9 Temmuz 2010

Çalım diye Lugano gelirse


İlk kez dün duydum, bugün haber niyetine düşmeye başlamış basına. Adnan Polat'ın dün basın toplantısında söz ettiği, Fenerbahçe'ye çalım eğer Lugano olursa, çok net ve açık biçimde söylüyorum; Galatasaraylılığımı Adnan Polat, yönetimi ve Lugano gidene kadar sonlandırırım.

1980'lerden kalan, "Sen benim elimden oyuncu alırsan, ben de can evinden vururum" tarzı yöneticiliğin rafa kalktığını tahmin ediyordum. Ancak konuşulanlar bunun süregeldiğini hatta hortladığını gösteriyor.

İstediği kadar iyi oyuncu olsun, istediği kadar yetenekli olsun, Lugano gibi saha içi terbiyesizi bir herifin o formayı giymesine tahammül edemem.

Derdim "Aman Fenerbahçe'den futbolcu almayalım" değil. Gerekirse alırsın. Ama Volkan, Lugano, Bilica ve minik Emre asla ve asla Galatasaray'da forma giyemez. O formayı Lugano'nun üstünde görürsem, Florya'ya gidip suratına tükürmezsem adam değilim.

O formayı herkes giymesin mümkünse, herkes giyerse Galatasaray formasının bir anlamı kalmaz. Futbol sahalarındaki bir pislik o formayı giymesin.

Lugano ne lan? Suratımıza yapıştırılan her tükürüğe eyvallah mı diyeceğiz?

Umuyorum tüm bunlar saçma sapan dedikodulardan ibarettir. Böyle bir şey bile olabileceğine ihtimal vermek istemiyorum.

Cleveland ve Miami



Cleveland'da cenaze havası, Miami'de düğün alayı gibi karşılanmış LeBron James'ın kararı. Chris Bosh-Dwyane Wade ve LeBron James nasıl bir takım olur bilmiyorum. İzlemek kuşkusuz acayip zevkli olacak ama bir takım bu kadar egoyu kaldırabilir mi soru işareti. Bu adamlar egolarıyla yaşıyor, onlarla hareket ediyor çünkü.

Dwyane Wade'i severim ama LeBron beni deli ediyor ulennnn.

8 Temmuz 2010

Ahtapot Paul fake çıktı


Meşhur falcımız, kapağı bile atarak Hollanda demiş. Hakikaten bu kez de bilirse, Amsterdam Meydanı'na olmadı Rotterdam Limanı'na heykelini diksinler elemanın.

Hayvan, bildiğin kapağı indirmiş aşağıya. Fark mı geliyor yoksa?

Fake sonrası: Yapılan lan salatasını. Terbiyesizler. O değil, hayvan hakları savunucuları ayaklanmış Paul için. Elemanın psikolojisi bozuluyor diye eylem yapmaya hazırlanıyorlarmış.

Galatasaray'da bir UNICEF elçisi


Bak şimdi görün siz basındaki dezenformasyonu. Lorik Cana için neler yazılıp çizilecek bu ülkede. Kasaplıktan tut, hayvanlığa kadar gider. Şimdiden potansiyel kırmızı kart suçlusu olarak ortalara salınacak bu fikirler ve herkesin beynine kazınmasını sağlayacak.

Ben kendi adıma notumu düşeyim, sonra hatırlatmasını da biliriz. Lorik Cana, UNICEF elçisidir, fotoğrafta görüldüğü üzere. Arnavutluk ve Kosova'da iki halk adına barış elçiliğini yürütüyor.

Lorik Cana için daha şimdiden çirkin haberler başladı ama bunun şiddeti dehşet artacaktır eminim bundan. Valla işin bir kötü yanı da, elemanın soyadından fena malzeme çıkar basına.

Futbolunun sertliği, geçmişinden kaynaklanıyor. Kendisi bir mülteci çocuğu. Şimdiden kanım kaynadı, sevdim, benimsedim. Cana'ya laf eden karşısında beni bulur.



Bu da benden olsun. Malum basındanız, kafamız böylesine mal işlere basıyor...

Fakir halkın parasıyla ekrana sıçmak


Dünya Kupası'nın sonuna geldik. Artık önümüzde sadece 2 maç kaldı. Birkaç saat önce TRT'den önemli bir şahısla birlikteydik. Epey muhabbet ettik. İçeride neler dönüp bittiği öğrendim. Duysanız ya gülersiniz ya ağlarsınız. Aslında ağlasak yeridir çünkü bütün bu varyete bizim paramızla yapılıyor.

Birkaç şey anlatayım ne dediğimi iyi anlayacaksınız. Konfederasyon Kupası için Güney Afrika'ya giden ekip, TRT'ye bir rapor veriyor. Diyor ki, "Otel işini şimdiden halletmeniz lazım. Cape Town ve Johannesburg'un en lüks oteliyle anlaştık. Adam başı 150 Euro'ya kalabiliriz. Ama bir ay içinde rezervasyon yaptırırsak. Yoksa Dünya Kupası döneminde otel fiyatları çok artacak ya da hiç kalmayacak."

Rapor cevaben, "Biz TRT'yiz istediğimiz zaman rezarvasyon yaptırırız" deniyor. Gel zaman, git zaman Dünya Kupası başlamasına bir ay kala TRT, kalacak yer bulamıyor. Her otel 'dolu' olduğunu açıklıyor.

TRT'yi alıyor mu bir ateş, bir panik. Şu anda kaldıkları bungalow tarzı villaları buluyorlar. Günlük adam başı 150 Euro'ya en lüks otelde kalınabilecekken, şu an günde adam başı 795 Euro verip o bungalowlarda kalıyorlar.

Turnuva öncesi Lacoste ile gizli reklam anlaşması yapmış akıllının biri. Para filan yok karşılığında. Üç t-shirt, beş gömlek şeklinde gelişmiş hadise. Koskoca devlet kurumu, gizli reklam anlaşması yapıyor. Ne için? İki lacoste t-shirt için. Git Topkapı'dan al, o kadar çok istiyorsan. İki t-shirt filan diyorum, harbiden öyle. Televizyona çıkan adamlara iki gömlek ve iki t-shirt verilmiş sadece. Sonra akıllı bir adam çıkıp Lacoste'un genel müdürüdü arıyor. "Ben parasını vereyim sorun değil ama sizin prestijiniz söz konusu. Turnuva bittiğinde iade ederim ama komik oluyor aynı gömlek ve t-shirtlerle çıkmamız" diyor da, onun üzerine renk ve çeşit geliyor.

Tansu Polatkan emekli olacak diye götürülüyor güya ama eleman 7 yıl önce çoktan emekli olmuş bile. Genç elemanları, tecrübe edinsin diye gönderiyorlar. Lan bu işin tecrübe edinmesi mi olur? Verirsin Bank Asya maçlarına orada tecrübe edinir. Hoş, tecrübeli olanları bir boka mı yarıyor, diye sormak lazım.

Yaklaşık 15 yıldan beri TRT'nin içinde olan bu kişi, TRT'nin çok ciddi talan edildiğini savunuyor. Bölüm müdürlerinin karıları, çocukları, TRT hesabından umreye götürülüyormuş, kadrolu gibi gösterilerek. "Bunların hepsi hırsız" diyor.

Genç spikerler tecrübe edinecek diye olan bizim Dünya Kupası zevkimize oldu. İçine sıçtılar 26 gündür. Maçlarda bilgi verilmedi, verilse bile birçoğu hatalıydı, bütün telaffuzlar yanlış, götürülen insanların tamamını yakını namaz kılan insanlardan oluşuyormuş. Anlayın ne demek istediğimi artık.

Hiçbir şeye yanmıyorum, bu fakir halkın paralarıyla Güney Afrika'ya kadar gidip, bir ekrana sıçıp sıvamadıkları kalıyor, ona yanıyorum. Bir de sıçıp sıvarlarsa tam olacak.

Ah ulan ahhh. Bir gün bu halkın gazabı ortaya çıkacak mı acaba? Kendi ellerimizle soyguncuya para ikram ediyoruz.

Babaları çoğul piçler


Uzun zamandan bu yana ağzımı bozmamak için gerekli önlemleri kendi içimde almıştım ama bunu görünce dayanamadım.

Ataköy'de sayılarının kaç tane olduğunu bilmediğim piçler, yaklaşık 20 kediyi boş bir alana götürerek, yanlarında getirdikleri köpeklere parçalatmışlar.

Özellikle yavru kedileri katlettiren bu babaları çoğul piçler bulunursa sevinirim. Yalvarıyorum denk geleyim böyle bir olaya. Lütfen böyle bir hadise gerçekleşirken, ben de orada bulunayım bir biçimde.

Son günlerde iyiden iyiye arttı sayıları, bu olayların. Hepiniz geberin orospu çocukları.

Lobide hasret gidermenin yolları


Hollanda Milli Takım oyuncuları Wesley Sneijder ve Edson Braafheid, final öncesinde sevgilileriyle hasret giderirken yakalanmışlar.

Haliyle işin biraz paparazzi kısmına girilmiş. Bu arada Ferguson, Sneijder'ı mutlaka istediğini söylemiş. Valla acayip de yakışır Manchester United'ın hantal orta sahasına.

7 Temmuz 2010

Yeniköy Kasabı: 2 - Stajyer Alman: 0


Maç öncesi basın toplantısında Iker Casillas'ın söylediği gibi İspanya, tarihinin en önemli maçına çıktı. Almanya'nın turnuva boyunca gösterdiği görkemli ve rakipleri korkutan futbolu, yarı finalde yoktu, olması da güçtü zaten.

İspanya ile oynamak ciddi anlamda işkence gibi rakipler açısından. Futbol oynamak için gerekli materyalı sizinle paylaşmamak için ellerinden geleni yapıyorlar. Futbol iki topla oynanamayan bir oyun olunca, haliyle zorlanıyorsunuz. Dünkü kapanışı, Torres'iz İspanya'nın maçı rahat geçeceğine daim bir kelimeyle sonlandırmıştım, 'Şen Kasap' Del Bosque, aklın yolunun bir olduğunu kabul ederek, doğru oyuncu seçimiyle sahaya çıktı.

Almanya açısından maç sonrası muhtemelen Müller'in yokluğu çok yazılıp çizilecektir ancak olmamasının çok önemli olduğunu düşünmüyorum. Benim adıma önemli eksik Ballack'tı.

Futbol tarihinin en parlak jenerasyonunu yakalamış olan İspanya, daha başlama vuruşundan itibaren, "Buranın abisi benim, ufaklık çekil kenara" der gibi, Almanya'nın üstüne gitti. İlk yarıda Puyol'un penaltı noktasında vurduğu kafa vuruşu, maçın daha erken sonuçlanmasını sağlayabilirdi İspanya açısından.

Almanya turnuvada öne geçemediği iki maçı da kaybetti. Tam bu noktada tecrübe denen olgunun bir takım için önemini fark etmek gerekir. Evet, İspanya Almanya'nın oynaması için çok fazla fırsat vermedi ancak Almanya orta sahasında Ballack gibi bir tecrübe abidesinin olmayışı, kendileri açısından tempo ayarlayamamalarına neden oldu.

İspanya'nın zor yenilme nedenlerinden en önemlisi Xavi ve Iniesta ikilisi. Uçurumun kenarına gözleri kapalı bıraksan, ne yapacaklarını tahmin ederler. Herhangi birisi daha topu aldığında, diğeri bambaşka bir yere hareketleniyor ve topla buluşuveriyor. İlk yarıda özellikle sol kanattan Iniesta'nın yaptığı bindirmeler, Alman defansını fazlasıyla yıprattı.

Del Bosque açısından işler, hep iyi gitti. Arne Friedrich ve Per Mertesacker gibi iki ağır adamın arasına atılacak derin paslarla sonuca gitmek istemesi, en zekice hamleydi. Oysa benzer bir refleksi Maradona göstermiş olsaydı, bugün yarı finalde Arjantin'i görebilirdik.

Löw'ün lacivert kazak totemi bu kez tutmadı. Artık kokmaya yüz tutmuş o kazağını rahatlıkla çıkartabilir. Latife bir yana Almanya'ya harika futbol oynattı.

Senelerdir izlediğim en iyi Almanya'ydı. Bu genç nesil, eklenecek birkaç futbolcuyla birlikte bir sonraki Avrupa Şampiyonası ve Dünya Şampiyonası'nın başat favorisidir. Her şeyden önce, bir futbolsever olarak Almanya'yı takdir etmek lazım.

Mesut Özil'i ayrı bir başlıkta konuşmak gerekir aslında. Turnuvaya başladığı grafikle yarı final itibariyle bitirdiği grafik arasında epey bir fark var.

Zorluk derecesi yüksek maçlarda, sahada biraz silik göründü. Tabii bunda, tüm rakiplerin öncelikli hedefinin Mesut olması da büyük etken. Yine de, izlemek acayip hoş. Biraz daha tecrübe kazandıkça, tadından yenmez bir hal alır.


Başlık az-çok kendini ele vermiştir. Türkiye'de her gelen adamı yerden yere vuruyoruz, herkesten çok futbol bilgimiz var, herkesten iyi teknik direktörüz, herkesten fazla futbolcuyuz, sonuç ortada. Türkiye'nin en iyi yorumcusu denilen adam gibi (Nasıl bir şeydir anlamış değilim, stüdyodan yorum yapıyor herif. Bunu ayrı olarak yazarım yoksa hadise fazla uzayacak) evimizden izliyoruz.

İtin kıçına soktuğumuz adamlardan biri finalde, diğeri oynattığı futbol için tüm dünyadan alkış alıyor.

Acilen arınmamız gerekir. Meryem Ana'ya mı gideriz, Kabe'de dört mü döneriz, yoksa Küba sokaklarını mı arşınlarız bilmiyorum. Artık kim neye inanıyorsa onu üstüne alsın ama mümkünse bu eblehlik noktasındaki ukalalığı bir kenara bırakalım.

Şu ülkede yorum yapan, futbol konuşan adamların 'Ahtapot Paul' kadar futbol bilgisi ya da beyni varsa ben de terliksi hayvanım. Futbolu üç gün önce bırakmış adamlar bu ülkede Rijkaard'ı eleştiriyorsa ve biz bir biçimde bu malları izliyorsak, oturup kendimizi de sorgulamamız lazım.

TRT spikerleri 'pes' dedirtmeyi her seferinde başarıyor. Gözünü seveyim, ben çocukken spikerdin, hâlâ spikersin. Dersinizi çalışın biraz. FIFA kural getirdi, Levent Özçelik "Kart sınırında kimse yok" diye vıdı vıdı ediyor. Taktılar Klose'nin 2 gol daha atıp, Ronaldo'yu geçmesine.

Herif gol kralı olsa, iki Dünya Kupası'nda gol kralı olan tek adam olacak. Bir kişi de çıkıp şunu söylesin mümkünse. Iniesta'ya, 'Torres' dedi, üstüne "Torres bizi andı" diyor sırıtarak. Valla Torres'i bilmem ama tüm turnuva boyunca, ben hepinizi bol bol andım.

'Ahtapot Paul' dedim de, aklıma geldi. Oberhausen'de yaşayan bu garibimi zeytinyağına yatırır mı acaba Almanlar?

Unutmadan, sahaya giren Süperman t-shirt'lü eleman Torres'in kardeşi mi nedir? Bildiğin Torres'in siyah saçlı hali gibi geldi bana. Bilmem siz ne düşünürsünüz?


İspanya-Hollanda maçına daim de söyleyeceğimi kısaca yazayım. İspanya her şart ve koşul altında maçın mutlak favorisi. Gönlüm Hollanda ile çarpacak, şimdiden söyleyeyim.

Hem ne demiş ünlü Türk spor yorumcusu abimiz; "Futbol enteresan oyun Levent."

Bart! Yaz tahtaya



Dergiye yazınca oluyor mu? Hâlâ aynı zihniyette devam edebilmek için ya gerizekâlı olmak gerekir ya da beyinsiz. Bu kadar söylenince inanalım o vakit.

Bart! Yaz tahtaya.

Fenerbahçe tek büyük
Fenerbahçe tek büyük
Fenerbahçe tek büyük
Fenerbahçe tek büyük
Fenerbahçe tek büyük
Fenerbahçe tek büyük
Fenerbahçe tek büyük
Fenerbahçe tek büyük
Fenerbahçe tek büyük
Fenerbahçe tek büyük
Fenerbahçe tek büyük

41 yılda uğradığımız erozyon



Yıl 1969 ve yıl 2010. 40 yılda geçirdiğimiz evrim, şu iki fotoğrafta ortaya çıkmaktadır. Kitlelerin tepkisinden, kitlelerin tepkisizliğin uzanan yolda işin bir diğer boyutunda ise gün be gün demokratikleşen (!) ülkemizde artık 3 kişinin yaptığı eyleme bile tahammül gösteremiyoruz.

Kendi gölgesinden korkan bir toplumun bireyleriyiz. Bakmayın ben birey diyorum ama birey filan da değiliz. Olsak olsak sürünün bireyleri olabiliriz ancak. 41 yılda bizden gidenler; onurumuzdan başka bir şey değil.

Bir de garip bir nesil yetişiyor. Eylem yapmayı bilgisayar başında iki kelime yazmakla karıştıran beyinsizlerle örülmeye başlıyoruz. Hayatında herhangi bir toplumsal eyleme dahil olmamış tıfıl gençlik, twitter'ına, facebook'una iki alengirli cümle yazdığında, kendi vicdani mastürbasyonlarını gerçekleştirmiş oluyorlar. Ülkeye karşı tüm sorumluluklarını, bilgisayar başında yerine getiriyorlar.

Tam da yönetenlerin istediği şey. İnsanları sokaklardan uzaklaştırıp, evlerine hapsetmek. Bu Amerikan tarzı eylemlilik oluyor.

Haaa, o 3 genç ne mi yapıyor? Antalya'ya gelen ABD uçak gemisini protesto ediyor. Ah be güzellerim, ne gerek var. Gir twitter'a, facebook'a yaz oradan iki kelime. Ama kelimeler genelde Türkçe olmasın ki, daha bir etkili olduğu sanılsın.

Önce beyin lazım değil mi güzel kardeşim?