10 Şubat 2011

İki fotoğrafı yan yana getirin

Şu fotoğraf, Türkiye'nin halinin fotoğrafıdır aslında. Ne iğrenç bir toplum haline getirildiğimizin resmidir.

Türkiye şartlarının çok ama çok üstünde para kazanan iki hatunu, bir geceye gidiyor ve ücretsiz verilen telefonlardan 3'er-5'şer alıyor. Ben fotoğrafı ilk gördüğümde bu iki kadının neye güldüğünü merak ettim. Mal mal bakındım bir süre "Acaba ben mi göremiyorum?" diye. Yok, anlamayan ben değilim, anlamayan kendileri.

O telefondan kendilerine isteseler hemen alabilirler ama bedavanın cazibesi başkadır bu toplum için.

'Beleş atın dişine, yaşına, yularına, dizginine bakılmaz', 'Bedava sirke balan tatlıdır' gibi atasözlerini kim bilmez ki?

Ülkenin varoşları bedava bulgur, nohut, kömür, pirinç, ülkenin pek çok şehri bedava elektrik, suya bağımlı hale getirildi. Ehh bu tiplerin de payına bedava cep telefonu düşüyor. Onların bulguru, nohutu, pirinci de bu oluyor.

Bu bedavacılığı toplumun bir kısmına ihale etmek bu açıdan doğru değil. Ama insan bu yavşak sırıtışları görünce, ister istemez sinirleniyor.

İKİNCİ FOTOĞRAF

Bu ikinci fotoğraf, Marmaris'ten.

Marmaris'e demirleyen dünyanın en büyük nükleer savaş gemisi 'USS Enterprise CVN 65'ten inen ABD’li askerler, çırılçıplak parasailing yapmışlar.

Hemen bir dipnot vereyim; iki gün önce bu askerlerin Marmaris'e gelmesinden ötürü protesto yapan öğrenciler önce esnaf tarafından dövüldü ardından da polis tarafından gözaltına alındı.

Esnaf, "İşimize nasıl engel olursunuz?" diye, protesto gösterisinde bulunan liseli gençlere saldırmış, ardından da polis gelip, haklarında işlem yapıyor ve gözaltına alıyor.

Dolmabahçe'den denize atılan ABD askerlerini hatırlıyor insan. Bir de, çırılçıplak 'eğlenen' ABD askerlerini protesto eden gençlere saldıranları görüyor.

Sorsan, hepsi 'namus' bekçisidir bu saldıran pezevenklerin. Ama milletin çırılçıplak 'eğlenmesine' sesini çıkartmaz hatta arka çıkar.

Bir tane lan, bir tane değer bırakılmadı şu ülkede. Sen şu savunmaya bak, "Ekmek paramıza nasıl engel olursunuz?"

Söyleyeceğim ağır kaçacak o yüzden tutuyorum kendimi. Ama bu zihniyetteki heriflere parayı bassan, satmayacağı hiçbir şeyi yoktur. Sözümona namuslu Türk genci.

Gençliğinizi sikeyim sizin. Onursuz, gurursuz, şahsiyetsiz, aşağılık herifler.

İki fotoğrafı yan yana getirince ne mi oluyor?

Gurursuzluğumuzun resmi oluyor. Paraya ve bedavaya her tür değerini satabilecek bir ulusun çocuklarıyız artık.

Tayyip geçen gün KKTC'liler için söyledi ya, "Besleme" diye. O kendi halkından söz ediyor aslında. Kendi beslediği, kendi yaratmaya çalıştığı halktan söz ediyor.

Bunların besmelesi, besleme oldu. Hepsine her gün dua ediyorlar. Birbirini besleyen virüsler gibiler. Onlar aldığı bulgura, kömüre duacı, diğerleri de aldıkları oya duacı. İkisi de böyle besleniyor çünkü.

Ama bunlara kızmıyorum ben, paraya, bedava yaşantıya hayatlarını satan şerefsiz orospu çocuklarına kızıyorum.

Yalamaktan dili kuruyanlara suları verildi


Kafayı olmayan darbelerle bozan Taraf gazetesinin, iktidara yönelik her dil darbesinin karşılığını aldığını öğrendik.

Hazine Müsteşarlığı'nın 1-31 Aralık 2010 tarihlerinde verdiği yatırım teşvik belgeleri Resmi Gazete'de yayımlanınca, hadise aydınlandı.

Hazine, Taraf Gazetecilik Sanayi ve Ticaret A.Ş.'ye toplam sabit yatırım tutarı 16 milyon 432 bin 607 lira olan komple yeni yatırım için yatırım teşvik belgesi verdi.

İsterseniz ben Türkçe mealini yazayım.

Benim babamın alın teri, senin annenin emeğinden toplanan vergiler Hazine'ye gidiyor. Bu Hazine, topladığı paraların bir kısmını teşvik adı altında dağıtıyor. Bu teşvik denen uygulamadan Taraf Gazetesi de, payına düşen 16 milyon 432 bin 607 TL'yi alıyor.

İsmi üstünde Hazine. Nasılsa para bitmiyor, milletin sırtından eşek yüküyle oraya para akıyor. Ehh, Taraf Gazetesi de, iktidarın hazinesinin mutlak kalması için epey bir uğraş veriyor.

Hiç adını sanını duymadığımız, yırtık dondan fırlar gibi bir anda peydah olan Yıldıraylar, Rasimler, Melihler, Hilaller'in maaşlarına artık zam yapmak lazım. Kolay değil tabii her mikrofona, yeni gelinin sike sarıldığı gibi sarılan, iktidarın daimi payendeliğini yapan, iktidara toz kondurmayan bu çocuklara bir kıyak yapmanın zamanı gelmişti.

"Zaman bu zaman" diyen iktidar da, Hazine kanalıyla Türkiye'nin medarı iftiharı gazetesi olan, olmayan tüm darbelerin hesabını sorup, olan hiçbir darbeye ses çıkartmayan Taraf Gazetesi'ne hak ettiği (!) ödülü vermiş.

Komik desem komik değil ama ben gülüyorum sürekli bu tip durumlarda. Her şey ortada, her şey aleni yapılıyor.

Yoksul memurun, yoksul esnafın, yoksul çifçinin, yoksul işçinin paraları bu yavşaklara teşvik olarak veriliyor. Teşvik verilsin ki, seçime kadar olan sürede daha rahat Taraf'lı yayın yapabilsinler.

Gazetenin ismini kim koyduysa tebrik etmek gerekir. Yine de Taraf yerine Yavşak ya da Dil Darbesi daha iyi gidermiş.

Durmak yok yalamaya devam edin gençler. Az kaldı, yine geliyorlar!

9 Şubat 2011

Senin gibi tipleri spatulayla kazımak gerekir


Milli Takım'dan çok hazzetmem, izlemem genelde. Akşam akşam can sıkıntısından biraz da, kafamdaki "Nasıl bir Milli Takım?" sorusunun yanıtını bulmak için izleyeyim dedim. 60. dakikada aldım ağzımın payını.

Yalan söylemeyeceğim, istediği kadar yetenekli olsa da kalede o canlı olduğu ve milli takım kaptanı o psikopat bücür olduğu sürece başarılı olmalarını istemiyorum da. Hele hele Arda'nın Rijkaard'ın bağıra-çağıra söylemesine karşın sakatlanmasından ardından Milli Takım defterini ilelebet kapattım.

Dostluk maçı yapıyorsun, üstüne milli takımın kaptanısın ama hesap kapatmaya çalışıyorsun.

2 dakika arayla gerçekleşen pozisyonda Koo Ja-cheoul ile psikopat bücür arasında gelişen ilk olayda, her iki futbolcu da benzer davranışlarda bulundu. Koo Ja-cheoul olay yerinden ayrıldı, bu salak hâlâ peşinden gidiyor. Yetmedi hakeme dert yanıyor, "Faul bana yapıldı ne diye sarı kart görüyorum" diye.

Aptal herif, yerde birbirinizi tekmeliyorsunuz, sarı kartı o yüzden gördün. Tabii bir de tansiyon düşürmek için. Dön arkana çek git. Olur mu? Olmaz. Neden olmaz? Delikanlı ya o, hesap soracak.

Pozisyonun üstünden 2 dakika bile geçmeden, Koo Ja-cheoul'un diz kapağına tekme atmaya çalıştı. Neyse ki aptal bir herif o yüzden beceremedi.

Nasıl bir geçmişi vardır bilmiyorum. Belki tanıyanlar kendisi için "Melek gibi çocuk" gibi diyebilir ama hem terbiyesiz, hem ahlaksız hem de hain bir herif.

Lafı biraz dolandırayım. Güney Kore ile Türkiye arasındaki dostluk taaa 1950'li yıllara gidiyor. İki halkın da birbirine ciddi anlamda büyük bir sempatisi var. 2002 Dünya Kupası'ndaki 3.'lük maçından hemen hemen hiç yaşanmamış görüntüler var. Bütün dünya ayakta alkışlamış. Bunu neden anlattım, hadi maç Kıbrıs Rum Kesimi'yle filan olur, bazı tipler tarafından olumlanabilir. Burada o da yok.

Ama bir tane gerizekâlı çıkıyor, hiçbir puan kaygısı olmayan maçta, saha ortasında kuştan ödünç aldığı beyinle olay çıkartıyor.

"Yaptıklarını sayayım" desem, onlarca vukuatı var. Ne olduğu, nasıl bir ruh hali içinde olduğu, insan müsveddeliğini gösterir.

Çok yaşanabilir bir durum değil, insanların milli takım kaptanını ıslıklaması. Hele de Trabzon gibi bir şehirde. Çıkarken ıslıklanıyor.

Tabii bu psikopat herife sahip çıkacaklardır. Nasıl basına kol gösterdikten sonra sahip çıkıldıysa, nasıl saha içinde bir rakibinin boğazını kesmekle tehdik ettikten sonra sahip çıkıldıysa, nasıl maç bitiminde İsviçreli futbolcu kovaladıktan sonra sahip çıkıldıysa, bugün de sahip çıkan birileri olur.

Türkiye burası, yapanın yaptığı yanında kâr kalan ülke yani. Katili, tecavüzcüsü, gaspçısı, hırsızı, katliamcısı, yaptığıyla kalır. O yüzden bu tip de sürekli ve daimi olarak bunları yapıyor.

Daha önce yazmıştım cidden, bugün futbol izleyen bir çocuğum olsa; Fenerbahçe, Galatasaray ya da Milli Takım fark etmez, bu psikopatın oynadığı hiçbir maçı izlettirmem kendisine. Herif film karakteri filan değil, gerçek hayattan bir 'kahraman' çocuklar için. Bunu izledikten sonra nasıl sağlıklı kalabilir ki.

Bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi, sekiz.... Hiç bitmek tükenmek bilmeyen bir nefreti var herifin. Herkese karşı; rakibe, takım arkadaşına, yöneticiye v.s. v.s.

Türkiye'de birileri temiz futbol istiyorsa önce bu tipleri temizleyecek yeşil sahalardan. Böyle adamlar olduğu sürece kimse temiz futbol beklemesin.

Spatulayla kazır gibi kazıyacaksın kökünü. Herkese ibret olsun diye, yaşı 20 bile olsa futbol hayatını bitireceksin, ki bir daha kimse bu tip şeyleri yapmaya kalkmasın.

Ama bu psikopat bücüre, yaptığı onca şeyi yok sayıp milli takım kaptanlığı ile ödüllendirirsen, yarın başka manyaklar türemeye başlar.

Cidden yeter artık. İyiden iyiye kabak tadı verdi bu iğrenç tipin yaptıkları. Bir sonraki maç koluna kaptanlık bandı verenin de ta amına koyayım.

Yakınlarına da tavsiyem, acilen bir psikiyatrist ile randevu alsınlar. Çünkü hiç mi hiç sağlıklı bir ruh hali yok. Herifin yakında çocuğu olacak -oldu mu bilmiyorum- o babadan topluma sağlıklı bir çocuk yetişmez. O yüzden hızla bir doktora görünsün.

Ya ayrıca, daha ne kadar bu herife kol kanat gerilecek anlamıyorum. Vedat, yanılmıyorsam Ankaragücü oyuncusu Faruk'un sırtını ısırmıştı, herife futbolu bıraktırttılar.

Anasını sattığımın ülkesinde Galatasaray'da oynarken 'katil' olan tip, şimdi Türk futbolunun vazgeçilmezi oldu. "Kaç kere söyledik olmaz" dışında bir şey söylenmiyor. Bir zahmet yaptırımda bulunulsun.

Lan hakikaten kendi kendimi gaza getiriyorum bazen. Herif "Milli Takımı bırakacağım" diye açıklama yapmıştı, ulan o formayı sana verenin ta amına koyayım ben zaten. Bıracakmış, yavşak!!!

Ulan bu ülkede Fethullahçı mı olmak gerekiyor her şeyden sıyırmak için. Şu psikopatın çıkarttığı olayların binde birini bir başka futbolcu yapsa aforoz edilirdi, futbol ortamından.

Köpekler istedi diye atlar ölmez


Beşiktaş yönetimi fikstüre isyan etmiş. Yönetici Sinan Vardar, Türkiye’yi Avrupa’da temsil eden tek takım olduklarını belirterek, "Pazar günü Ankaragücü ile deplasmanda oynayacağız. Ardından da 17 Şubat’ta hayati Dinamo Kiev maçımız var. Ardından da 20 Şubat’ta ezeli rakibimiz Fenerbahçe ile evimizde oynayacağız. Federasyon, Avrupa maçımızı dikkate almalıydı. 3 günde bir maç oynayacağız. Takım dinlenme fırsatı bulamayacak. Bizimle dalga mı geçiyor bu Federasyon" diye konuşmuş.

Fil hafızalıyımdır bazı konularda, o yüzden unutmam yapılanları; hele de yavşaklıkları.

Lucescu söylemişti bu Rumen atasözünü: Köpekler istedi diye atlar ölmez.

Peki neden söylemişti?

Galatasaray hafta içinde Şampiyonlar Ligi çeyrek finalinde Real Madrid ile karşılaşacaktır. Fakat maçtan üç gün önce Beşiktaş ile derbi maçı vardır.

Galatasaray yönetimi, Real Madrid maçı öncesindeki Beşiktaş derbisinin ertelenmesi için başvuruda bulunur. Hatta o maçta cezalı Emre Belözoğlu'nun, maç ileri tarihe alınırsa, cezasının bitmesine karşın oynatılmayacağını da söylerler ama reddedilir.

O dönemki Beşiktaş yönetimi ertelemenin olmaması için elinden geleni yapar. Ehh, başarırlar da.

Mircea Lucescu da bu durumun üstüne, "Köpekler istedi diye atlar ölmez" der. Hem Beşiktaş'ı, hem de Real Madrid'i yener Galatasaray.

Demek ki, ana fikir neymiş? Ana fikir; 'Keser döner sap döner, gün gelir hesap dönermiş.'

Herkes yaptıklarından sorumludur. Keşke şu maç Galatasaray'la olsaydı ve Galatasaray yönetimi de erteleme isteğine olumlu yanıt verseydi ve maç ertelenseydi. En güzel yanıt bu olurdu.

Unutmamak lazım hayatta hiçbir şeyi. Bize unutturulmaya çalışanlara inat yapmalıyız bunu. Al sana bir ana fikir daha.

Beşiktaş o kadroyla bir zahmet çıkıp, herkesi yenmeye çalışsın. Ve Lucescu'nun antrenmanda yaptığı o açıklamayı unutmasın. Söz için değil, isteği geri çevirdikleri için.

Sabah sabah kıssadan hisse olsun bu da.

8 Şubat 2011

10 soru 10 blogla haftanın değerlendirmesi


Hagi'nin Neill ve Cana değişikliği herkes tarafından eleştiriliyor. Hagi'nin yapmak istediği nedir sence ki, iki oyuncu birbirlerinin pozisyonlarında oynuyor?

Van Hooijdonk'un Hiddink'in yardımcılığına getirilmesi hakkında neler söylersin?

Eren Loğoğlu: Hagi'nin Lucas & Cana ön - arka tercihinin sebepleri var. Birincisi Lucas'ın futbol aklı Cana'dan daha etkileyici. Oyun görüşü yüksek ve bunun sonucu olarak uzun paslarla takımı hızlı bir biçimde öne taşıyabilir.
Cana tek pas oyununu iyi yapıyor ancak oyunu açmak, rahatlamak ve hücumu yerleştirmek anlamında bir katkısı yok ön alanda. Kurgulanan oyun planının (4 -1 - 4 - 1) merkezinde ön libero bulunduğundan tercih de futbol aklından ve bazı görevleri daha etkin yaptığından dolayı Lucas. Bu tercihin zaaflar da doğuruyor.

Cana, Lucas kadar iyi pozisyon alabilen bir merkez savunmacı değil, ofsayt ve çizgi savunmayı bozması, kademe hataları, bunun yanında ön alanda dönen topları kazanan ve dinamizm katan performansından da yoksun kalıyor takım, Lucas, görevi gereği çok basmıyor ve kimi zaman üçüncü merkez savunmacı gibi de davranıyor.
Bir süre daha bu değişikliğin olumlu / olumsuz yanlarını gözlemlemek gerekir, hangisinin baskın geleceği önemli. Ayhan döndüğünde nasıl bir tercih olacak, onu da merak ediyorum.

2) Hiddink'in Hollanda kökenli isimlerle çalışmak istemesi doğal, teknik kadroda Fuat Usta var misal, sırf bu sebepten oraya seçilmiştir diye düşünüyorum. PVH seçimini de böyle yorumlayabiliriz, ligimizde oynamış ve başarılı olmuş bir Hollandalı, iletişim sorunu da yok.

Beni rahatsız eden tek konu, Milli Takım kadrolarının Fenerbahçe odağında kurulması, bunu da taraf olmamla ilintilendirebiliriz. Ersun Yanal, Oğuz, Engin, Şenol, Turhan, Abdullah şimdi de Pierre tercihleri, bir projenin parçasıymış izlenimi veriyor.

Aralarında Okan, Gökhan, Zeki gibi diğer kulüplerle özdeşleşmiş isimler de olsa, ana görevlerde hep Fenerbahçelilerin bulunması rastlantı değildir diye düşünüyorum, Yine de Fenerbahçe'de kısa bir süre çalışan Hiddink'in, tanıdığı, bildiği kişilerle birlikte görev yapma isteğini de olağan karşılamak gerekir, eğer bu kararları TFF kendi başına almıyorsa.

Çünkü saydığım bazı isimler Terim döneminde, 'bütün kadro Galatasaraylı olmasın' mantığının parçası olarak kendilerine yer bulmuştu teknik kadroda.

Beşiktaş artık lig hedefinden uzaklaştı diyebiliriz. Kağıt üstünde harika bir kadro kurulmasına rağmen işler istenildiği gibi gitmiyor. Bu sezon, bu kadroyla alınan sonuçlar önümüzdeki yıl, kağıt üstündeki bu harika kadroda bir güven bunalımı yaratır mı?

Stalker-Alp: Güven bunalımı, sezonun ilk yarısında yaşanılan ağır düşüşün nedenlerinden biriydi. Schuster'in bu konuda fazlaca eksik kaldığını düşünüyorum. Ancak bu durumun önümüzdeki sezon için öngörülebilecek sorunlar arasında olduğunu zannetmiyorum.

Yine de, üstün formuna rağmen Karabük maçında kenarda oturtulan İsmail'in kısa vadede yaşadığı özgüven kaybı, Üzülmez'in kendisine tercih edilme durumu sezon sonuna dek sürerse, önümüzdeki sezona da sarkabilir. Aynı şeyler Necip için de geçerli.

Hazır güven konusu açılmışken: Taraftarın Schuster'e olan güveni sezon sonuna kadar yüzde 50'nin dahi altına düşebilir. Asıl sorun bu. Musibetlerden ders çıkarılmaması ve anlamsız formasyon/oyuncu seçimi nedeniyle ikinci bir Mustafa Denizli dönemi yaşanıyor gibi.

Ve bu durum birçok Beşiktaşlıyı rahatsız ediyor. Guti ve Simao'nun takımda bulunması, ikinci bir özgüven erozyonu yaşamayacağımız konusunda beni kısmen ikna ediyor. Ancak taraftardan sonra oyuncular da Schuster'e olan güvenini kaybederse, o zaman ülkenin gördüğü en iyi kadronun sonu facia olabilir.

Mustafa Kamil Abitoğlu herkesin birleştiği gibi skandal bir maç yönetti. Yeteneksizlik mi, kötü niyet mi, kötü hakemlik mi? Teknolojiden yardım almanın zamanı geldi mi yoksa futbol "Hakemler de insandır" şeklinde devam mı etmeli?

Rakamla 10: Mustafa Kamil Abitoğlu için yeteneksiz desem tek maçla adam değerlendirmek olacak. Yeteneksiz midir? Bilemiyorum. Daha önce kaç maç yönetmiştir? Nerenin hakemidir? Hangi bölgeden çıkmıştır? Hakemlik dışındaki mesleği nedir? Daha önce kaç Beşiktaş maçı yönetmiştir? Onunla çıktığımız maçlarda neler olmuştur?

Kaçımız cevap verebilir?

Bu soruların cevabını bilmediğim için değerlendirmem yanlış olacak. Daha önce bu kadar skandal maçı var mı mesela?

"Abitoğlu futbolun cilvesine denk geldi, gününde değildi" demek istiyorum. Hakemin iyi günü, kötü günü olmaz diyenlere "hakemler de insandır" şeklinde devam etmek lazım tabii. Mutlaka haftanın hakemleri açıklandı kısmını takip eden hatrı sayılır futbolsever vardır. Ama ben hiç "acaba maçımızı kim yönetecek" diye merak etmedim.

Maçtan çıkıp çınarlı yolda yürürken aklıma, maç oynanırken scoreboard da Almeida'nın pozisyonunu yansıtsalardı neler olurdu diye gelmişti. Düşünün, maç oynanıyor, pozisyon geçmiş ve Almeida'nın vuruşunu lig tv scoreboarda taşıyor.
Düşünmek bile istemiyorum aslında ama Fenerbahçe maçını hepimiz televizyonlarımız başından seyrederdik. "İleri Demokrasi"ler için teknoloji iyi ama geri vitese takılmış ileri demokrasiler için -çok pis başlık çalarız- çok ama çok tehlikeli.

Yani teknolojik her türlü yenilik futbolun içine giriyor, futbolun ruhu bozulmuyor ama pozisyonlar scoreboard da gösterilince ruhunu kaybediyor futbol öyle mi diyene de cevabım yok. Futbolun içine bu gibi durumlar için teknoloji sokacaksak, yanlış kararlar olmayacak eyvallah...
Ama oyunun hızı, zevki ve sihri ne olacak onu da bilemiyorum. Bir de Musa Çözen'in Türk futbolundaki belirleyici rolünü kimse hayal bile edemez:)

Belki de bilerek sokulmuyordur futbolun içine teknoloji.

Futbol, topluluk, siyaset, para, şehircilik, particilik,kombine, oy, cemaat, seçim, seyir zevki, decoder, iddaa, digitürk, spordan sorumlu bakan, TFF, lobi, adamcılık, menajerlik, sponsor... Bunların içine tertemiz niyetlerimiz için, aman hatalardan şampiyonluk kaçmasın, küme düşme hattı olması gereken gibi olsun diyerek teknolojiyi soksak. Hani 10 blog toplansak kardeş kural budur, bunu da uygulayın desek. İmkan verilse. Başımıza gelmeyen kalmaz.

Erman Toroğlu ve Ahmet Çakar işsiz kalır. Buna sebebiyet vermemiz, bittiğimizin resmi demek. Bu adamlar güçlü adamlar. Hakem hataları olmasa gazeteci ne yazacak, hakem yorumcusu ne yapacak. Fanatik, Fotomaç kaç satacak. Kimsenin buna hakkı yok!!

Çünkü bu memleket böyle adamların.

Trabzonspor geçen hafta Fenerbahçe'ye kaybettiği 11'de benzer bir kadroyla sahaya çıktı (yanılmıyorsam Egemen-M.Yumlu dışında bir değişiklik yok) . Kaybeden bir takımda ısrar etmek doğru mu? Ve yeni transferlerin oynama zamanı geldi mi? Ya da geç mi kalındı?

Ceza Sahası-Adem Yiğit: Antalyaspor'un oyun anlayışının, strese girmiş bir Trabzonspor'u iyice gereceği muhakkaktı. Antalyaspor topa hakim olduğunda bir kaç pas yapan, tempo yapan, tempo sonrası zaman öldüren, yatan, oynatmayan bir takım. Bu oynatmama da öyle presle falan değil, centilmenlik dışı sakatlık numalarıyla yapıyorlar bunu en çok. İstediklerini de aldılar.

Trabzonspor kendi sahasında 2. kez golsüz berabere kalıyor. 2 maçta da Yattara oyuna sonradan girdi. Özellikle 36. dakikada sarı kart gören Antalyaspor sol beki Yanal'ın karşısına ivedilikle sürülür diye bekledim. Fakat bu hamle de gelmedi.
Kendi sahanızda bu kadar kapanacağı belli olan bir takım karşısında sırtı dönük oyunu becerebilen santraforunuz olmadığı için hep zorlandınız. Yapabileceğiniz en iyi şey kanatları kullanmaktı ve Trabzonspor'un iç sahada attığı gollerin çoğu o kanattan geldi.
Özellikle İlk goller. Kapanan rakiplerin açılmasında bu kadar etkin bir rol oynayan kanadı işlevsiz bırakmak bütün bir sezon yapılanla ters düşmektir. Bu bir yorum da değil üstelik, bir realite.

Bu noktada Fenerbahçe maçı 11'inden farklı olarak Brozek'e şans verilmesini bekliyordum. Zira takıma skor anlamında kesin katkı yapamasa da, oyun akıcılığı anlamında ileride topu tutabilmesi, pasörlüğü sayesinde Jaja'yı ve kanat oyuncularını daha iyi hücuma katabilmesi mümkündü. Olmadı.

Trabzonspor geç mi kaldı? Transferde geç kalmadı aslında. Fakat diğer yeni transferler Miller'in, Kujovic'in, Stancu'nun, Amrabat'ın, hatta Brozeklerle aynı ligden alınan Robak'ın 90'ar dakika çıkardığı ligde, gayet de zamanında aldığınız oyuncular nasıl halen hazır olamazlar, büyük bir soru işareti.

İlk yarı boyunca yazdığım hemen her maç yazısında Trabzonspor için şampiyonluğun yolunun her şeyden önce çok iyi bir pivot santrafordan geçtiğini söyleyip durdum. Eğer böyle bir oyuncunun maliyeti 10 milyon € ise, Trabzonspor'un 27 yıl sonra kazanacağı şampiyonluğun maliyeti o kadardı işte.
Olmadı, yapılmadı. Doğru transferin neler katabileceğini görmek için Bursaspor ve Kayserispor örneklerine, yani şampiyonluk yolundaki rakiplerine bakması yeterliydi Trabzonspor'un. Yine büyük bir hata yapıldı ve artık Trabzonspor 1 numaralı şampiyonluk adayıyken 3. sıraya geriledi.
Fenerbahçe ve Bursaspor her açıdan Trabzonspor'dan çok daha avantajlılar artık. İvme yakaladılar, ilk yarı belki de sadece düşledikleri bir şeyin gerçeğe dönüştüğünü gördüler ve 2. yarı onlar için yepyeni bir sezon gibi başladı.

Dipnot: Trabzonsporlu oyuncular 3 haftadır yokları oynuyor. Fakat kaderin bir cilvesi ki en formda oldukları zamanlar Millî takım için düşünülmüyorlarken böyle bir zamanlarında Millî takıma çağırılıyorlar.

Fenerbahçe ve Galatasaray Medikal Park Euroleague maçlarının her ikisini de Fenerbahçe farklı kazandı. İki takım arasındaki uçurum neydi de, her iki maçı da Fenerbahçe çok farklı kazandı?

Tribünsel Sevda: Kadro kalitesi ve antenör farkının büyük etkisi var. Fenerbahçe'nin gerek yabancıları gerekse Türk oyuncuları Galatasaray'lılarla karşılaştırdığımızda bir tek Işıl-Birsel ikilisi kafa kafaya olur. Onun dışında parmakla gösterebileceğin bir oyuncu yok.
Augustus ve Fowles'a sıkı bir savunma uygulayınca sayı bulamadı Sarı-Kırmızılılar. Taurasi ve Taylor olsa daha da farklı olabilirdi ama Fenerbahçe'ye yeni gelen Jakobsen de boş oyuncu değil gibi.

Bunun yanında G.Saray CC. zaten Avrupa'da iyi gitmiyordu, lige konsantre olmaları için fırsat bile olabilir. Duyduğuma göre önümüzdeki günlerde G.Saray CC'da büyük değişiklikler olacak. Bundan sonra lige asılacaklar ama Fener bu takım oyununu sürdürdüğü sürece kaybetmeleri çok zor.

Futbolda haftanın en önemli gündem maddesi neydi?

Evrensel Blok-Kieran: "Böylesine geniş bir soruyu kendi alanım ölçüsünde sınırlayarak cevaplamam daha doğru olacaktır. Dolayısıyla, süreden de biraz çalarak, geçtiğimiz hafta, transfer sezonunun son günlerinde yaşanan hareketliliğin futbolun en önemli gündem maddesini oluşturduğunu söyleyebiliriz.

Peki söz konusu transferler neden önemliydi? İlk olarak, oyuncuların fiyatlarının astronomik boyutlara ulaştığını gördük. Bu şüphesiz basit bir piyasa denklemi. İlk kıvılcım 18 milyon pound karşılığında Aston Villa'ya transfer olan Darren Bent idi. Haliyle, Bent'in 18 milyon ettiği bir piyasada Torres 50 milyon edecektir.

Ardından, Torres özelinden devam edecek olursak, kimi oyuncuların belli kazançlar uğruna belli manevi kazanımlardan vazgeçtiklerini izledik. "Para kazandırıp gitti", "Oynadığı süre içerisinde çok faydalı oldu" klişelerinden öte; kupa kazanmanın, "başarılı" olmanın çoğu şeyden daha değerli olduğunu biliyoruz artık. Bu değişimdeki vicdani boşlukları ise oyuncuları "profesyonel", genel olarak futbolu da "modern" veya "endüstriyel" ön adları ile tarif ederek dolduruyoruz.

Sonuç olarak, "profesyonel futbolcu" (Fernando Torres) bize ne anlatıyor? Kontratlı bir "mal" olduğunu ve ona sahip olmak için ödenen en yüksek ücreti veren için ter dökeceğini. Bunun dışında ortada "ruh" veya "duygu" yok. Basit mekanik bir karar alma mekanizması. Sanırım bu sadece geçtiğimiz haftanın değil, futbolun geleceğinin de en önemi gündem maddelerinden biri olmaya aday bir konu..."

Kayserispor'da Zaleyata, Ambarat, Cangele, Emir Kujoviç, Mooritz, Triosi; Bursaspor'da Altidore, Miller, Turgay, Sercan gibi oyuncular varken Galatasaray'da halen forvet eksiği çekilmesini neye bağlıyorsun?

Jesus Almeyda: Bursaspor eldeki forvet oyuncularını satmadan üzerine devre arasında Miller-Altidore'u aldı ki zaten eldeki forvetleri ile TSL şampiyonu olduklarını düşünürsek üzerine yapılan 2 kaliteli ekleme takıma derinlik kazandırdı.

Transferlerin ardında iş bilen bir menajerin olduğunu düşünüyorum çünkü Ertuğrul Sağlam'ın yabancı trasnferinde özellikle de ileri uca adam alırken karavana atış yapması artık bir gelenek haline geldi. Kayseri'de ise Şota'nın portföyü ve Süleyman Hurma'nın çabaları ciddi manada izlenilesi bir takım orta çıkmasına yol açtı.

Galatasaray'a gelirsek kısa ve net olarak futbol aklı diye bir şeyin kulüpte hakim olmadığını söyleyebiliriz. Bu yılı geçelim.
Misal Skibbe dönemine bir bakalım. UEFA'da ciddi manada yüksek bir performans gösteren o takımda Meira'nın -önlibero iken- yedeği Mehmet Güven Baros'un ise Yaser Yıldız'dı. Bu bile kadro kurulurken derinlik denilen kavramdan ne kadar bihaber davranıldığına delildir.

Eskişehirspor maçı "tünelin ucundaki ışığı" gösterdi mi?

Kayıp Zamanın Peşinde: Futbola dair basit bir çıkarım vardır. Bu çıkarıma göre iyi futbol iyi futbolcularla oynanır. Ya da futbolcular çok kaliteli olmasa bile tam takım olmayı başarabilmiş oyuncular topluluğunca oynanır. Galatasaray ise uzun zamandır takım olamamanın sıkıntısını yaşıyordu.
Bir tarafta babalar varken diğer tarafta futbolcu müsveddeleri mevcuttu. Babalara bir hal gelip futbol müsveddelere kalınca Galatasaray’ın tepetaklak yuvarlandığına şahitlik etmiştik. Bazen futbol, bir takımın futbolcu kalitesi oyuncular bazında keskin farklılıklar içeriyorsa, kalitelilerin olmadığı bir ortamda geriye kalanların neler yapabilecekleri üzerine şekillenir.
Galatasaray ise uzun zaman kalitelilerden mahrum oldu. Geri kalanlar üzerinden futbolu şekillendirmeye çalışan bir Galatasaray izlemeye çalışmıştık. Onlarla ortaya çıkan ürün maalesef pek verimli olmamıştı.

Tünelin sonundaki ışığı görüp görmemek o kadar basit olmasa gerek. Çünkü tünelin sonundaki ışık, tek bir maçla şekillenecek kadar basit bir şey değildir. Kendine güven ve istikrarlı bir gidişat ister.
Her türlü ortamda şiir gibi futbol oynamayı gerektirir. Babalara bir şey olduğunda, geri kalanların bu istikrarı ve güzel futbolu devam ettirdiği bir süreç ister. Belli bir özgüven ister. Peş peşe üç maçı farklı skor ve güzel futbolla kazanırsanız gidişatınız değişir.
Olaylara bakış açınız değişir. Futbola, oyuna, hücum setlerine, doğru motivasyona ve sağlıklı psikolojiye sevk eder sizi. İşler kötü gittiğinde ise mevcut kaliteniz psikolojik süreciniz nedeniyle zayiata uğrar. Burada en ufak nüans parçacıkları bile önemlidir güzel futbol gidişatında.

Doğrudur. Galatasaray bu sezonun en iyi futbolunu ortaya koymuştur. Maçın ilk yarısında ortaya konan performansa söylenebilecek tek bir kelam dahi yoktur. Beni ekrana yapıştırmış ve şok olmama neden olmuştu. Bu sadece futbol iştahı ve isteğinin bir getirisi değildi.
Tek başına, usta ayakların mükemmel bir pas trafiği kurmasının da getirisi değildi. Futbolun doğrularını yerine getiren ve takım olmanın nasıl olacağını gösteren futbolcular topluluğunun ahengiydi.
Topun olduğu yerde kalabalık olup rakibine nefes aldırmayan ve bunlar yetmezmiş gibi, topu ayağına aldığı an hızlı bir şekilde rakip ceza alanına akan bir anlayışın tezahürüydü. İleri uç adamlarının sabit olmadığı ve sürekli yer değiştirdiği, hareketli oynadığı akışkan bir futbolun eseriydi bu güzel futbol.

Bu futbolu oynayabilmek gerekli ortam olunca basittir. Kaliteli oyuncularla basittir. Orta sahada Ayhan, Barış, Mustafa Sarp ile bu oyunu oynayamazsınız. Stoperden bozma Neill, Culio, Kazım ile oynayabiliyorsunuz.
Normal şartlar altında Arda, Baros, Stancu, Kewell, Culio, Neill, Pino gibi isimlerin oynayacağı futbolun karşılığı bu olacaktır. Ama önemli olan bu oyuncuların bir arada oynayabilmesidir. Çünkü bu oyuncular olmadığında geriye kalan oyuncuların aynı oyun ritmini tutturabilecekleri söylenemez.

Gerçek anlamıyla tünelin sonundaki ışığı nasıl görebiliriz? Baros, Arda, Kewell, Culio, Pino, Neill, Stancu gibi oyuncuların bir kaçının başına bir hal geldiğinde geri kalanların aynı ritmi tutturabileceğine şahitlik ettiğimizde gördüğümüzü söyleyebiliriz.
2,5 yıldır biz bu takımdan bunu göremedik. 2,5 yıl boyunca bunu görememişken, bu sezonun geri kalan evresinde buna nasıl emin olabiliriz?

Gerçek anlamıyla tünelin sonundaki ışığı gösterecek şey basittir. Galatasaray gibi büyük bir takımın en sıradan oyuncusu Culio ve benzeri olmalıdır. Biz bu seçenekten bahsedemeyeceğimiz sürece ışıktan da bahsedemeyeceğiz.
Asıl ışık önümüzdeki sezon belki parlayacaktır. Oyuncuların arasındaki keskin kalite farklılıkları ortadan kalktığı an parlayabilecektir. Ama Galatasaray sezon sonuna kadar kaliteli oyuncularını sakatlıklara kurban vermezse o ışık bize yaklaşmaya devam eder.
Biz de tünel boyunca mutlu bir şekilde ışığa doğru yürüyebiliriz. İçimizde her zaman bir kaygı taşıyarak ve bir çok şeye emin olamayarak..

Fenerbahçe'nin her tepeye yükseldiği noktada "Bu sene Fenerbahçe şampiyon yapılacak" yorumları yapılıyor yıllardan beri. Bunda bir gerçeklik payı olduğunu düşünüyor musun yoksa tam tersten bir rüzgar mı estiriliyor yıllardır.

Çoban Salata: Öncelikle bizim için hiçbir şekilde sorun oluşturmuyor aksine ilgiyle soracağın soruyu bekliyor ve cevaplıyoruz. Sorduğun soruya gelince,
Bahsettiğin durum zaman içerisinde hem Fenerbahçe hem Galatasaray hem de Beşiktaş için dile getirildi. Hatta son iki yıl içerisinde bu iki takımın içine "Anadolu takımları Federasyon bazında çok destekleniyor" şeklinde beyanlarla Bursaspor ve Kayserispor da girmiş gibi görünüyor ve Kayserispor ve Bursaspor ile ilgili iddialar özellikle yine bu üç takım özelinde gerçekleştiriliyor.

Bu iddiaları ortaya atanların ortak özelliği takım olarak taraftarın beklediği başarıyı elde edemeyen ya da vaadlerini gerçekleştiremeyen kulüplerin yöneticileri olmaları.

İddiaların sebebi ise açıkça söylüyorum başarısızlıkların üzerinin örtülmesi, korku, endişe, taraftar baskısı ve taraftara "bakın haklarımızı nasıl da koruyoruz" anlayışının aktarılma çabasından başka birşey değildir. Hakem özelinde tabiki bariz hatalar yapılıyor. Bunların karşısında sessiz kalmak muhakkakki doğru değil. Ama kulübün haklarını koruyayım derken gidip işi başka kulüplerin başarılarına gölge düşürme durumuna geçmesi bu temaşa sanatının keyfini kaçırıyor.

Çünkü taraftarın kendisi de bir süre sonra buna inanıyor ve madem şampiyonun kim olacağı en üst mevkide belli ise neden o zaman izliyorum durumuna geliyor. Bu da futbol endüstrisine darbe vuruyor. Yani bu açıklamalarla aslında futbolun içindeki insanlar kendi ayaklarına sıkıyorlar.

Güney Kore ile oynanacak hazırlık maçı kadrosu çok tartışıldı. Hiddink'in kamuoyunda beklenen etkiyi yaratabileceğini düşünüyor musun?

Futbol muhalifi: Milli takım oyuncularının seçilme kriteri neye göre yapılmalı? İlk olarak bu sorunun cevabını düşünmemiz gerekiyor. son zamanlardaki gibi performansına bakılmaksızın sadece isimlerine göre mi yoksa o andaki en formdaki kişiler mi seçilmeli? Bir de bunların yanında, bana göre en önemlisi olan, oyuncunun taktiksel vs. özelliklere uygun olması var.
Sonuçta bir isim kendi takımında çok iyi olsa da milli takımda çok farklı bir şekilde oynayacak. İlk tercihe baktığımız zaman karşımıza Almanya ve Azerbaycan maçları çıkıyor ki çoğumuzun hatırlamak istemeyeceği maçlar. (Kadro seçimi hakkında bir sürü insan görüşünü belirtti zaten.)

Güney Kore ile yapılacak olan maçın kadrosuna baktığımız zaman bir sürü yeni isimler görüyoruz. En basitinden "Üç büyüklerde oynamayan oyuncunun milli takıma seçilmesi imkansız!" sözünün kırıldığını görüyoruz. Gerçi burada futbolumuzun genel anlamda tıkanması da etkili.

Soruya dönecek olursak, Hiddink’in gittiği ülkelerdeki değişimlerini hepimiz biliyoruz. Yavaş yavaş bu olay bizde de gerçekleşmeye başlıyor. Buradaki altın kural ise hemen başarıyı mı elde etmeliyiz yoksa sözlükte tanımı olmayan kelimeyi mi seçmeliyiz: Sabır.

Kamuoyunun verdiği tepkilerin anlık başarılara göre olduğunu hesaplarsak Hiddink’in işi gerçekten zor. Ama kadroya bakınca ilerisi için insanda bir umut yeşeriyor. Yani insanlar biraz beklerse bu değişimin ne kadar gerekli olduğunu anlayacaktır.

Ve son olarak da bir Rus’a Hiddink hakkındaki görüşlerini sorarsanız size söyleyeceği sözlerden sonra hocaya olan hayranlığınız daha da artar.
Rusya’dan örnek verdim sebebi ise Rusya’nın da milli takıma futbolcu seçiminde şu an bizim gibi değişime gitmeye çalışması. Onlar da bizim gurbetçi olarak tanımladığımız futbolculara el atmaya başladılar. (Yangından mal kaçırır mantığı gibi değil tabii ki.) Bizdekinin tersi olarak ligdeki genç oyuncuları şimdi daha fazla düşünüyorlar. İki ülkenin şu anki hocası da Hollandalı.

7 Şubat 2011

OSTİM cinayeti ve 3 maymundan sorumlu bakan


Çalışma Bakanı Ömer Dinçer, OSTİM'de ölen 20 kişinin ardından "İşletme belgesi bile yok" diyerek, hadiseyi işyerlerine ihale etti.

Zaten Akp'nin 7 yıllık iktidar tavrında hiç hata yapmadıklarını görebilirsiniz. Daha bugüne kadar Türkiye'de olmuş hiçbir olayda bunların sorumluluğu yok. Suçlu hep ötekiler.

Neyse Ömer Dinçer "İşletme belgesi bile yok" dediği işletmeler konusundaki belge zorunluluğunu kendi bakanlık döneminde 2009 yılında bir yönetmelikle kaldırmış.

2004'ten bu yana yürürlükte olan ve 10 kişi ve daha fazla işçi çalıştıran işletmelerin açılabilmesi için zorunlu olan 'işletme belgesi' şartı, Ömer Dinçer'in bakanlık yaptığı dönemde 50 kişi ve üzeri işçi çalıştıran işyerleri olarak değiştirildi.

Ali Yiğit, Nejdet Ali Tanışmak, Dursun Kavak, Satılmış Şimşek, Abdulkadir Kurt, Bayram Özkan, Abdullah Karakulak, Ahmet Özdemir ve Mükremin Atmaca. İvedik’teki ikinci patlamada hayatını kaybedenlerin isimleri ise şöyle: Cengiz Soyalp, Hüseyin Yıldız, Servet Yurttaş, Dilek Gürer, Aydın Çapraz, Aydemir Çapraz, Hazım Çavdar, Hüseyin Okçu, Deniz Demirbaş, Aytaç Akkaya ve Cihan Çifçi.

OSTİM'de ölen 20 kişinin, hayatlarını kaybetmesinde bu yönetmelik değişikliğinin payı çok büyüktür. Ömer Dinçer'in bakanlığı döneminde madenlerde, atölyelerde, sanayi sitelerinde ölen insanların haddi hesabı yok. Ama kendisi her şerefli (!) siyasetçi gibi görevini sürdürüyor.

Dedim ya, bunların başarısı bu diye. 3 maymun gibi hiçbir boktan haberleri yok, hiçbir boku duymuyorlar ve hiçbir boku görmüyorlar. İşçi suçlu, işyeri sahibi suçlu, emekli suçlu, sendikalı suçlu, çiftçi suçlu ama bunlar sütten çıkmış ak kaşık.

Gidecek yeriniz yok, haberiniz olsun.

Bu arada Başbakan Erdoğan tazminat davalarında bloglara kadar düşmüş. "Yolsuz kaldı" desem, imkân ihtimal dahilinde bile değil. Artık tahammülsüzlük sınırlarını, okyanus ötesine kadar taşıdılar.

Osurma, sıçma hallaççı geçiyor hesabı. Bize de bekleriz canım!

Pezevenk ordusu!


Şu piyasada dolanan "Stancu aslında 300 bin Euro'ya gelebilirdi, Galatasaray 5 milyon Euro verdi" hadisesinden sonra işin bokunun çıktığını net biçimde anlamış bulunuyoruz. Bilmiyorum en azından ben gayet iyi anladım.

Hafızamı öyle çok da gerilere atmadan, Galatasaray'a gelen her yabancı futbolcunun 'defolu mal' muamelesine uğramasını görebilmek mümkün.

İlk hatırladığım Falco ve Stumpf'un "askerlik arkadaşı" hadisesidir. Benzer cümleler Hagi için de yazılıp, çizildi.

Son birkaç yıldır gelen futbolculara baktığımızda "Ribery bonus", "Lincoln sorunlu", "Elano gibi adam nasıl Brezilya milli takımında oynar", "Keita disiplinsiz", "Jo alemcinin önde gideni", "Kewell sakat", "Baros bir var bir yok", "Nonda ağır sakatlık geçirdi soru işareti var", "Stancu aslında 300 bin Euro ama Galatasaray kazık yedi", "Pino kariyersiz" v.s. v.s.

Bu liste uzar gider şimdi bir çırpıda aklımda kalanlar bunlar.

Üşenmedim baktım, Romanya Milli Takımı oyuncularının fiyatları nelerdir diye. Çünkü bir milli oyuncunun Lüksemburg, Faroe Adaları filan değilse fiyatının 300 bin Euro olmasının imkânı yok. Milli Takımın en ucuz oyuncusu 600 bin Euro, zaten o da hiç formayı giymemiş. Sonra 800 bin Euro'luk bir eleman var, iki de 850 bin Euro.

Medyaya göre kesin olan bir şey varsa Galatasaray'ın kadrosuna dahil ettiği her yabancı oyuncunun bir kusuru var. Ama öyle ama böyle bir şey bulunuyor.

İlginç olan bu adamlar gittikten sonra Elano, Lincoln, Jo ve Ribery gibi oyuncular "Nasıl elden kaçtı?", "Beceriksiz Galatasaray", "Elano aslında çok iyiydi ama Galatasaray kullanamadı", "Lincoln döktürüyor", "Jo, Mancini'nin gözdesi", "Keita'nın talipleri arttı" gibi başlıklarla birdenbire değerli oluveriyor.

Sorun giydiği formanın rengi, başka bir şey değil.

Yoksa emin olun Güiza Galatasaray forması giyiyor olsaydı, her gün taşak oğlanı yaparlardı. Ya da kavga dövüş alınan Stoch, Galatasaray'a transfer olsaydı ve bu performansı gösterseydi şimdiye ne haberler yapılmıştı, hayal bile edemiyorum.

Türkiye'de spor basınının ne kadar boktan olduğunu söylemeye gerek yok.

Ama hakikaten yeter artık. Şu sakat sakat dedikleri Kewell'ın Galatasaray'da sezon ortalaması 20 maç, Baros'un gol ortalaması 1.48. Stancu 3 maçta 2 gol attı. Rakamlar dışında belli ediyor ki, Stancu gayet iyi futbolcu.

Heriflere yetmiyor hiçbir şey. Yani cidden bunlar pezevengin önde gideni. Şeref zaten yok, ahlâk aramak büyük hata. Biraz daha okunabilmek için yapmayacakları pezevenklik yok.

Herkese bok ata ata bir tane adam bırakmadılar. Çünkü algısında sorun olan gerizekâlı taraftar profili bir süre sonra bu yazılanların doğru olduğuna inanmaya başlıyor ve tribünde homurdanıyor, ıslıklıyor, yuhalıyor.

Basını, taraftarı, yönetecisi, yorumcusu pezevenk ordusu gibi. Heriflere hiçbir şey yetmiyor. Alayınızın götüne sarı-kırmızı (isteyen sarı-lacivert, bordo-mavi, siyah-beyaz ya da istediği renkte sokabilir) yarrak girsin yavşaklar.

Sabaha şokla başlamak


İrlandalı anısına gitsin... Çok yaşamamak lazım bu hayatta.

6 Şubat 2011

Kış güneşi mi yoksa baharın ilk güneşi mi?


24 gol atmış Galatasaray, bunun 7'si Eskişehirspor'a. Averaj hâlâ eksi fakat oyuna bakınca bir pozitiflik yok değil. Haftalardır izlediğim en iyi Galatasaray'dı ama "Yeterli mi?" diye sorarsanız, "değil" yanıtını veririm.

Ama'lı cümleleri sevmiyorum ama söz konusu Galatasaray olunca mecburen cümlenin bir tarafına sıkıştırmak zorunda kalıyorum. O yüzden bol amalı bir yazı olabilir.

Şans belki de ilk kez Galatasaray'dan yana esti. Sabri'nin Ivesa'ya giden şutuna Cana'nın uzattığı kafa, bu sezon talih kuşunun, aslanın kafasına konmasına neden oldu.

Akabinde COK'un ortasına Stancu'nun sızıntısal hareketi ile skor 2-0'a gelince, bu sezon Galatasaray'ı ızdırapla izleyen bir Galatasaraylı olarak "İnanılmaz ama gerçek 2-0 öne geçtik, hem de 20 dakika dolmadan" cümlesi ağzımdan döküldü.

Sabri-Culio-Neill 3'lüsünden oluşan orta alan, Eskişehirspor'un iki pas bile yapmasını engelledi. Neill ve Cana'nın rok usulü değişiminin Cana kısmına ben de şerh koymuştum, Gaziantepspor maçında. Bu konuda ısrarımı halen sürdürüyorum. Neill oynadığı bölgede hiç mi hiç sırıtmıyor.

Kestiği topların yanı sıra rakibe oynayacak alan bırakmaması da, Hagi'nin devre arası ısrarla istediği "Biglia" transferinin gerçekleşmemesine uyguladığı panzehir misali. Ama Cana'nın stopere çekilmesi olmayacak gibi. Hava toplarında bir stoper zamanlaması yok, hamlelerinde genellikle hata yapıyor.

Galatasaray'ın bugün kazanmasının temel nedeni orta alanının uyguladığı baskıydı ve tabii ki COK, Stancu ve Kewell'ın da katılımıyla. Orta sahası olan bir takımın neler yapabileceğini göstermesi açısından önemli bir maç oldu. Üstelik stoperden devşirme bir oyuncu varken.

Şiirsel nitelikteki Culio pasını heba etmeyerek asiste çeviren Hakan Balta'nın hakkını vermek gerek. Bu yıl boyunca izlediğim en iyi Hakan Balta'ydı.

Stancu acayip bir herif. Bende Ilie-Kubilay Türkyılmaz arası bir adam izlenimi yarattı. Çektiği şutların neredeyse tamamına yakını kaleyi buluyor, hiç beklenmedik yerlerde karede beliriyor, açık alanda rakibi bezdirecek kadar çabuk süratleniyor ve en önemlisi geriye gelip orta alana ve savunmaya yardım ediyor.
Umarım çabuk karar vermiş değilimdir ama Galatasaray ilk kez transferde bu kadar isabet sağlamış gibi görünüyor.

Kewell'a ayrıca bir paragraf açmaya gerek yok. Bu takımın gerçek anlamda kalitesi ve oyun zekâsı. Onun kalibresinde 2 oyuncu daha olsa bugün Galatasaray şu noktada bulunmazdı.

Zapata'yı halen anlayabilmiş değilim. İki maçta 5 gol yedi ama neler yapabileceğine dair pek bir görüntü vermedi. Biraz daha izlemek lazım.

3-0'dan sonra Mustafa Sarp'ı almasıyla skorun 3-2'ye gelmesi tesadüf değil gibi. Gaziantepspor maçında da, takım 1-1 öndeyken oyuna alınmıştı ve skor 3-2'ye gelmişti. Biz mi kötü niyetliyiz yoksa bu adam da mı bir şey var belli değil. Yine de Barış-Ayhan ve Mustafa Sarp olmadan maç izlemek çok daha katlanabilir ve izlenebilir bir oyun sağlıyor bizlere.

Şimdi amaların hasına gelelim. Gerek Gaziantepspor karşılaşmasında 2-1'den 3-2 geriye düşmek, gerekse de bu maç da skorun 3-0'dan 3-2'ye gelmesi, Galatasaray fotoğrafının flu olduğunu gösteriyor.

Elbette sezon boyunca ilk kez 4 gol atılmış, uzun zamandan sonra futbol oynanmış, takım halinde savunma gayreti var ama kısa sürede nakavt pozisyonuna gelinmesi pek sevimli bir durum değil.

Bu oyun bir kış güneşi mi yoksa baharın ilk güneşi mi bunu biraz daha izledikten sonra karar vereceğiz. Yine de galibiyet güzel şey insan mutlu oluyor. Her ne kadar liderin 15 puan gerisinde olsak da...

Haaa unutmadan, Cüneyt Çakır'ı götünden verdiği frikik kararı nedeniyle de ayrıca tebrik ediyorum. Ama Abitoğlu'nun yanında bizim Cüneyt'in kararı masumane kalıyor, o da ayrı mesele...

80 numara iyi oynadı, galibiyette payı yadsınmayacak kadar. Ama o benim için Galatasaray futbolcusu değil tıpkı suikastçi 76 gibi.

Sayılarla Adnan Polat'ın başarıları (!)


Adnan Polat'ın yöneticilik başarısına (!) dair birkaç rakam vereceğim. Ne kadar başarılı bir başkan ve yönetici olduğu görülsün istedim.

Galatasaray kulüp tarihinde 1905 ve 2011 yılları arasında tam 60 teknik direktör göreve gelmiş.

Basit matematik hesabıyla, Galatasaray'ın 106 yıllık tarihine 1,76 senede yeni hocayla çalışılmış.

Adnan Polat'ın yöneticilik ve başkanlık yaptığı dönemlerde çalışılan teknik direktörlere ve sayılarına bakalım:

1992-1996 (Futbol Şube Sorumlusu-Yönetici)

1. Mustafa Denizli
2. Karl-Heinz Feldkamp
3. Reiner Hollmann
4. Reinhard Saftig
5. Graeme Souness

2006-2008 (Asbaşkan)

1. Eric Gerets
2. Karl-Heinz Feldkamp
3. Cevat Güler

2008- (Başkan)

1. Michael Skibbe
2. Bülent Korkmaz
3. Frank Rijkaard
4. Gheorghe Hagi-Tugay Kerimoğlu

Adnan Polat, görev yaptığı 9 yılda 12 teknik direktörle çalışmış ve 11'ini yollamış.

Adnan Polat'ın, teknik direktörlerle çalışma ortalaması ise 0,75 yıl.

Galatasaray tarihinde görev alan 60 teknik direktörün 12 tanesi Adnan Polat döneminde göreve alınmış. Yine basit bir matematik hesabıyla; 106 yıllık kulüp tarihinde teknik direktörlerin yüzde 20'sini kendisi göreve getirmiş.

Fakat 106 yıllık kulüp tarihinde Adnan Polat'ın görev süresi yüzde 8.5'e denk düşüyor.

İkinci rakama ise dün Blogdellospor'da rastladım. Şu linke basarak rakamları daha iyi görebilirsiniz.

Özetle son 5 yılda Galatasaray'ın transferde kâr-zarar tablosu bulunuyor.

İşte Galatasaray'ı yöneten zihniyet budur ve Galatasaray bu zihniyet ürünleri ile bugün bulunduğu noktadadır.

Dikkat ederseniz sadece futboldan söz ettim. Basketbol, voleybol, kürek gibi amatör sporlardan söz etmiyorum bile. Nitekim orada Galatasaray'a dağıtılan ulufeler ile hayatımızı idame ettiriyor.

Büyük Başkan (!) Adnan Polat'la geçen her yıl, Galatasaray'ın biraz daha küçülmesine neden olmaktadır.

Çok özür dilerim unuttum; GS Bonus var, GS TV var, GS Bilyoner var, Riva var, TT Arena var, varoğlu var.

Ah be Adnan, sana çok sözüm var ama çok yoruldum.

Not: Yukarıdaki başkanlık yılları ve teknik direktör süresi hadisesi için Sercan Sevinç'e teşekkür ederim.