3 Aralık 2010

2010 yılın takımı tercihlerim


Geçen yıl, alttaki takımı seçmişim, bu yılsa üstteki fotoğrafta görülen takımı. Evet, kabul ediyorum ki, Dünya Kupası etkisinde bir liste olmuş ve ben de tercihlerimi o yönde kullandım. Doğrusu listede başka isimler bulunabilirdi.

Bakalım, bu isimlerden hangileri yılın listesinde olacak. 7'sinden eminim ama 4'ünden pek emin değilim.

UEFA.com'a girerek, siz de tercihlerinizi kullanın.

Nasıl geldi, nasıl gitti?


Böyle gelmişti Elano. Havaalanında adeta terör yaşanmıştı. Giderken yanında tercüman Mert'ten başka hiç kimse yoktu. Günlük yaşıyoruz, her şeyimiz günlük. Sevgimiz, nefretimiz, tepkilerimiz.

Türkiye'de ciddi anlamda taraftar yok. Bir golde omuzlara alıp, iki maçta ana-avrat dümdüz gidiyoruz.

Mantık süzgecinden geçirdiğimizde, ne böyle karşılamaları hak ediyor hiç kimse, ne de böyle yapayalnız gidişleri.

Brezilyalıları hiç sevmedim, Galatasaray'a özel bir durum değil. Socrates ve Zico benim için son nokta oldu -Taffarel'i ayrı bir yere koyuyorum-.

Gidişi Galatasaray'a büyük paralar (!) kazandırdı. Kimbilir belki de; Messi'yi, Ronaldo'yu, Xavi'yi, Lampard'ı, Gerrard'ı ve Iniesta'yı almayıp kulübe milyarlarca dolar kazandırabilir Galatasaray yönetimi.

Sezonun ikinci yarısı tüm Galatasaraylılar için eziyetten başka bir şey olmayacak. Herkes bir an önce sezonun bitmesi için dua etmeye başladı zaten.

Held döneminden bu yana Galatasaray'dan hiç bu kadar soğumamıştım. Garip ama ilk kez bir Galatasaray Başkanı'ndan böylesine nefret ediyorum ve tabii ki ekürisi Sezgin'den. İkisinin gittiği gün, Galatasaray'ın kurtuluş günü olarak tarihe geçer.

Elano'nun yolu açık olsun. Umuyorum bir daha bu kulübün hiçbir Brezilyalı ile yolları kesişmez.

1 Aralık 2010

Katillerin ülkesine hoşgeldiniz


22 Temmuz 1980'de evinin önünde öldürüldü. Dava bugün zamanaşımına uğradı ve Ünal Osmanağaoğlu bir cinayet davasından kurtulmuş oldu.

Devletin sistemadiği böyle işliyor. Öldür, belirsizliğe sürükle, uzat, unuttur, zamanı geldiğinde katili ödüllendir.

Kızı Nilgün Soydan’ın "Gözlerimle gördüm" dediği bir cinayeti işleyen katil, zamanaşımına sayesinde mahkûmiyet almadan kurtuldu. Çünkü Ünal Osmanağaoğlu, 'devlet adına kurşun atıp kurşun yiyen' bir kahraman. Ankara'daki Bahçelievler katliamında stajını tamamlayan Ünal Osmanağaoğlu, bitirme ödevini Maraş Katliamında yaptı. Son olarak, doçentlik tezini ise Kemal Türkler cinayetiyle verdi.

Mehmet Ali Ağca, Haluk Kırcı, Ünal Osmanağaoğlu ve diğerleri. Devletin elleriyle beslediği, üzerleri kırmızı çarpı ile işaretlenmiş toplum önderlerini katletmek için kullandığı katiller. Hepsi teker teker özgürlüğüne kavuşuyor.

Katillerin özgürlüğüne kavuştuğu, hiçbirinden hesap sorulamadığı, 'özgürlük-demokrasi' yalanlarının bombardımanına uğradığımız bir ülkede yaşıyoruz.

Herkesin ağzında saçma sapan yalanlar ve anlamsız hikâyeler var. "Devlet katillere hesap soramıyor" demek yerine dürüst davranalım ve adını koyalım.

Devlet bugün, aklayamadığı katilini zamanaşımı bahanesiyle kurtarmıştır. Aklayamadı çünkü cinayet kızının gözleri önünde oldu.

Kendi gazetecisini, sendikacısını, siyasetçisini, profesörünü, yazarını öldüren bir devletin aldığı tek bir karar bile hukuki değildir. Kimse Türk hukukunun adaletinden söz etmesin artık.

Evet demokratikleşiyoruz, o kadar demokratikleşiyoruz ki, katillerimizi bile serbest bırakıyoruz.

Haklısınız unuttum, "Belediye başkanlığı döneminde 'Erdoğan’ın 1 milyar doları var' diyenler bugün içeride."

Yani gereken kişiler cezaevlerine atılabilirken, gereken kişiler salıveriliyor.

Devlet bir cinayetin daha üstünü örtmüş oldu sıra hangi Hrant Dink cinayetine geliyor yavaş yavaş. Minik Ogün lunaparkta dönmedolaba binsin, çarpışan arabalarda gülücükler savursun diye zamanaşımıyla yırtmalı. Kız arkadaşıyla el ele tutuşup, pamuk helvalar yemeli.

Bu ülkede yaşadığım için utanıyorum ve her gün bir sebep daha ortaya çıkıyor.

İsviçre bankalarının gizlilik anlaşması


Banka gizliliği İsviçre'de yurttaşlık hakkı olarak kabul edilir ve kişisel gizliliğin ayrılmaz bir parçasıdır. İsviçre'de finansal hizmetleri kullanan kişi ister bir İsviçreli isterse bir yabancı olsun, kişisel bilgi gizli kabul edilir.

ACM gibi İsviçre merkezli finansal kurumlar, müşterilerinin hesap bilgilerini herhangi bir ve tüm üçüncü taraflardan azami bir gizlilik içinde korumakla yükümlüdür. Hesap gizliliği, İsviçre'de finans işinin değerli bir bileşeni olarak kabul edilir.

Ancak, federal hükümet, cezai yaptırıma tabi faaliyetlerden kaynaklanan şüpheli fonların mevcudiyeti halinde, 1934 banka gizliliği yasasını dikkate almaz ve şüpheli hesaplarla ilgili soruşturma yürütür.

TAYYİP ERDOĞAN'DAN AÇIKLAMA

"İftiraları yapanlar kadar bunları yayınlayanlar ve siyasete alet edenler de alçaktır. İddialarla ilgili ispat görevi benim değil, iddiayı ortaya atanlardır.

Bana yönelik iftiraları yazan ve yayınlayanlar alçaktır. Benden iddiaların ispatını istemek kadar cehalet olur mu? İsviçre'de bir kuruş param yok. İddiaları ispat ederlerse, bu makamda durmam.

Siyaset seviye ister, nezaket ister, hakşinas olmalı, iftiradan medet ummak siyaset tarzı olmaz. Biz seviyesizliği seviye haline getirenleri muhatap almak istemiyoruz."

Siyaset seviye ister, nezaket ister diyen insan, CHP'ye 'cibiliyetsiz', Kürt açılımını eleştirenlere 'alçak, namussuz', kendine dert yanan köylüye 'ananı da al git' gibi ifadeler kullanan insanla aynı olması tabii biraz şaşırtıcı. Ne yazık ki, Türkiye'deki siyasetin jargonu böyle.

Aleyhinde tek bir söze bile tahammülü yok. İstiyor ki, etrafında Salih Memecan gibi arkadaşlar olsun, daimi olarak dalkavuklar, yalakalar yazıp çizsin. Kendisini eleştirenler, 'alçak, namussuz, seviyesiz'.

"İsviçre'de bir kuruşum yok" diyor, kesinlikle haklı. Çünkü kuruş değil, milyar dolarlar konuşuluyor.

"Belediye Başkanlığı dönemimde “Erdoğan’ın 1 milyar doları var” diyen kişi bugün Ergenekon'den içeride. Bugün bunu yapan köşe yazarları hâlâ var."

Evet işte Türkiye'nin gerçek manzarası budur. Başbakan tehdit eder mi? Eder arkadaş, işte böyle ediyor da. Kendi adıma içeri girmeye razıyım, bu ülkede bir şeyleri değiştirecekse.

Zaten birileri iyiden iyiye rahatsız yazdıklarımdan. O yüzden küfürlü mailler yerini tehdit maillerine bıraktı. O kadar ilginç ki, 200-300 kişinin okuduğu bir blogda bile eleştiriye ve haklarında yazılanlara tahammülleri yok.

Az bile söylemişim bu yavşaklara


Haberlere bakayım dedim, Elano gönderilmiş onu öğrendim. Geldiğinden bu yana Galatasaray'a gram katkısı olmamıştır. Hafızamda bir tek Kayserispor maçında attığı şahane gol var, başka da bir şey kalmamış.

Sorun Elano'nun gönderilmesi değil elbet. Misimoviç'in ipi erken çekildi ve Elano da gönderildi.

Servet takımda, Mustafa Sarp takımda, Hakan Balta takımda, Barış takımda gidenler Elano ve Misimoviç.

Bu kulübü yönetenlerde sike sürülecek beyin varsa, o sike benim beynim de sürülmesin. Bazen yazdıklarıma bakıp "Ulan acaba çok mu mantıksız eleştiriyorum" diye kendi kendime bir hesaplaşma yapıyordum. Yok anasını satayım, az bile söylemişim bu yavşaklar için.

Bu herifler bu zekâ kümesi içinde nasıl şirket yönetmişler hayretler içinde kalıyorum. Yemin ediyorum bu ibnelerin eline kız giren dul çıkar. Bu kadar basiretsiz, becereksiz, yeteneksiz, bilgisiz, cahil adamlardan oluşuyor.

Açıklamaya bak; "Galatasaray Profesyonel Futbol Takımı oyuncumuz Elano Blumer'in avro 2.900.000 bedelle SANTOS FC'ye transfer olması konusunda anlaşmaya varılmıştır.

...Euro olmak üzere şirketimizin toplam taahhüdü 9.158.364 Euro ve 12.000 ABD Doları kadar azalmıştır."


Malların mantığına bak, kâr ettik demeye getiriyorlar. Şu kadar paradan yırttık demenin bok yemesinden başka bir şey değil.

Yönetimde herkes hesap peşinde. Kimse olan bitene, sesini çıkartmıyor. Biri gelecekte kalır mıyım endişesi taşıyor, diğeri başkanlık koltuğuna gözünü dikmiş, berikisi koyun gibi başkanın peşine takılmış.

Durumun vahametinin farkında mısınız bilmiyorum beyler. Galatasaray elden gidiyor. Amına koydunuz takımın. Takımda kalan adamlara bak, gönderilen adamlara bak.

Başkanlık dönemine her yıl 1.5 teknik direktör, 14-15 de transfer düşüyor. Devre arası verirler taraftarın ağzına iki emzik transfer, aslanlar forumlarda coşar "Lan bak bu sezon her şey farklı olacak" diye, siz de artık birkaç yıl daha koltuğu garantilersiniz.

Galatasaray'a devrim gerek, çünkü şu an içeriden bir ihtilal yaşanıyor. Galatasaray ismini bitirmek için yemin etmişler sanki. Türkiye'nin en ciddi kulübünü; Medical Park'lara, Cafe Crown'lara muhtaç ettiniz. Be ibne o zaman sen ne boka başkanlık yapıyorsun, ötekisi neden yöneticilik yapıyor?

Futbolda yoksun, basketbolda yoksun, voleybolda yoksun. Eeeee Aslanseverler Derneği mi lan burası? Sportif tek bir başarın bile yok ama stadımız var artık değil mi?

Götünüze girsin o stadın kolonları, kirişleri. İnsanların içindeki üç kuruşluk zevkin içine sıçtınız. Hangi zevke insanlar oraya gidecek ki, şu noktadan sonra.

Üç tane yavşak futbolcunun, bin tane asalak taraftarın, birkaç İslamı şirketin esiri yaptınız koskoca Galatasaray Spor Kulübü'nü.

Kapitalist köpekler, her sezon başı forma, atkı, bere, şort satacağız diye insanların ceplerine ellerinizi sokup, sonra o paralarla sikinizin keyfine kararlar veriyorsunuz.

Bizim lan bu takım, bizim. Kombine kart alabilmek için bankadan kredi çeken Hasan'ın, hafta sonu bilet alabilmek için oğlunun gırtlağına girecek iki lokmayı azaltan Mustafa'nın, cebinde parası kalmadığı için maç sonu Mecidiyeköy'den Aksaray'a kadar yürüyen Ersin'in.

Ama tabii, bu sevgiyi paraya çevirmesini bilenler sizlersiniz. Alırsınız devre arasında iki adam satarsınız formalarını, anahtarlıklarını, t-shirtlerini yine insanları sağılır inek konumuna getirirsiniz.

Gerçi sizde o vizyon nerede. Almaguerler, Inamotolar, Lukunkular tam size göre adamlar. Bank Asya'da mücadele ederken daha çok işimize yarar.

Bir avuç elitist yavşaktan başka bir şey değilsiniz ve o kurumun başındaki asalaklarsınız. Galatasaray'ın ismini kullanarak, şirketlerinize ihaleler alıp, zenginliğinize zenginlik katan.

Şu dörtlük tam size uygun, öyle sonlandırayım. Oturun, kurulun koltuklara gün gelir, devran döner elbet.

Sabahın bir sahibi var
Sorarlar bir gün sorarlar
Biter bu dertler, acılar
Sararlar bir gün, sararlar


Not: Okuyan arkadaşlara, özellikle ilk kez denk gelenlere söylüyorum. Ben küfür eden bir adamım, o yüzden de yazarken kullanıyorum. İnce ince geçirmesini, tek bir küfür bile etmeden küfür etmekten beter etmesini de bilirim ama benim tavrım budur. Her seferinde "küfür de etmesen daha iyi olur" şeklinde serzenişlerde bulunmayın. Sahtekârlık mı yapayım burada size karşı. İçim neyse dışım o, beynimdeki neyse klavyeden o dökülüyor.

30 Kasım 2010

Hepimiz Akdeniz insanız ya


Hepimiz Akdeniz insanıyız ya. Deniz karşı kıyısındaysa IMF'ye ve sosyal politikalara karşı mücadele var. Gerekirse yumruklarını sıkarak, isyan ederek.


Aynı denizin sularında yüzdüğümüz gençler Yunanistan'da omuz omuza direnişte.



Gelecekleri için, kimseye boyun eğmeden, kol kola bildikleri yolda ilerliyor.


Hepimiz Akdeniz insanıyız ya. İtalya'da gençler, üniversitede reform tasarısına karşı öğrenciler eylemde.


Harçlara yapılan zamlara karşı gelmek için, otobanları dolduruyorlar.


Başkent sokaklarına sığmıyorlar, onurlu bir mücadele için.


Hepimiz Akdeniz insanıyız ya. Bizim üniversiteli öğrencimiz hamsi festivalinde kolbastı oynuyor.



Film festivaline gelen birkaç oyuncuyu görmek için sokakları dolduruyor.


Narenciye festivali için kent sokaklarını hınca hınç doldurup şarkılar türküler eşliğinde eğleniyorlar.

Akdeniz insanıyız ya. Akdeniz'in geleceği düşünen bireyleri ve koyun gibi ortalarda dolananları olmak üzere ikiye ayrılanlarıyız.

Akdeniz'in geleceğine sahip çıkanları ile gününü gün edip sadece günü kurtarmaya çalışanları olarak ayrıca ikiye ayrılanlarıyız.

Sözün özü, Akdeniz'i hak edenleri ve hak etmeyenleri olarak ikiye ayrılıyoruz.

Onurlu bir halkın torunlarını, onursuz asalaklar haline gelmesini görmek insanın içini acıtıyor.

Onurumuzdan başka kaybedeceğimiz ne var?


Her türlü darbelere karşılar. 12 Eylül'de insanların sokak ortalarında öldürüldüğü zamanlarda, bu zihniyet, kendilerine gelen fırsatı değerlendirecekleri için avuçlarını ovuşturuyorlardı.

Merdiven altı camilerde örgütlenme çabası içindeydiler. Sokakta ölen her insan, onların gelecekte var olma şansıydı. O yüzden de sokaklara hiç inmediler.

12 Eylül darbesi gerçekleştirildi. Herkesten çok onlar sevindi. Çünkü bir nesilin üstünden tanklarla geçilmiş, insanların apolitize olmaları yolunda önemli adımlar atılıyordu. Koşar adım iktidar yolunu tuttular, dipden, derinden, ağır ağır.

Gel zaman, git zaman Türkiye'de her şey değişmeye başladı. Okullarda aptal yetiştiriyor, televizyonlar bu aptalların beyinlerini kullanılamaz hale getirmek için büyük çaba harcıyordu.

Türkiye'de sonu gelmeyecek bir tartışmanın tohumları da bugünlerde atıldı. Başörtüsü, türban. Okullara gidemeyen genç kızlar, üniversite kapılarını aşındırıyordu. Cuma namazları çıkışlarında birlikte eylem koyuyorlardı sokaklarda.

Sonu gelmeyen, bitmeyen eylemler gerçekleştirildi üniversite kapılarında. Ta ki, AKP iktidara kurulana dek. Bıçakla keser gibi sonlandı eylemler. Oysa bu kızlar hâlâ giremiyordu üniversitelere. Ama artık güç, kendi ellerine geçmişti. Onları sokaklara dökenler, "Tamam halledeceğiz, evinize dönün" talimatını vermişti çünkü.

Aradan 30 yıl geçti, iktidar ellerine geçti. 12 Eylül anayasasına yüzde 93'le onay verenler, sokaklarda askerleri kucaklayanlar, hesap sorma zamanının geldiğini düşündüler. Sistemle ve kurumlarıyla keskin savaş başladı. Artık sistemin devşirilme zamanı gelmişti, çünkü palazlanılmıştı.

Kendilerine karşı olan tüm kurumlara gözdağı verildi, sindirildi, susturuldu. Asıl dertleri kurumlarla değildi. Kurumların kendi ellerinde olmaması sinirlendiriyordu onları. 6 Kasım'larda sokağa dökülen YÖK karşıtı türbanlı genç kızlar, artık YÖK'ü eleştirmiyor. Çünkü YÖK fethedilmiş bir kaleydi.

Kapatma davasında görüldü ki, Anayasa Mahkemesi kendileri için tehlike arz ediyordu. Yeniden böylesi bir durumla karşı karşıya gelebilirler ve siyasi arenadan silinebilirlerdi. Kaleleri teker teker ele geçirmenin en önemli ayağı olarak Anayasa Mahkemesi göze kestirildi.

Her zaman yaptıkları gibi bunu aleni bir biçimde yapamazlardı. "12 Eylül'le hesaplaşma, darbecilerle hesaplaşma zamanı" diyerek, yola çıktılar.

Amaç tabii ki darbecilerle ve darbeyle hesaplaşmak değildi. Çünkü 12 Eylül'den beslendiler yıllarca. Kendilerini varedenlerle hiçbir hesapları yoktu.

Bütün bir yaz boyunca, Başbakan Erdoğan'ın ne yaman (!) bir darbe karşıtı olduğunu gördük. Dün darbe karşıtı Başbakanımız, Libyalı darbeci Muammer Kaddafi'nin "Kaddafi İnsan Hakları Ödülü"nü büyük bir gururla aldı.

Darbelere ve darbecilere ne büyük minnet içinde oldukları görmek için ancak aptal olmak gerekir. 12 Eylül'de 'örgüt evleri' basılıp, insanlara kurşun yağdırılırken, darağaçlarında gencecik insanlar sallandırılırken, merdiven altı medrese ve camilerde bugünün hesaplarını yapanlar, bu ülkedeki aptal sayısını iyi hesap etmiş.

Onurumuzdan başka kaybedeceğimiz ne var?

Olanlar için söylüyorum tabii. Yoksa onursuzluk denizinde kulaç attığımızı bilmiyor değilim.

29 Kasım 2010

Alınacak dersler, verilecek yanıtlar ve Mourinho'ya kapaklar


FC Barcelona: Valdés (altyapı), Alves (transfer), Piqué (altyapı), Puyol (altyapı), Abidal (transfer), Sergio Busquets (altyapı), Xavi (altyapı), Iniesta (altyapı), Pedro (altyapı), Messi (altyapı), Villa (transfer)

Real Madrid: Casillas (altyapı), Ramos (transfer), Pepe (transfer), Carvalho (transfer), Marcelo(transfer), Xabi (transfer), Khedira (transfer) Ronaldo (transfer), Mesut Özil (transfer), Di María (transfer), Benzema (transfer).

Endüstriyelleşmiş futbola verilebilecek en güzel örneklerden biridir şu yukarıdaki tablo. 'Transfer transfer' diye kıçını yırtan Türk taraftar profiline meram anlatmak için daha iyi bir karşılaştırma olamaz.

İki takımın karşılaştırmasına devam edelim. Bir takımın formasında UNICEF var, diğerinde ise bir bahis firması. Barcelona UNICEF'e katkı sunuyor, bahis firması Real Madrid'e. Sadece forma reklamlarına bakarak bile, endüstriyelleşmiş futbola nasıl şamar yapıştırılır görüyoruz.

Maçla ilgili bir şey söylemeyeceğim. Herkes izledi olan biteni. Messi'nin birkaç kendini bırakması dışında, tekme-tokat ve spor-sanat ikilemi arasında gidip gelen bir maçtı.

Sadece bu maç özelinden onlarca ders çıkartılabilir. Nasıl mı? Mesela bizim aptallar, maç sonlarında teknik direktörlerini çatır çatır eleştirirken, Valdez'in, Ronaldo'nun Guardiola'ya yaptığı terbiyesizliğe verdiği yanıt gibi.

Takım arkadaşına atılan bir tekmede, nasıl yekvücut olursun onu izledik. Bizimkiler, rakiplerle konuyu münazara ediyor, elinoğlu 11 kişi arkaşını yalnız bırakmıyor.

Futbolun, doğru yapılanma gerçekleştirildiği sürece basit bir matematiği var. Yeter ki, o yapılanmanın arkasında durmayı bil. Bizde olduğu gibi, "Hocanın arkasındayız" dedikten 3 hafta sonra adamı yollarsan olmaz bu işler.

Maçın rakımlarına bakalım. Barcelona 684 pas yapmış, Real Madrid 331. Topla oynamada Barcelona yüzde 67'ye yüzde 33'lük başarı sağlamış.

Jose Mourinho, haftalardır vıdır vıdır konuştu. Ağzında Inter maçından başka bir şey yoktu. Çekirgenin zıplama mühleti tek maçlıktı, onu da doldurdu. Gerçi maç sonundaki basın toplantısında hâlâ Inter günlerini yadediyordu ama bu mağlubiyetin şokunu atlatması biraz zor olur.

Mahalle karısı edası, ortalığı germe, dikkatleri başka yöne çekmek gibi basit taktikleri var Mourinho'nun. Bu maçtan sonra halen konuşabilecekse, kendisindeki midenin şirden olduğu kanaatine varacağım.

Türkiye'deki kulüplerin bu doğru yapılanmayı örnek alması şart. Başbakanlık örtülü ödeneklerinden para aktarılan, borç batağındaki kulüplere devletten sürekli yardım yapılan bir ortamda aklın, mantığın birleşmesi bu ülkedeki boktan futbol ortamını biraz arındırabilir, kirli oyunlardan.

Futbolu seviyorum ama Salazar'ın 3F'sinin bir ayağını oluşturan futbolu değil. Ülkede dönen her türden kirli işin perdelenmesini sağlayan futboldansa nefret ediyorum.

Çirkefliğimi yapmadan yazıyı sonlandırmam. Mourinho'ya emzik verelim, Madrid'deki maça kadar ağzında tutsun. Çünkü konuştukça daha antipatik hale geliyor. Adama kapağı böyle takarlar hacım.

O değil de, bir insan niye Real Madrid'i tutar ki? Küstahlığın, zenginliğin, kendini beğenmişliğin yanıtını şiir dinletisi tadında, Chopin bestesi kıvamında futbolla verirler. Gerçi yer yer tecavüzü andıran sahneler de yok değildi ya neyse. Küfürsüz bir yazı sonlandırma niyetindeyim. Real Madridli olsaydım bir hafta gözüme uyku girmezdi, yemin ediyorum.

Ya hakikaten eğer İspanyol değilseniz niye Real Madrid'i tutarsınız ki? Akıllı bir adamdan yanıt bekliyorum.

Özel not: Lan Umutcan, adama böyle çakarlar, Mourinho'ymuş. Hadi eyvallah...

Wikileaks'te şu ana kadar gün yüzüne çıkan Tayyip Erdoğan iddiaları


Yazıyı okumadan önce önemli not: Yarın Wikileaks'in Başbakan Erdoğan'la ilgili bölümlerini hiçbir gazetede okuyamayacaksınız. Tüm genel yayın yönetmenleri (biri hariç, o da baskı yediği için muhtemelen yayımlayamayacak) oto sansür uygulama kararı aldı. Şu sayfalarda adam diye okuduğunuz köşe yazarları var ya, hepsi yayımlanmaması yönünde görüş bildiriyor (birkaçı hariç).

Türk halkı okumayı sevmez, o yüzden madde madde yazalım Wikileaks'teki iddiaları.

1- Başbakan Erdoğan, petrol işlerini özelleştirirken kendine de pay ayırıyor.

2- Başbakan Erdoğan, İran’a baskı yaparak doğalgaz boru hattı projesine çok yakın arkadaşının (Fenerbahçe yöneticisi Cihan Kamer) bir şirketini ortak ettirdi.

3- Başbakan Erdoğan'ın, İsviçre bankalarında 8 ayrı hesabı var.

4- Başbakan Erdoğan, Başbakanlık örtülü ödeneğinden Trabzonspor'a milyonlarca dolar para aktarmıştır. Amaç, kaybedilen Trabzon Belediyesi'ni kazanmak.

5- AKP iktidarı, "Yolsuzluk yapan bir hükümet ve ona göz yuman bir İslamist… (Başbakan Erdoğan burada söz edilen)" sözleriyle nitelendiriliyor.

6- Başbakan Erdoğan, çeşitli bilgileri İslamcı gazetelerden alıyor ve kendi bakanlıklarının yaptığı araştırmalara bakma gereği bile hissetmiyor.

7- 6. maddedeki nedenden ötürü istihbarat ve ordu artık bazı bilgileri kendisine iletmiyor.

8- Kimseye güveni yok, kaybetmekten çok korkuyor.

9- Başbakan Erdoğan, Allah’ın Türkiye’yi yönetmesi için kendisini seçtiğine inanıyor.

10- Antalya Büyükşehir Belediyesi'nin tramvay inşaatı ihalesinin Başbakan Erdoğan'ın ricasıyla oğlunun kayınpederi Sadık Albayrak’a verilmiştir.

11- Yolsuzluka adı geçen bakanlar: Abdülkadır Aksu, Kürşat Tüzmen ve Mehmet Müezzinoğlu olduğunu belirtirken, eski MHP'li Tüzmen'in "her türlü avantaya açık" olduğunu dile getiriyor.

Şu saat itibariyle kapağı aralanan iddialar böyle. Bu iddialar dışında bir önceki hükümette bakanlık yapmış bir kişinin (ki o kişinin kim olduğunu biliyorum) Türkiye'deki uyuşturucu ticaretinde çok ciddi payı olduğu, yine aynı bakanın küçük yaşlardaki kızlara olan düşkünlüğü, Nimet Çubukçu'nun eşinin birtakım kirli işlerde bulunduğu gibi pek çok iddia var.

Bunlar deli saçması, komplo, yalan olarak geçecek tüm dünyada. İran, ABD, Almanya İngiltere, Fransa, Rusya yani adı geçen tüm ülkeler iddiaları yalanladı. İlk kez aynı fikirde olan ülkeler var, ne ilginç değil mi?

Wikileaks belgelerine Anadolu Ajansı yorumu


Farkındayım son günlerde Anadolu Ajansı'na takmış durumdayım aşağıda okuyacaklarınız bir kurumun, hatta ülkedeki tüm kurumların ne hale geldiğinin göstergesidir.

Gerçekler nasıl saklanıyor, yalanlar nasıl hap gibi yutturuluyor, aşağıdadır. Okuyun lütfen.

Beklentim, haftaya cumaya kadar Türkiye'de ciddi bir tartışmanın başlatılması. Ciddi dediysem, Wikileaks belgelerinin unutturulması için gözlerin bambaşka bir yere çevrilmesi için.

Ya da herkesin konuştuğu ama sıranın bir türlü gelmediği Ergenekon'da gazetecileri içine alacak yeni bir dalganın yaratılması.

AA'NIN YOLLADIĞI WİKİLEAKS'İN BAŞBAKAN ERDOĞAN HABERİ

Dünya çapında olay yaratan Wikileaks’in açıkladığı bazı belgelerde Başbakanlık’tan üst düzey bir yetkilinin ABD’nin Ankara Büyükelçiliği’ne Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın kişiliği hakkında bilgi aktararak, Erdoğan’ın "mükemmelliyetçi, işkolik, adil ve merhametli bir kalbe sahip olduğunu" belirttiği kaydediliyor.

"İçerdekine göre patronu Erdoğan, çok demokratik, ancak genel tanımlaması daha çok, nüfuzundakileri katı otokratik kurallara göre yöneten cömert ve baskın bir figür olduğu yönünde." Belgede bu görüşlerin tek bir kişinin izlenimleri olduğu belirtildi ve bu kişinin Başbakan Erdoğan ile yakın bir mesai içinde olduğuna dikkat çekildi.

Üst düzey yetkilinin Başbakan Erdoğan’ın kişisel tarzına ilişkin görüşlerini aktardığı ifade edilerek, Erdoğan’ın gerek kendisinden gerekse çevresindekilerden mükemmel iş beklediği, hatta mükemmel işleri bile daha da geliştirmek için yollar yarattığı belirtiliyor.
İşkolik olarak tanımlanan Erdoğan için 3 günlük tatil süresinin bile uzun olduğu, çevresindeki personelin aynı tempoda çalıştığı belirtiliyor. Belgede daha sonra şu ifadeler yer alıyor:
"Başbakanı iyi tanırsanız, bizim temas kurduğumuz kişinin de bize söylediği gibi çok inatçı olduğunu anlarsınız. Aklı birşeye takıldığı zaman, hatta birşeye inandığı zaman onu hiçbir şey vazgeçiremez. Erdoğan çok kararlı bir kişi. Ayrıca yabancı liderler de dahil insan insana iletişimde çok yetenekli ve etkili birisi. (İçerdeki yetkili) örnek olarak Başkan (George) Bush ile uzun toplantısını ve hatta buz gibi (Rusya Başbakanı Vladimir) Putin’in Erdoğan’ı kucakladığını hatırlattı."

Belgede Başbakan Erdoğan’ın çalışanları ile ilişkilerinde adil bir insan olduğu da belirtilerek, personelini desteklediği ve ihtiyaçlarına karşı ilgili olduğu kaydedildi.

Söz konusu belgede "(İçerdeki yetkili) Erdoğan’ın merhametli bir kalbi olduğunu ve çalışanlarında muazzam bir sadakate neden olduğunu belirtiyor" denilerek, Başbakan Erdoğan zırhlı arabasında kilitli kaldığı zaman camı balyozla kırarak Erdoğan’ı kurtaran, ancak hayatını da tehlikeye atan koruması Halit’i, bu hatasına rağmen işinde tuttuğu, basında pek çok haber çıkmasına rağmen Halit’in bu hatalı davranışını kendisine yönelik bir sadakat ve sevgi olarak değerlendirdiği bildiriliyor.

PEKİ YA BELGELERDE ERDOĞAN İÇİN HANGİ BELGELER VAR VE ANADOLU AJANSI BUNLARI SERVİS ETMEDİ

Ankara'dan 30 Aralık 2004 tarihinde geçilen belgenin 21. maddesinde Erdoğan’ın İsviçre Bankası’nda 8 ayrı hesabı olduğu iddia ediliyor.

"AKP iktidara yolsuzlukların kökünü kazıyacağını söyleyerek geldi. Halbuki AKP'lilerin bize anlattığına göre, partinin ulusal, bölgesel ve yerel seviyesinde ve bakanların aile üyeleri arasında çıkar çatışmaları ve ciddi yolsuzluklar var.

İki ayrı kaynaktan edindiğimiz bilgiye göre, Erdoğan’ın İsviçre bankalarında sekiz ayrı hesabı var. Erdoğan'ın varlığının oğlunun düğününde gelen hediyeler ve dört çocuğunun okul masraflarını karşılıksız ödeyen Türk işadamından kaynaklandığını söylemesi ise çok yüzeysel."

Belgelerde "inatçı, mükemmeliyetçi ve hiperaktif" olarak tanımlanan Erdoğan’ın "aşırı bir gurura" ve "dizginlenemez bir açgözlülüğe" sahip olduğu yorumu yapılıyor. Erdoğan ile Abdullah Gül arasında da AK Parti’nin kontrolü için bir çekişme yaşandığı belirtiliyor.