenerbahçelisini, Beşiktaşlısını geçtim. Ali Sami Yen'i sevdiğini söyleyen, orada anısı olan herkes o heykeli bu pezevenklerin götüne sokmazsa, bir daha kimse Ali Sami Yen'i anmasın.

Kimse farkında mı bilmiyorum ama bu ülkenin zencileri biz olduk, beyaz Türkleri AKP iktidarı ve onların destekçileri. Kendi adıma, sıçarım cumhuriyete, sokarım Türkiye'ye. Ben insanlığımı ve ona ait değerleri geri istiyorum. Diğerlerine sonra sıra gelir.

26 Ağustos 2014

Yeni Türkiye



Dünyanın sayılı derbilerinden (!) biri daha geride kaldı. Futbol adına konuşabilecek hem çok şeyin, hem de hiçbir şeyin olmadığı, tribün ve sahada her türlü rezaletin yaşandığı, seyir zevki açısından 120 dakikada bir tek bile pozisyonun yaşanmadığı bir maçtı.

Futboldan söz etmeyeceğim çünkü ortada iki takım için de futbol yoktu. Aslında dün penaltı atışlarında ve sonrasında yaşananlar bir nevi ‘Yeni Türkiye’ diye yutturulmaya çalışılan iğrenç düzenin yansımasından başka bir şey değildi. Çünkü ‘Yeni Türkiye’de hesap verilebilirlik yok, orman kanunları geçerli.

Örneğin; hiçbir mahkeme kararı uygulanmıyor, Danıştay, Yargıtay gibi kurumlar ülkenin ayak bağı olarak gösteriliyor ve yaratılmaya çalışılan algı gün geçtikçe daha da kabul görür hale geliyor. Gücü elinde bulunduranlar her şeyi kendilerinde hak görüyor, karşılarındaki herkesi alabildiğine eziyor.‘Yeni Türkiye’nin bakanları, başbakanları hiçbir cezai yaptırımla karşı karşıya kalmadıkları gibi yapılan hırsızlıklar, yolsuzluklardan ötürü halk neredeyse özür dileyecek noktaya getiriliyor.

‘Yeni Türkiye’nin elbette sportif olarak da bir karşılığı olmalı. Zekilerin, çeviklerin, ahlaklıların yerini; aptallar, çirkefler ve ahlaksızlar almalı. Sahada her ne yaparlarsa yapsınlar, cezai bir yaptırımla karşılaşmamalı. Kendine rakip olanı alaşağı etmek için her türlü iğrençliğe başvurmalı. Burası ‘Yeni Türkiye’ ve kurallar ona göre işlemeli.

Tüm bunların ışığında, Volkan Demirel ‘Yeni Türkiye’nin sembol isimlerinden biri olmalı, ismi yeni kurulacak statlara verilmeli, çocuklara-gençlera sempozyumlar düzenlenip onur konuğu olmalı –hatta gerekiyorsa onur konuğu olarak çağrılmalı-, heykelleri dikilmeli, adına turnuvalar düzenlenmeli. Çünkü ‘Yeni Türkiye’ye yakışır nitelikte bir sporcu.

Hırsızlar, dolandırıcılar, ülkeyi soyup soğana çevirenler nasıl geeken cezayı almıyorsa Volkan Demirel denen bu acayip şey de, ısrarla gereken cezayı almıyor. Rakibinin taşaklarına tekme atıyor geçiştiriliyor, Galatasaray tribünlerine taşaklarını gösteriyor geçiştiriliyor, götüyle top tutuyor kimse oralı olmuyor, Onur’a saldırıyor, Sabri’yle dalaşıyor, gazeteci tehdit ediyor vs vs. bitmiyor, bitmiyor.

Süper Kupa maçındaki penaltı atışları sırasında su içme merasiminden söz etmiyorum bile, herhangi Avrupa maçında bunu kimseye yaptırmazlar çünkü, daha ikinci denemesinde sarı kartı görür, bir daha yapamaz. Melo penaltıyı dışarı atıyor, sanki bir sevinç gösterisi yapıyormuş gibi Melo’nun üstüne çıkıyor. Bununla da yetinmiyor, soyunma odasında Melo’yu kastederek, sokak köpeklerinin zehirlenmesi çağrısında bulunuyor.

Ülke her açıdan boka saplanırken, futbolun bundan bağımsız olmasını beklemek aptallık. ‘Yeni Türkiye’ şiarıyla her şey yeniden inşa ediliyor, dizayn ediliyor.

’Yeni Türkiye’nin örnek futbolcusu da Volkan Demirel’dir. Bunca rezalete, kokuşmuşluğa, vukuata karşın, halen milli takım kaleciliği yapması, büyük bir kulübün koluna kaptanlık bandının iliştirilmesinin başka bir açıklaması olamaz.

Volkan gayet iyi biliyor ki, yaptıklarının karşılığı sadece 3-5 maç olacak, renk körlüğünden muzdarip tipler ‘adamsın’ diye kucak açacak, ülkenin milli takımı ona kucak açıp, medyada haşarı evlat mualemesi yapılacak ve bir sonraki vukuatına kadar her şeyi unutacağız.


Bir kez, sadece bir kez ‘ama’lı cümleler kurmadan ve taraftarlığınızı bir kenara koyarak oturup düşünün, sahada izlemek istediğiniz adam bu mu? Sorunun yanıtı ‘evet’se, başka konuşabilecek bir şey yok, buraya kadar yazdıklarımın bir geçerliliği de yok.

Bundan sonra olacakları söyleyeyim, medyada aslında olayı başlatanın Melo olduğu yazılıp çizilecek. Ortada hiç sebep yokken Melo’nun ortamı gerdiği, Volkan’ın da ‘tahrik’ olduğuna yönelik tonla yazı okuyacaksınız. Zira Volkan’ın tahrik ölçeği bir garip! Herif Melo’nun üstüne atlıyor, Melo da olduğu yerde duruyor, hatta terbiyesizliğe yönelerek, Volkan’la tartışıyor. Senin Melo olarak yapman gereken, Volkan kardeşimiz tahrik olmasın diye donunu sıyırıp domalman (!)

Toplumun hiçbir alanında ‘yeter’ diyemiyoruz ve diyemediğimiz sürece de, her yol artık mübahtan öte, kabul görürlükten bir tık üste giderek, doğru’ya doğru yol alıyor.

‘Yeni Türkiye’de doğru olan Volkan’ın yaptıkları, yanlış ise Muslera’nın tebriği.

Volkan kardeşimizin canı azıcık sıkılmıştır, ilk milli takım kampında kendisine moral olması açısından şerefine mangal partisi düzenlensin, Galatasaraylı ahlaksız futbolcular da, Volkan abileri ile sarmaş dolaş pozlar verip, ‘Derbide olur böyle şeyler, burası milli takım, birlik, beraberlik vs vs’ diye bol gülümsemeli zamanlar geçirsinler.

Galatasaray yönetimine düşense, kibarlığı ve centilmenliği elden bırakmadan, Melo'nun sözleşmesini iptal edip, Volkan'dan kulüp olarak özür dilemektir. Çünkü 'Yeni Türkiye'nin kuralları bunu gerektiriyor.
 
Yaşasın ‘Yeni Türkiye’ ve onun değerleri…

Not: Yazıyı bitirdim ve fotoğraf ararken, Volkan'ın hakkında söylenenler için dava açacağını okudum. İşte 'Yeni Türkiye' tam olarak böyle bir yer.

Not2: Bir ara fırsat bulursam Selçuk İnan, Yekta gibi arkadaşlar için bir yazı kaleme alacağım.

10 Ağustos 2014

Osman -2-


Nihayet biraz nefes almıştım, bu lavuk herif Ayça'nın yanından uzaklaşır uzaklaşmaz, pat diye kucağına atladım. Ohhh yumuş yumuş valla, böyle saatlerce durabilirdim. Osman lavuğu içeride homur homur homurdanıyor, keyfim katmerlendi, daha bir sokuldum Ayça'ya. Mutfaktan tangır tungur sesler geliyor.

'Hayatım, sigaram kalmamış, bakkaldan gidip alabilir misin acaba?' diye seslendi Ayça. 'Tamam canım' derken, mutfaktaki sesler biraz daha yükseldi, herif sinirden kendini sikecek duruma geldi. Bilmiyor muyum ben malımı. Gerizekalı, kız bunu paspas yapmış haberi yok, yürü lan bana da yarım kilo iyisinden mama al, karnım kazınıyor. Gitti yatak odasına üstüne bir şeyler geçirdi, 'Başka bir şey istersen söyle, bir daha çıkmayalım' dedi. Ayça'dan sadece 'cık' diye bir ses geldi. Mala cevap bile verme gereği duymadı, kapıyı kapattı çıktı.

Ayça'nın ayaklarına uzandım, mis mis. Yüzüme bakıp, 'Senin kadar sevimli kedi görmedim' dedi. Eheheheh 'Sevimli olduğum kadar yakışıklı ve seksiyim de' dedim ama yine 'mivvv'den başka bir ses çıkmadı. Ulan bir konuşsam, şu Osman salağıyla eşit şartlarda olsam, Ayça onun yüzüne bile bakmaz. Bundan anca posta güvercini olur. 'Osmann bakkala git' diyeceksin, gidecek, 'Osmannn su getir' diyeceksin getirecek. Başka da bir bok olmaz bundan.

Kapı açıldı, kapının önünde durdum, elinde poşetler, sıcaktan terlemiş keriz. Şöyle bir kafayı eğip odaya Ayça'ya baktı, kız bunun umrunda bile değil, oturmuş televizyon izliyor. Ayaklarına sürtündüm, azarladı hemen, buna sevgi de göstermeyeceksin. İt muamelesi yapacaksın gavata. Poşettekileri çıkarttı, bazılarını buzdolabına koydu. Serin serin esiyor, bu insanların kafası çalışmıyor harbiden. Aç dolabı püfür püfür serinlik, insan olsam 10 dakika aralıklarla açıp dururum. Yatak odasına gitti, parfüm sürdü. Yavşak, kesin hallenecek kıza. Çat dedi kapattı kapıyı, kaldım içeride. Bağırıyorum açan yok, kapıyı tırmalıyorum yine açan yok. Oda oda değil yalnızlar rıhtımı. Kıracak, dökecek bir şeyler aradım, yok amına koyayım. Tekrar bağırmaya başladım, yok açmıyorlar kapıyı. Elime geçirirsem cidden her yerini çizeceğim lavuğun.

Pencere açık, oğlum kız arkadaşıma niyetleniyor ılık herif. Kedi değil miyim, düşerim 4 ayak üstüne, sonra götümü yırtana kadar bağırırım. Ses dışarıdan gelirse kesin bakarlar. Bu duygusuz bakmasa, Ayçam bakar. 'Ya Allah' dedim, atladım. Kediler nah dört ayak üstüne düşüyor, betona çarptım, ayağımı hareket ettirmeye çalıştım, olmuyor. Kırıldı galiba. Götümü yırtarcasına bağırmaya başladım. Ama o nasıl bağırmak, ben bile çıkarttığım sesten korkuyorum, onların olduğu oda aynı yerde, çıkarlar kesin. Çıkarlar değil mi lan! Ya sokaklarda böyle kalır, sefil olursam. Ya beni bundan daha adi, şerefsiz biri alırsa. Mahallede İlker diye bir piç var 10 yaşlarında, sürekli ana-avrat küfür ediyor, onun eline geçersem, kıçımı bile parmaklar. Çocuk değil şeytan yemin ediyorum. Bağırdıkça bağırıyorum, pencere açık ama kimse bakmıyor. İkinci kattaki amca baktı, tanıdı hemen. Haber verse bari, verir verir. Olsun devam bağırmaya, 'mavvvvvvvvvvvv, mavvvvvvvvvvvvv'.

Alttan kapının sesi duyuldu, çıplak ayaklarla, altta şort inmiş Osman. Birden duygulandım, sarılasım geldi ama yapamadım. Kaldırdı yerden 'Oğlummm, n'oldu pencereden mi düştün sen?' Gözlerinin içine bakıp daha fazla bağırmaya başladım, geçirdim tırnaklarımın tamamını göğsüne, canı yanıyor anladım, sesini çıkartamıyor. Eve geldik, salona getirdi beni, koltuğun üstüne koydu, oramı buramı yokluyor, ayağımı tutunca bastım yaygarayı. Telefona sarıldı, 'Abi sanırım bizim Ozan'ın ayağı kırılmış', karşı tarafı duyamıyorum tabii, Ayça başımı okşuyor. O an ayağımın acısını unuttun, sürttüm kafayı. 'Tamam hemen getiriyorum' dedi ve kapattı telefonu. İyi mi, kötü mü bilemedim. Ya ben ameliyattayken, bunlar eve giderse, ya düşündüğüm şeyi yaparlarsa. Ben orada Kore gazisi gibi durayım, bunlar yiyişsinler. Yok öyle yağma, yedirmem lan kız arkadaşımı sana, yedirmem pezevenk!

Giyindiler, arabaya atladık, Ayça kucağına aldı beni, pamuk gibi göğüslere dayadım kafamı. Güzel abim, kız benim kız arkadaşım, bu Osman denen yavşak, kedi amına koyayım lan! Ya nasıl bir kabus bu, nasıl bir muhabbetin içindeyim ben. Hakikaten kafayı yemek üzereyim, ayağım da acıyor, bir yandan bu Osman 'Yani yapılacak iş seninkisi' diye söyleniyor. Üstüne uçasım var. Ayça olmasa şu arabada, üstüne atlayıp kaza yaptıracağım. İkimiz de ölelim, sikerim böyle işin ızdırabını. Götüm kadar yol bitmedi, kafamı eğdim, Ayça'nın bacağında bir morartı gördüm. 'İkinizin de ağzına sıçarım, ne lan bu' diye bağırdım, yine 'miv' çıktı ağzımdan. Ben öyle deyince Ayça dikkatlice kaldırdı öptü dudaklarımdan. Senin de ağzına sıçacağım, bu morluğun hesabını vereceksin. Biz pikaçu gibi pencerelerden uçalım, senin ne bok yediğin belli olmasın. Elim ayağım titriyor, cidden kafayı yiyeceğim, atladım Osman'ın suratına, arabada bağırış, çağırış güm diye bir sesten sonrasını hatırlamıyorum.

Gözümü açtığımda halının üstündeydim, oramı buramı yokladım, baktım kuyruk var mı diye, yok. Doğruldum yerimden, etrafa bakınıyorum, Osman sandalyede uyuyor. Odalara baktım, kimse var mı yok mu diye, yok. Evde bir ben, bir Osman var. Rüya mıydı, yoksa şimşek çakıp bayılttı mı bilmiyorum. Bildiğim tek şey kedi filan değildim. Osman yanıma geldi sürtüm sürtüm sürtünüyor. Yaşadıklarımı hatırladım ya da rüyayı, her neyse. İttirdim yavşağı. Bir daha geldi, sinirden çektim bıyığını geri kaçtı. Düştün mü lan elime, iyiydi değil mi odalara kapanmalar. 'Sana iki gün mama yok, su yok, siktir git çeşmeden iç' diye bağırdım. Öyle uzaktan bakıyordu mahsun mahsun. Acımak yok bu şerefsize, kim olduğunu anladım. Ayça geldi aklıma, telefonu masadan aldım aradım. 4 kez çaldıktan sonra 'N'oldu canım, gecenin bir yarısı, kötü bir şey yok umarım' dedi. Sinirli bir şekilde 'Ayça sana bir şey soracağım ama doğru cevap vereceksin tamam mı?' dedim. 'Ay saçmalama Ozan merakta bırakma insanı' deyince, direkt sordum 'Bacağında morluk var mı?'

Birkaç saniyelik sessizlikten sonra 'Bugün buzdolabına çarptım, içine mi doğdu canım' dedi. 'Sokarım içine de dışına da, ikizinin de ağzına sıçacağım' deyip kapattım telefonu. Biliyorum, kesin arardı, telefonun bataryasını filan çıkarttım. Osman karşımda suratıma bakıyordu, öylesine kızgındım ki, elime geçirsem parçalayacak gibiydim. Ne olup bittiğini kafamda evirip çeviriyorum, bu kadar tesadüf olamazdı. Ya bunlar gerçekti, ya ortalarda bir bok dönüyordu. Osman her zamanki yalvarır miyavlamasıyla mutfak kapısına gidip miyavlamaya başladı. Ne zaman mama istese böyle yapıyor çünkü, yerini biliyor. Vermeyeceğim lan, vermeyeceğim, vermeyeceğim işte.

'Canım, neyin var, yoksa rüya mı görüyordun' diye Ayça omzumu okşadı. Hay senin atanı! 'Neden, ne oldu ki?' diye sordum. 'Bağırıyordun canım, vermeyeceğim lan vermeyeceğim diye bağırıyordun. Hatta Osman kolunda uyuyordu, yerinden zıpladı sen bağırmaya başlayınca. Ben de kitabı bitireyim diye uyumadım' dedi.

Derin bir nefes aldım, böyle bir rahatlık hissini daha önce duymamıştım, Osman ayak ucumda durmuş bana bakıyordu. 'Gel lan buraya' deyince, koştura koştura geldi, kafasını yüzüme sürttü, sonra da gitti Ayça'nın omzuna kafasını koyup yattı.

'Ayça, bak bir şey söyleyeceğim, artık Osman'ın aramızda uyumasını istemiyorum haberin olsun' dedim. Sesim olağandan fazla hiddetli olmalı ki, 'İyi de canım, sen istiyordun yanımızda uyumasını, n'oldu şimdi' diye sorunca, yanıt veremedim sadece 'İşte' diye işin içinden sıyrılmaya çalıştım. Aldım Osman'ı içerideki odaya koydum, yanına biraz mama ve suyla birlikte.

Odaya bıraktıktan sonra, yatağa uzandım, aradan çok geçmedi ki, Osman önce bağırmaya, sonra kapıyı tırmalamaya başladı. Ayça, 'Yapma, alışık bizimle uyumaya, hadi al getir' deyince, Ayça'nın bacağına bakmak geldi aklıma. Bacaklarının üstündeki pikeyi kaldırdım ve morluğu gördüm. 'Bu ne zaman oldu' diye sorunca, 'Eee yuh' yani deyince, sinirden tokat attım.

Suratıma baktı, gözünden bir damla yaş süzüldü, 'Sen ruh hastasısın. Kusura bakma ama senin gibi bir ruh hastasına Osman'ı da bırakmam. Onu da alıp gidiyorum ben' deyip, yataktan kalktı. Arkasından kalktım, dönüp 'Sakın, sakın! Deneme bile' dedi ve odadan çıktı, Osman da arkasından.

Yataktan kalktım sigara yaktım, içeriye gitmek istiyorum ama ne kadar kararlı olduğu gözlerinden belliydi. Elimi sikeyim, ne vardı vuracak. Ayça kapıda belirdi, elinde sepet ve içinde Osman'la. Yüzüme baktı, 'Bacağıma ne mi oldu? Uykunda, bağırıp çağırırken, bacağımı tutup sıktın. O oldu! Bir daha ne ben, ne de Osman'ın yüzünü bil göremeyeceksin' dedi ve kapıyı açıp çıktı...

2 Ağustos 2014

Osman -1-



Gecenin bir yarısı eve yorgun argın geldiğimde, kapıda beni karşılayacak biri olduğunu biliyordum. Ayakkabılarımı çıkardım ve kendimi girişin hemen önündeki halıya bıraktım. Osman hemen geldi yanıma, tüylerini terli yüzüme süre süre acıktığını bana anlatmaya çalışıyordu ama öylesine yorgun ve sinirliydim ki, elimle ittim. Oysa ondan daha aç durumdaydım ama yorgunluk bastırıyordu açlığımı. Tabii pes etmedi, bu kez bacaklarımdan başlayarak, yukarıya doğru sürtünmeye başladı.

Dışarıda yağan yağmur ve çakan şimşekleri duyunca pencereyi kapatmak geldi aklıma. Kalktım ve pencereye doğru yürüdüm. Perdeler ıslanmıştı, yine yıkayacağım için sinirim daha da fazla arttı. Osman arkamda, pencere pervazına çıktı, koluma sürtünmeye başladı.   Tam pencerenin kolunu tutacaktım ki, bir şimşek çaktı ve gözlerim karardı, sonra...

Gözlerimi açtığımda pencere kenarında uzanmış duruyordum, dışarıya baktım ama gözlerimde gece görüş dürbünü varmışçasına bir görüntü vardı. Üstelik pencerenin pervazında duruyordum, bir el hızla popoma indi ve 'Kaç kere söyledim lan sana, oraya çıkılmayacak' diye beni ittirdi pencereden. Vay amına koyayım, vücudum tıpkı kedi gibiydi. Vücudu geçtim, kıçımda kocaman bir kuyruk vardı, Osman da aynı insan gibi olmuştu. Pat diye yere indim, kafamı havaya kaldırmış tanımadığım bir insana bakıyordum. Suratımı bakıp, 'Acıktın mı lan it' diye yavşak yavşak sırıtıyordu.

Hangi rüyanın içindeyim diye düşünürken, karnımın gurul gurul ettiğini hissettim. Evdeki insan görünümlü şey, Osman'ın mama kabına patır patır bir şeyler koyuyordu, içgüdüsel olarak gidip, yemeye başladım. Bok gibi bir tadı vardı ama yemekten kendimi geri alamıyordum. Yedikçe yedim, kabın dibini bulmuştum. O tanımadığım insan hemen yanıma su koydu. Bu kez dilimi dışarı çıkartıp, suyu yalamaya başladım.

Yavaş yavaş durumu kafamda çözmeye başladım, bildiğin kedi olmuştum ama bu insan kimdi onu anlamadım. Tam o sırada kapı çaldı, kapıya doğru giderken, o insan beni eliyle tutup, içerideki odaya koyup, kapıyı da kapattı. Kapı kolunun nasıl açılacağını biliyorum ama açamıyorum, zıplamaya çalıştım olmadı. Seslere kulak kabarttım, 'Osman Bey, rahatsız ediyorum gecenin bu saatinde ama gündüz evde yoksunuz, aidatı verebilir misiniz, yönetici beni sıkıştırıyor' diyen, bir ses duydum, 'Hay yöneticinize sokayım, gecenin 2'sinde ne aidatı, kaçıyor muyuz amına koyayım, sabah gelseydiniz' dedi, evdeki insan. Başka bir kapı açıldı ve 'Yemin ediyorum bir daha bu saatte kapıya dayanırsanız, aidat yerine, o göt yöneticiye başka bir şey vereceğim' dedi ve kapı serçte kapandı.

Kapıdaki adam 'Osman Bey' deyince beni bir gülme tuttu, içimden 'Osman Bey ne lan! Az daha kassalarmış ailesi Şişli koyacakmış' ismini dedim ama gülemiyordum, suratımda salak bir ifadeyle kapının önünde dikiliyordum sadece. Kapı açıldı, ayaklarına sürtündüm, tuttu beni havaya kaldırdı, 'Özledin mi lan abini it' dedi. Ben bıyıklarımı, kafamı yüzüne sürttüm. Burnumdan öptü sonra götoğlanı. Gıcık oldum ama bir şey diyemedim, baktım tırnaklarım kendi kendine çıkmaya başladı. Aldı elinden beni koltuğu koydu, bir de kıçıma hafifçe vurarak, 'Lan yavşak, kaç kere dedim o tırnaklar çıkmayacak' diye azarladı. 'Valla billa bilerek çıkartmadım' demek istedim ancak sadece suratına gözlerimi kısarak baktım.

Koltuğun üstüne kuruldum, kendimi yalamaya başladım. Nasıl saçma bir şeyse yalandıkça yalandım. Gözlerim bu ismi Ümraniye olmaktan son anda kurtulan lavukta. Yalandıkça ağzıma iğrenç iğrenç tüyler geliyor, hopp hepsini mideme attım. Bu lavuk, eline bir alet aldı, düğmelerine filan bastı, karşısındaki kutuda hareketli bir şeyler olmaya başladı. Birader o değil de, yalandıkça hoş olmaya başladım. Sırtım, göbeğim filan derken, kendi aletimi yalamaya başladım. Beynimden iğrenç şeyler geçiyor ama iğrenmiyorum, birkaç yalamadan sonra bir şey çıktı, nasıl tiksinç bir görüntü anlatamam ama iğrenmiyorum lan ısrarla.

Lavuk koltukta boylu boyunca uzandı, pat dedim onun yanına atladım. Gözleri kapanıyor, yarım yarım açılıyor, tekrar kapanıyor, bir süre sonra tamamen kapandı. Gittim ayaklarının ucuna yattım ben de. Benim de gözler kapanmaya başladı, sesler geliyor içimden 'gır gır' diye, sonrası tamamen kapandı.

Gözlerimi açtığımda bizim lavuk hâlâ uyuyordu, gittim mama kabına, içi boş. Bunun gözlerini nasıl açarım diye düşünürken, kendimi burnunu yalıyorken buldum. Önce ittirdi, ben bir geri gittim, sonra bir daha yaladım, pat dedi vurdu kıçıma. Çok da sikimde sanki, bir daha yalayınca doğruldu koltuktan 'Bir izin günüm var onun da ağzına sıçtın Ozan' diye bağırdı. Başımdan aşağıya kaynar sular döküldü, korktuğum başıma gelmişti, ben o olmuştum, o da ben. Tipinden anlamalıydım zaten, zenci gibi siyah bir şeydi. Kesin o şimşek çaktığında oldu bu diye düşündüm ama elimden hiçbir şey gelmiyordu. Osman lavuğu, gitti mutfağa mama koydu bana. Suratına bile bakmadan, yemeye koyuldum. İçeriden bağırdı, 'Şu mamayı hayvan gibi yeme yavşak Ozan, sessiz sessiz ye! Bir daha uyanırsam atacağım seni pencereden' diye. Hıh, çok da umrumda sanki. 'Bu lafları çok duyduk oğlum, sen kendini camdan atarsın, beni atamazsın' dedim ama hiç ses çıkmadı. Görülmeyen konuşma balonlarım varmış gibi aynı. Konuşuyorum ama benden başka duyan yok.

Mamayı bitirdikten sonra azıcık su içip, koltuğun yanına kıvrıldım, Osman'a baktım, camış gibi uyuyordu; bacaklar bir yanda, kollar bir yanda. Sığır olacakken, son anda yırtıp insan olmuş gibi görünüyordu. Bu durumu çözmem lazımdı ama kedi olmak da şahane fantastik şey. Ekmek elden su gölden, mamam önümde, suyum yanında. Ohhhh bir da hatun olsa, ne güzel olurdu, cennet buymuş kesin diye geçirdim içimden. Düşünceler içinde uyuyup kalmışım...

Rüyamda şahane bir Van kedisi vardı, gözler en afillisinden, kuyruğunu kaldırmış yan yan sürtünüyor, garip sesler çıkartıyor, benim yaladığım alet hafiften hareketlenmiş derken, Osman yavşağı önce başımı sonra göbeğimi, ardından da kıçımı okşamaya başladı. Suratına bakıp 'Lan göt! Ben senin götünle, başınla oynuyor muyum?' dedim ama yine sesim çıkmadı, sadece 'Mivv' diye mantıksız bir ses çıktı. O değil, rüyamın içine sıçmıştı adi herif.  Yüzüme bakıp, 'Amanın Ozan'ım kızar mıymış?' diye güldü. Nasıl sinirlendiğimi anlatamam fakat vuramıyorum da şerefsize. Niye bilmiyorum, yapamıyorum. Izdırabına sıçtığımın yavşağa habire götümle oynuyor. Pat pat vuruyor filan, ne kadar yavşak hareket var, bu lavukta. Mutfağa gitti, pat hemen arkasından ben de gittim. Niye merak ettim bilmiyorum ama gittim işte. Raflardan bir şeyler çıkartıyor, arada gidip buzdolabını açıyor, böyle 2-3 tur sürdü muhabbet. Ben herifin ayaklarındayım, o nereye, ben oraya. Uykusunu alınca, siniri geçmiş yavşağın.

Oturdu sandalyeye, ben de ayaklarımı onun dizine uzattım, suratına bakıyorum. 'Daha yeni yedin, halen yemek peşindesin, beni yiyeceksin en sonunda' diye söylendi. 'Tipine sıçtığımın yavşağı, aç bırak, yemezsem en adi götverenim, tabii yiyeceğim. İzin ver, bütün gün ben senin götünle-başınla oynayayım, o zaman sen beni ye' dedim, suratına bakarak. 'Yerim lan seni' dedi, suratıma şefkatle bakarak.  Tipine soktuğumun malı, ben neler diyorum, bu halen yerim diyor, bildiğin mal değneği lan bu. Harbi insanlar salakmış, onu anladım bu kısa süre içinde. Herifin suratına bakıp küfür ediyorum, o hâlâ seviyor beni. Eline bir kitap alıp okumaya başladı, Allah'ın enteli, yesene adam gibi yemeğini, göz bir yerde, eller bir yerde, kıçı başı ayrı oynuyor malın. Masayı topladı, gitti bilgisayarı açtı, kuyruğumu sallaya sallaya arkasından gittim. Haberlere baktım, maillerine baktı, ben öylece yanındaki sandalyede nelere bakıyor diye onu izliyorum. Fıtır fıtır bir şeyler yazmaya başladı, aha bir baktım göt lalesi benim fotoğrafımı koydu bilgisayara, arada birileriyle konuşuyor. Uyuz oldum yavşağa, ses çıkartamıyorum.

Eline bez aldı, masayı sildi, sonra bir sigara yaktı. Telefonu çaldı, 'Kaçta geliyorsun?' diye sordu. Suratında yine o yavşak ifade var, iyice sinir oldum, elden bir şey gelmiyor. Gittim, onun yattığı koltuğa uzandım, uyuyup kalmışım, zilin sesiyle uyandım. Gözlerimi yarım açtım, kapıya seyirttim. Oha amına koyayım, benim kız arkadaşım lan bu! Herif kız arkadaşımın belinden tuttu, öpüyor. Gittim hemen Ayça'nın bacaklarına sürtündüm, suratına bakıyorum ama öpüşüyorlar. Ayça eğildi, 'Ay Ozan da beni kapıda beklermiş' diye kafamı sevdi, kaldırdım kuyruğumu yüzümü sürttüm bacaklarına. 'Ayça benim ben, Ozan benim, öpme o pisliği' diye bağırıyorum, ağzımdan sadece 'miyavvvvvv' diye bir ses çıkıyor. Sinirden kendimi sikecek kıvama geldim, gittim yere oturdum. Yatak odasına geçtiler, ağzına sıçayım senin lan! Ben de senin ağzına sıçmazsam Ozan değilim, puşt herif.

Yayıldığım yerden kalktım, gittim masanın üstündeki kolonya şişesini düşürdüm, kapı açılmadı, artık ne bok yiyorlarsa içeride. Sonra kocaman bir fotoğraf çerçevesi var, kafamla ittirip onu düşürdüm. Aha da kırıldı lan. Kapı açıldı, Osman denen yavşak 'Ağzına sıçacağım senin' diye üstüme gelirken, hop diye atladım yere, oradan koltuğun altına. Aahhahaha malın keyfinin içine ettim. Keyfim yerine geldi. Ayça da çıktı, üstüne çarşaf sarılmış. Göt lalesi herif, benim kız arkadaşım o, benim lan, benim amına koyayım. Yeter ya, ben eski halime gelmek istiyorum.

Koltuğun altından çıktım, pencerenin kenarına gittim, lale beni görünce 'Aman oğlum gir içeri, üzme beni' dedi. Üzme beniymiş, şerefsiz puşt, kız arkadaşımla ne yapıyorsun içeride. Bu daha başlangıç, senin hayatını sikmezsem ne olayım...

-Devamı ve sonu salı günü-
Not: Cumartesiye kadar izin verin, yarısını bitirdim ama parmaklarım kopacak gibi yazmaktan, özür dilerim...

28 Temmuz 2014

Sefo Deresi'nden Agop Amca'ya...



Bugün 28 Temmuz, bugün bayram. Şeker de yiyemeyen Hossam Abdul'un, Shadi Abu Harbied'in, Iman Khalil Ammar'ın, Sefo Deresi'nde kurşuna dizilenlerin kutlayamayanların bayramı.

Bu dünyada ve ülkede bayramlarla matemler iç içe geçmiş yaşanıyor. Kimilerinin bayram olarak kutladığı bir gün, kimilerinin acısını en derinden yaşadığı gün.

Sefo Deresi'ni hiç duydunuz mu? 33 kurşunla öldürülen 33 kişiyi. Elleri arkadan bağlanarak, diz çöktürülerek, bir kurşunu bile harcamadan, 33 Kürt'ü öldürdüler. Üstelik orada öylece bırakılırlar, ölü bedenlerini hayvanlara yem ederler, gömmezler bile. Sonra, kimse gelip kemiklerini bulamasın diye, etrafını mayınlarla döşerler. Yetmez 'yasak bölge' ilan ederler, kimseyi sokmazlar oraya. Kemikleri bulunmasın da, suçları ortaya çıkmasın diye.

Ama bu devlet öyle utanmaz ki, emri veren 3. Ordu Komutanı Orgeneral Mustafa Muğlalı'nın adını bölgedeki sınır taburuna verirler. Öldürdükleri yetmez çünkü, kana susamış nefretlerini, insanların acılarını taze tutmak için verirler.

Hangi gün verirler Orgeneral Mustafa Muğlalı'nın ismini o tabura. Deniz Geçmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ın idam edildikleri gün olan 6 Mayıs'ta değiştirirler. Büyük Türk devleti ve askeri gücünü gösterir, dosta düşmana karşı (!)

Mustafa Muğlalı cezaevinde öldü ama iade-i itibar verildi. Devletin itibarı bu kadar işte, 33 insanı katledip, kurşuna dizdiren birine itibarını verecek kadar.

Katiline aşık, onu kutsayan bir devlet geleneği var, yıllar geçse de, bu anlayış değişmiyor. Sonra Kürtlere 'Neden dağa çıktın?' diyorlar, 'neden isyan ettin' diyorlar ama Kürtlere 'Neden isyan ettin?' diyorlar. Kendi dilini konuştuğu için dayak yiyen, işkence gören, öldürülen, tecavüz edilen, insanlara bu soruyu sormak için vicdan taşımıyor olmak lazım.

Hanginiz kimliğinizi seçtiniz? Bugün İstanbul'da, Ankara'da, İzmir'de, Antalya'da, Almanya'da doğmayı kim seçti? Kim seçti Amed'de, Batman'da, Urfa'da, Dersim'de  doğmayı. Kim Kürt olmak istedi doğduğu an, kim Türk olmayı seçti, hanginiz Musevi olmayı seçti, hanginiz Ermeni olmayı?

İnsanların yapmadığı seçimlerden ötürü yargılanması, suçlanması, dünyanın en büyük ahmaklığıdır. Bu ülkede yaşayanların büyük çoğunluğu bu ahmaklığı yapıyor. Oturup sadece birkaç saniye düşünün, sadece birkaç saniye. Belki o zaman hak vereceksiniz. 'Benim Kürt arkadaşlarım var' diyerek değil, Kürtlerin yaşadığı acıları biraz anlayarak düşünün.

Bayramdan çıktık yola. 'Ben küçükken' diyebilecek yaşa geldiğim için rahatça böyle bir giriş yapabilirim artık.

Küçükken bayram sabahı, ilk gittiğim yer evsahibimiz Agop Amca'ydı, annesi Madam Teyze'yle (ismini bilmiyorum, annem öyle diyor diye, ben de hep öyle hitap ettim) birlikte yaşardı. Mendil içinde parayı sadece onlar verirdi, sanki Müslüman gibiymiş gibi bizim bayramımızı kutlarlardı. En çok onlara gitmeyi severdim, mendil içinde para aldığım için değil ama minik bardakta yeşil acı bir içecek ve yanında lokum verdikleri için.

Bugün Ermeni, Musevi dediğimiz insanlar, bizim gibi bayram kutlardı, bizden daha harbi kutlarlardı. Müslüman kapılarından kovulurduk 'şeker yok' diye ama Agop Amca'ya ne zaman gitsek, çikolata verirdi bize.

Oğlum (sadece erkek okumuyor ama kızım lafını sevmiyorsunuz ondan öyle yazıyorum), insanlığın dini, dili, ırkı olmaz. Belki çok geç kaldım ama 22 yaşından sonra insanları, iyi insan ve kötü insan olarak sınıflandırdım. Kimsenin ne olduğuna, hangi ırktan olduğuna bakmadım. Beni dinlersiniz, dinlemezsiniz bilemem ama siz de öyle yapın.

Gazze'de insanlar Müslüman diye üzülmüyorum, insan oldukları için üzülüyorum ama bu ülkede yüzyıllardır yaşanan Mario Levi'ye yapılan muameleye de öfkeleniyorum. Sen-ben bu topraklarda yokken yaşayan bir adama lanet okumak, boykot etmek insanı insan olmaktan çıkarır.

Gazze diye ağlaşan Müslümanlar, dün Deniz'ler Filistin'e gittiğinde 'terörist' diye niteliyordu. Mazlumdan yana olmak ama öyle hikâyeden değil, harbici şekilde yanında olmak insanlığın gereğidir.

Bugün kimimize göre bayram, kimimize göre matem. Kimi kutlayacak, kimisi matemini yaşayacak.

Mendil içinde parayla, lokumla, nane likörüyle yetindik; keşke Agop Amca yaşasıydı da, birlikte rakı içseydik, muhabbet etseydik.

Hepiniz kendinize iyi bakın, sakın insanlıktan ayrılmayın...

Bayramda birilerini sevindirin, en çok çocukları ve yaşlıları ama. Hafızalarında yer etsin. Hoş, bir günlük mutluluğun amına koyayım ama yine de yapın işte.




Not: Ahmed Arif şiiri için 'e teşekkürler.

24 Temmuz 2014

Umarım eylemlerim devam eder


'Yarın yazacağım' dedim ama yarın bugüne kaldı. Mevzunun içeriğini bilen biliyor zaten, ensonhaber isimli haber sitesinde, 1 Mayıs'ta yapılmış bir haber vardı. Bunun üstüne 'Serkan Kalemciler kimdir?' başlıklı bir yazı yazdım.

Pazartesi günü aramızda olan telefon görüşmesini yazdım, sonra araya kıramayacağım bir gazeteci abim girdi ve bana 'sana kaldır demiyorum ama bir düşün' dedi. Serkan Kalemciler, kendisi ile konuşmuş (o konuşmanın da içeriğini yazmayacağım).

Ben de kafamda bir şey tasarladım ve yazıyı yok yere kaldırmak istemediğimi, o yapılan haberin terbiyesizliğine karşın özür dilenmesi gerektiğini söyledim. Kendisi 'röportaj da yapabiliriz, öyle de özür dileyebiliriz' dedi ancak fotoğrafta görülen DİSK'li ablamız, onlarla asla biraraya gelmek ve istemediğini böyle bir şeyin içinde olmayacağını söyledi.

Son olarak ben, 'Madem öyle, sitenizden bir özür yazısı yayınlayın' dedim, Serkan Kalemciler de, bugün itibariyle bunu gerçekleştirdi.

Benim açımdan konu kapandı. Haaaa, onlar yine benim pespaye, iğrenç, basit ve gazetecilikle uzaktan yakından ilgisi olmayan haberler yapmaya devam edecekler ama artık kim, kimin ne olduğunu biliyor, bundan sonra başka mecralarda, başka şekillerde eleştiririm.

Sadece şunu söyleyeceğim; kendi aile değerleri için üzülenlerin, başkalarının değerleri için de aynı hassasiyeti göstermeli. Bir önceki yazıda vicdandan söz etmem o yüzdendi. Salt özür meselesi değil, ailesinin de bu duruma üzüldüğünü öğrendiğim için kaldırdım. Yoksa hakikaten ne korkuyorum, ne çekiniyorum, ne de umursuyorum.

Hikayenin özü budur. Şunu söylemem lazım, yaptığım şeyden gayet memnunum. Siz hep beni küfür ediyor sanıyorsunuz ama böyle şeyler de yapıyorum lan. Ayrıca geçen biri 'Abi senin küfürsüz yazıların da hiç çekilmiyormuş' dedi, üzüldüm oğlum; küfürden mi ibaretim!

Yakın bir tarihte, piyasada prim yapan bir solcu gazetecinin ipliğini pazara çıkartacağım, bekleyin.

Herkes kendine iyi baksın, kimse insanlıktan ayrılmasın...

23 Temmuz 2014

Yarın yazacağım



Gece gece yine bilgisayar başında olmak bok gibi bir duygu ama açıklamam lazım. Serkan Kalemciler'le ilgili iki yazıyı da kaldıracağım. Şimdiden 'ooooo tırstın mı?' tadında yorumlar yapmayın ya da yapın lan, hakikaten umrumda değil.

Neden kaldıracağımı, sebepleriyle anlatacağım. Sadece şunu bilin, hakikaten korkudan filan değil, öyle bir korkum olsa, şu bloğun geçmişinde silmem gereken en az 100 yazı olurdu.

Şu vicdan denilen şeyden bazı durumlarda az olması gerektiğini düşünüyorum, böyle yazıp duruyorum siz beni çok acayip sinirli, pis bir herif filan sanıyorsunuz ama kazın ayağı öyle değil işte.

Neyse çok bile kaldım bilgisayar başında, yarın bir ara boşluk bulup, yazacağım.

Kendinize iyi bakın, insanlıktan ayrılmayın...

19 Temmuz 2014

Doğmamış kızıma mektuplar



Defne; sen ne zaman olacaksın bilmiyorum. Hayatımda senden daha fazla istediğim bir şey yok. Seni hep 3-4 yaşlarında hayal ediyorum, sanki öncen yokmuş gibi. Oysa kucağımda uyutacağım, gecenin bir yarısı ağlayarak uyandığında, aklımı kaybetmiş gibi yanına koşacağım, bir yerin acıdığında benim her yanım acıyacak. Biri sana, sesini bile yükseltse gidip boğazına yapışmak gelecek.

Ama öyle işte, senin varlığın sanki 4 yaşında başlıyormuş gibi hayal ediyorum her gün. Minicik ellerinden tutup, hiç istemediğim, hatta en nefret ettiğim şeyleri yaptıracaksın bana. Bir de bakacağım ki, o nefret ettiğim şeyler, hayatımın anlamı olacak.

İşten yorgun argın geleceğim, kapıda yüzüme gülümseyerek sarılacaksın, her şeyi unutturacaksın. Uyuduğunda saçlarını okşayacağım, kokunu içime çekeceğim.

Yıllar geçecek, eğer bu boktan baban ölmediyse, tartışacak seninle, kızacak, öfkelenecek. Sonra sana kızdığı için kendisine lanetler yağdıracak.

Seninle eyleme gitmek istiyorum, bir rock barda kafaları çekip dağıtmak istiyorum, sokaklarda el ele tutuşup bağıra bağıra şarkı söylemek istiyorum.

Bir gün gelecek, ayrılmaya hazırlanacaksın Defnem, hissedeceğim ama bir şey söylemeyeceğim çünkü sen çok mutlu olacaksın. Hepsini içine atacağım, yeter ki sen mutlu ol diye.

Beni sevmiyorsun diye sürekli endişe duyacağım. Kendi kendime kafamda sürekli, bu dönüp dolaşacak.

Afacan sen doğduğunda yanında yatacak, Osman burnunu yalayacak, Cücük gelip koklayıp kaçacak. Sen de kedileri seveceksin, sokakta her gördügün kediyi sevmek isteyeceksin. Kedileri sen de sev olur mu? Sadece kedileri değil, bütün hayvanları sev.

Sen büyüyeceksin, kocaman olacaksın, ben hep seni küçücük kızım gibi göreceğim, büyüdüğüne inanmayacağım.

Defnem, seni sanki hep varmışcasına özlüyorum be kızım.

Bana sarılmana, elimden tutmana, gözlerime bakmana, 'babacım' demene, minicik parmaklarınla bana dokunmana ihtiyacım var.

Ben sana yazacağım, hep yazacağım. Birlikte okuyacağız bunları. Okuduktan sonra kafanı yana eğip bakacaksın bana, 'canım babam' deyip, sarılacaksın bana. Sarılmazsan küserim ama.

Birlikte kitap okuyacağız, benimle tartışmaya başlayacaksın. Aslında seninle öyle tartışmalar yaptığım için sevineceğim ama hiç çaktırmayacağım, sen babanın azıcık kıl bir adam bileceksin.
Ben sana sürekli 'biz gençliğimizde' diye cümleler kuracağım, sen bana 'offf baba yaa, bin yıl geçmiş' diye hayıflanacaksın.

Ben sana Ahmet Kaya, Pink Floyd, Gary Moore, Metallica, Slayer filan dinleteceğim, sen eşek gibi beğeneceksin. Her konuda serbestsin ama bu konuda ben ne dersem o olacak. Öyle boktan boktan şeyler dinlersen, küserim bir daha da konuşmam.

Yoruldum be Defnem, çok yoruldum. N'olur artık gel. Ben seni çok özledim be kızım, sana bakıp, hayata dair ne kadar inancım varsa güçlendirmem lazım.

Sana söz, sen doğmadan romanı bitireceğim, önsözüne senin adını yazacağım.

Seni çok seviyorum. Bir annem, bir annen, bir de sen, üçünüzü de çok seviyorum. Kollarını açıp, koşa koşa gel hadi.
 

18 Temmuz 2014

Sakın Filistin için ağlamayın, bırakın biz ağlarız

 
Şimdi sırayla Mısır'da yürütülen İsrail ve Hamas arasındaki kalıcı ateşkes görüşmelerine bir bakalım.

17 Temmuz Perşembe günü, Mısır'da kalıcı ateşkesin sağlanması için İsrail ve Filistin, Mısır Cumhurbaşkanı Sisi'nin arabulucuğunda bir görüşme gerçekleştirdi.

Görüşmeye Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas ve İsrail delegasyonunda İsrail Güvenlik Servisi Şin Bet'in direktörü Yoram Cohen ve bu senenin başlarında Filistin hükümeti ile sürdürülen ancak başarısızlığa uğrayan müzakerelerdede rol alan başbakan danışmanlarından Yitzhak Molcho bulunuyordu.

Reuters'ın öğlen saatlerinde geçtiği haberde, İsrailli bir yetkili, İsrail ve Hamas arasında Mısır'da yapılan görüşmelerde kapsamlı ateşkes sağlandığını söyledi.

Ancak Hamas Sözcüsü Sami Ebu Zuhri ise, böyle bir anlaşmanın söz konusu olmadığını söyledi ve ateşkes iddiasını yalanladı.

Mısır'ın Dışişleri Bakanı Sameh Şükrü, ateşkesin sağlanamaması üzerine yaptığı açıklamada Kahire'nin çabalarının Türkiye ve Katar tarafından baltalandığını devlet ajansı MENA'ya açıkladı.

Bu arada İsrail Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman da İsrail'i ziyaret eden Norveç Dışişleri Bakanı Borg Brende ile görüşmesi sırasında "Türkiye ve Katar'ın, Mısır'ın ateşkes önerisini kabul etmemesi yönünde Hamas'a baskı yaptıkları" iddiasında bulundu.

İşin ilginci Sameh Şükrü bu açıklamayı yapmadan iki gün önce, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Çankaya Köşkü'nde Katar Emiri Şeyh Al Thani'ni ile bir görüşme yaptı.

Görüşmeye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu, MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı İbrahim Kalın da katıldı.

Üstelik Al Thani'nin gece yarısı geldiği Türkiye'de Sabiha Gökçen Havaalanı'ndan alınarak, Başbakan Erdoğan'ın Dolmabahçe'deki çalışma ofisine helikopterle getirilerek, içeriği açıklanmayan ve programda olmayan bir saatlik bir görüşme gerçekleştirdi.

Mısır ve Türkiye arasında var olan iki yönetim arasında ciddi sorun olduğu su götürmez bir gerçek ancak Mısır Dışişleri Bakanı'nın açıklamaları, Katar Emiri Al Thani'nin Ankara ve İstanbul'daki temasları bir araya gelince, anlamlı duruyor.

Bu kadar tesadüfün birarada olması ancak aptalların inanabileceği türden. Çünkü akan kan, üstünden her gün miting meydanlarında naralar atılıyor, 'Eyyy İsrail' ile başlayan cümlelerle başlayıp, 'insanlık' ve 'vicdan' çağrıları yapılıyor. Peki bu kadar sert kükreyen başbakanın kabinesinin Dışişleri Bakanı, İsrail'in Gazze'ye kara harekâtı düzenlediği anda yaptığı resmi açıklama ne oluyor? "İsrail'in Gazze'ye düzenlediği kara operasyondan kaygılıyız."

Akp iktidarı her seçim öncesi, dökülen kandan, karışıklıklardan nemalanıyor. Bu kez, dökülen kanın adresi Filistin. Üstelik kalıcı ateşkese (İsrail'in daha önce 235 kez ateşkesi ihlal ettiğini ve bozduğunu da bir kenara yazalım, hafızalarda kalsın) yaklaşılmışken, Türkiye bu ateşkesi baltalayan taraflardan biri oluyor.

Kendi ülkesinde akan kan üstünden siyaset yapan Akp iktidarı ve onun başı Recep Tayyip Erdoğan'ın eline, tam da Ramazan'da inanılmaz bir fırsat geçti. Her zaman olduğu gibi bu fırsatı değerlendirmekten geri kalmıyor. Miting konuşmalarını her gün dinliyorum, yapılan temel vurgu, alabildiğine muktedir görüntüsü çizip "Monşer" diye aklınca dalga geçtiği Ekmeleddin İhsanoğlu'nu zayıf göstermek (Oyumu Ekmel'e vermeyeceğimi de açık açık belirteyim).

Bugün, tam da şu anda (saat 02.49) öldürülen Filistinlilerin kanı, Akp iktidarına bulaşmıştır. Cumhurbaşkanı seçilebilmek için her türlü yolu deneyip, alabildiğine Müslümanlık ve milliyetçilik vurgusu yaparak, rakiplerini altetmeye çalışıyor. Bugüne kadar bunda başarılı olduğunu gördük zira miting cv'si; Alevileri yuhalatmaktan, polis tarafından öldürülen Berkin Elvan'ın annesini yuhalatmaya kadar geniş bir yelpazeye sahip.

Bu yüzden, Filistin'de kan akması ve savaşın devam etmesi seçimlerin sonuna kadar kendisi için eşsiz bir fırsat. Öyle ki, kalıcı ateşkesi engellemek için devreye girmekten bile çekinmiyor. Tabii Filistin'de kan akmalı ki, kendisi seçim meydanlarında bağıra çağıra İsrail'i suçlayıp, 'Müslüman kardeşlerimiz öldürülüyor' diye ajitasyonun dibine vurmalı.

Bu yazdıklarımı isteyen komplo teorisi olarak değerlendirebilir, gerçekten de umrumda değil ama görüşme trafiğine bakınca, Türkiye'nin kalıcı ateşkesin olmaması için elinden geleni yaptığı görülüyor.

Bu ülkenin başına gelmiş en büyük felaket Akp'dir. İktidarda kalabilmek için her türlü çirkinliği sergileyen, kendi ülke insanın öldüren, onunla yetinmeyip, savaşı körükleyen ve barışın önünde engel olan bir siyasi iktidarın ve onun liderinin başkanlık sistemine geçilirse, olası sonuçlarını düşünmek bile istemiyorum.

Bugün Gazze diye ağlayıp duran ama öte taraftan da Akp'yi destekleyenler sakın ama sakın Filistin konusunda vicdani duruş sergilemeye kalkmasın. Bunların ne denli vicdanlı olduğunu gencecik çocuklar öldürülürken; 'gebersin piç', 'oh iyi oldu', 'şunların hepsi ölse' diye sevinç çığlıkları atarken gördük.

Filistin benim davam, Suriye'de öldürünlerin benim davam olduğu gibi. Irak'ta IŞİD'in kafasını kestiği insanlara da sahip çıkıyorum, Nijerya'da Boko Haram'ın yaptığı bombalı saldırıda ölenlere de ya da Kenya'da El Şebap'ın öldürdüğü insanlara. Hepsi benim davam.

Ölenlerin dini veya siyasi görüşlerine bakıp vicdan yapmadım, her bireye sadece ve sadece insan gözüyle bakıyorum. Kafa kesenlere gizliden destek verip, Yahudiler için 'Hitler az bile yapmış' demiyorum.

Vicdanlarınız ve insanlığınız nüfus cüzdanlarındaki din hanesinde takılıp kalmış. Sadece minicik bir satıra sığabilecek kadar insansınız, daha fazlası değilsiniz.

O yüzden sakın Filistin için ağlamayın, bırakın biz ağlarız.

Eğer ağlamayı düşünüyorsanız, Roboski'den başlayın, Berkin'den, Ali İsmail'den, Soma'daki madencilerden, son 6 ayda ölen 978 emekçiden başlayın. Yeter ki, başlayın...

Haa bu arada, 2013 yılının Nisan ayından beri Gazze'ye gidecekti, bizim yiğit oğlan. O iş n'oldu ya!

Not: Yazı küfürsüz oldu, daimi takipçilerden özür dilerim...

15 Temmuz 2014

Katilsiniz!



Enerji Bakanı Taner Yıldız: Hiçbir işçi yanarak ölmedi




Enerji Bakanı Taner Yıldız: Soma'da işçilerin cesetleri tanınacak haldeydi




Enerji Bakanı Taner Yıldız: Soma'daki maden ocağı dünya standartlarında



Bu insanları ölüme gönderdiler, hem de bile bile. Bugün kimse hatırlamıyor bile, bir süre geçince, hiçbirimiz hatırlamayacağız. Ölen öldüğüyle kalacak, ateş düştüğü yeri yakmaya devam edecek.

Bu fotoğraflar, ne davanın avukatlarına ne ailelere ne de basına verildi. Sadece savcılığın elinde bulunuyor.
Madenin içinden fotoğraflara bakınca, Taner Yıldız'ın 'örnek' diye övdüğü madende kullanılan teknolojinin ortaçağdan kalma olduğu görülüyor.

Yangından mal kaçırır gibi bu olayın üstü örtüldü. Madenci yakınlarının eline para tutuşturarak, cinayeti kapatmaya çalışacaklar.

Aslında koymak istemiyordum ve çokça çekindim ama herkesin hafızasına kazınmasını istedim. Hangi katillerin baştacı edildiğini, hangi katillerin bugün elini kolunu sallaya sallaya serbest bırakıldığını hatırlamanız için.

Ülkenin başbakanı, Soma'da kendisini protesto eden kişiyi yumrukladı (ya da tokatladı). Bununla yetinmediler, bu insanların yakınlarını sokak ortasında dövdüler, üstelik kendilerine Müslüman diyenler hiç utanıp sıkılmadan, yerlerde tekmelenen kişinin TGB'li olduğu yalanını söyleyip o tekmeyi savundular. Yetmedi

Ülke vicdansızlık çemberi içinde. Kim, daha fazla vicdansız adeta yarışıyorlar. Ortak işledikleri suçlarını bedelini bir cemaat (savunduğum anlaşılmasın ama sakın, sikerim cemaati) üstüne yıkarak, günahlarından arınmışlar gibi davranıyorlar.

Bu iktidarın elinde, ne kadar yıkarlarsa yıkasınlar, kan damlıyor ve bu izler asla silinmeyecek.

Bu katillere destek veren, herkes cinayetlere ortaktır. Hepimiz göreceğiz, tıpkı 5 sene önce cemaate göğüs gerenlerin, bugün cemaat'i ağzına geleni söylediği gibi, gün gelecek ve sonsuz destek veren yavşaklar, yarın Akp'ye, senden-benden daha fazla laf söyleyecek. Onlar da günahlarından öyle sıyrılmaya çalışacak.

Bu ülkeden nefret ediyorum ve tiksiniyorum ama hiçbir yere gitmeyeceğim, ömrümün yettiği süre içinde bu yavşaklarla mücadele etmek için elimden geleni yapacağım.

Yazacak çok şey var fakat, yazdıkça daha da sinirleniyorum. Bu katillerden günü geldiğinde hesap sorulacak elbet, o güne kadar gücünüzü sakın ha sakın yitirmeyin.