7 Eylül 2010

Elimde değil 'Kıllanan Adam'ım


Valla gecenin bir yarısı rakıyı o kadar yüklenmişken şu habere gözüm çarpıverdi. Yazan ya da yorum yapan var mı görmedim. Genelde bir konu hakkında yazı yazılmışsa, yazmamaya çabalıyorum ama ciddi anlamda önemli bir haber.

"Türkiye Futbol Federasyonu'dan yapılan açıklamada, başkan Mahmut Özgener'in talimatıyla TFF Denetleme Kurulu tarafından başlatılan ve titizlikle yürütülen soruşturmayı değerlendiren Türkiye Futbol Federasyonu Yönetimi'nin kararı doğrultusunda; TFF Genel Sekreteri Ahmet Güvener ve Genel Sekreter Vekili Orhan Gorbon'un, 6 Eylül 2010 itibariyle görevlerinden ayrıldığı duyuruldu."

Fenerbahçe kendi açısından iki safrayı temizlemiş durumda. Her iki ismi de şiddetle istemiyorlardı. Ahmet Güvener ve Orhan Gorbon isimlerini. Birini yakınen, diğerini çok yakın olmasa da, medyaya malzeme olması açısından tanıyoruz.

Daha sezonun üçüncü haftasını devirmişken, Türkiye Futbol Federasyona kritik önemdeki iki isimle yollarını ayırıyor.

Hep söylerim, kötü niyetliyim, bu iki isim de Fenerbahçe'nin istemediği ve tasvip etmediği kişiler. Basın önünde aleni tartışmalar yaşandı.

İlerleyen dönemlerde kokusu çıkar mı yoksa sumen altı mı edilir bilinmez. Bir şey var ki, çok erken ayak oyunları dönmeye başladı. Bundan sonra ligi, hakemleri, verilen ve verilmeyen cezaları dikkatle takip etmek şart oldu.

Federasyon açısından tam da Milli Takım maçları arasında verilmiş bir karar olması ayrıca ilginç ve dikkat çekicidir. Su uyur, düşman uyumaz. Benden söylemesi, sonra kimse haybeye ağlayıp sızlamasın. Tam da bu hafta Bünyamin maça verilmişken, işkillenmemek elde değil.

Huyum bu, kıllanırım ve kötü niyetliyim...

6 Eylül 2010

Suat Kaya ve H.Ş


Birini çok severim, diğerinden nefret ederim. Elbet her insanın siyasi görüşleri olur ve bunları bir biçimde dışavurabilir.

Suat Kaya, teknik direktörlük yapıyor. Devletle akçeli işleri yok. Devletten maaş almıyor, benim vergimin üstünden para kazanmıyor.

H.Ş, devletin televizyonu TRT'den ayda 60 bin TL para alıyor. Benim hayvan gibi çalışıp verdiğim vergi bu herife gidiyor bir biçimde.

İkisinin arasına her ne kadar fark da olsa, yine de çok sevdiğim Suat Kaya'nın böylesi bir mitingde olmasına anlam veremedim ve içimdeki sevgi, ipi çözülmüş balona dönüverdi. Haa, onun umrunda mı? Tabii ki değil. Ama zaten onun umrunda olmasına gerekmiyor.

Şu referandum süreciyle ilgili bir şeyler yazıp çizmeyi çok istedim ancak her seferinde kendimi engelledim. İşin boku çoktan çıkmış durumda. Faşizm çizgisinde bir evet kampanyası yürütülüyor.

Hiçbir yerde eşine benzerine rastlamadığım bir şekilde insanlardan oy renklerinin açıklanması isteniyor. Açıklamayanlar vatana ihanete kadar giden suçlamalara maruz kalıyor.

Neyse o konuyu eğer gönlüm elverirse yazacağım.

H.Ş. ve Suat Kaya. Biri zaten benim adıma ciğeri beş para etmez bir kişilikti. Ancak Suat için üzüldüm, daha doğrusu kendim için üzüldüm. Sevdiğim bir adamı daha yitirdim.

Kimse kıçından algılamasın bunu. 'Evet' dediği ya da diyeceği için değil. Çünkü ne evet ne de hayır diyeceğim, hiç mi hiç ilgilenmiyorum, kimin ne dediğiyle ilgili.

Çok garip bir süreçten geçiyoruz. Bunun sonunun ne olacağını kestirmek güç. Benim en çok güldüğüm; "Faşizme gidiyoruz" diye ortalığı yangın yerine çevirenler.

Sanki bugüne kadar dünyanın en demokrat ülkesiydik. Çıkıp deyin ki, "AKP faşizmini istemiyoruz", durumu daha iyi anlatan bir cümle olur. Ama faşizmi istemeyenler, yıllardan bu yana faşizmin gölgesinde yaşıyorlar ve umurlarında değildi. Şimdi birdenbire bu panik, bu telaş niye anlaşılır değil.

Demokratik bir ülkede yaşamak istiyorsanız, halkın verdiği kararlara saygı göstermek durumundasınız. O kararlara saygı göstermiyorsanız da, benim gibi, demokrasi denen yutturmacaya inanmazsınız. Ben öyle yapıyorum. O yüzden de evet ya da hayır çıkması beni ilgilendirmiyor.

Bir türlü sonlandıramadım yazıyı, uzadıkça uzuyor. Türkiye'de dönen binbir türlü dolaba, sahtekârlığa, üçkâğıda bugüne dek ses çıkarmaya cesaret edemeyenlerin, ülkedeki faşizmin değişik varyasyonlarına isyan edemeyenlerin birdenbire ayağa kalkmaları ve faşizmden söz etmesi de fazla komik olmaya başladı.

Cezaevlerinde kaç tane yazar, kaç tane gazeteci, fikirlerini ifade ettikleri için kaç tane insan yatıyor hiç farkında mısınız acaba?

Konu uzun pazar gününe kadar başka bir şeyler gelir mutlaka.

Bakan değil yaren


Kamu Personel Seçme Sınavı'nda soruları hazırlayanların dersane sahibi olmasından tutun da, soruların servis edilmesine kadar binbir türlü dolap döndü.

YGS'de (Yükseköğretime Geçiş Sınavı) çok ciddi kopya şüphesi var.

Hafta sonu yapılan Açık Öğretim Fakültesi sınavlarında bir adayın elinde sorular ve yanıtlar çıkıyor.

Peki bu ülkenin Milli Eğitim Bakanı ne yapıyor? Başbakan'ın eşiyle dış ve iç gezilerde, davetlerde, mitinglerde.

Bakanlığını yaptığı kurumun sorumluluğundaki tüm sınavlarda olmayan skandal kalmamış ama Nimet Hanım, bunlarla ilgili bir açıklama bile yapmıyor.

Kendisi, başbakandan öykünmüş olacak ki; gazeteci azarlar, öğretmen adaylarını azarlar onlara karşı dili pabuç büyüklüğündedir ama bu konularda sus pus olmayı tercih eder.

Bir ülkenin Milli Eğitim Bakanı'nın görev yetki alanına neler girer, az-çok biliyoruz. Ama bizim Milli Eğitim Bakanı'nın görev yetki alanı sadece başbakanın eşi ile gezip tozma şeklinde.

Bu kadar şey olurken, bu kadar sahtekârlık ayyuka çıkmışken, kimsenin sesini bile çıkarmaması ayrıca garip. KPSS'ye girmiş olsam, sınavla ilintili ne kadar kurum ve kişi varsa dava açmıştım.

Hem bir şeylerin düzelmesini istiyoruz, hem de parmağımızı bile kıpırdatmıyoruz. Öyle oturduğumuz yerden düzelsin, birileri bizim yerimize halletsin istiyoruz.

Trajik olan Hasan Ali Yücel'in de, Nimet Çubukçu'nun da Milli Eğitim Bakanlığı yapmış olması.

İki koltuk, iki insan. Gurur, onur, şeref, haysiyet, meslek ahlakı...

Bir kişi de çıkıp konuşsun artık.

Hanımefendinin bakanlık değil, Başbakan Erdoğan'ın eşine yarenlik yaptığını, hanımefendinin koltukta oturduğunu değil koltuğu işgal ettiğini, öğretmen adaylarını azarlamanın yaptığı işin birincil görevi olmadığını, başında bulunduğu kurumun sorumluluğundaki tüm sınavlarda şaibe olduğundan ötürü istifa etmesi gerektiğini söyleyiversin birileri.

Aklıma Cervantes'in "Şerefim yaşamımdan daha değerlidir" sözü birden aklıma geldi.

Pardon ama 'şeref' kavramı Türk politikacılarının pek rağbet ettiği bir değer değil, aklımdan çıkıvermiş.

5 Eylül 2010

Sizin yüreğin yetiyorsa


Bu blog yazmak ilginç bir hadise. Herkesin kendine göre sebepleri vardır mutlaka. Üstünden tekrar tekrar geçmeye gerek yok.

Şimdi şu alttaki Prekazi postuna gelen iki yorumdan sonra geldi.

Daha önce yazdım mı, yazmadım mı bilmiyorum ama şimdi yeri gelmişken söyleyeyim. Kimse için yazmıyorum bu bloğu. Yani kitleler girsin, hücum etsin, tanınayım, bilineyim gibi bir derdim ya da endişem yok. Tam tersi, hep savunduğum şey şu oldu, "Bu blog popüler olduğu an kilidi vurur, bambaşka bir isimle devam ederim."

Ne düşündüğümü herkes bilmek zorunda değil haliyle ama benim ne düşündüğümü bilmeden de, işkembeden sallamak komik oluyor.

Biri demiş ki, "Bi yandan medyaya giydirip diğer taraftan nası medyanın oyuncağı oluyosunuz anlamadım."

Diğeri de, "adnan polata laf etmeye yuregi yetmeyenlerin yeni hedefi sezgin, kulübün maasla calısan elemanı. ulan bi siz biliyonuz bu isleri koca kulüp baskani aptal zaten."

Alttakine yanıt vereyim öncelikle. Adnan Polat'a laf söylemeye neden yüreğim yetmesin ki. Bin tane laf ettim, hâlâ da ediyorum. Daha ne söylemem lazım ki, yüreğimin yetmesi için.

Sen ya okuduğunu anlamakta güçlük çekiyorsun ya da okuduğunu anlayıp, anlamamazlıktan geliyorsun. Kaldı ki, Adnan Polat'a benim buradan sallamamın ne önemi var? Sallar sallar, en kötü masada yemek yeriz (!) Çünkü kendisi öyle yapıyor. Kim sallıyorsa kendisine, hemen karşısına oturuveriyor.

Diğerine yanıt vereyim. 'Medyanın oyuncağı oldun' diyen arkadaşa. Tamamen kendi fikirlerim, kimsenin ne söylediğini, ne anlattığını, ne yazdığını umursamadan yazıyorum. Bu durumda medyanın oyuncağı nasıl olunur ki?

Hem, beni okuyan altı üstü 200-300 kişi var. Sen gidip bana bindireceğine, sayfa sayfa yazı yazan İbrahim Seten'i, Ercan Saatçi'ye, Erman Toroğlu'na v.s. v.s. yüklensene. Burada 300 kişinin okuduğu, kimseyi etki altına alamayan bir adama saf söyleyeceğine, 'yüreğin yetiyorsa' yukarıdaki isimlere giydir. Yapabiliyor musun? Bilmiyorum, bak senin gibi, bir başkasının nasıl düşündüğünü bilmeden sallamıyorum.

Altını keçeli kalemle çizeyim, kimse için yazmıyorum. Sadece kendim için yazıyorum. Bir kişi okumuş, bin kişi okumuş umrumda bile değil. Şu blog vasıtasıyla ulaşmaya çalıştığım, hedeflediğim herhangi bir iş, meslek, insan yok.

Eğer Galatasaray'a sahip çıkmak adına bunu yapıyorsanız, dalaşacağınız adamlardan biri değilim. Pusulanız şaşmış, yanlış yönde ilerliyorsunuz. En az senin kadar Galatasaraylı'yım.

Adnan Sezgin'e ya da Adnan Polat'a karşı oluşum, hiçbir çıkar ilişkisi gütmüyor. Ben sadece bu işi beceremediklerini düşünüyorum. Adnan Sezgin değil Misimovic; Messi, Xavi, Iniesta, Puyol dörtlüsünü getirse yine bugün söylediklerimin arkasında olurum ve kendisinin bu kulüpte ayda 80 bin dolar maaş alarak, ortalarda dolanmasını istemem.

Sineklerle tek tek uğraşmaktan vazgeçmeyeceğiz. Ne zaman bataklığı kuruturuz, o zaman doğru düzgün bir iş yapmış oluruz. Bırak sen benim ne düşündüğümü. Onbinlerce kişinin okuduğu, takip ettiği, izlediği tescilli Galatasaray düşmanlarıyla dalaş. Bana demişsin "Yüreğiniz yetmiyor Adnan Polat'ı eleştirmeye" diye. Eh, o zaman ben de söyleyeyim, "Yüreğin yetiyorsa, benim yerime onlarla uğraş."

Son olarak da ekleyeyim, Adnan Polat'ın yaptığı açıklamaları resmi siteden okudum. Birçok şeyi inandırıcı bulmadım. Sezgin'i yanında taşıdığı sürece de, kendisini samimi bulmayacağım. Bu düşüncemin de başarıyla, başarısızlıkla zerre ilgisi yok. İsterse Şampiyonlar Ligi'ni 5 kez üst üste kazansın.

Fenerbahçe Hukuk İşleri Müdürü Metin Özer imzasıyla Adnan Sezgin'in başkanlık yaptığı dönemde İstanbulspor'a gelen parayı ne zaman açıklar, ne zaman o olay kapatılır, o zaman kendisi hakkındaki yorumlarımda başka bir şeyler söyleyebilirim. Ama bedava statüsündeki bir oyuncunun bonservis bedeli ismi altında aleni olarak şike yapılması, Fenerbahçe Kulübü'nden gelen çeklerin cebine indiğini bildiğim sürece Adnan Sezgin benim için kalın bağırsak olmaktan öteye gitmeyecektir. Ve de onu yanında taşıyan Adnan Polat da, Galatasaray kulüp tarihinin şaibeli başkanı olarak kalacaktır.

Not: Bu sıralar fazlaca polemiğe girdim, kendi içimde maksadımı aştım. Farkındayım, kusura bakmayın.

2 Eylül 2010

O 35 metre var ya, santimden başlasın metrelere kadar girsin


Şu kulüpte bir tane değer kalmadı, başa geldiklerinden beri. 80 bin dolar maaş alan bir adam için seçilmiş yönetici kurban edilir, hakkında şikeden tutun da komisyon iddialarına kadar artık gözlerden ırak tutulamayacak ne kadar rezillik varsa hepsine adı karışır ve Galatasaray Kulübü Başkanı 'dimdik' bu adamın arkasında durur.

Şimdi son nokta, çocukluk kahramanızım Cevat Prekazi'yi 'paspas' yapmak oldu. Yüz binlerce çocuğun Galatasaraylı olmasını sağlayan bir adama, bu kulübün yaşayan efsanelerinden birine yapılan bu davranış şerefsizliğin en kaba örneklerindendir.

Bu kulübü ve şu anda yönetenlerin, Galatasaray'a ait bütün değerleri altüst etmesi ve bunlara ısrarlı biçimde kılıf bulunmaya çalışması kabaktan bamya tadına doğru ilerlemiştir.

Geldiğimiz noktaya bak; değerlerle yönetilen bir kulüpten, faşist diktatörlük benzeri iki dudak arasından çıkan kararları sindirme kapasitesine sahip, ihtiyar heyeti zekâsında bir kulübe doğru hızla yol alıyoruz.

Hiçbir amatör branşta yokuz. Onun bunun artıklarına şükreden, o artıklarla amatör şube yöneten bir kulübüz.

Lokomotif branş dedikleri futbolda, her yıl daha geriye gidiyoruz. 15 yıl aradan sonra Avrupa Kupaları'na ilk turda veda ediyoruz. Sonra hiç utanmadan, sıkılmadan "Aslında lig için iyi oldu" diye sağda solda atıp tutuyoruz.

Çok bilinmeyen var şu Prekazi meselesinde. Ama bildiğim bir şey varsa o da, Cevat Prekazi'nin "Adnan Sezgin arayıp, gelmeyin dedi" açıklamasına inancımdır. Bir adam Sırbistan'dan İstanbul'a kadar yanında bir adam getiriyorsa, belli ki kendi keyfine göre hareket etmemiştir.

Bu Adnan Sezgin denen, suratsız herifle nasıl bir ilişki vardır bu kulüp başkanının bilmiyorum. Futbolcusu, seyircisi, yöneticisi, teknik direktörü Galatasaray'a ait kim varsa bu herifi istemiyor ama Adnan Polat çanta gibi herifi yanında taşıyor.

Bu kadar tepki varken, bu kadar istenmezken Adnan Sezgin, Galatasaray'da hâlâ görev alıyorsa, hepimize yuh olsun.

Şu meşhur gol var ya şu meşhur gol. Prekazi'nin 35 metreden Ettori'ye ip gibi çaktığı o gol var ya.

Önce santimlerden başlayarak, sonra metrelere uzanan boyutta Adnan Sezgin'e, ondan çıkanlar, üç-beş bilet için kendini satan taraftara, oradan bu kulübün içini boşaltanlara kadar kim var kim yok herkese girsin.

Kimsenin, insanların kahramanlarını paspasa çevirmeye hakkı yok, hele hele Galatasaray'da hiç yok. Yüz binlerce çocuğa sarı ve kırmızıyı sevdiren bir adamın, Adnan Sezgin gibi şikeci, komisyoncu bir herif için bu duruma sokulmasını kabullenmem mümkün değil.

İnsanlar Cevat Prekazi'den özür dilensin diyor ama kuru bir özür, bu yaşananları düzeltmeye yetmez. Adnan Sezgin o görevde kaldığı, istifaya zorlanmadığı sürece özrün beş para eden değeri yoktur.

Adnan Sezgin Galatasaray Kulübü'nde görev aldığı sürece, bu kulüp büyüklükten, değerden, ahlaktan söz etmesin. En azından ben etmeyeceğim.

Çünkü belgeli şikeci-belgesiz komisyoncu Adnan Sezgin'in varlığı Galatasaray'ın isminin üstünde kara bir leke gibi durmaktadır. Ve onu görevde tutanlar, arka çıkanlar da bu lekeye ortaktır.

1 Eylül 2010

PCLion'a yanıtımdır

Aslında yazmayacaktım ve son cümlelerimi yazmıştım ama Uğur aşağıda görülen yorumu yapınca, kendi adıma son noktayı koymak için klavye başına geçtim. Bundan böyle yorum dahi yapmayacağım.

UĞUR'UN YORUMU

Selamlar, Blogunda inatla sadece yazı yazmakla gazeteci olunmayacağını vurgulamışsın ki eğer ben yanılmıyorsam bu ısrarlı ithamlarının muhattabı benim. Şaşırdım demeyeyim ama böyle bir rahatsızlığı olan insan bir mail falan atar, ne bileyim Uğur, ben Ozan abin der. En olmadı, telefonum var abicim rehberinde, Uğur sen ne halt ediyorsun o gazetede de. Aç bir sor, öğren. Blog üstünden şov yapmışsın resmen, onu geçiyorum.

Yahu allah aşkına, gerçekten durumum hakkında bir bok bilmeden inatla aynı şeyleri yazıp durmuşsun. Bana spot/başlık dersi veriyorsun. Yahu, gazetedeki spotların, başlıkların birçoğu benim elimden geçiyor. 1200 vuruşa düşür dediğin şeyi bir senedir istisnasız her gün yapıyorum, izin günlerimde bile dışarıdan yapar gönderirim. Benim sadece "blog yazısı" gönderdiğimi ve yayınlattığımı sanıyorsan kusura bakma ama hakikaten saflıktır bu, en hafif tabirle.

Taraf şartları berbat bir gazete, matbaası yok, maçlar 5 dakika içinde geçiliyor. Serviste kişi sayısı az, çoğu zaman iki kişi nöbete kalarak hallediyoruz bütün işleri. Bir gazetecinin, hadi kutsal atıfınızı bozmayalım, ediörün yaşayacağı en zor anları birebir yaşadım. Son anda başlık da yazdım, spot da yazdım, 30 saniyeye geçmemiz gerekiyor denirken tashih de yaptım. Gerektiğinde skoru değiştirmeyi unuttuğum da oldu, hata da yaptık yani. Son zamanlar maç yazısı da yazdım, yetiştirmeye uğraştım, onun zorluğu da farklı.

Şu yazıyı 1200 vuruşa kısalt. Hahah. Hakikaten komik ya. Ulan bir senedir istisnasız her gün saatlerce yaptığım işi ders olarak veriyor adam bana. Gazeteci kimliğin var herhalde (öyle bir anlatmışsın ki, illa vardır. Yoksa bunları unları yazdığıma hakikaten pişman olacağım), "Blog yazarlığıyla gazetecilik aynı şey değil" demek için bir bok bilmeden bana sallamak zorunda mıydın? Ulan bunu bana sorsan ben de söylerim sana zaten. Haber dili, spot dili, başlık esprisi, bunların blog yazısı yazmakla alakası yok elbette. Varsayımla gider yaparsan, karşındakiyle yüz yüze bir kez bile konuşmadan atıp tutarsan böyle komik duruma düşersin.

İnsanlar hakikaten dışarıdan istediği gibi görüyor. Benim dayıoğlu var gazetenin başında, ben sadece blog yazısı gibi yazıp gönderiyorum, di' mi? :( Ahahah. Emin ol, öyle...

Aslında daha da komiği senin beni blog kimliği dışında da görmüş olman. Diğerleri neyse, ben derdimi anlattım, anlamayana davul zurna az der geçerim de senin yazıların gerçekten garip. Daha da ötesi her gün yaptığım işleri bana hayatımda hiç duymamışım gibi ev ödevi vermen.

Ne dersem dinlemeyeceksin, zaten sakalım da çok yok hani. Utanmadan birilerinin hak ettiği noktayı da çalıyormuşum gibi yazman en komiği. Şöyle diyeyim, bizim serviste altı yazar/editör çalışıyor, gazetecilik eğitimi almış kişi sayısı bir. Ki beni de en çok beğenen adamdır, ironik bir şekilde. Bu kadar gazeteciyim, biliyorum ayağına yatan birinin orada var olmanın kolay olmadığını bilmesi gerekir en azından. Biliyorsan da yozlaşmış gazetecilik sistemini benim üzerimden düzeltmeye kalkıyorsan hakikaten hayallerde yaşıyorsun. Senin beni eleştirmenin tek kriteri eleştirebilecek kadar somut biri olmam. İster şımarıklık de, ister başka şey. Şu blog bu kadar okunmasa skinde bile olmazdı gazetede çalışmam, umrunda da olmazdı. Bu kadar da nettir bu olay.

Hadi sana iyi dersler. Ben o dersi çoktan verdim...

Tamam, bu tartışmayı bu şekilde sürdürmek istemem zaten, mail atıyorum birazdan.

Son olarak. Şimdi ilk mesajımı okudum ve özellikle dilinden rahatsız oldum. Normalde böyle yazdmadığım bilinir ancak bir süredir sessiz kalmayı tercih etmeme rağmen inatla benim işim ve blog yazarlığım üstünden kişiliğimin yargılanmasından sıkıldım. Burada yazılmaya çalışılanların bu kadar dar olmadığını biliyorum ama alt mesajda sürekli bu izlenimi alıyorum ve insan 'tanıdık' dediği, iletişime geçebileceği birinden de bunları ısrarla okuyunca sinirleniyor, üzülüyor. Yazdıklarım için değil ama üslubum için okuyucular af buyursunlar. En azından kendi adıma bu rahatsızlığımı dile getireyim istedim.

Ozan abiden de ricam, bu yorumu yazının sonuna eklemesidir...

UĞUR'A YANIT

Uğur çok dolmuşsun sen. Aldığın dersler ve gazeteci olma hassasiyetin için de bravo sana. Yazdığım hiçbir şeyde utanmadım, yaptığım hiçbir şeyde de utanmadım.

Bloğunun ne kadar okunduğuna hiç takılmadım, sadece senin değil, kimsenin bloğunun ne kadar okunduğu beni hiç mi hiç ilgilendirmiyor. Aslında senin özelinde, senin bloğunun okunmasına da sevinmişimdir. Ama o kadar aptalca bir savunma içindesiniz ki, orada yazılanların ne anlama geldiğini bilmeyecek noktadasınız.

1 senedir ders olarak yaptığın şeyden ekmek yiyorum ben, okulunu okudum, o istisnasız her gün saatlerce iş olarak yaptığın şeyin yani. "Gazeteci kimliğin var herhalde" ve "Ulan bunu bana sorsan ben de söylerim sana zaten" cümlelerine yanıt vermeyi kendi dilimde yapmak isterdim fakat iki kelime muhabbet etmişliğimizin hatırına sadece şöyle yanıtlayayım, "Ulan sen ortaokul koridorlarında dolanırken, ben bu işe redaktörlükle başlamıştım" şeklinde yanıtlarsam, cevap vermiş olurum diye düşünüyorum.

Israrla anlamayacak ve götünüzden anlayacaksınız değil mi? Yaptığın işi, nasıl yaptığını bilmiyorum ben? Gerçi sen "1 yıldır istisnasız her gün bu işi yaptığın" için, senden iyi kimse bilemez o şartları, haklısın. Epey vaktini harcamışsın, biz senin yanında ancak saygıyla eğiliriz.

Şimdi hepsini bırakalım, başka noktaya gelelim. Madde madde yazayım, o zaman daha iyi anlarsın. Gerçi sen "İstisnasız bir yıldır bu işi yapıyorsun", düzyazı olarak da anlarsın.

1. 2 aydır gözlerimin önünde bu işe senelerini vermiş adamların işsiz kalmasını görüyorum. Hayatının hiçbir bölümünde gazeteden atıldığını, elektronik kartının girişte iptal olduğu an anlayan gazeteci gördün mü? Senin Taraf'ta geçirdiğin koca koca 1 yılda muhtemelen görmemişsindir.

İşten atıldığından ötürü ev kirasını ödeyemeyen 50 yaşında adamın çocuk gibi hüngür hüngür ağladığını gördün mü? Ona da rastlamamışsındır koca koca geçirdiğin bir senede.

İşte sistemin tam bu noktasına itiraz ediyorum. Sana üç kuruş vererek, ağzına elma şekeri sokuşturup, yıllarını bu işe vermiş adamlar yerine ne oldukları belirsiz insanları işe almalarına itiraz ediyorum. Ama bunu anlamanı ya da anlamanızı beklemiyorum. Çünkü o sistemin içine bugün siz entegre ediliyorsunuz. Yarın benzer şeyleri yaşayacaksın, madem bu işi yapmaya devam edeceksin o zaman hazırlıklı ol benzerlerini yaşamaya.

2. Bu meslekte o koca koca bir yılın bitip, 10'lu, 20 'li yıllara geldiğinde, çalışma arkadaşlarının, 'abi' diye seslendiğin insanların yerini -üstelik bu adamlar yıllarını vermiş adamlarsa- 300-500 liraya çalışmaya razı olan, grev kırıcılar benzeri yeni yetmeler almaya başladığı an, şu an sana yazdıklarımı hatırlayıverirsin, hatta bugün 'hasiktir lan' diye okuduğun cümleler tokat gibi çarpar suratına.

3. Bu işi blogger'ların da yapacağını, emek verdikten, dirsek çürüttükten sonra sadece blogger'ların değil herkesin yapabileceğini söylemişken, "Ulan bir senedir istisnasız her gün saatlerce yaptığım işi ders olarak veriyor adam bana" ifadeni direkt olarak yaşına veriyorum.

Bu işi senelerce yaptıktan sonra anlayacaksın ki, bildiklerin, bilmediklerinin yarısı kadar. Gazetede geçirdiğin bir yılın, meslek hayatında okyanusta kum tanesi olduğunu ve öğrenmen gereken tonlarca şey olduğunu anladığın zaman da, vicdanın bana hak verecektir, emin ol.

Daha uzun uzun sıralardım nedenlerimi, uzun uzun yazardım ama belli ki 'sen olmuşsun', ifadelerinden o anlaşılıyor. Bana komiksin demişsin ya, aslında şu cevabı sadece muhabbet etmişliğimizin hatırına yazıyorum. Yoksa "Ulan bir senedir istisnasız her gün saatlerce yaptığım işi ders olarak veriyor adam bana." yazan birine cevap bile vermezdim. Bir yıl demek vay anasını be. Senden öğreneceğim çok şey var.

Sıkıntı nedir, söyleyeyim mi?

Sıkıntı sözleşmeli öğretmen Ahmet Fazlı Elçi'nin hamallık yapmasıdır.

Sıkıntı okuyabilmek için Ömer Çetin'in 20 metreden betona çakılmasıdır.

Sıkıntı 3 aydır maaş alamayan gazetecinin evde eşinden para isterken, salya-sümük ağlamasıdır.

Sıkıntı, mesleğini yapamadığı için Kartal köprüsü üstünde, sabahın 3'ünde kalkıp eşinin yaptığı poğaçaları satan gazetecinin her telefon çalışında "Acaba iş teklifi mi?" geldi diye heyecanlanmasıdır.

Sıkıntı, işsiz gazetecinin 300 lira ve iş umuduyla İŞKUR kurslarında sürünmesidir.

Daha yazayım mı? İster misin?

Yarın git Şahin Bayar'a aynen bana yazdığın cümleleri sırala, "Ulan bir senedir istisnasız her gün saatlerce yaptığım işi Ozan denen lavuk bana ders olarak veriyor. Bu herifin gazeteci kimliği nedir ki?" diye sor. O sana anlatsın? Benim anlattıklarıma inanmazsan, bir de ondan dinle bakalım.

Hatta bugün yaşadığını söylediğin sıkıntılarla, Şahin'le birlikte çalıştığımız senelerde yaşadığımız sıkıntıları karşılaştırmasını iste ondan. Mutlaka git ve dinle bakalım.

Madem ki dersini çoktan verdin bu da sana hayat dersi olsun...

Bu da transferlere yanıtım olsun


Saat itibariyle 21.43. Galatasaray'ın şu an bir futbolcuyla temas halinde olduğu ve pazarlık aşamasında olduğu da eldeki veriler arasındayken, hali hazırda taraftarın da gazı Insua ve Misimovic'le alınmışken, bazı şeyler aklıma takılmadı değil.

1. Madem ki, takıma bir sol bek alınacaktı Çağlar transferinde Semih, Murat, Erhan Şentürk ve Serdar Eyilik neden Denizlispor'a verildi?

2. İki gün önce bu kulübün efsanevi oyuncularından Prekazi'nin getirdiği Jovanovic'i kim istedi? Prekazi ve beraberinde gelen Jovanovic'le neden görüşülmedi? Yine bu soruyla bağlantılı olarak Galatasaray'ın en büyük efsanelerinden birine neden 'paspas' muamelesi yapılır? Acaba Misimovic cepte değildi de, Jovanovic stepne olarak mı kullanıldı?

3. Üstünde şikeci yaftası bulunan Adnan Sezgin, neden transferleri ısrarla son güne sıkıştırmaktadır? Yumurtanın kırılıp, kapıdan sızmasını bekleyerek ve herkesin sabrı taşmışken, karambol mantığıyla haraket ederek, işini rahat rahat mı görmektedir?

4. Galatasaray Kulübü ne zamandan bu yana, resmi belgeleri, transfer tekliflerini galatasaray.org'dan yayınlamaya başlamıştır? Kulüp yönetenleri yitirdikleri inandırıcılıklarını, belge yayınlayarak güven tazeleme yöntemiyle mi gidermeye çalışmaktadır?

5. Haftalardır basın-yayın organlarından kaçan Adnan Polat, iki transfer sonrası neden birdenbire televizyona çıkma ihtiyacı hissetmektedir?

6. Galatasaray Teknik Direktörü Rijkaard, orta sahasının Barış-Ayhan-Mustafa Sarp üçlüsüyle devam etmeyi kendisi mi istemiştir yoksa orta sahayı takviye etmek istemesine rağmen istediği oyuncular alınmamış mıdır?

7. Galatasaray Kulübü, teknik direktörüne doğru düzgün bir tercüman bulmak konusunda basiretsiz midir? Yoksa teknik direktörünün işini zorlaştırmak için elinden geleni mi yapıyor?

8. Kanayan yara olan Sağlık Kurulu değiştirilmesine karşın, sakatlanan futbolcunun haftalar süren rahatsızlık geleneği halen neden devam etmektedir?

9. Cana ve Pino transferleri gerçekten teknik direktörden bağımsız mı yapılmıştır?

10. Bu kadar soruyu ard arda sıralamamı sağlayan yönetimsel hatalarla örülen bir kulübün başarılı olma ihtimali yüzde kaçtır?

Bireysel olarak Adnan Polat'ı başkanlık yaptığı süre içinde, Galatasaray Kulübü'nü, Fenerbahçelileştirdiği için özel olarak tebrik ediyorum. Sağolsun kendisi ve kıçından ayırmadığı adaşı ile Galatasaray'ın her türden değerinin içine şahane bir vaziyette sıçmıştır.

Bundan sonra yapacağı hamleleri merak içinde bekliyorum. Daha ne kadar saçmalayıp, kulübü batağın içine yuvarlar, bekleyip göreceğiz.

Şu süreçte bir şey belli oldu, o da artık Türkiye'de her kulüp birbirinin benzeridir. Farklı, özellikli, şahsına münhasır tek kulüp kalmamıştır.

Unutmadan ekleyeyim, "Nasıl siktik?" diyen Ercan Saatçi ile masaya oturmuştu, şimdi "Galatasaray ilk kez gol yerken eyvah dedim" diyen Rıdvan Dilmen'le dertleşecekler.

Bu kadarını yaptıktan sonra Ali Sami Yen'de götüyle top durduran Volkan Demirel'in güzel bir büstünü de Aslantepe'nin girişine yaptırıvermesini bekliyorum. Ehh, şu hadiselerden sonra onu da yaparsa zerre şaşırmam. Nasılsa büstün açılışından sonra iki bomba transfer yapar, taraftar "Adnan Başkan" diye yırtınır. Ya da olmadı, 10 hafta bilet dağıtır, "Adnan Baba" oluverir.

Not: aksilaz transferler hakkında yorum istemişti, bu da benim yanıtım oldu.

31 Ağustos 2010

Bart! Yaz bakalım tahtaya


Abilerimizden öğreneceğimiz çok şey var. Feyz alıyoruz, her bir kelimelerini yutuyoruz, her yazılarını duvara asıyoruz ve bizim iğrenç, berbat, çağ dışı ideolojilerimiz yerine onların alî fikirleri ve öğretilerini kendimize düstur ediniyoruz.

Kimseye bir daha küfür etmiyoruz, hele hele orospulara asla orospu demiyoruz. Eğer demişsek, abilerimizin uyarıları karşısında ceketimizi ilikleyip, önlerinde hazır ola duruyoruz. Çünkü tıpkı askerde olduğu gibi hiyerarşik yapı içinde, kendilerine gereken saygıyı ve hürmeti göstermeyi görev ediniyoruz.

Onlar ki, bize nasıl düşüneceğimizi, ne yazacağımızı, ne söyleyeceğimizi öğreten kişiliklerdir. Onlar ki, dünyanın en zor oyunu futbol hakkında konuşurken, "Keyifli, inanılmaz, kriter, hani" gibi kelimeleri lügatımıza sokan insanlardır.

Onlar var olan sistemi yıkmaya çalışırken, sistemi dibine kadar eleştirirken, bu sistemin dişlilerinin birer parçası olma cinliğini bize öğretenlerdir.

Büyük abilerimizden, ahlak (ama onlar 'etik' der) emek, sömürü, utanç, kibir, iftira, yalan gibi mefhumları öğrenmenin zamanı geldi. Bilmiyorduk öğretiyorlar, görmemiştik gösteriyorlar, anlamamıştık anlatıyorlar.

Zaman değişiyor, zamana ayak uydurmak, ustalarımızın bize gösterdiği yolda yürümek için; susalım, konuşmayalım, sadece ve sadece izleyelim, okuyalım, öğrenelim.

30 Ağustos 2010

İsteyen üstüne, isteyen içine alsın


Söylediğim şeyi pek çok kişi kıçından anladı. Muhtemelen ben derdimi anlatamadım. Herkes elbette gazeteci olabilir ama bunu yapmayı isteyen ve yeteneği olan adam yapabilir. Ben gazeteci diyorum, sen futbol yorumculuğu diyorsun.

Tekrar edeyim derdimi. Niye sadece futbol üstünden bu yapılır ya da hadi biraz daha genişleteyim, sadece neden spor üstünden bu yapılır. Çünkü konuşması en kolay konudur bu. Aşağılamıyorum ama kahvedeki adam, taksici, bakkal, kuruyemişçi, simitçi v.s. v.s. herkes ama herkes bu konuda ahkam kesebiliyor.

Rakam vereyim daha iyi anlarsınız belki. Fotomaç 235 bin, Fanatik 223 bin satıyor bu ülkede. En çok satan 10 gazete içindedir, bu iki gazete. Niye? Oturup düşündün mü hiç? Her gün onlarca adam transfer edilir, oturduğu yerden haber yaparlar ama bu rakamlara ulaşır.

Ercan Saatçi ne kadar gazeteciyse sen de o kadar gazetecisin. Hakan Ünsal ne kadar yorumcuysa sen de o kadar yorumcusun. Bundesliga'dan, La Liga'dan, Serie A'dan üç maç izleyip, "Zlatan'ın gelişi, AC Milan'ın bilmem ne yapmasını sağlar" demekle gazeteci olunmuyor. Derdim buydu, anlatmak istediğim yani.

Yoksa ister blogdan, ister haber altına yorum yazarak istediğin yere zıpla. Ama benim nazarımda gazeteciliğin ya da yorumculuğun Ercan Saatçi, Hakan Şükür, Selçuk Yula'dan farksızdır.

Hep açık konuştum, yine açık konuşacağım. Senden gazeteci olmaz, sizden gazeteci olmaz. Gazeteci mi olmak istiyorsun? Al sana aşağıda bir haber verdim. Bu haberi nereden görürsün? Nasıl başlık atarsın? Spotun nasıl olur? Haberi bin 200 vuruşa indirip, tek sütun fotoğrafla bana bir saatte ver.

Bir kez daha söyleyeyim. Götü yiyen spordan farklı bir dalda yapıversin şu işi. Hadi spor olsun ama futboldan başka bir branşta yapsın.

Katılıksa katılık. Gazete yöneteni üç kuruş daha az vermek için seni seçiyor. Senin oturduğun koltuk, bir başkasının oturması gereken koltuk. Sen üniversite bitene kadar takılacağım diye kıçını yırtıp gazeteci olmaya çalışan adamın yerindesin.

Neyse sözün özüne geleyim. Senden, sizden şahane gazeteci olur. Ercan Saatçi'den ne kadar oluyorsa, o kadar olur ama.

Ev ödevini verdim, yapadur. (Artık kim üstüne alınıyorsa, ona gitsin)

ÖNDEN BUYUR

İsrail Yedioth Ahronoth gazetesine konuşan üst düzey TC Dışişleri Bakanlığı yetkilisi, İsrail’in, BM soruşturma komisyonunun yardımıyla filo krizine çözüm bulması halinde Başbakan Netanyahu’nun Ankara’da memnuniyetle ağırlanacağını söyledi.

Türkiye’nin İsrail’e "uzlaştırıcı mesaj" gönderdiği belirtiliyor. İsrail Yedioth Ahronoth gazetesine konuşan üst düzey TC Dışişleri Bakanlığı yetkilisi, İsrail’in, BM soruşturma komisyonunun yardımıyla filo krizine başarılı biçimde çözüm bulması halinde Başbakan Binyamin Netanyahu’nun Ankara’da memnuniyetle ağırlanacağını ifade etti.
İsrail’in önde gelen gazetelerinden Yedioth Ahronoth’a konuşan TC Dışişleri Bakanlığı üst düzey yetkilisinin, İsrail’e "uzlaştırıcı bir mesaj" göndererek iki ülke arasındaki kriz sona erdiğinde Başbakan Binyamin Netanyahu’nun Türkiye’de memnuniyetle karşılanacağını söylediği duyurulurken, "Türkiye, kameraların önünde İran ile güçlü bağları sergileyebilir ama hafta sonu sırasında İsrail’e barıştırıcı bir sinyal gönderdi" yorumları yapıldı.
Gazetenin internet sitesi Ynet, iki ülke arasındaki ilişkilerin filo baskından bu yana "aşırı derece gergin" olduğunu ancak hafta sonunda TC Dışişleri Bakanlığı’nın üst düzey bir yetkilisinin gönderdiği mesajın ilişkilerdeki yenileşmenin yakın olabileceğini ima ettiğini belirterek şöyle devam etti:
"Yedioth Ahronoth ile görüşmesinde yetkili, eğer İsrail, BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon tarafından kurulan uluslararası soruşturma komisyonunun yardımıyla başarılı bir biçimde Mavi Marmara krizine bir çözüm bulursa, Türkiye, topraklarında Başbakanı Binyamin Netanyahu’yu memnuniyetle ağırlayacağını söyledi."
Dışişleri yetkilisi, "zaman geldiğinde, kriz çözülürse eğer, bu ziyaret mümkün olacak. Zaten, Netanyahu, Türkiye’yi hiç ziyaret etmedi" diye konuştu.

İsrail ile Yunanistan arasındaki artan işbirliğinin Türkiye’yi kaygılandırmadığını da ifade eden yetkili, "Bu iki ülke, dostlarımızdır. Eğer İsrail’de Yunanistan ve Türkiye’nin düşman olduğunu düşünen varsa, yanılıyorlar" dedi.
"Kriz’i çözmenin tek yolu, ilişkiyi düzeltmek, bize karşı ittifaklar kurmak değildir" diyen Türk yetkilisi, Türkiye’nin İsrail’in, krizi çözmek için uluslararası BM soruşturma komisyonundan yararlanmayı bileceğini umduğunu da vurgularken, "İlişkileri kurtarmanın en iyi yolu, bir nevi özürde bulunmak ve kurbanların ailelerine tazminat ödemektir" diye konuştu.

Buna karşın, Dışişleri yetkilisinin tazminat miktarı konusunda spesifik bir şey söylemediğini, bu konudaki kararın İsrail’e ait olduğunu belirtmekle yetindiğine dikkat çekildiği haberde aynı yetkilinin, Bakan Ahmet Davutoğlu ile İsrail Sanayi, Ticaret ve Çalışma Bakanı Binyamin Ben-Eliezer arasında Brüksel’de yapılan gizli toplantı sırasında özür ile ilgili bir "ön taslak mektubunu"nu hazırladıklarına ancak çabanın diğer bir üst düzey İsrailli bakan tarafından engellendiğine işaret ettiği de vurgulandı.

Türkiye’nin İsrail ile ilgili "temel tutumu"nu değiştirmediğinin de altını çizen Türk yetkilisi, Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın İsrail’i ziyaret ettiğini, İsrail Cumhurbaşkanı Simon Peres’in de TBMM’ye hitap ettiğinin unutulmamasını istedi. Yetkili, şöyle devam etti:
"Türk hükümetinin İsrail karşıtı bir gündemi olsa, böyle şeyler yapar mıydık? İki dost arasında meydana gelen bu olay nedeniyle halen bu tuhaf durumdayız. İsrail bir düşman olsa o kadar önemsemezdik" sözlerini kullandı.

Dışişleri Bakanlığı yetkilisi ayrıca, "Şimdi bir tırmanmayı önlemeliyiz ve sözlü kışkırtmanın yatıştıracağını ummalıyız. Hükümetimiz, durumu düzeltmek için ellerinden gelen her şey yapıyor, eğer İsrail ile bağlarımızı koparmak istesek çoktan yapardık" dedi.
Yetkili, Mavi Marmara baskınından önce Türk hükümetinin, filo düzenleyicileri ile temasta olduğunu, onların da "Gazze’ye yönelmeyip bunun yerine de Ashdod veya El Arish’a demirlemeye söz verdiklerini" bu bilgilerin de İsrail’e iletildiğini söylediği kaydedilen haberde aynı yetkilinin "İsrail’den bir askeri eylemde bulunmamasını istedik ancak İsrail ordusunun zorba gibi davrandı. Belki, sizin Dışişleri ile Savunma bakanlıkları arasında iletişim eksikliği vardı" sözleri de aktarıldı.
Bu arada, İsrail’in, İHH’nin bir terör örgütü iddiasını tamamen reddeden Türk yetkilisi, "Ülkemiz terörden çok çekiyor ve terör örgütlerini sevmiyoruz. Teröristlerle bir bağları olsa biz bilirdik. İki taraf arasında bir çatışmayı önlemek için ellerimizden gelen her şey yaptığımıza inanıyoruz" sözlerine ekledi.

28 Ağustos 2010

Tramplenci blogger'lar


Sanırım bir yıl kadar önce yazmıştım, birtakım blog sahiplerinin kapağı medyaya atma derdinde olduğunu. Şimdi ortalarda dönen tartışmayı görünce birkaç kelam etmek istedim, hem gazeteci hem de blog sahibi olarak.

Türkiye'de gazetecilik ve gazeteciliğe bakışa dair birkaç post yazmıştım. Tabii bu tip hadiseler genelde gümbürtüye gider, pek kimsenin ilgisini çekmez. İşe öyle teknik filan bakmıyorum, genelde bu durumlarda gayet düz bir bakış açım vardır.

Gazetecilik denen işe, "Haa gazeteci mi, siktir et!" mantığıyla bakılsa da, dünyanın en saygın mesleklerinden biridir. Medya Türkiye'de, haber alma özgürlüğüne açılan pencere değil de patronların, siyasi iktidarlarla güç imtihanına dönüşmesi, mesleğin bokunun çıkmasını da beraberinde getirmiştir.

Bu bakış açısı, haliyle mesleği yapanların kalitesinin düşmesine neden olmuştur. Çünkü artık sorgulayan, araştıran, başına buyruk insanlar yerine "Peki abi, hemen abi" tavrındaki yalamalar basını istila edince, bu mesleğin itibarı ciddi şekilde zedelenmiştir.

Nasıl zedelenmesin ki, bir bina dolusu emir kulunun herhangi bir biçimde duruş göstermesi beklenebilir mi? Tabii ki hayır.

Kişisel görüş itibariyle mesleğim konusunda katıyım. Yani bir makine mühendisinin, bir iktisatçının, binlerce gazetecilik mezunu işsizken, o işi yapmasına sıcak bakmıyorum. Elbette bunun istisnaları olabilir. Eğer o işi yapabilecek yetilere sahipse, gerçekten bu işe ciddi anlamda gönül verecekse yapmaması için hiçbir neden yok. Tabii öyle zart diye köşe vererek değil.

Oysa artık bazı gazeteler, birtakım blogger'lara "Tut şunun ucunu" diyerek, rahatlıkla yazı yazdırabilir duruma geldi. Burada gazete yönetenlerinin 'cin fikirliği büyük pay sahibi. 'İstihdam çalmak' diyorum buna. O gazetede minik bir fotoğrafı ile isminin bulunmasının insana ne büyük haz verdiğini gayet bilirim.

Para almamak pahasına eşe-dosta gösterilen sayfada bulunan ismin tadı hiçbir şeyde olmaz.

Ancak senin almadığın para, bir başkasının alması gereken maaş, bunu aklının bir tarafına koymak lazım.

Gelelim işin ahlaki başka bir boyutuna, yani tartışmaya asıl neden olan konuya. Yabancı basından alınan haberleri, hiçbir biçimde kaynak göstermeden yazmak, gerçekten de emek hırsızlığı oluyor. Üstelik bundan nemalanan insanların sayısı azımsanmayacak kadar.

Bu, bir süre sonra şunu getiriyor: "Çalmak kötü bir şey değildir. Bunun üstünden para kazanılabilir." -zaten kazanılıyor da- Yok işte öyle değil. Haber de olsa, birinin evine girip bilezik de alsan, aynı kapıya çıkıyor, benim beynimin içinde, yapılan şey.

Bu kadar şeyin sadece futbol üstünden dönmesi de, ülkenin genel algısının yansımasıdır. Tramplen adamlar, basına sıçramaya çalışırken, sadece futbol üstünden bu işi yapıyorlar. Neden? Çünkü yazması kolay, çünkü kahvedeki adamın bile bu konuda söyleyecek sözü var, çünkü üstünde öyle çok da düşünmeye gerek yok, çünkü ülkedeki en gerizekâlı adamlar bile bu işten bok gibi para kazanıyor.

Bloglardan sıyrılıp, medyaya sıçramaya çalışan insanlar da bunun farkında. Yoksa amaç medyaysa, amaç gazeteci olmaksa, gel birlikte politika sayfası yapalım ya da ekonomi servisine sokayım seni, olmadı 3. sayfada çalış.

Yer mi? Yemez.

Niye? Yeterli altyapı yok da ondan. Ama futbol için bu gerekmiyor. Futbolcu eskisinden tutun da, hakem artıklarına ve Türkçe konuşamayanına kadar herkes futbol konuşup, futbol yazıyor. Haliyle bunları görüp, "Ulan bundan daha iyi yazarım" diye iç sesiyle karşılaşıyor insanlar. Tabii daha iyi yazarsın, çünkü diğeri zaten hiç yazamıyor. Kendini karşılaştırdığın örnek, başlı başına yanlış.

Sen üniversitede okumuşsun ya da okuyorsun, kendini karşılaştığın adamın lise diploması yok. Sen rahatsız değilsen, o ayrı.

Haa emek sömürüsü filan denilmiş. Bak orada, reklam alan hiçbir blogger kusura bakmasın ama emek sömürüsünden söz etmek hiçbirinin haddine değil. Sen bloğunda Endonezya'da, Tayland'da, Çin'de, binlerce çocuk işçi çalıştıran Nike'ın, Adidas'ın reklamlarını alacaksın, sonra çıkıp "Emek sömürüsü"nden dem vuracaksın. Orada 'dur' derler adama. Bloğuna bakacağım, hatun fotoğraflarını boy boy göreceğim, "alternatif medyayım" diyeceksin, farklı olduğunu bağırırken.

Sen dersen ki, "Benim etikle, duruşla ilgim yok" eyvallah! Neyin reklamını almak istersen onu al. Ama öyle zart-zurt diye atıp tutmayacak kimse.

Yazının özü Borges'in postundaki bir cümlede yatıyor. Demiş ki, "Twitter'imda sayısız medya insanı beni izler iken teker teker kendimi ve bazen bu işi meslek edinme gibi uçuk hayallerimi baltalıyorum ama ortada olan ortada."

İşte sorun tam olarak bu. Bir 'gazeteci' blogcuları takip edip, haber çıkartmaya çalışmaya başlamışsa, ortada bir yanlışlık vardır. Ben Borges'i takip ederim ama onun haberini yapmam. Okurum, eğlenirim, kızarım, küfrederim, alkış tutarım. Fakat bunların hepsini blogger olarak yaparım. Gazeteci olarak Borges'i kaale almam. İster Borges, ister bir başkası olsun, bir gazeteci olarak, kendimi bir blogger'la aynı kefeye bile koymam. Blogger olarak benden çok iyidir, çok daha zekidir. Orada 'eyvallah' demesini bilirim. Ama işim gücüm yok, twitter'dan birilerini takip edip, haber çıkartmaya çabalayacağım. Tabii canım! (Borges özelinde değil söylediklerim, kime gidiyorsa, alsın üstüne.)

Gazeteci olmaya heveslenen gençlere tam da bu noktada sesleneyim. Senden haber alıp, sayfasına koyan adam zaten gazeteci değildir. Büyük beklentilerle bu işe girip, ellerine aylık bin lira tutuşturulan çocuklardır. Bu işe girmek isteyen blog sahiplerinin talip olduğu iş budur. Tabii algıda milyon dolar alan Rıdvan var, yüzbinlerce dolar alan Ahmet Çakar var.

Temelde söylemek istediğim şey şu; eğer gerçekten istiyorsa ve yeteneği varsa, herkes her işi yapabilir. Bu konuda dirsek çürütmeye, bu işin çilesini çekmeye hazırsa neden olmasın.

Ama blog yazıyorsun, iki tane dandirik TV programına çıkıyorsun, bizzat iktidar eliyle, senin babanın, benim cebimden çıkan vergiyle kurdurulmuş gazetede yazıyorsun diye de, gazeteci olamazsın onu bil.

Herkes kendi söylediğinin önemli olduğunu varsayar. Muhtemelen bu yazıyı sonlandırmadan "Siktir lan!" diyen onlarca insan olacaktır. İnsanın kendine bakması, kendini izlemesi, kendini sorgulaması önemlidir.

Hiç yorum yapmamıştım ama yeri gelmişken yapayım. Yazdığınız yazılarda, çıktığınız TV programlarında kullandığınız jargonu iyi tahlil edin. Ağzınızdan ya da kaleminizden çıkan kelimeleri iyice tartın. Eleştirdiğiniz, yerlerine geçmeye çalıştığınız adamlarla o kadar benzer yanlarınız var ki. Benzer hayat görüşü sığlıklarına sahipsiniz, hayata karşı duruşunuz tıpkı o adamlar gibi, yani sağda-solda muhabbet ederken dalga geçtiğiniz adamların minik versiyonlarısınız.

Herkes için söylemiyorum. İsteyen üstüne alınsın, isteyen alınmasın. Cin gibi çocuklar yok mu? Elbette var. Ama gösterdiğiniz duruş ancak ve ancak Çarşı tadında. 1 Mayıs'ta Taksim'e giderken, İnönü'de Diyarbakırspor maçında "PKK dışarı" diyen güruh benzeri...

Bugün şu yaşanan tartışmanın gerçek sorumluları, gazetelerin içini boşaltıp, iki kelimeyi bir araya getiremeyen insanlarla dolduranlardır. Birçok blogger, sağıma-soluma baktığım çalışanlardan daha doğru insanlar yoksa. Ama ne onların, ne de diğerlerinin şu masalarda oturmaya hakkı yok.