12 Aralık 2009

Ah neler hissediyorum bir bilsen!

2010 yılını Ocak ayında Turkcell Süper Lig'in yayın ihalesi yapılacak. Minimum 300 ila 450 milyon dolar arasında alıcı bulması bekleniyor maç yayınlarının.

Fiyatı ne kadardır, kime gider, kime gitmesi gerekir bunlar ayrı tartışma konusu. Gecenin bu saatinde beni yazmaya iten şey bambaşka. Lig TV'de biraz önce Antalyaspor-Galatasaray maçının ardından yapılan röportajları izledim. Tek kelimeyle 'içim acıdı.'

Soru-Muhabir: Evet teknik direktör Rijkaard'a sorar mısın, maç 2-0'dan 3-2'ye gelince neler hissetti?

Soru-Muhabir: Kewell galibiyet golünü attı, o an neler hissetti?

Soru-Muhabir: Hocam (Mehmet Özdilek) maç 2-0'dan 3-2'ye gelince neler hissetiniz acaba?

Soru-Muhabir: Orhan Ak, ilk golü sen attın, neler hissettin?

Soru-Muhabir: Elano beraberlik golünü attı, neler hissetti?

Onbinlerce insan, bu ülkenin hayat standartlarının üstünde para verip bu maçları izlemek için para veriyor. Milyonlarca insan, bu yayınları izliyor ama reva görülen muhabir, Bahri Havadır.

Merak içindeyim, acaba kendisi işini gerçekten yapabildiğini düşünüyor mu? Ya da bu işle ilgili bir kabiliyeti olduğunu sanıyor mu? Sorulabilecek tek soru "Ne hissettin midir?" Başka soru sorulamaz mı? Futbolcuların oynadığı 90 dakikalık maçta sadece hisleri mi soru konusudur?

Yani bir iş ancak bu kadar rezil ve pespaye biçimde yapılır. Önünde koskoca 90 dakika var, sadece 5 dakika düşünsen, akıl-zekâ süzgecinden geçirsen sorulabilecek onlarca şeyin olduğunu anlar insan.

İnsanlarla dalga geçmeyi, işi rutine bindirmeyi bırakın gözünüzü seveyim, işinizi doğru düzgün yapmak için çabalayın yeter. Lafa gelince Türkiye'nin en iyi ekibi oluyor. Bu sorularla mı olacak?

Lütfen herkes sadece kendi bildiği işi yapsın, bildiğini sandığı işi değil.

Onu bırak da Bahri, o soruları sorarken, sen neler hissediyorsun?

Son not: Kendisini muhabir ya da gazeteci sanan bu insanın daha önce taraftar sitelerinden birebir olarak copy-paste (kopyala-yapıştır) yaptığı da bakidir. Ve sanki hiç olmamış gibi davranmıştır.

11 Aralık 2009

Biraz şans, biraz yetenek

Galatasaray, 3 haftalık bir aradan sonra galibiyetle tanışırken, çok net bir biçimde ifade etmek gerekir ki, özellikle ilk yarı defansta un kurabiyesi gibi dağıldı. Antalyaspor da, kaderin cilvesi olsa gerek Fenerbahçe maçının farklı bir versiyonunu yaşadı.

Antalyaspor-Galatasaray maçı pek çok açıdan ilginç bir karşılaşma oldu. Maçı izlemeyen biri, 2-0'dan 3-2'lik dönüşe "harika" diyebilir ya da karşılaşmanın müthiş bir tempoda geçtiğini söyleyebilir. Fakat 90 dakika boyunca sanki ağır çekim bir maç izliyormuşum hissine kapıldım.

Gökhan Zan'ın yokluğuna, Sabri'nin cezası eklenince klasik (gerçi o klasiği sevmiyorum ya neyse) defans dörtlüsünde iki önemli değişiklik yapan Galatasaray, berbat iki ofsayt taktiği örneği göstererek, ancak amatör takımların yiyeceği türden iki gol birden yedi.

Hedefi olan hiçbir takım, böylesi birbirinin kopyası iki gol yemez, hatta yememeli. Özellikle ikinci golden sonra kendi kendime "Ne olur bu maç bitsin" telkininde bulunsam da; biraz şans, biraz da yetenekle 3-2'ye çevrildi maç.

Su götürmez bir gerçek, durum 2-1'ken şans melekleri Necati'nin kafa vuruşunda direkte bitiverdi. Yoksa 2-0'dan 3-2'ye gelmesi güçtü.

Galatasaray'da önceki haftalara nazaran en büyük fark Elano'nun kıpırdanması oldu. Attığı gol dışında, sahada elinden geleni yaptı. Zaten İstanbul Büyükşehir Belediye maçında bunun sinyallerini vermişti. Demem o ki, ben de dahil olmak üzere "Nerede bu Elano?" diyenlere "Durun bakalım daha yeni ısınıyorum" der gibi. Umuyorum, özellikle ligde ikinci yarının başlamasıyla kendisi hakkında söylenenleri değiştirir.

Leo Franco'ya değinmeden olmaz. Evet kabul ediyorum, her kaleci gol yer, iyi gününde olmayabilir ama mümkünse Leo Franco sadece bir maçlığına gününde olsun ve üç direğin arasına giden birkaç topu kurtarsın. Bir de olabilir, kabul edebilirim.

Öyle ya da böyle Galatasaray çok da iyi top oynamadan 2 farkla geriye düştüğü bir deplasman maçından 3 puan kopardı. Bir an önce ikinci yarının gelmesini bekliyorum...

Unutulan söz1: Aydın oyuna girdi ve gol yemedik. Sanırım dünya tersine dönüyor.

Unutulan söz2: Arda, Hakan abisine özenmiş olacak. Maçın sonunda oyundan çıkarken, suratı ekşi limon gibiydi. Şu surat ifadesini gördüğüm an, her kimse o oyuncudan soğuyorum. Lütfen soğutma kendini, bizden

Fotoğraf: www.posta.com.tr

Biri Meriç Tunca'nın tasmasını bırakmış yine

Okumadım, çok sevdiğim bir arkadaşım söyledi. Yine tasmasını bırakmışlar, serbest gezintiye çıkmış.

Fenerbahçe'nin ne zaman kıçı sıkışsa, gündem değiştirme çabasına girilse; bu Meriç tasmasından kurtulup etrafa saldırıyor. Sanıyorum bir benzeri yine meydana gelmiş.

Gazeteciyim diye etrafta geziniyor, önce bir gitsin otellerde 4 erkek futbolcu (Bilica-Santos-Kazım-Vederson) kelepçeler, vibratörlerle ne iş yapar onu araştırsın.

Haftalardır herkesin bildiği ama bir türlü yazamadığı bu haberi gidip kaynağında araştırsın. Olmadı Daum'a sorsun, o biliyor anlatır kendisine.

Walcott'tan çocuk hikâyeleri


Arsenal’in genç yıldızı Theo Walcott, çocuk hikâyeleri yazdı.

20 yaşındaki genç oyuncu Walcott’un, "Okula giden bir erkek çocuğunun nasıl futbol yıldızı olduğunu" anlattığı iki hikayesi, gelecek Nisan ayında satışa sunulacak bir çocuk kitabında yer alacak.

Walcott, hikayelerinde "TJ" adını verdiği karakter için kendi çocukluğunda yaşadıklarından ve tecrübelerinden esinlendiğini, ayrıca hikâyelerini seri haline getirmeyi planladığını ifade etti.

İngiltere’de bir genç futbolcuya verilen en fazla transfer parası olan 12.5 milyon sterlinle, 2006 yılından bu yana Arsenal’de oynayan Theo Walcott, bu sezon forma giydiği 4 maçta 1 gol attı.

10 Aralık 2009

Türkiye'de medyaya baskı yok # 1


Ön not: Fotoğraf aşağıda anlatılan olaya aittir

Dünyada yurtdışına çıkınca ülkesini şikâyet eden tek başbakana sahibiz. Özellikle ne zaman ABD'ye gitse, kendi ülkesini dünya basını önünde küçük düşürmekte hiçbir beis görmüyor.

Almanya, İngiltere ziyaretlerinde de benzer refleksleri göstermişti. Bu kez ABD gezisinde kendisine sorulan "Türkiye'de basın özgürlüğü konusunda birtakım sıkıntılar var mı?" sorusuna "Türkiye'de basına hiçbir biçimde baskı uygulanmıyor. Benim, bakanlarımın ve Cumhurbaşkanı'nın aileleri hakkında her türlü haberi yapabiliyorlar. Üstelik yalan yanlış yazıyorlar" türünden bir açıklamayla, Türkiye'de basın özgürlüğünün üstünde baskı olmadığını savundu.

Tabii koca Başbakan, yalan mı söyleyecek? Hem de deniz aşırı bir ülkeye gittiğinde(!)

Öncelikle ifade etmek gerekir ki, bu ülkede basın üstünde ciddi bir baskı söz konusudur. Hem de öyle böyle bir baskı değil bu. Ben sadece küçük bir örnekle açıklayacağım ama önce Tony Blair'in, Bush'un köpeği olarak çizilmesini anımsatıp, acaba bir benzeri yapılsa ne gibi bir şey olur diye düşünmeden edemiyorum.

Şimdi şu küçük örneğe bir bakalım. Dün İskenderun'da şehit düşen askerlerden er Fatih Yonca'nın cenazesinde dün meydana gelenler, bu ülkede açıkça sansürlenmiştir.

Törende şehidin babası Bülent Yonca, Başbakan Erdoğan’ın gönderdiği ve tabutun başında duran çelengi göstererek "Çıkarın o yazıyı. O adamın adını görmek istemiyorum" diyerek hükümete tepki gösterip, şehidin yakınları çelengin üzerindeki "Başbakan Recep Tayyip Erdoğan" yazısını yırttılar.

Yine şehit yakınlarından Hüseyin Parlar da, "Biz Amerika’dan çelenk istemiyoruz" diyerek tepki göstermişti.

Şimdi, bu haberi bugün hangi gazetede gördünüz? Ya da hangi televizyonda yayınlandı?

Başbakan ülkesini yurtdışında şikayet etmeye, basın özgürlüğü olduğu yolundaki söylemlerine devam ededursun, bu ülkede istibdat dönemlerinde bile rastlanmayan türde baskılar söz konusudur, basına karşı.

Medya kuruluşlarına bu haberle ilgili gelen telefonları, sayfalar için hazırlanan haberlerin kaldırıldığını, "Sayfalarınızda yer vermeyin" söylemlerini ise hiç kimse bilmeyecek tabii ki.

Not 1: Benzer bir olay spor basınında başka türlü meydana gelmiştir. En geç yarına o da yazılacak.

10 Aralık İnsan Hakları Günü


İnsan onuru ve şerefinin her şeyin üstünde tutulduğu, kimsenin işkence ve baskı altında yaşamadığı savaşsız bir dünya dileğiyle...

9 Aralık 2009

Şşşt o nasıl gol sevinci # 6

Bu seriyi uzun zamandan bu yana boynu bükük bıraktım. Fotoğraf Avusturya'dan; Avusturya Wien-Sturm Graz maçından.

Şehvetli öpücük Aleksandar Dragovic'ten, Polonyalı Jacek Bak'a geliyor...

Biz alıştık be Azizciğim dönmelerine!

Aziz Yıldırım, Kulüpler Birliği Vakfı başkanlığından istifa edeceğini, zehir zemberek bir açıklama ile ilan etmişti.

Bugünkü toplantıda istifasını resmileştirmesini beklerken, yaptığı açıklamadan hızlı bir biçimde döndüğünü anladık. Yani "durmak yok, yola devam" şiarıyla başkanlığı bırakmayacağını açıkladı.

Hangi nedenlerle istifasını geri çektiği beni ilgilendirmiyor, zaten Kulüpler Birliği Vakfı denen oluşumun neden varolduğuna yönelik bir bilgim de yok.

İşin beni ilgilendiren kısmı, Türkiye'nin en büyük kulüplerinden birinin başkanlığını yapan bir adamın, 10 yaşındaki çocuklar gibi ağzına geleni söyleyip, daha sonra söylediği sözün arkasında durmamasıdır.

Fenerbahçe'nin neden bu durumda olduğu, şu olayda bile ortaya çıkmıştır. Meme isteyen yavrular gibi ağlayıp sızlayan bir bebek, önüne meme uzatılınca hiç ağlamamış gibi susar ya, durum tam bunun gibi. Ama Aziz Yıldırım bebek değil, belki de bunun farkında değildir.

Hayır, biz alıştık zaten onun istifa edip sonra dönmesine. Fenerbahçe başkanlığını birkaç kez bırakıp sonra dönmüştü. Bunu bari babasının çiftliği gibi kullanmadığı bir yerde yapsaydı, daha iyi olurdu.

Takımınızı tutmasını istemeyeceğiniz 10 isim

Zamanın birinde, sanırım bir İngiliz sitesinden alıp yaptığım bir haberdi. Üstünden zaman geçti, okumayan okusun diye tekrar koyayım dedim. Herhangi bir artniyet yoktur, hiçbir takım hedef alınmadan yapılmıştır...

Tuttuğunuz kulübün milyonlarca taraftarı arasında hiç istemediğiniz ve benimsemediğiniz isimler rastlamak mümkün. İşte, futbol dünyasına gönül vermiş, tuttuğunuz takıma sizin gibi bağlı ama hiç de sevilmeyen 10 isim.

1- Benito Mussolini-Bologna: Koyu bir Bologna taraftarı olan Mussolini, lig tarihinde kazandığı 6 şampiyonluğun 4'ü kendi dönemine 'denk' gelmesi, bu takıma karşı ne denli bir sevgi beslediğinin göstergelerinden biriydi.

2- Amy Winehouse-Aston Villa: Müzik dünyasının ünlü, bir o kadar da skandallarla anılan isme Winehouse tutuculuk noktasında Aston Villa taraftarı. Tottenham taraftarları Amy Winehouse'un Aston Villa tutkusunu, pek çok kez ti'ye almaktan geri durmuyor.

3- Elton John-Watford: Gerçek bir Watford taraftarı olan ünlü müzisyenin cinsel tercihleri rakip taraftarlar tarafından sürekli aşağılama konusu oluyor. Peki siz bir eşcinselin takımınızı desteklemesini ister miydiniz?

4- Michael Jackson-Exeter City: Popun kralı, 2002 yılında verdiği bir konser sırasında Exeter kulübü başkanı tarafından fahri üye yapıldı. Exeter taraftarları, Jackson'un çocuk taciziyle yargılandığı günden bu yana, kulüp başkanını suçluyor.

5- Zeljko 'Arkan' Raznatovic-Kızılyıldız: Birleşmiş Milletler tarafından seri katil ve soykırımcı olarak nitelendirilen Arkan, Kızılyıldız taraftarı. Etnik temizlik ve soykırım günlerinden önce hiçbir Kızılyıldız'ın hiçbir maçını kaçırmadı. Birçok Kızılyıldız taraftarının Bosna'daki soykırıma destek verdiği de su götürmez bir gerçek.

6- Usama Bin Ladin-Arsenal: Rivayet o ki; Bin Ladin, Pakistan'da yaşadığı mağarada, Arsenal'in Tottenham'a yenildiği bir maçta televizyonunu tekmeleyerek, "Wenger'e ölüm, İsrail'e ölüm, Amerika'ya ölüm" dediği söylenir. İngiltere'de Emirates'in Arsenal sponsoru olmasından sonra bu dedikodular iyiden iyiye arttı.

7- Adolf Hitler-Schalke 04: 1933-1945 yılları arasında 6 Bundesliga şampiyonluğu bulunan Schalke 04'e karşı Hitler'in apayrı bir sevgisinin bulunduğu, herkes tarafından bilinen bir gerçekti. Hitler'in propaganda şefi Goebbels O'nun için "Schalke birçok kez, doğuda bir şehrin ele geçirilmesinden daha önemliydi" demiştir.

8- Abdullah Öcalan-Galatasaray: Türkiye'de 35 bin kişinin ölümünden sorumlu Abdullah Öcalan'ın Galatasaray sevgisini bilmeyen yok. Bazı köşe yazarları Abdullah Öcalan'ın gizlice Ali Sami Yen'e gelerek maçları izlediğini bile yazdı. Şüphesiz, birçok Galatasaraylı bu taraftarlık sevgisinden hoşlanmıyor.

9- Okan Güler (Rambo Okan)-Fenerbahçe: Herkes O'nu sahanın içine dalarak Nijeryalı Uche'ye sarıldığı günle birlikte tanıdı. Akli dengesi yerinde olmayan Okan'ın elinde bıçak sallaması, satırla bilet kuyruğuna girmemek için "Aranızda Galatasaraylı var mı?" demesi, O'nun üzerinden rakip taraftarlarca Fenerbahçe'ye bir saldırı unsunu olmuştur.

10- Fatih Ürek-Beşiktaş: Aslında O'nun hikâyesi de Elton John'a benziyor. Ancak 'delikanlı' Beşiktaş taraftarının O'nu çok benimsediğini söylemek güç.

Tanıyan şöyle geçsin


Kopya çekmeden kim bulacak merak içindeyim...