
Şikeydi, yemin kriziydi, cinayetti, tecavüzdü derken sıcaklar da bastırınca fena bunaldım. Dün eve giderken gözlerimi kapattım şöyle bir fotoğraf çıktı ortaya...
Bir balıkçı kasabasındayım, sabah'ın 5'inde uyanmışım. Kahvemi elime almışım, bahçede bir sigara içiyorum, kendime gelmek için. Yanımda alet çantasından bozma, olta takımlarının bulunduğu bir çanta. Domates ekmişiz öyle çok değil ama yetecek kadar, biraz patlıcan, maydanoz, o kadar işte.
Eve bakıyorum, boya gerekiyor inceden, bir yıl götürür diye geçiriyorum içimden. Denizi görüyorum; 500 metre, bilemedin 700 metre.
'Aslan' kulübesinden çıkıp geliyor yanıma, kafasını sevdiriyor. Kocaman bir kangal, Aslan gibi bir şey.
"Hadi öğleden sonra görüşürüz" deyip, öpüyorum ıslak burnundan. Tam ayağa kalkıyorum, kapıdan ufak kızım sesleniyor
"Baba nereye? Beni de balığa götür" diye sesleniyor, gözlerini ovuşturarak.
"Gideriz kızım, gideriz ama akşam misafirler gelecek bugün iş çok. Onlar gitsin ablanla, anneni de alıp birlikte gideriz." Geçiştirmek için söylemiyorum. Sarılıyor bana, gözlerinden uyku akıyor. Gözlerinden öpüyorum, kokusunu içime çekiyorum. Sanki dünyanın tüm çiçeklerinden derlenmiş, harikulade bir parfüm gibi. Ama parfüm gibi yapay bir koku değil.
"Hadi kızım sen yat. Sonra da annene yardım et" diyerek, kalkıyorum ayağa, belimden sıkı sıkı sarılıyor,
"Seni çok seviyorum babacım" diyor.
"Ben de kızım, ben de."Sahile doğru yürüyorum, güneş kızıl kızıl ortalığı velveleye vermeye hazırlanıyor. Denizin üstünde sanki bir örtü var gibi sakin, dingin, kıpırtısız. Sahile vardığımda benim ufak sandalı görüyorum ilkin. Tertemiz ve bembeyaz, arkasında kıpkırmızı
'Devrim' yazıyor.
"Yapabildiğiniz tek devrim ancak bu sandal olur" diye dalga geçen ahaliyle takıştığımız aklıma geliyor.
'Pat pat pat' sesleriyle sahilden uzaklaşıyorum.
Çelik balık ağında akya ve çipuralarla dönüyorum eve. Üstüm başım leş gibi balık kokuyor, dünyanın en güzel üç kadını, o kokuya aldırış etmeden sarılıyor. Büyük kızım Doğa,
"Baba kusura bakma, bok gibi balık kokuyorsun" diye, ilk geri çekilen oluyor. Balıklardan birini alıp, saçlarına sürtüyorum.
"Al sen de bok gibi oldun"...
İstanbul'dan çocuklar gelecek akşam. Bahçede upuzun masa hazırlıyoruz. Salata malzemelerini, hemencecik orada ellerimle toplayıp, çeşmede suya tutuyorum. Domatesin kokusuna dayanamadan ısırıyorum, tuza banıp.
Mangalın başına geçip, çipuraları ızgara yapıyorum, içeride akyalar kızarıyor yağda. Ulan nasıl güzel bir kokudur o.
Masada 4 büyük var, 14 tabak, çatal bıçaklar jilet gibi. Salatalar çeşit çeşit, hanım ben balıktayken boş durmamış, kalamar, midye kızartmış, yanında minik tabaklarda soslar da var. Haydari, enginar, biber kızartması, şakşuka, lakerda, deniz börülcesi, humus, süzme yoğurt.
Benim ufaklık Defne soruyor,
"Babacım kimler geliyor bize?" Daha ben yanıtlamadan atlıyor Doğa,
"Babamın arkadaşları. Yazıyor ya baba bir yerde, oradan arkadaşları" Sizsiniz lan işte, koyun kendinizi oraya...
Sokaktan sesler geliyor, tahta kapı açılıyor. Sarılıyoruz birbirimize, hasret gideriyoruz, uzun uzun. Elde poşetler, rakılar, şaraplar, İstanbul hatıraları. 5-6 yıl olmuş İstanbul'dan ayrılıp, buraya geleli. Kışları belki bir belki 2 kez geliyoruz.
Masada Fenerbahçeli, Beşiktaşlı, Galatasaraylı, Trabzonsporlu arkadaşlar var. Bazılarının yanlarında eşi, bazılarının kız arkadaşları var. Bir iki taneniz çoluk çocuğa karışmışsınız. Çocuklar, bahçenin diğer tarafından kurulu masada köfte yiyor.
Kimsenin uyumaya niyeti yok, sohbetin dibini buluyoruz. Mangaldaki kömürü canlandırıp, kahve yapıyoruz, kimileri rakıdan vazgeçmiyor. Müzeyyen Senar'dan
"Sevmekten kim usanır" çalıyor. Çakırkeyf olmuşuz, eşlik ediyoruz.
10 dakika gözlerimi kapattım, şunları gördüm. Hayali bile güzel a.k.
Çok şey mi istiyorum lan? Bu arada, çok net söylüyorum, gelmeyenin ağzına sıçarım.