21 Eylül 2010

Orospu çocukları




Şanlıurfa'da iki orospu çocuğu karayolunda bir köpeğe zincir bağlayarak, motosikletin arkasından koşturmuş.

Hayvancağızın ayaklarından kan geliyor koşmaktan.

Sadist, orospu çocuklarıyla birarada yaşıyoruz. Bu tiplerin acilen itlaf edilmesi gerekiyor.

Demek ki neymiş, İstanbul'da hakemin kafasına her türlü şeyi sallayıp, kafasını yarabilirsin ama Gaziantep'te bunu yapamazsın.

Çıkıp biri anlatsın mümkünse, geçen yıl Kadıköy'de yardımcı hakemin kafasının yarılmasıyla, dün Gaziantep'te yaşananlar arasındaki farkı.

Mondragon, Eser Özaltındere, Eric Gerets... Hepsinin ortak özellikleri, bir faşistin isminin konulduğu statta bir yerlerinin yarılması.

Gaziantep ve İstanbul arasındaki fark mı maçların tatil kararı yoksa Fenerbahçe ve herhangi bir takım farkı mı?

Adalet mi istiyoruz? O zaman bunu herkes için sağlasınlar. Bunu yapan Galatasaraylı'ysa da, Fenerbahçeli'yse de, Konyalı'ysa da eşit bir biçimde yapsınlar. Kararlar şehirden şehire, stattan stada farklılık göstermesin.

Şunun altını çizelim; Gaziantepspor-Bursaspor maçında hakemin aldığı karar doğrudur ancak daha önce terör yuvasında olup biten her şey karşısında üç maymunu oynamak, neredeyse stadın yanmasına göz yumup, iki maçlık cezalarla geçiştirenler hata yapmıştır.

Bu hatalar devam edecektir de. 4 hafta sonra ne olup bittiğini hep birlikte izleyeceğiz. Nasılsa olaysız, birilerinin kafasına-gözüne bir şeyler atılmadan bitmiyor 90 dakikalar. Bakalım aynı cesareti, aynı kararlılığı gösterebilecekler mi?

Bu vesileyle, Bünyamin'in kulaklarını da çınlatmış olalım.

SAMİ YEN'İN ÇİMLERİ

Kasımpaşa-Fenerbahçe maçı Ali Sami Yen'e alındı dün. Türkiye'de zemini adam akıllı olan birkaç stattan biri Ali Sami Yen. Önce İBB-Konya sonra Kasımpaşa-Fenerbahçe ve Galatasaray-İBB maçlarıyla zeminin ağzına sıçıp sıvayacaklar.

Üstte söz ettik ya adalet eşit dağıtılsın diye. Sanırım Federasyon dedi ki, "Ulan Türkiye'de zemini iyi olan tek stat var neredeyse. Bari onun da ağzına sıçalım herkes eşit şartlarta mücadele etsin."

Israrla küfür etmeyeceğim, bu kararı alanlara. Etmem...

20 Eylül 2010

Sadece acıyorum


İnsanın cahil olması kötü bir şey değildir. Ama cahilliğinin farkında olmadan her boku biliyormuş gibi konuşması cahilliğin de ötesinde aptallıktır. Daha önce pek çok kez söylemiştim, televizyonlardaki hiçbir televizyon spor programını izlemiyorum. Ne konuşulmuş, neler saçmalanmış takip ettiğim bloglardanr öğreniyorum.

Akşam Jesusalmeyda'da gördüm, Rıdvan Dilmen'in neler yumurtladığını. Misimovic için "Zaten Bundesliga'yı artık kaldıramıyor diye ayrıldı", Insua içinse "Insua Liverpool'da da oynamıyordu" demiş.

Allah kendisine akıl fikir versin tabii. Bir insanın hayatına hiç kitap girmemişse, bütün gün altılı ganyan oynayıp, iddiaa bültenini elinden düşürmüyorsa bu adamı konu etmek bile hatadır, o hataya katlanarak birkaç şey söyleyeyim.

Rıdvan Dilmen'in kahvedeki adamdan tek farkı futbol oynamış olmasıdır. Ne kadar oynadığı tartışılır ya, neyse.

Hepimiz bir takımın destekçisiyiz, hepimiz kendimize göre az ya da çok tarafız, taraftarız. Rıdvan Dilmen'in de taraf olması, taraftar olması belli bir noktaya kadar anlaşılabilir. Formasını giydiği takımı görece olarak biraz daha şişirebilir, sevmediği bir takıma bindirebilir. Tamam burası Türkiye olduğu için biraz şiraze de şaşabilir.

Ama bu adamın üstündeki "Türkiye'nin en iyi futbol yorumcusu" etiketine karşıyım.

Aslında üzücü bir durum. Her maç sonrası çıkıp konuşuyor, yüz tane yorum yapıyor, bozuk saatin günde iki kez doğruyu göstermesi gibi, doğru şeyler de söylüyor. Fakat öyle bir şey var ki, acınası durumlara düşebiliyor, tıpkı şu Insua ve Misimovic örneklerinde olduğu gibi.

İşin boktan yanı, kendisi ne kadar cahil, ne kadar sığ olduğunun farkına varamayacak kadar da garip bir kişilik. Hakikaten acınası bir durum. Bir insanın tüm hayatının futboldan ibaret olması, futbol dışında konuşabilecek bir şeyinin olmaması.

Yılda 4 milyon dolar para alan bir adamın böylesi cahil olması insanları içten içe itiyor. Herkesin kafasında ampuller yanıp "Ulan Rıdvan bile bu kadar para kazanıyor. Ben niye kazanmayayım?" diye sorgulamalar içine giriyor.

Tabii ki para kazanmak güzel bir şey. İnsanın yaşamasına yeteceği kadar, kimseye muhtaç olmadan hayatını sürdürebileceği miktarda kazanması gayet hoş. Ama Rıdvan Dilmen, H.Ş, Hakan Ünsal gibi tiplerin bu işten hatırı sayılır derecede para kazanması sinir bozucu bir durum alabiliyor.

Ülkenin geldiği nokta bakımından şunu kesin bir biçimde söyleyebilirim. Ülke insanın spor yorumcusu seçimi de, siyasetçi seçimi de hep kendine en yakın, kendine en çok benzeyen biçiminde oluyor. O yüzden Rıdvan Dilmen hiçbir birikimi olmamasına karşın Türkiye'nin en çok kazanan spor yorumcusu oluyor.

Rıdvan Dilmen'in Galatasaray'a karşı düşüncelerini şöyle anlatayım, siz anlayın. "Kızım Galatasaray Lisesi'ne girmek istiyordu. O logoyu her gün görüp, anasına küfretmek istemediğim için göndermedim."

Kızmayın o yüzden, bu garibana. Misimovic, Insua, Elano, Keita filan hakkında söylediklerini önemsemeyin. Çünkü cahil ve cahilliğinin farkında değil. Acımak hoş bir duygu değildir ama ben kendisine sadece ve sadece acıyorum.

19 Eylül 2010

Aklın bittiği ve sustuğu yerde son karar şiddete aittir


Dün kuzenime bir şeyler gösterirken aklıma geldi. Son 10 yılda Türkiye'de tecavüz, taciz, cinayet ve pedofilik suçlar ne kadar arttı. 10 yıl önce Türkiye'de gazetelerde, televizyonlarda bu kadar yoğun biçimde bu tip haberlere rastlamıyorduk. Son birkaç senede bazı haberleri düşünüyorum da, ciddi anlamda tüylerimin ürpermesine neden oluyor.

İnternetten anket yaparak, annesini öldürüp parçalara ayıran M.F.; Cem Garipoğlu'nun işlediği cinayet; arkadaşlık teklifini reddettiği için işsiz 16 yaşındaki Nilgün Erkmen'i üstüne benzin dökerek öldüren Osman Karakuş; 16 yaşındaki arkadaşını bıçaklayıp öldürdükten sonra elektrikli testereyle parçalara ayıran İ.A.G.; eşinin kafasını kestikten sonra penisini parçalayan Süreyya Kabakulak... Bunlar ilk aklıma gelenler son birkaç yılda dehşet biçimlerde cinayet işleyenler yani.

"Türkiye İstatistik Kurumu'nun (TÜİK) verilerine göre 2006 yılında 528, 2007 yılında 473, 2008 yılında 577 ve 2009 yılında ise 652 kadın tecavüze uğradı. 2006 yılında 489, 2007 yılında 540, 2008 yılında 589, 2009 yılında 624 cinsel tacize uğradı.

Aile içi şiddet kapsamında 6423 kadın şiddete maruz kalarak hastanelik oldu. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre ise son 5 yılda tecavüz ve taciz gibi cinsel saldırı suçları yüzde 30 oranında arttı."


Bir de sapıklık boyutuna gelen saldırılar var tecavüz ve taciz gibi. Sosyal Hizmetler Müdürlüğü'ne bağlı yetiştirme yurtlarında olup bitenler; yatılı okullarda okuyan kızlara yapılan tecavüzler; ensest ilişkiler; çocuk yaştaki genç kızların hastane tuvaletlerinde, apartman köşelerine bıraktıkları ceninler, küçük yaştaki çocuklara yapılan cinsel saldırılar...

Eğer dikkat ediyorsanız daha önce 3. sayfalarda görmeye alıştığımız pek çok haber şimdi manşetlere kadar taşınıyor. Çünkü ahlâksızlığın, şiddetin boyutları artıyor. Üstelik bunu kıçımdan uydurmuyorum, devletin resmi rakamlarına dayanarak söylüyorum.

İzlemedim ama o kadar çok konuşuldu ki, haliyle insan ne olup bittiğini idrak ediyor. Bütün Türkiye "Fatmagül'ün Suçu Ne" dizisindeki tecavüz sahnesini izlemiş. İzlemekle kalmamış, internet sitelerine düşmüş -bir nevi hizmet olmalı, görmeyenler de görsün diye-. Dizinin yönetmeni Hilal Saral, 4 dakikalık sahnenin bütün bir gece boyu sürdüğünü, ölçülü çekildiğini, herkesin tebrik ettiğini anlatıyor.

Dizinin pazarlaması açısından daha ilk bölümde hedefe ulaşılmış. Yapılan reklam, estirilen rüzgâr bu yönde.

Bu diziden sıyrılıp, polisiyelere, vatan kurtaran gençlerin dizilerine bakalım (!). O dizilerde de insan öldürmenin kutsiyeti anlatılıyor. Temel argüman vatanı ve toplumu kurtarmak.

Kaç tane dizi biliyorsunuz bu ülkede, şehir kültürüne ait tutulmuş? Hemen bir çırpıda 10 tane sayabilecek olanınız var mı? Ya da soruyu tam tersinden sorsam, kaç tane dizi biliyorsunuz bu ülkede, köy kültürüne ya da konusu şiddete dair tutunmuş?

Çok dizi izlemiyorum, hatta neredeyse hiç dizi izlemiyorum desem yeridir. O yüzden birçoğu için yorum yapabilecek kadar bilgim yok. Ama fragmanlarlar, medyada konuşulanlar göz önüne alındığında şiddetin ciddi anlamda pompalandığı bir 10 yıl yaşıyoruz.

Olayları ve olguları birbirinden bağımsız tutabilmemizin mümkünatı yok. Bir ülkenin başbakanı "Öfke bir hitabet sanatıdır" diye gayet rahatça açıklama yapabiliyorsa ve bu çok doğal bir davranışmış gibi karşılanıyorsa halk nezdinde, aynı zamanda da şiddetin pompalandığı ve arttığı yıllar, öfkenin hitabet sanatı olduğunu savunan başbakanın döneminde meydana geliyorsa, oturup biraz düşünmek gerekir.

İki isim arasındaki bazı benzerliklere bakacak olursak;

  • Her iki lider de ağır ekonomik ve sosyal bunalımların yol açtığı ortamlarda halk oyuyla iktidara geldiler.
  • Her iki lider de iktidara gelmeden önce kısa hapis dönemleri geçirdiler.
  • Her iki lider de 'mağdur olmuş' kitlelerin sözcüsü olduklarını iddia ediyor ve kitlelere agresif ve öfkeli bir şekilde hitap ediyor(du).
  • Her iki lider de anti-semitist bir söylem kullanıyor ve ‘siyasi simgelere’ özel bir önem veriyor(du).
  • Her iki lider de kendi milletlerinin üstün özelliklerini vurguluyor ve 'yüksek ahlakın' hakim kılınması için 'kendi belirledikleri' yolda kitlelerin sorgusuz itaatini talep ediyor(du). Kendileriyle aynı fikirde olmayanlara tahammül edemiyorlar(dı).
  • Her iki lider de alkol ve sigaradan kesinlikle kaçınır ve bunların kısıtlanmasına yönelik çalışmaları destekliyorlar(dı).
  • Her iki lider de, Batı dünyasının büyük düşmanlarına (1920’lerden itibaren komünizm, 2000’li yıllardan itibaren ise radikal İslam) karşı birer antidot olarak kabul edilmiş ve iktidarlarının en azından ilk yıllarında Batı tarafından desteklenmiş(ti).

Şimdi bunları neden yazdım? Aslında söylemek istediğim şey, Erdoğan iktidarının Hitler'in yolundan gittiğini söylemek değil. Böyle bir durum da olabilir ama benim asıl derdim, ahlâkın bu kadar yüce bir kavram olduğunu söyleyen bir başbakanın tek başına iktidarında ülkenin ahlâkının hızla erezyona uğraması.

Toplum önüne çıkıp, insanların kendisine 'delikanlı, Kasımpaşalı' gibi sıfatları sırf davranışlarından ötürü verdiği başbakan, ülkesi ahlâken eriyip biterken, nasıl olur da hâlâ bu kavramdan söz eder, anlaşılır bir durum değil.

Dedim ya, "Fatmagül'ün Suçu Ne" dizisini izlemedim, izlemeyi de düşünmüyorum.

Mide bulandırıcı bir biçimde, sistemli şiddet kültürünün ortasında kalmış bulunuyoruz. Tecavüzcülerin namus adına, itin-köpeğin vatan-millet adına, sapıkların hastalık adına suç işlediği bir ülkenin ortasında kalmış gibi hissediyorum kendimi. Sanki tüm benliğimi mengeneler arasına sıkıştırmışlar gibi. Bazen nefes almakta güçlük çektiğim anlar oluyor.

Ve tüm bunların olduğu ülkenin başbakanı, ağzından ahlâk-din-iman gibi kelimeleri eksik etmiyorsa mide bulantısı yerini tiksinme duygusuna bırakıyor.

Ve bu tiksinme duygusu vücudumun içinde bir yerlerde dolanırken, bazı şeylerin demokrasi denen olguya dayandırılarak yapıldığı söylencesi dile getirildiğinde, mide tiksinme duygusu yerini derin bir nefretı bırakmaya başlıyor.

Çok alakasız bir yerden dolandırdım lafı, bu kadar dolandırdığım için de özür dilerim ama bu ülke, resmi olarak olmasa da çoktan bölünmüştür. En azından benim için böyle.

Hep kızıyorum ülkenin iki kutba ayrıştırılmaya çalışılmasından ama Türkiye insan olanlar ve insan görüntüsündeki yaratıklar olarak ikiye bölündü.

İsmi geçmişken, son söz Hitler'den gelsin: "Aklın bittiği ve sustuğu yerde son karar şiddete aittir."

Tarlaya ektim soğan


Tatsız tutsuz bir maç izledik. Bunun temel nedeni, patates tarlalarını kıskandıracak İzmir Atatürk Stadı'dır. Bu noktada "Galatasaray iyi değildi", "Misimovic ortalarda görünmedi", "Pino saç baş yoldurttu" diyemeyiz.

Çünkü ortada aslında sahaya benzeyen ama futbolcuların attığı her adımda, sanki Veliefendi'de Gazi Koşusu'nde son düzlüğe girmiş atların nalllarından çıkan çimler gibi koca koca parçalar çıkan futbol sahasına sadece şeklen benzeyen bir yer vardı.

321 milyon dolarlık televizyon ihalesine sahip ligde, böylesi bir zeminde futbol oynanması önce insan ve sporcu sağlığına sonrasında da futbola ihanettir. Nasıl ki, UEFA, Şampiyonlar Ligi'ne katılacak takımların statlarına bazı kriterler getirip, incelemeye alıyor, Türkiye Futbol Federasyonu da böyle bir uygulama içinde bulunmalı. Tabii görünürde var fakat fiili olarak uygulanmıyor.

Senelerdir bu ülkede "İzmir'in neden hiç takımı Süper Lig'de değil?" diye feryat edenlere, "İzmir önce kendisine yakışır bir stadın yollarını arasın" diye seslenmek istiyorum.

Dönelim maça. Böyle devam eder mi etmez mi bilinmez fakat şu var ki, Galatasaray'ın oynadığı futbol taraflı-tarafsız izleyen kimseyi memnun etmiyor.

Galatasaray'ın da orta sahası aslında İzmir Atatürk Stadı'na benziyor. Nasıl dışarıdan bakıldığında Atatürk Stadı çimiyle, tribünüyle, kaleleriyle bir stada benziyor ama futbol oynanmaya başladığı andan itibaren tarla görünümüne kavuşuyorsa, sarı-kırmızılı takımın orta sahası da aslında varmış gibi görünüyor. Bir nevi Kapalıçarşı gibi, gelen gidenin haddi hesabı yok. Rakip ister Bucaspor olsun, ister OFK Belgrad, isterse de Eskişehir, değişmeyen bir gerçek halini almaya başladı.

Oysa herkes gayet iyi biliyor ki, Galatasaray'ın en ciddi sorunu orta sahada. Her rakibin bastığı, sertlikle yıldırabildiği, hatta rakip baskı yapmadan bile rahatça top kaybeden bir takım görüntüne ulaştı.

Galatasaray, geçen yıldan bu yana garip bir refleks göstermeye başladı rakiplerine karşı. Başarılı olduğu her dönemde, sürekli hücumu düşünen yapısı ve gole ulaşma iştahı artık skorun üstüne yatan bir takıma evrilmiş durumda. Evet, kazanana bu ülkede hep haklı gözüyle bakılır fakat papazın pilava iştah kabartmayacağı günleri de görebiliriz.

Hepimiz görüyoruz sahanın içinde olan bitenleri. Bu iş için doktora yapmaya, tez hazırlamaya gerek yok. Bu sezon geride kalan maçları gördükten sonra kim Galatasaray'ın geriye düştüğü bir maçı lehine çevirebileceğini söyleyebilir?

Her izlediğim maçta sıkılmaya başladım. Üstelik aynı senaryolarla kurgulanmış, roman tadında maçlar olmaya başladı. Galatasaray biraz bastırır, bir biçimde öne geçer, golü attığı andan itibaren bütün oyunu sahasında kabul edip, birtaç cılız kontraatak yapar.

Nietzsche'nin dediği gibi, "Umut sadece eziyetin süresini artırır." Bekliyoruz, bu eziyet ne zaman bitecek diye.

Ya dur şimdi aklıma geldi, şu Fatih Terim dublörü vardı Bucaspor'un teknik direktörü olarak. Bülentciğim; dil hareketlerine iyi çalış, onları ihmal etme. Kameranın sana döndüğü her an attığın tripler, çıkarttığın diller filan güzel aynen böyle devam et.

Kilo da almışsın şahane semirmişsin. Takım elbise giyiyorsun, bulabilirsen parlak kumaş, bir de saçları tamamen geriye yatır. Oldu mu Bülentim benim. Hah! Aferin sana. Sen de ileride Fatih Terim hocan gibi olacaksın.

FUTBOLCU GÜNLÜĞÜ

Ufuk: Ben de inanmaya başladım, galiba kaleyi alıyorum.
Serdar Kurtuluş: Bu sağ bekte oynayan sakatlanıyor. Aha ben de sakatlandım.
Neill: Umarım Serdar sakatlanıp beni sağ beke geçirmezler.
Servet: Artık farkındayım, taca yollarım topu alkışı alırım.
Insua: Anfield'dan indim İzmir Atatürk Stadı'na.
Mustafa Sarp: Elano, Cana kim var kim yok hepsini yedekledim.
Ayhan: Golü attım artik herkes susar
Kewell: Bugün sahada var mıydım yok muydum anlamadım?
Misimovic: Asist kralıydım, ırgat oldum.
Pino: Neyse ki takım anladı öyle kolay kolay pas vermeyeceğimi.
Baros: Her maçta tek başıma rakip defansın tamamıyla boğuşuyorum yetti.
Cana: Bütün hafta basının malzemesiydim, 10 dakikada da olsa forma giydim.
Aydın: İlk 11'de oynamayı bekliyordum, yıkıldım.
Gökhan Zan: N'oluyor ya, sarı-kırmızı forma ne alaka? Haa doğru ya transfer oldum ama sakatlıktan forma giyemedim hiç

16 Eylül 2010

Bireysel kurtuluşun dayanılmaz cazibesi


Sinem Örsçek, 4 Temmuz 2009'da Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün yolunu kesti ve "İki üniversite bitirdim. İşsizim. Bu insanlar sizi neden alkışlıyor anlamıyorum. Bu ülkede neler oluyor bilmek istiyorum. Biri söylesin" diyerek, bir nevi kahramanlık yapmıştı.

O gün yapılan haberleri, yazılan çizilenleri o kadar iyi anımsıyorum ki. Facebook üstünde binlerce insan tebrik etti, "İşte birisi nihayet tepki verdi" diyerek, Türkiye'de muhalefet havarisi bile ilan edildi.

Zaman geçti Sinem'e Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün girişimiyle Antalya'daki 5 yıldızlı bir otelde iş bulundu. Sinem 6 ay içinde bir şirket yöneticisi ile evlendi ve işi bıraktı.

Sinem artık yırttı. Çünkü şirket yöneticisi bir eşi var. Abdullah Gül'ün karşısına çıktığı gündeki koşullar değişti.

Şimdi Sinem, kendi deyimiyle "Milli beka açısından en az 3 çocuk yapacakmış"

Üstelik isimlerine de 'Recep', 'Tayyip' ve 'Abdullah' koyacakmış.

İşte Türk halkının yapısı budur. Yani her koyunun kendi bacağından asıldığı bir ülkedir. Yırttığın andan itibaren her şey geride kalır. Hatta öyle bir kalır ki, iş cıvık cıvık bir yalakalığı dönüşüp, 3 çocuk yapıp, isimlerine de Tayyip, Recep ve Abdullah koymaya kadar gider.

Sinem işin kolayını bulmuş. Hep birlikte takip edeceğiz. Bu haber sonrası ne eşinin ne de kendisinin sırtı yere gelmez. Hatta ben yakın zamanda Akp'den siyasete de atılmasını bekliyorum.

Bu ülkede ne yazık ki, bu yüzden kitlesellik olmuyor. Herkes bireysel olarak yırtmanın peşinde. Bireysel açıdan refaha ulaştığınız an, bulunduğunuz kitlenin içinden sıyırırsınız kendinizi. Hatta artık onları aşağılayabilirsiniz de.

İşin yapış yapış yalakalık kısmına girmeyeceğim, kendine bunu yediren insandan zaten bir bok olmaz.

Sinem'e çağrım şu; çocuk isimlerini, Recep, Tayyip ve Abdullah olarak düşünmüşsün ama eğer kız olursa Hayrünnisa, Emine ve Sümeyye de koyabilirsin.

Sinem uyanık ama isim konusunda biraz şaşırmış garibim.

Niye yazdım? Çünkü bu ülke Sinem'lerden oluşuyor. Bu ülkede Sinem gibi zengin kocaya kapağı atmaya çalışan tonla hatun var. Bir biçimde yırtmak için kendini bile satabilecek tonla insan var. O yüzden referandum sonuçlarına kimse şaşırmasın.

Yırtmak iyi geliyor gelmesine ama insanın onurunu yırtıp atması şerefini beş paralık etmesi çok adice geliyor bana.

Bak gördün mü, yine midem bulandı. Ben kusmaya gidiyorum...

15 Eylül 2010

25 milyon dolar gelir, hoş gelir, ley ley limi limi ley


The Daily Telegraph gazetesi bombayı iktidarın kucağına bıraktı. Şimdi elden ele dolaşıyor o bomba.

Daily Telegraph'ın açıklanmayan batılı diplomatlara dayandırdığı haberde şu ifadeler yer alıyordu: "Batılı diplomatlar alarmda. İslami partinin lideri Erdoğan’ın seküler Türk anayasasını ortadan kaldırmak için başvurduğu referandum kampanyası için İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecad ile 25 milyon dolarlık bir bağış aldığı bilgisi verildi."

Con Coughlin Akp'den gelen yalanlama üzerine, "Haberimin sonuna kadar arkasındayım. Para İranlı Ahl-Beit kuruluşu tarafından İHH üzerinden Erdoğan’a ulaştırıldı." açıklamasında bulundu.

Ortada yenilir yutulur cinsten olmayan bir haber ve iddia var. Akp, İngiliz basınını Türk basını sanmış olacak ki, "O haber derhal çekilsin" türünden eblehleri bile kıskandıracak bir açıklama yaptı. Tabii burada işler kolay yürüyor. En kötü basarsın vergi cezasını, aklını başına getirirsin herkesin.

Ama kazın ayağı İngiltere'de öyle değil. Adamlar Başbakanlarından tutun da Genelkurmay Başkanlarına kadar dilediğini yazıyor. Hem de en ağır ifadelerle. Sözün özü gazetecilik yapıyorlar. Buradaki gibi masa başında emirle iş yapmıyorlar.

İddianın içinde İHH de var. Mavi Marmara hadisesinden sonra haklarında düşündüklerimi gayet açık ve net biçimde yazmıştım. Okumamış olanlar buyursun okusun.

İddia doğru mu, yanlış mı bilinmez ama Telegraph, "Bizde haber rüya görülerek yazılmaz" diyerek, haberinin arkasında.

Şimdi şöyle bir durum var: Eğer bu haber doğruysa yani referandum için Akp'ye İran'dan 25 milyon dolar akıtılmışsa, Siyasi Partiler Kanunu'na göre bu parti kapatmak için yeterli midir? Kanunlar yeterli olduğunu söylüyor. Muhtemelen Yargıtay bu haber üzerine direkt olarak çalışma başlatır.

Hadi diyelim ki, parti kapatılmadı. Türkiye'de seçim çalışmaları artık İran'dan gelen paralarla mı yapılacak? İslami holdinglerde yüzmilyonlarca Euro kaptıran insanların paraları daha önce gayet güzel seçim çalışması için kullanılmıştı. Olaylar ayyuka çıkınca artık farklı yollardan paralar yollanıyor. Yoksa bir referandum için yapılan bu kadar çalışmanın hiçbir parayla izah edilmesinin mümkünatı yok. Devlet imkânları 'yetersiz' kalmış demek.

Bu noktada referandumun meşruiyetini tartışmak gerekir, çıkan sonuçtan bağımsız olarak. Ben tartışmıyorum çünkü kendisine dahil olmadım ama evet ya da hayır tercihi yapanlar, buyursun tartışsın.

Türkiye, raydan çıkmış vagon gibi ilerliyor Akp iktidarında. Büyük bir yalan ve aldatmaca dünyasının içindeyiz. Aziz Nesin'in yüzde 60'lık kesimini dışarıda bırakırsak, geri kalan yüzde 40'ın içinde de aptal sayısı hatırı sayılır kadar var.

Türkiye'nin, İran olması gibi bir korku taşımıyorum içimde, buna iktidarın gücü yetmez. Bu ülkede işler, başka yerlerden kontrol ediliyor, başka yerlerden gelen emirlerle hareket ediliyor. Bakmayın siz iktidarın atıp tuttuğuna. Verilen söz kadar konuşma hakları var. Ama tabii demokrasi var, seçimle geliyorlar, o yüzden demokrasiye de saygı duymak gerekir, öyle değil mi(!)

Acayip bir ülke burası. Olan biten her şeyi aptal aptal izliyoruz sadece. Bir-iki cılız ses, hepsi o kadar. Güçlü çıkmaya kalkışan sesleri zaten bir biçimde bertaraf ediyorlar.

Bu iktidara ucundan, köşesinden, kıyısından destek veren ve kendisinin sola dair düşündüğünü söyleyen herkese şu yazıyı okumalarını salık veriyoruz. EŞİTLENMEK

Bu ülkede, kendisine devrimciyim diyenler bile salaklardan oluşmaya başladı. (Az küfür yemem ama aynen böyle düşünüyorum) Tabii zaman zaman farklı mevzilere girip, oralara sığınmak da bir strateji, öyle değil mi?

DAYANAMADIM

Şu linkteki bilançoya lütfen bakın. Hayatınızda 0-0'a sıfır hiçbilanço gördünüz mü bilmiyorum ama ben ilk kez gördüm. Bravo (!) yöneticilere. Ben Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş yerinde olsam, şu mali dengeyi sağlayan adama basarım parayı getiririm kulübe. Hey babalar be, alem bilanço görsün.

Buyurunuz link

14 Eylül 2010

Galatasaray'a 'haram', basketbolculara 'helal'


Galatasaray UEFA şampiyonu olduğunda devletin ülke tanıtımı için verdiği parayı basın toplantılarıyla kınayanlar, Galatasaray'ı 'dilenci' statüsüne sokanların dilleri götlerine mi girdi acaba?

500 altın+28 milyon lira.

Hak etmişlerdir ya da etmemişlerdir tartıştığım şey bu değil. Kişisel olarak bu ülkede yüzbinlerce aç insan varken, insanlar işsizlikten intihar ederken, padişahlık sistemi örneğindeki gibi keseyle altın verip, üstüne 28 milyon liralık çeki de ikram etmeyi pek içime sindirdiğimi söyleyemem.

Ama sorum başka. Götleri yırtılırcasına bağıranlar şu an neden sessiz? Bu ülkede samimi insana rastlamak çok zor.

10 numara adamlar


Elimde fırsat olsa 10 numarayı senden başka kimseye vermezdim. O formayı senden daha çok hak edecek adam yok çünkü.

Metin Oktay'la ilgili bir dolu şey yazdım, sonra sildim. Bazı insanların kelimelere dökülmesi zor oluyor. Metin Oktay da böyle biri Galatasaraylılar için. Herkes yazıp çizdi ama söylemek lazım, bari dün parçalı forma giyilseydi. Saçma sapan bahaneler, aptalca hareketler ve ucu pazarlama taktiklerine dayanan adilikler... İnsanın midesini bulandırıyor.

Nâzım bu şiiri yazarken, bambaşka şeyleri düşünmüş olsa da, içimden buraya koymak geldi.

Ha bu arada bir haber de benden olsun. Bundan sonra maç yazılarıyla posta.com.tr'de olacağım. Hemen hemen buradakilerle aynı olacak ama benim üslubun biraz daha tıraşlı halini bulacaksınız. Dünkü yazının biraz değiştirilmiş bir hali burada

SEVGİLİM YALAN SÖYLERSEM

Sevgilim yalan söylersem sana
Kopsun ve mahrum kalsın dilim
Seni seviyorum demek bahtiyarlığından

Sevgilim yalan yazarsam sana
Kurusun ve mahrum kalsın elim
Okşayabilmek saadetinden seni

Sevgilim yalan söylerse sana gözlerim
İki nadim gözyaşı gibi avuçlarıma aksınlar
Ve göremesinler seni bir daha

Nâzım Hikmet

13 Eylül 2010

Kendimizi kandırmaya devam edelim


Galatasaraylı olmak zor zenaat olmaya başladı birkaç yıldan bu yana. Deplasmanlarda oynanan pasif futbola biraz biraz alışmaya başlıyor insan ama Ali Sami Yen'de böylesine sonbahar karşılaması insanın uykusunu getiren ve aynı zamanda kalbini yoklayan bir oyun görünce zorluk derecesi artıyor.

Rijkaard'ın göreve geldiği günden bugüne Galatasaray 'altı kaval üstü şeşhane' bir takım görüntüsünde. Hücum özellikli oyuncular isim olarak bakıldığında ne kadar iyiyse, orta saha bir o kadar zayıf kalıyor. Ancak belli ki, yönetenler durumdan şikâyetçi değil. Yoksa akıl kârı değil, orta sahanın Ayhan-Mustafa Sarp-Barış üçlüsüne teslim edilmesi.

İlk 45 dakika uyku sorunu çekenlere birebirdi. Sağ kanatı işlevsiz hale getirmek için elinden geleni ardına koymayan Ali Turan-Elano ikilisi, oyunda etkisiz elaman görevindeydi. Elano'ya bir parantez açmak gerekir.

Muhtemelen "Elano'ya neden kızılmaz?" isimli bir kitap çıkartsam, en çok satanlar arasında yerini alır. Yaz boyunca satmaya çalış, satamayınca kurtarıcı olarak sahaya yolla. Adamın bütün dengesi bozuldu, biz top oynamasını bekliyoruz.

O yüzden kızılmıyor. Oysa, her maçta bir umut, herkes bekliyor. En mantıklı yol, üstüne Brezilya Milli Takımı formasını geçirmesi için TFF'den özül izin almak. Başka türlü futbol oynayacağı yok çünkü.

Ali Turan konusuna girmek bile istemiyorum. Koskoca 45 dakikada hücuma çıkılmaya çalışılan her topu rakibe, bayram şekeri niyetine ikram etti. Eyvallah, bu adam sağ bek değil ama bu kadar da pas hatası yapması üstelik bek olarak kademesini sürekli kaybetmesi üstünde sarı-kırmızı forma olan bir adama yakışmıyor.

Biz gördük, Rijkaard görmedi mi? Haliyle bu hissedilmeyen ikiliye soyunma odası yolunu gösterdi. İkinci yarıya, tüm izleyenlere yalancı bahar hissiyatı veren Galatasaray, 10 dakika baş döndürücü bir tempo yaptı ama sadece o kadar işte. Şans pozisyonuyla bulunan bir penaltı ve Ali Sami Yen'de yani kendi evinde mahkûm bir futbol.

Üretkenlik yok, kalite yok, zekâ yok. Sözün özü futbol yok. 'Sezon başı' deyip, geçiştirilemez de. Temmuz'da sezonu açmış bir takımın, 5. haftaya girilirken, oynadığı şu futbol affedililir gibi değil.

Kimsenin umudu yok, kimse bir sonraki maçın 3 puanla kapatılacağı inancında değil, üstelik haklılar da. Galatasaray kalecisi zaman geçirmeye çalışıyorsa, her top geriye dönüyorsa, tribünlerden gelen ıslıklı tepkiye alışmalılar.

Gün geçtikçe geriye gidiyor Galatasaray. Bugün alınan ve anlık sevinç yaratan 3 puana aldananlara Nicolas Boileau'nun o meşhur sözünü hatırlatırım; "Her aptal onu beğenen başka bir aptal bulur."

Tolunay Kafkas için bir-iki kelam etmek gerekir. Her gittiği takıma kimlik veriyor, benzerini Gaziantepspor'a da uygulamış. Sert, orta sahası rakibe oynama şansını minimuma indirmiş, defansif yönü güçlü bir takım yaratmış. Ancak böylesi Galatasaray'ı karşısında gördüğünde golü yedikten sonra değil de, golü yemeden önce hücumu düşünse bugün itibariyle en az bir puanı cebine koyup giderdi.

Son söz Metin Oktay için olsun. Bugün ölüm yıldönümüydü ve Galatasaray sahaya sarı ya da kırmızıdan eser taşımayan bir formayla sahaya çıktı. Kulüpten yapılan açıklama mantıklı ve inandırıcı değildir. En azından böylesi bir günde parçalı formayla sahaya çıkılmalıydı, pembe-mor-altın sarısı ya da başka bir renk yerine.

FUTBOLCU GÜNLÜĞÜ

Ufuk: "Her maç Neill'la tartışmayı ihmal etme."
Ali Turan: "Top bana geldiğinde mutlaka rakibe atmalıyım."
Servet: İstedikleri kadar eleştirsinler işimi yaparım.
Neill: "Şu ileri çıkışlarımda paslarımı bir düzeltebilsem."
Insua: "Buraların yenisiyim, umarım fark etmemişlerdir."
Mustafa Sarp: "Kaç ciğer taşıdığımı düşünüyorlar acaba?"
Ayhan: "Hâlâ genç görünmem tek avantajım."
Misimovic: "Ufaktan ısınıyorum."
Kewell: "Bir de beni gönderiyorlardı. Gitseydim puan bile alamazlardı."
Elano: "Copacabana plajını ve Milli Takım formamı özledim."
Baros: "Başımın çaresine daha ne kadar bakabilirim."
Aydın: "Eski günleri hatırlattım, birkaç maç formam garanti."
Sabri: "Ali Turan mı? Tek ayağımla oynarım o futbolu."
Pino: "Bir iki deparla günü kapattım."

Not: Arda ile ilgili birkaç kelam yazmıştım ama kendisi hakkında yazmama gayreti içinde bulunduğumdan, o bölümleri sildim.