12 Eylül 2010

Adamı maymun ederler


Sen aylarca git Türkiye'yi dolan, evet propagandası yap ve oy kullanma ya da kullanama.

Türk siyasetine en büyük aptallıklardan biri olarak geçecektir, bu hareket.

Şimdi Erdoğan ne dese haklı olacaktır. Çok dalga geçerler, çok alay ederler ve adamı maymuna çevirirler. İşin ilginci haklı da olacaklar.

Koltukta tutmazlar adamı. Lider olmak ayrı vasıflar gerektiriyor. Bir oy kullanamayan adamdan ne parti lideri olur ne de milletvekili. Kılıçdaroğlu'nun siyasi hayatı uzun sürmez, en azından CHP lideri olarak.

Bunun hakkında bambaşka şeyler yapmak lazım ama fena yoğunum.

Kararımın haklılığını kendi açımdan bir kez daha görmüş oldum.

Seçim yasakları var ama..


Valla rakamlar gelmeye başladı. Büyük hayal kırıklığı yaşanacak şimdiden söylemeliyim. Şu anda doğu illerinden sonuçlar gelmeye başladı. Boykot rakamları henüz belli değil ancak yüzde 98 gibi oranlar söz konusu katılımcılar arasında.

Hangisi evet hangisi hayır söyleyemiyorum ama siz tahmin ediyorsunuzdur. Batı illerinden gelen rakamlar mutlaka varolan yüzdeleri değiştirecektir fakat tamamını değiştirmeye yeter mi? Sanmıyorum. Eğer rakamları öğrenmek isterseniz mail atmanız yeterli. Mutlaka yanıt veririm....

10 Eylül 2010

Yok canım camiye siyaset sokar mısınız siz!


Başbakan Erdoğan bugün İstanbul'da önce Sultanbeyli'de daha sonra da Arnavutköy'deydi. Kendisinin Arnavutköy'de yaptığı açıklamalardan biri şu; "Kışlaya da siyaseti soktular, camiye de siyaseti soktular" diyebileceğini belirterek, "Şimdi sizlerle bir araya geldik ya bunu camiye siyaset sokmak diye nitelendirir. Sayın Bahçeli, camiye siyaset sokmak, caminin içinde bu konuşmayı yapmaktır. Biz dışarıda bu konuşmayı yapıyoruz. Halkımız burada toplandı, gönlünü açtı ve biz de hem kendilerine mesajlarımızı veriyoruz hem de bayramlaşmamızı ve bunu kalkıp da saptırmayla bu şekle dönüştüremezsin"

Buyrun fotoğraflar da bunlar.









Ulan ne kötü niyetli bir insanım ben. Adam diyor ki, "Biz caminin dışındayız", ben hâlâ üsteliyorum.

Cık cık cık, terbiyesizin önde gideniyim...

9 Eylül 2010

Evet ya da hayırın anlamı -ya da anlamsızlığı-


Türkiye ilginç bir dönem geçiriyor. Pek çok kimse 12 Eylül 2010 günü, ülke tarihinin kritik virajlarından birinin dönüleceği kanısında.

Yaklaşık 2 aydan bu yana "evet-hayır" üstünden yapılan propaganda sonucunda, meydanlardaki hararetli konuşmalar ve basının bu çılgın propagandaya mal bulmuş mağribi gibi atlamasıyla her yerde konuşmaların öznesi oluverdi, referandum.

Bu iki cephenin evet bölümüne baktığımızda bize sunulan temel argüman sadece ve sadece hayırcıların darbe yanlısı olduğu üstünden yürütülüyor. Hatta başbakan bu cümleyi NTV'deki canlı yayında birebir olarak kullandı. Ülkenin başbakanının algısı, hayır oyu verenlerin darbeci olduğunu söylüyor.

Tabii bu beraberinde şu fikri getiriyor: Diyelim ki, ülkede hayır oyu verenlerin sayısı yüzde olarak 48 çıktı. Başbakan tüm hayır oyu verenleri 'darbeci' olarak nitelendirdiğine göre, ülkenin yüzde 48'i darbecidir. Aslında kendi içinde haklılık payı yok değil. Bu ülkede darbecilerin yüzde 92-93 gibi bir oy oranı aldığını, tankların sokaklardan geçişlerinde insanların alkış tufanı kopardığı bir yalan değil.

Ne yazık ki, bu ülke insanının hamurunda Tiananmen'de tankların önünde dimdik duran Jeff Widener'ın ölümsüz karesi 'Meçhul İsyancı'nın gösterdiği dirayeti gösteremiyor. Bu ülkenin öğrencilerinin, kendisine aydın diyenlerin darbe pankartları açıp, panellerde, meydanlarda darbe çığlıkları attığını göz önünde bulundurursak, başbakanın bu söyleminde haklılık payı büyük.

İki aydır yaşadığımız evet propagandası, iktidarın tüm olanaklarıyla yüklenerek, insanların beyinlerine evetin kazınması şeklinde oldu. Joseph Goebbels'i bile kıskandıracak nitelikteki bu propaganda alanların dışında; camilerde, iftar çadırlarında, neredeyse 5 kişiden fazla toplanılan her yerde uygulandı.

Bunların en rezil örneklerinden biri Ankara'yı yöneten adamın verdiği 70 bin kişilik iftarda gerçekleşti. 70 bin kişilik iftar zaten başlı başına bir kepazelikken, sandalyelerin üstünü tutun da yemek dağıtılan kartonlara kadar her taraf evetle donatılınca, bu kirli propagandanın, iktidar ve onun yandaşları tarafından nasıl bir iğrençliğe getirildiğinin tipik bir örneği.

İşin geldiği boyut, başbakanın, Arda Turan'la milli maç sonrası yaptığı şu sohbetin sansürlenmesine kadar ulaştı.

Başbakan: Bugün yine şanslısın. Bir yerlere vurdurarak bilardo gibi gol attın.
Arda Turan: Başbakanım sizden bir şeyler öğreniyoruz hayırlısıyla.
Arda Turan: Hayırlı akşamlar. (telefonu kapatırken söyledi)

Arda Turan bu hayırlısı kelimesini bilinçli mi kullandı bilinmez ama ertesi gün Sabah, Fotomaç gibi Çalık medyasının gazetelerinde yer almadı bile.

İnsanların; "Eğer evet çıkarsa Türkiye'ye şeriat gelir" korkusunun anlamsız olduğunu düşünsem de, bu iki ay boyunca hayır kelimesinin bazı basın-yayın organlarında sansürlenmesini ciddi bir tehlike olarak görüyorum. "Bunda bir çelişki yok mu?" diyecek olanlara yanıtım hazır.

Siyasi iktidarın anayasayı baştan sona değiştirme, ülkenin eksenini tamamen kaydırmayı, evet sonrasına bırakacağı telaşını ne samimi, ne de gerçekçi buluyorum. Bugün hayır diyenlerin ağzından çıkan başlıca kelimelerden biri eğer demokrasi ise o zaman seçilmişlere böylesi antidemokratik tepkiler vermeye hakkı yok. Savunmuyor musunuz demokrasiyi? Savunmuyor musunuz parlamenter sistemi? Eee, o zaman neden bu panik? Var olan siyasi iktidar oyla geldiyse ve siz de demokrasiyi savunuyorsanız; velvelenin, ortalığı yıkarcasına "Şeriat geliyor!" çığlıklarının amacı ne?

Tabii şimdi "Ama yüzde 47'nin yüzde 53'e tahakkümü demokratik değil" diyenler çıkacaktır. Eh o zaman da, Turgut Özal'ın değiştirdiği seçim sistemine sesiz kalmana yan. Hadi yaşın küçüktü diyelim, dikil annenin, babanın karşısına ondan hesap sor.

Neyse şu etrafta oyunun renginin evet olduğunu açıklayanlarla ilgili bir-iki kelam edelim. Evetçiler cephesinde Sezen Aksu, Yılmaz Erdoğan, Lale Mansur, Orhan Gencebay, Emre Belezoğlu, H.Ş, Halil Ergün gibi pek çok isim çıkıp medeni bir biçimde evet oyu vereceğini açıkladı. Kimileri alkış kıyamet karşılarken, diğer cephe ise yuhalamayı seçti.

Evet propagandistleri ve destekçileri, bu isimleri gurur kaynağı olarak gösteriyor. İlginç olan bu ülkede Kemalettin Şentürk isimli adam "Ben İşçi Partili'yim" dediğinde, bugünün demokratlarının o zaman bu adamı aforoz etmesidir. Benzer bir süreçten Metin Kurt'un da farklı bir dönemde geçtiğini eklemek de fayda var.

Demek ki, neymiş? Demokrat tavır günden güne, zamandan zamana değişebiliyormuş. Hoş bu dönemin modası demokratlık. Ahmet Kaya'ya çatal-bıçak fırlatıp, linç etmeye kalkışanların tamamı, bugün günâh çıkartarak, vicdani mastürbasyonlarını yaptılar.

Gelelim hayır çevresinde yürütülen propagandaya. Bu propaganda haliyle biraz daha silik kaldı. Silik kalmasının iktidar eliyle ve valiler, kaymakamlar, belediye başkanları aracılığıyla yapıldığını düşündüğümüzde silik kalmasının normal bir durum olduğunu söyleyebiliriz.

Özellikle CHP kanadında, bunu bir anayasa referandumu değil de, güvenoylamasına götürme çabasındaydı. Diğer hayırcılar ise, bu anayasanın 12 Eylül 1980 anayasasının farklı bir versiyonu olduğunu söyleyerek, daha mantıklı savlarla ortaya çıktılar.

Hayırcıların özellikle son dönemde, evet kampanyasından etkilenip, "Görmüyor musunuz bu herifler istediğini bir biçimde alır" yılgınlığını sezmek mümkün.

Şimdi gelelim kişisel fikre. Daha önce de söyledim, o yüzden bir beis görmüyorum tekrarlamaktan. Etrafımdaki bazı insanlar "Senin boykot kararın evetçilere yarar" söylemi, beni hiç mi hiç ilgilendirmiyor. Ülkedeki her türden siyasi hesaplaşmayı Galatasaray-Fenerbahçe maçına çevirenler şunu iyi bilmeli, bu ülkede iki kutuplu yaşamaktan sıkılmış, kendini cendereye sıkışmış hisseden insanlar var.

Sanki ülkede AKP-CHP dışında bir siyasi hareket yokmuş gibi davranılmasından bıkmış durumdayım. Her şart ve koşul altında "Ya ondansın ya bundan" tavrı, her iki tarafın da ağzından düşürmediği demokratlık kavramına -en azından kavram olarak- taban tabana zıt.

Muhalefet yelpazesinde söz edilen yüzde 53'lük kesimin içinde bulunuyorum ama o yüzde 53'ün, yüzde 95'iyle bambaşka şeyler düşünüyorum. Bugün hayır diyen kimse nasıl bir anayasa ile geleceğini açıklamıyor. Sadece bugün sunulan anayasaya hayır diyor ve "Daha demokratik bir anayasa için hayır" söylemini kullanıyor.

Oysa benim hayır demem için de, bugün hayır diyenlerin yarın ne yapacağını bilmem gerekir.

Yıllardan beri tartışılan başkanlık sistemine aslında çoktan geçtik bile. Siyasi konjonktür gereği hep iki kutupluluk önümüze sunuluyor. Biz de seviyoruz, ya ondan ya bundan olmayı. Farklılıkları sevmeyen, yeniliklere açık olmayan kapalı bir toplumuz. Bu, bugünün evetçileri ya da hayırcıları için değişmiyor.

Benim kararım bir nevi kazan kaldırmak. Bana sunulan beyaz ya da kahverengi tabletlerden ikisini de istemiyorum. Daha renkli, daha farklı bir ülkenin hayalini yaşıyorum. O yüzden de, birbirinden sevimsiz iki siyasi görüşten (evet ve hayır bazında iki siyasi görüş) birini seçmem beklenmesin.

Gayet iyi biliyorum ki; bugün evet diyen ve darbe karşıtı gibi görünenler 12 Eylül'de tankların geçişinde el sallayıp, askerlerin sırtını sıvazladılar.

Gayet iyi biliyorum ki; bugün hayır diyenler, bu ülkedeki darbelerin bazılarına ya alkış tuttular ya da darbe dönemlerinde dik duruş sergileyemediler.

Gayet iyi biliyorum ki; siyaset o kadar kaygan bir zemin ki, bugün toplumu hayır ve evet diye ayrıştıranlar yarın iktidarın koltuklarını paylaşıverirler.

Ve gayet iyi biliyorum ki; vereceğim ne evet ne de hayır kararı bu ülkedeki milyonlarca aç insanın karnını doyurmayacak, işsizlerin iş sahibi olmasını sağlamayacak, intihar eden çaresiz insanların yararına olmayacak.

O yüzden benim kararım boykottur. Kimse istedi diye değil ama birey olarak düşünüp, kendimce doğrusunun bu olduğuna karar verdiğim için.

Son sözü kendi dilimde yapayım.

Rasim Ozan Kütahyalı gibi bir dalyarak evet oyu veriyorsa onunla aynı kararı vermem mümkün olmaz.

Kenan Evren gibi darbe mimarı dallama hayır oyu veriyorsa, onunla aynı kararı veremem.

Tarih bugünün evetçilerini ve hayırcılarını tıpkı 12 Eylül'e evet oyu verenler gibi yargılayacaktır.

Halka rağmen ama halka karşı tüm dayatmalar, halkın kendisini kurşunlamasından başka bir şey değildir ve 12 Eylül 2010'daki referandum da, benim açımdan halkın kendini kurşunlamasıdır.

Siyasetin ne denli kirli olduğunu evet oyu verecek olanlara şeriat yanlısı, hayır oyu verecek olanlara da darbe yanlısı ve terörist gibi yaftalar yapıştırılmasından görebilmek mümkün oldu.

Ne darbe yanlısıyım ne de şeriat istiyorum. Hayalimde; kimsenin dininden, dilinden, milliyetinden ötürü yargılanmadığı, öldürülmediği ve katledilmediği; herkesin fikirlerini özgürce anlatabildiği, çok uluslu şirketlerin esiri olmayan, kapitalizm denilen vahşi canavara teslim olmamış, yönetenlerin değil yurttaşların rahatı için çalışan, herkese iş, ekmek ve özgürlük sağlayabilen, hiçbir dış güçle göbek bağı olmayan, tam bağımsız bir Türkiye var.

12 Eylül 2010 tarihinde ne evet, ne de hayır diyenler bunu sağlamıyorsa, ben de en doğal ve kendimce en onurlu duruş olarak gördüğüm boykot kararını uygulayacağım.

Mutlu bayramlar



Hayatınızın bayram şekeri tadında geçmesi dileğiyle...

8 Eylül 2010

Devrimci güzel bir insanın ardından...


Sene 1994 ya da 95. Bakırköy'de oturuyorum. Bir cumartesi günü can sıkıntısı mı nedir bilmiyorum, girdim CHP Bakırköy'ün kapısından. Beklemediğim bir kalabalık var partide, CHP'nin dibe vurmak üzere olduğu yıllar çünkü. "Örgüt toplantısı var" dediler, eyvallahı saldım, toplantının yapılacağı odaya daldım.

İstanbul Milletvekili olduğunu yanımdaki yaşıtım arkadaştan öğrendiğim bir adam konuşuyor. Bir saat susmadı, susmadı hiç. İsmi Ahmet Güryüz Ketenci'ymiş. Tam soru soracağım, "Benim yetişmem gereken bir toplantı var" dedi. O zaman da şimdiki gibiyim. "Yok öyle, ben soru soracağım, siz de dinleyeceksiniz. Ben sizi bir saat dinledim" diye çıkıştım. Şu an ne sorduğumu bile hatırlamıyorum.

Gel zaman git zaman, birkaç kişiyle tanıştıktan sonra ikinci adres gibi bir yer oldu bana parti. Sıkı dostluklar, iyi arkadaşlıklar kurdum. İşin siyaseti filan hikâye. Herkesle tanış olmaya başladık tabii. Dört-beş kişi partiden çıkıp bir birahaneye takılmaya başladık. Birahanenin sahibi de partili, para boşuna gitmesin diye, oradayız hep.

Bir grup oluşturduk, hemen hemen hepimiz aynı kafadayız. Sadece gençler yok tabii. Bu söz ettiğim birahanede toplanıp, Deniz Baykal'ı indirme planları yapıyoruz. Başka ilçeler, illerle filan bağlantılı halindeyiz sürekli.

O dönem maçlar CINE 5'te, hafta sonları birahaneden çıkmıyoruz neredeyse. İlginç, hakikaten kozmopolit bir birahaneydi. Daha önce söz etmiş olmalıyım, sahibi olan Cengiz Abi, hem 12 Eylül döneminde hem de 68'in savurduğu hayatlardan birine sahip. Birahane Bakırköy Yenimahalle'deydi, tren istasyonunun 50-60 metre ilerisinde.

Dedim ya, birkaç arkadaş hiç çıkmıyoruz diye, saat 00.00 oldu mu, mekânın kepekleri kapatılır, yolluklar masaya gelir, oturur muhabbet ederdik. O zaman Cengiz Abi'nin acayip bir adam oluşuna tanık olmuştum. Güzel Sanatlar mezunu bir ressam, Türkiye'nin çeşitli hapishanelerinde kalmış, kafasının bir bölümü işkenceden içeri göçmüştü.

Deniz'lerle, Mahir Çayan'la ilgili o kadar çok anı dinledim ki. Her anlattığında "Hadi Cengiz Abi, bir tane daha" derdik, üç arkadaş. Sevmezdi pek anlatmayı, böbürlenmeyi ama kıramazdı da bizi. Kalın sesiyle, "Şimdi bak bu Deniz enteresan bir oğlandı. Böyle basında yazıldığı, çizildiği gibi asık suratlı değildi. Aralarında en soytarısı (bunu yanlış anlamayın sakın) buydu" diye anlatmaya başlardı, gecenin 2'sine kadar, ne o yolluklar biter ne de bizim muhabbet biterdi.

Zamanla hem ilçede, hem de ilde güçlenmeye başladığımız hissedildiği an tırpanı indirdiler, genel merkezden. Hepimizi bir yere savurdular, ilk ayrılan ben olmuştum, ardımdan pek çok kişi daha ayrıldı.

Sonra Cengiz Abi, bir gün aradı "Ya Ozan, bizim bir arkadaş var cezaevinden yeni çıktı, biz bunlarla bir dernek kuracağız, gel akşam toplantıya" dedi. Bakırköy'de bir kafede toplandık, sonra birkaç kez de, Cengiz Abi'nin birahanesinde. 78'liler Vakfı böyle kurulmuştur, en azından İstanbul ayağının böyle kurulduğunu söyleyebilirim.

Bir süre sonra iş-güç başlayınca Cengiz Abi'yle doğru düzgün görüşemez olduk. Hoş, onun birahaneyi satması bunda büyük rol oynamıştır. Ne dediysek vazgeçiremedik, 'İkinci Adres'i satıverdi.

Tablolar asılıydı duvarlarda. Evet evet birahanenin duvarlarında. Masaların rutini belliydi. Hangi akşam gitseniz, aynı adamlar, aynı masalarda aynı şeyleri içerdi. Birahanenin üst katında şu an ismini hatırlamıyorum ama Ermeni bir papaz otururdu. Şişman mı şişman bir adam, yüzünden gülümseme eksik olmazdı hiç. Akşam saat 10 gibi gelir bir saat yüklenir alkolü, sonra evine çıkardı. Her akşam gel-gitlerden herkesle arkadaş olmuştuk. Hepsi bizden büyük abiler. Kimisi alkolik, kimisi bir şirketin yöneticisi, kimisi öğrenci. 4-4'lük Fenerbahçe-Galatasaray maçında Emre Belözoğlu'na edilen küfürden ötürü kavga bile etmişliğimiz vardır. Birbirinden ilginç insanlar ve birbirinden ilginç hikâyeler vardı, o mekânda. Dip not olarak ekleyeyim, sağlam bir Galatasaray'lıydı.

Şu boktan hayatta duruşun ne demek olduğunu öğrendiğim insanlardan biridir Cengiz Abi. Öyle ki, kız arkadaşımdan tut, annemi bile götürmüşlüğüm vardır. Kişisel ve siyasi gelişimimde acayip etkili olmuş bir adamdır.

Bu devletin borçlu olduğu pek çok insandan biriydi Cengiz Abi. Hem beyefendi, hem dürüst hem de onurlu bir adamdı. Bu devletten alacağı yıllar, bir geçmiş ve bir gelecek var.

Birkaç saat önce partiden bir arkadaş aradı. "Cengiz Abi öldü" dedi. Bir süre sanki hiç olmamış gibi davrandım, bilgisayarın başına geçip pis 7'li oynadım birkaç saat. Sonra tam kalbimin ve midemin üstüne bir fil oturmuş gibi hissettim. Hepatit A hastasıydı 12 yıldan bu yana. Birahaneye ilk gittiğimiz zamanlarda birlikte içerdik, hastalık sonrasında limonlu sodayla eşlik ederdi bize.

Ne söyleyeyim, ne yazayım inanın hiç bilmiyorum. Çok şey yaşadığım, paha biçilmez bilgiler öğrendiğim, insanlık öğrendiğim adamlardan birini kaybetmek çok koydu. Muhtemelen kızmaz diye umut ediyorum ama cenazesine gitmeyeceğim. Anneannemin cenazesi dışında kimsenin cenazesine gitmedim, gidemem.

En son 5 yıl önce görmüştüm Bakırköy meydanda. Ayak üstü lafladık, sarıldık birbirimize. Yorgun ve hasta hali, yüzünden okunuyordu. Hep söyledim ona, "Abi şunları yaz, gözünü seveyim. Yarın öbür gün bir şey olur, hepsi seninle gider. Sen anlat, ben yazayım önemli değil" diye ama fırsat olmadı işte.

Yaşadığı sevinçleri, mutlulukları, acıları, işkenceleri, devrimci karakterini, mücadelesini, aşklarını kendisiyle birlikte götürdü. Birlikte olduğu kimseyi satmamış, çözülmemiş, işkencelere direnmiş Cengiz Abi, tüm anılarıyla birlikte çekip gitti.

Bir kadeh rakı koydum, tıpkı eski günlerdeki gibi. Anlattıklarını kafamda çeviriyorum, bazen gülümseyerek, bazen öfkelenerek. Şerefe be Abi.

Not: Deniz'lerle ilgili Cengiz Abi'yi anlattığım bir post vardı, onu bir arkadaşımız bloğunda kullanmış. Belli oluyor ki, ortalıklara çıkmak istemiyor ama bu yazıyı okuyorsan, kurupiyaz@gmail.com adresine bir elektronik posta atarsan çok sevinirim. Birbirimizi tanıyor olabiliriz çünkü.

7 Eylül 2010

Elimde değil 'Kıllanan Adam'ım


Valla gecenin bir yarısı rakıyı o kadar yüklenmişken şu habere gözüm çarpıverdi. Yazan ya da yorum yapan var mı görmedim. Genelde bir konu hakkında yazı yazılmışsa, yazmamaya çabalıyorum ama ciddi anlamda önemli bir haber.

"Türkiye Futbol Federasyonu'dan yapılan açıklamada, başkan Mahmut Özgener'in talimatıyla TFF Denetleme Kurulu tarafından başlatılan ve titizlikle yürütülen soruşturmayı değerlendiren Türkiye Futbol Federasyonu Yönetimi'nin kararı doğrultusunda; TFF Genel Sekreteri Ahmet Güvener ve Genel Sekreter Vekili Orhan Gorbon'un, 6 Eylül 2010 itibariyle görevlerinden ayrıldığı duyuruldu."

Fenerbahçe kendi açısından iki safrayı temizlemiş durumda. Her iki ismi de şiddetle istemiyorlardı. Ahmet Güvener ve Orhan Gorbon isimlerini. Birini yakınen, diğerini çok yakın olmasa da, medyaya malzeme olması açısından tanıyoruz.

Daha sezonun üçüncü haftasını devirmişken, Türkiye Futbol Federasyona kritik önemdeki iki isimle yollarını ayırıyor.

Hep söylerim, kötü niyetliyim, bu iki isim de Fenerbahçe'nin istemediği ve tasvip etmediği kişiler. Basın önünde aleni tartışmalar yaşandı.

İlerleyen dönemlerde kokusu çıkar mı yoksa sumen altı mı edilir bilinmez. Bir şey var ki, çok erken ayak oyunları dönmeye başladı. Bundan sonra ligi, hakemleri, verilen ve verilmeyen cezaları dikkatle takip etmek şart oldu.

Federasyon açısından tam da Milli Takım maçları arasında verilmiş bir karar olması ayrıca ilginç ve dikkat çekicidir. Su uyur, düşman uyumaz. Benden söylemesi, sonra kimse haybeye ağlayıp sızlamasın. Tam da bu hafta Bünyamin maça verilmişken, işkillenmemek elde değil.

Huyum bu, kıllanırım ve kötü niyetliyim...

6 Eylül 2010

Suat Kaya ve H.Ş


Birini çok severim, diğerinden nefret ederim. Elbet her insanın siyasi görüşleri olur ve bunları bir biçimde dışavurabilir.

Suat Kaya, teknik direktörlük yapıyor. Devletle akçeli işleri yok. Devletten maaş almıyor, benim vergimin üstünden para kazanmıyor.

H.Ş, devletin televizyonu TRT'den ayda 60 bin TL para alıyor. Benim hayvan gibi çalışıp verdiğim vergi bu herife gidiyor bir biçimde.

İkisinin arasına her ne kadar fark da olsa, yine de çok sevdiğim Suat Kaya'nın böylesi bir mitingde olmasına anlam veremedim ve içimdeki sevgi, ipi çözülmüş balona dönüverdi. Haa, onun umrunda mı? Tabii ki değil. Ama zaten onun umrunda olmasına gerekmiyor.

Şu referandum süreciyle ilgili bir şeyler yazıp çizmeyi çok istedim ancak her seferinde kendimi engelledim. İşin boku çoktan çıkmış durumda. Faşizm çizgisinde bir evet kampanyası yürütülüyor.

Hiçbir yerde eşine benzerine rastlamadığım bir şekilde insanlardan oy renklerinin açıklanması isteniyor. Açıklamayanlar vatana ihanete kadar giden suçlamalara maruz kalıyor.

Neyse o konuyu eğer gönlüm elverirse yazacağım.

H.Ş. ve Suat Kaya. Biri zaten benim adıma ciğeri beş para etmez bir kişilikti. Ancak Suat için üzüldüm, daha doğrusu kendim için üzüldüm. Sevdiğim bir adamı daha yitirdim.

Kimse kıçından algılamasın bunu. 'Evet' dediği ya da diyeceği için değil. Çünkü ne evet ne de hayır diyeceğim, hiç mi hiç ilgilenmiyorum, kimin ne dediğiyle ilgili.

Çok garip bir süreçten geçiyoruz. Bunun sonunun ne olacağını kestirmek güç. Benim en çok güldüğüm; "Faşizme gidiyoruz" diye ortalığı yangın yerine çevirenler.

Sanki bugüne kadar dünyanın en demokrat ülkesiydik. Çıkıp deyin ki, "AKP faşizmini istemiyoruz", durumu daha iyi anlatan bir cümle olur. Ama faşizmi istemeyenler, yıllardan bu yana faşizmin gölgesinde yaşıyorlar ve umurlarında değildi. Şimdi birdenbire bu panik, bu telaş niye anlaşılır değil.

Demokratik bir ülkede yaşamak istiyorsanız, halkın verdiği kararlara saygı göstermek durumundasınız. O kararlara saygı göstermiyorsanız da, benim gibi, demokrasi denen yutturmacaya inanmazsınız. Ben öyle yapıyorum. O yüzden de evet ya da hayır çıkması beni ilgilendirmiyor.

Bir türlü sonlandıramadım yazıyı, uzadıkça uzuyor. Türkiye'de dönen binbir türlü dolaba, sahtekârlığa, üçkâğıda bugüne dek ses çıkarmaya cesaret edemeyenlerin, ülkedeki faşizmin değişik varyasyonlarına isyan edemeyenlerin birdenbire ayağa kalkmaları ve faşizmden söz etmesi de fazla komik olmaya başladı.

Cezaevlerinde kaç tane yazar, kaç tane gazeteci, fikirlerini ifade ettikleri için kaç tane insan yatıyor hiç farkında mısınız acaba?

Konu uzun pazar gününe kadar başka bir şeyler gelir mutlaka.

Bakan değil yaren


Kamu Personel Seçme Sınavı'nda soruları hazırlayanların dersane sahibi olmasından tutun da, soruların servis edilmesine kadar binbir türlü dolap döndü.

YGS'de (Yükseköğretime Geçiş Sınavı) çok ciddi kopya şüphesi var.

Hafta sonu yapılan Açık Öğretim Fakültesi sınavlarında bir adayın elinde sorular ve yanıtlar çıkıyor.

Peki bu ülkenin Milli Eğitim Bakanı ne yapıyor? Başbakan'ın eşiyle dış ve iç gezilerde, davetlerde, mitinglerde.

Bakanlığını yaptığı kurumun sorumluluğundaki tüm sınavlarda olmayan skandal kalmamış ama Nimet Hanım, bunlarla ilgili bir açıklama bile yapmıyor.

Kendisi, başbakandan öykünmüş olacak ki; gazeteci azarlar, öğretmen adaylarını azarlar onlara karşı dili pabuç büyüklüğündedir ama bu konularda sus pus olmayı tercih eder.

Bir ülkenin Milli Eğitim Bakanı'nın görev yetki alanına neler girer, az-çok biliyoruz. Ama bizim Milli Eğitim Bakanı'nın görev yetki alanı sadece başbakanın eşi ile gezip tozma şeklinde.

Bu kadar şey olurken, bu kadar sahtekârlık ayyuka çıkmışken, kimsenin sesini bile çıkarmaması ayrıca garip. KPSS'ye girmiş olsam, sınavla ilintili ne kadar kurum ve kişi varsa dava açmıştım.

Hem bir şeylerin düzelmesini istiyoruz, hem de parmağımızı bile kıpırdatmıyoruz. Öyle oturduğumuz yerden düzelsin, birileri bizim yerimize halletsin istiyoruz.

Trajik olan Hasan Ali Yücel'in de, Nimet Çubukçu'nun da Milli Eğitim Bakanlığı yapmış olması.

İki koltuk, iki insan. Gurur, onur, şeref, haysiyet, meslek ahlakı...

Bir kişi de çıkıp konuşsun artık.

Hanımefendinin bakanlık değil, Başbakan Erdoğan'ın eşine yarenlik yaptığını, hanımefendinin koltukta oturduğunu değil koltuğu işgal ettiğini, öğretmen adaylarını azarlamanın yaptığı işin birincil görevi olmadığını, başında bulunduğu kurumun sorumluluğundaki tüm sınavlarda şaibe olduğundan ötürü istifa etmesi gerektiğini söyleyiversin birileri.

Aklıma Cervantes'in "Şerefim yaşamımdan daha değerlidir" sözü birden aklıma geldi.

Pardon ama 'şeref' kavramı Türk politikacılarının pek rağbet ettiği bir değer değil, aklımdan çıkıvermiş.

5 Eylül 2010

Sizin yüreğin yetiyorsa


Bu blog yazmak ilginç bir hadise. Herkesin kendine göre sebepleri vardır mutlaka. Üstünden tekrar tekrar geçmeye gerek yok.

Şimdi şu alttaki Prekazi postuna gelen iki yorumdan sonra geldi.

Daha önce yazdım mı, yazmadım mı bilmiyorum ama şimdi yeri gelmişken söyleyeyim. Kimse için yazmıyorum bu bloğu. Yani kitleler girsin, hücum etsin, tanınayım, bilineyim gibi bir derdim ya da endişem yok. Tam tersi, hep savunduğum şey şu oldu, "Bu blog popüler olduğu an kilidi vurur, bambaşka bir isimle devam ederim."

Ne düşündüğümü herkes bilmek zorunda değil haliyle ama benim ne düşündüğümü bilmeden de, işkembeden sallamak komik oluyor.

Biri demiş ki, "Bi yandan medyaya giydirip diğer taraftan nası medyanın oyuncağı oluyosunuz anlamadım."

Diğeri de, "adnan polata laf etmeye yuregi yetmeyenlerin yeni hedefi sezgin, kulübün maasla calısan elemanı. ulan bi siz biliyonuz bu isleri koca kulüp baskani aptal zaten."

Alttakine yanıt vereyim öncelikle. Adnan Polat'a laf söylemeye neden yüreğim yetmesin ki. Bin tane laf ettim, hâlâ da ediyorum. Daha ne söylemem lazım ki, yüreğimin yetmesi için.

Sen ya okuduğunu anlamakta güçlük çekiyorsun ya da okuduğunu anlayıp, anlamamazlıktan geliyorsun. Kaldı ki, Adnan Polat'a benim buradan sallamamın ne önemi var? Sallar sallar, en kötü masada yemek yeriz (!) Çünkü kendisi öyle yapıyor. Kim sallıyorsa kendisine, hemen karşısına oturuveriyor.

Diğerine yanıt vereyim. 'Medyanın oyuncağı oldun' diyen arkadaşa. Tamamen kendi fikirlerim, kimsenin ne söylediğini, ne anlattığını, ne yazdığını umursamadan yazıyorum. Bu durumda medyanın oyuncağı nasıl olunur ki?

Hem, beni okuyan altı üstü 200-300 kişi var. Sen gidip bana bindireceğine, sayfa sayfa yazı yazan İbrahim Seten'i, Ercan Saatçi'ye, Erman Toroğlu'na v.s. v.s. yüklensene. Burada 300 kişinin okuduğu, kimseyi etki altına alamayan bir adama saf söyleyeceğine, 'yüreğin yetiyorsa' yukarıdaki isimlere giydir. Yapabiliyor musun? Bilmiyorum, bak senin gibi, bir başkasının nasıl düşündüğünü bilmeden sallamıyorum.

Altını keçeli kalemle çizeyim, kimse için yazmıyorum. Sadece kendim için yazıyorum. Bir kişi okumuş, bin kişi okumuş umrumda bile değil. Şu blog vasıtasıyla ulaşmaya çalıştığım, hedeflediğim herhangi bir iş, meslek, insan yok.

Eğer Galatasaray'a sahip çıkmak adına bunu yapıyorsanız, dalaşacağınız adamlardan biri değilim. Pusulanız şaşmış, yanlış yönde ilerliyorsunuz. En az senin kadar Galatasaraylı'yım.

Adnan Sezgin'e ya da Adnan Polat'a karşı oluşum, hiçbir çıkar ilişkisi gütmüyor. Ben sadece bu işi beceremediklerini düşünüyorum. Adnan Sezgin değil Misimovic; Messi, Xavi, Iniesta, Puyol dörtlüsünü getirse yine bugün söylediklerimin arkasında olurum ve kendisinin bu kulüpte ayda 80 bin dolar maaş alarak, ortalarda dolanmasını istemem.

Sineklerle tek tek uğraşmaktan vazgeçmeyeceğiz. Ne zaman bataklığı kuruturuz, o zaman doğru düzgün bir iş yapmış oluruz. Bırak sen benim ne düşündüğümü. Onbinlerce kişinin okuduğu, takip ettiği, izlediği tescilli Galatasaray düşmanlarıyla dalaş. Bana demişsin "Yüreğiniz yetmiyor Adnan Polat'ı eleştirmeye" diye. Eh, o zaman ben de söyleyeyim, "Yüreğin yetiyorsa, benim yerime onlarla uğraş."

Son olarak da ekleyeyim, Adnan Polat'ın yaptığı açıklamaları resmi siteden okudum. Birçok şeyi inandırıcı bulmadım. Sezgin'i yanında taşıdığı sürece de, kendisini samimi bulmayacağım. Bu düşüncemin de başarıyla, başarısızlıkla zerre ilgisi yok. İsterse Şampiyonlar Ligi'ni 5 kez üst üste kazansın.

Fenerbahçe Hukuk İşleri Müdürü Metin Özer imzasıyla Adnan Sezgin'in başkanlık yaptığı dönemde İstanbulspor'a gelen parayı ne zaman açıklar, ne zaman o olay kapatılır, o zaman kendisi hakkındaki yorumlarımda başka bir şeyler söyleyebilirim. Ama bedava statüsündeki bir oyuncunun bonservis bedeli ismi altında aleni olarak şike yapılması, Fenerbahçe Kulübü'nden gelen çeklerin cebine indiğini bildiğim sürece Adnan Sezgin benim için kalın bağırsak olmaktan öteye gitmeyecektir. Ve de onu yanında taşıyan Adnan Polat da, Galatasaray kulüp tarihinin şaibeli başkanı olarak kalacaktır.

Not: Bu sıralar fazlaca polemiğe girdim, kendi içimde maksadımı aştım. Farkındayım, kusura bakmayın.