3 Ocak 2011

Kasap arkadaşımız olsun ete para vermeyelim...


OKUMAYA BAŞLAMADAN ÖNCE: Hemen belirteyim. Bu haber, bugün birtakım sitelerde vardı ancak Migros tüm kurumları arayarak, "İyi bir reklamveren olarak bu haberden rahatsısız, çıkartırsanız iyi olur" şeklindeki tehditleri yüzünden, herkes haberi teker teker çıkarttı. İşte tam da bu sistem içinde yaşıyoruz. Bu ülkede gazetecilik bu çizgide yapılmaktadır. O yüzden Uğur Mumcu'lar artık yaşamıyor bu ülkede. Götü yiyen bir tane köşe yazarı bunu yazabilir mi onu da merak ediyorum.

Türkiye'nin küçük ve büyükbaş hayvancılıkta dünyanın sayılı ülkeleri arasında olduğunu öğrenip durduk.

Tarım Bakanı Mehdi Eker, dedi ki, "Onlar ilkokul kitaplarında öğretilir. Böyle bir şey yok."

Angutlar, halka Angus getirdi. "Bundan böyle bunları yiyeceksiniz" dedi. Aslında bizim yediğimiz et, daha kalın ve daha etli ama her şeye razı geldiğimiz gibi buna da razı oluverdik.

İthal et ülkeye girince, 35-40 TL'de seyreden fiyatların düşeceğini söylediler. Bir bayram, panayır havası estirildi ülkede. İthal et girdi girmesine ülkeye fakat halka girenler çıkmak bilmedi.

Şimdi rakamlara bakalım. Kim yalan söylüyor, kim doğru söylüyor. Marketlerde 25 TL'den başlayıp, 50 TL'ye kadar ulaşan etler, Et ve Balık Kurumu tarafından 11.5 TL'ye kasaplara, süpermarketlere veriliyor. Ve satılan etlerin tamamı da ithal et.

Serbest piyasa teranesiyle 11.5 TL'den verilen etler, tüketiciye minimum 30 TL'ye geliyor. Tansaş, Şok, Migros, Carrefour gibi büyük süpermarketlerin soğuk hava depoları tıka basa etle dolu. Piyasadan eti çekip, depoluyorlar. Türkçesi ile söyleyeyim, bildiğiniz stoklanıyor.

Piyadasa dehşet büyük bir et rantı söz konusu. Et ve Balık Kurumu, yerli hayvan kesimi yapmıyor. Elinde hayvanı olan üretici 11 liraya kadar düşmüş vaziyette ama Et ve Balık Kurumu, nuh diyor, peygamber demiyor.

5-6 ay önce hükümet, üreticileri suçlayıp, ithal eti ülkeye soktu. Fiyatlar düşecek diyerek, milletin ağzına da bir parmak bal çaldı. Vakit geldi çattı, ithal et ülkeye girdi, hep bir ağızdan "Et fiyatları düştü" dediler.

Büyük ve küçükbaş hayvan üreticileri yok edilmek üzere. İnsanların ellerindeki hayvanları devletin kurumu kesmiyor. Amaç belli, ülkeye ithal etin giriş sürecini hızlandırmak ve yerli üreticinin belini kırmak.

O kadar uyanıklar ki, seçime 6 ay kala, Ziraat Bankası'ndan sıfır faizle kredi veriliyor hayvan üreticisine.

Aslında her yerde aynı mantık işliyor. İnsanları dilendirici durumuna düşürmek. Sonra ellerine üç kuruş verip, "Yarabbi şükür" demelerini sağlamak. Çünkü bu insanların hiçbiri aldıkları kredileri ödeyemeyecek duruma gelecekler. Bu kez de, devletten kredi affı beklemeleri sağlanacak.

Türkiye'deki mezbahalarda yerli dana kesimi % 90'lar düzeyinde düştü. Kasaplar "Biz yerli et satıyoruz" diyor. Eee, peki yüzde 90 oranında düşüş gösteren et kesimi varken, nasıl oluyor da siz yerli hayvan kesiyorsunuz?

Ortada dönen dolandırıcılık, devlet izniyle ve kontrolüyle yapılmakta. İstedikleri yasayı TBMM'den geçiren Akp iktidarı, bir tavan ve taban fiyat uygulayamıyor mu? Adama götüyle gülerler, kimse kendini kandırmasın.

Şu ülkeye giriş yapan ithal etlerden; kim, ne kadar vurgun yaptı 2-3 yıl sonra ortaya çıkar. Siz de, ekonomi sayfasında kısa haber olarak okuyuverirsiniz. Bir-iki soruşturma.. Hepsi o kadar işte.

Kıçımıza kadar soygun düzeni içindeyiz. Küçükbaş hayvan gibi me'liyoruz sadece.

Şükrü Erbaş'ın bir şiiri vardır, bir an için onu da hatırlayıverdim.

Ama pardon, Sergen TRT'ye geçmiş bizçim en önemli konumuz bu değil mi? Artık 3-5 gün bunu tartışırız. Yediğimiz yarrağın haddi hesabı yok, "daha fazla, daha fazla" diye yalvarıyoruz adeta.

Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz?

Çünkü onlar ağırkanlı adamlardır
Değişen bir dünyaya karşı
Kerpiç duvarlar gibi katı
Çakır dikenleri gibi susuz
Kayıtsızca direnerek yaşarlar.
Aptal,kaba ve kurnazdırlar.
İnanarak ve kolayca yalan söylerler.
Paraları olsa da
Yoksul görünmek gibi bir hünerleri vardır.
Herşeyi hafife alır ve herkese söverler.
Yağmuru rüzgarı ve güneşi
Bir gün olsun ekinleri akıllarına gelmeden
Düşünmezler...
Ve birbirlerinin sınırlarını sürerek
Topraklarını büyütmeye çalışırlar.

Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

Çünkü onlar karılarını döverler
Seslerinin tonu yumuşak değildir
Dışarıda ezildikçe içeride zulüm kesilirler.
Gazete okumaz ve haksızlığa
Ancak kendileri uğrarlarsa karşı çıkarlar.
Adım başı pınar olsa da köylerinde
Temiz giyinmez ve her zaman
Bir karış sakalla gezerler
Çocuklarını iyi yatiştirmezler
Evlerinde kitap,müzik ve resim yoktur
Bir gün olsun dişlerini fırçalamaz
Ve şapkalarını yatarken çıkarırlar.

Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

Çünkü onlar köpekleri boğuşunca kavga ederler.
Birbirlerinin evine ancak
Ölümlerde ve düğünlerde giderler.
Şarkı söylemekten ve kederlenmekten utanırlar
Gülmek ayıp eğlenmek zayıflıktır
Ancak rakı içtiklerinde duygulanır ve ağlarlar.
Binlerce yılın kalın kabuğu altında
Yürekleri bir gaz lambası kadar kalmıştır.
Aldanmak korkusu içinde
Sürekli birbirlerini aldatırlar.
Bir yere birlikte gitmeleri gerekirse
Karılarından en az on adım önde yürürler
Ve bir erkeklik işareti olarak
Onları herkesin ortasında döverler.

Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz?

Çünkü onlar otobüslerde ayaklarını çıkarırlar
Ayak ve ağız kokuları içinde kurulup koltuklara
Herkesi bunalta bunalta yüksek perdeden
Kızlarının talihsizliğini ve
Hayırsız oğullarını anlatırlar.
Yoksulluktan kıvrandıkları halde,şükür içinde
Bunun,Tanrının bir lütfu olduğuna inanırlar.
Ve önemsiz bir şeyden sözeder gibi her fırsatta
Gizli bir övünçle uzak şehirdeki
Zengin bir akrabalarından söz ederler.
Kibardırlar lokantada yemek yemeyi bilecek kadar
Ama sokağa çıkar çıkmaz sümküre sümküre
Yollara tükürürler...
Ve sonra şaşarak temizliğine ve düzenine
Şehirde yaşamanın iyiliğinden konuşurlar.

Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz?

Çünkü onlar yanlış partilere oy verirler
Kendilerinden olanlarla alay edip
Tuhaf bir şekilde başkalarına inanırlar.
Devlet:tapu dairesi,banka borcu ve hastanedir
Devletten korkar ve en çok ona hile yaparlar.
Yiğittirler askerde subay dövecek kadar
Ama bir memur karşısında -bu da tuhaftır-
Ezim ezim ezilirler
Enflasyon denince buğday ve
Gübre firmalarını bilirler
Cami duvarları kahve ya da
Bir ağaç gövdesine yaslanıp
On bir ay gökyüzünden bereket beklerler.
Dindardırlar ahret korkusu içinde
Ama bir kadının topuklarından
Memelerini görecek kadar bıçkındırlar
Harmanı kaldırdıktan sonra yılda bir kez
Şehre giderler

Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz?

Çünkü onlar ilk akşamdan uyurlar.
Yarı gecelerde yıldızlara bakarak
Başka dünyaları düşünmek gibi tutkuları yoktur.
Gökyüzünü baharda yağmur yağarsa
Ve yaz güneşleri ekinlerini yitirirse severler.
Hayal güçleri kıttır ve hiçbir yeniliğe
-Bu verimi yüksek bir tohum bile olsa-
Sonuçlarını görmeden inanmazlar
Dünyanın gelişimine bir katkıları yoktur.
Mülk düşkünüdürler amansız derecede
Bir ülkenin geleceği
Küçücük topraklarının ipoteği altındadır.
Va birer kaya parçası gibi dururlar su geçirmeden
Zamanın derin ırmakları önünde...

KÖYLÜLERİ SÖYLEYİN NASIL
NASIL KURTARALIM?

Deve izlemek için Bodrum'a gitmeye gerek yok


Adnan Polat, Bodrum'da deve güreşi izlemiş. Ortakent-Yahşi beldesinde düzenlenen deve güreşlerini izleyen Polat, bir kamyon kasası üzerine kurulan platform üzerinde boynuna puşu takarak güreşleri takip etti.

Dün bu haberi televizyonda gördüğümde ilk aklıma gelen "Ulan yarım sezondur izliyoruz, sen bir maç özlemişsin çok mu oldu?" cümlesi oldu.

Şimdi isim isim saymayayım ama Adnan Polat Galatasaray taraftarı ile empati yapmaya başlamış.

Gelişme olarak adlandırılabilecek bir durum. Çünkü kendisinin Bodrum'da izlediği deveyle benim Ali Sami Yen'de izlediğim Servet arasında bir fark göremiyorum. Ya da Hakan Balta arasında.

Unutmadan, 1 ay önce söylenen "Transferleri 3 Ocak'ta bitirmeyi planlıyoruz" lafını da hatırlayıverdim birden. Muhtemelen Ocak ayının sonuna doğru transferleri bitirirler.

Adnan Sezgin yürütüyor bütün transfer işlerini. Düzülmeyen methiye kalmadı kendisine. Old Boys kulübünün başkanı "Kesin transfer etmeliyiz, böyle bir adam görmedim" demiş. Valla hocam biz de görmedik. 20 yıldır kulübün içinde ama daha bir faydasını görmedik. Hâlâ nasıl görevde, herkes onu düşünüyoruz fakat ısrarlı bir biçimde bulamıyoruz.

Sanırsın ki, Formica denen eleman için Arsenal, Milan, Real Madrid, Inter ve Atletico Madrid ile kapışıyoruz. Herifin tek talibi biziz, 10 gündür transferini bitirmeye çalışıyoruz.

Her neyse, Adnan Polat'a tavsiyem, deve güreşi izlemek için Bodrum'a kadar gitmesine gerek yok. Florya'da iki idman izlese, açlığını giderir.

31 Aralık 2010

İnsan onuruna yaraşır bir yeni yıl dileğiyle


Savaşsız, silahların sustuğu, insan emeğinin sömürülmediği, çocukların öldürülmediği, ezilenlerin olmadığı, açlıktan ölümlerin yaşanmadığı, herkesin birbirine tahammül edebildiği, insan onuruna yaraşır bir yeni yıl dilerim herkese.

Umarım, geride bıraktığımız yılın tüm pisliklerinden arınmış ve arındırılmış bir yıl yaşarız.

BİR UMUT

Yorgunsun,uzaklardan gelmişsin;
Yitirmişsin neyin varsa birer birer.
Bir sağlık, bir sevinç, bir umut...
Onlar da neredeyse gitti gider.

Dost bildiğin insanların yüzleri
Aynalar gibi kapkara.
Suyu mu çekilmiş bulutların?
Dönmüşsün kuruyan ırmaklara.

Taşlara düşen saat gibi,
Ne artı, ne eksi.
Bir sağlık, bir sevinç, bir umut
Hikâye hepsi.

Cahit Sıtkı Tarancı

Anadolu Ajansı 'yalama' ustası


Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, eşi Sare Davutoğlu ile birlikte küçük kızları Hacer’in voleybol maçını izledi.

Dışişleri Bakanı Davutoğlu, ilkokul 5. sınıf öğrencisi olan Hacer Davutoğlu’nun oynadığı Maya Koleji Voleybol Takımı’nın, Büyük Kolej Voleybol Takımı ile yaptığı hazırlık maçını izlemek için Büyük Kolej Spor Salonu’na geldi.

Salona eşi ile birlikte gelen Davutoğlu, karşılaşmayı Büyük Kolej öğrencilerinin arasında, Büyük Kolej Yönetim Kurulu üyesi Tansu Doğay ile birlikte izledi.

Maya Koleji’nin 3-2 kazandığı maç sonunda iki takım sporcularını tek tek kutlayan ve her bir sporcuya ismini soran Bakan Davutoğlu, Maya Koleji ve Büyük Kolej sporcuları ile birlikte hatıra fotoğrafı da çektirdi.

Yalayın gençler yalayın. Akanları yalayın, akmazsa akıtmak için yalayın. Bir kurum bu kadar yalaka bu kadar yavşak olur ancak. Bu haber Anadolu Ajansı'nın 'spor' kategorisinden geçti.

Cidden hayatımda örneğine rastlamadığım türden haberler bunlar. Kaç yıldır şu masaların başındayım, bir tane örneğine rastlamamıştım.

Vıcık vıcık yalakalık ve yavşaklık akıyor heriflerden.

30 Aralık 2010

Lan bir kere kabul edin mağlubiyeti


Fenerbahçe Ülker Şube Direktörü Nedim Karakaş: "Onlar vuracak kıracak, hakem çalmadığı zaman prim vermiş oluyor. Yapılan 4 faulden bir tanesini çalarsan, oyunun en kritik anlarında yapılan faulleri es geçersen olmaz. Oyunu koparmamıza müsaade edilmedi. Çalınan ve verilmeyen faullerin oyun neticesinde etkili olduğunu düşünüyorum. 6 sayı öndeyken Ömer’e yapılan sert faulün es geçilmesi ve itiraz eden antrenörümüz Spahija’ya teknik faul verilmesinin ardından oyunun momentumu Galatasaray’a döndü. Sporcularımız sinirlenerek, oyundan düştüler. Spahija’ya teknik faul çalan hakem, keşke daha önce sahanın içine kadar girip, hatta bizim bence kadar gelen Oktay Mahmuti’ye de aynı tepkiyi gösterseydi. Ev sahibi olmanın avantajı sahadaki hakemlerin yürekleriyle ilgili. Dün yüreksiz olduklarını gördük.

6 sayı öndeyken Ömer pata küte indirildi. Koç sinirlendi, teknik faul aldı. Maç kafa kafaya geldi. Olayın tersini düşünsek, 8 sayı öne geçeceksin rakibin elleri titremeye başlayacak. 32 dakika mücadele içinde bütün taktikleri oydu, vur vurabildiğin kadar hakemler de çalabildiği kadar çalsınlar. Maçta 27 faulden 12’sini kaçırdık. Bunlar takım sinirlenip oyundan düştükten sonra kaçan fauller. Oyuncularımız 31-32 dakika çok güzel mücadele ettiler. Devamlı faullerin es geçilmesi ve emeğinin boşa gitmesini görmeleri onları da sinirlendirdi.

Nedim Karakaş, maçtan sonra başantrenör Neven Spahija’nın kendisine çalınan teknik faulün haklı olduğunu söylediğinin hatırlatılması üzerine "Antrenörümüz faulün haklı olduğunu düşünüyor olabilir. Ama antrenörümüze çalınan teknik faule kadar Oktay Mahmuti’nin yaptığı itirazlarda dakikalarca izahat vereceklerine bir tane teknik faul verselerdi. Ben illaki ’Oktay’a da teknik faul versinler’ demiyorum, düdüklerinde standart olmayan davranışları dile getiriyorum. Eğer Oktay’a verilmiyorsa, antrenörümüze verilen teknik faul de ağırdı. Düdüklerde standart olmamasından şikayetçiyim."

37 yaşına geldim. Ben daha Fenerbahçe'nin herhangi bir branşta Galatasaray'a yenilip de, "Tebrik"ler dediğini duymadım. Lan bütün hayatım şu heriflerin ağlayıp sızlamasını görmekle geçti. Merdiven diyeni duydum lan. Sanki merdivenlerden ruhani bir güç geliyor sahanın içine.

Ya bir kere abi, bir kere, "Galatasaray hak etti" deyin be. Bir yeriniz mi eksilecek anlamıyorum. Rakibini alkışlamak, elini sıkmak, tebrik etmek senin büyüklüğüne büyüklük katar.

U17, U17 diye dünya ayağa kalktı. Bir olay benim evimde gerçekleşmişse sorulmusu benimdir. O yüzden özür dilendi, zaten polis ve savcılık devrede. Aziz Yıldırım çıkmış "Bizde olsa tepkiyi daha farklı koyardık. Ama onlar koyamıyorlar" diye açıklama yapıyor.

Ulan angut, açtırmayın adamın ağzını. Dünya spor tarihinde yaşanmamış şeyler gördük Saraçoğlu'nda. Kimin aklına gelir koltuklara tezek sürmek, bok sürmek. Kimin aklına gelir sidik torbalarını yağdırmak. Gerets'in kafasını yararken, Mondragon'un kulağında ses bombası patlatırken neredeydin. Farklı tepki koyarmış. Götveren, bunları yapanları çükünden tavana astı sanki sikko sikko konuşuyor şimdi.

Lan hakikaten boku çıktı hadisenin. Polisin olaya karışanları yakaladığı, savcılığın işin içinde olduğu bir hadisede ne yapılabilir başka acaba? Florya'da asacak mıyız, bu olaylara karışanları. Yoksa TT Arena'nın açılışında kurban niyetini kafalarını mı keseceğiz.

İbnelerin evladı önce yaptığınız bokları kabul edin, özür dileyin, tebrik edin. Sonra başkalarına akıl fikir verin. Bunların hepsi kanatlı melek, biz şeytanın önde gideniyiz.

Ama suç bunlarda değil, suç Aziz Yıldırım'ın eteğine yapışıp her medyaya çıkışında "Aziz Başkan" lafını ağzından düşürmeyenlerde.

Fenerbahçeli dostlar alınmasın, yeri geldiği için söyleyeceğim -Nedim ve onun gibi düşünen herkese- Nedimciğim adamı böyle sikerler.

'Giden gitmiş, hüznü ayaklandırmak boşuna'


"Şimdi sessiz duruyoruz kıyısında bir düşüncenin
Unutmamak için çünkü unutuşun kolay ülkesindeyiz
Ölü balıklar geçiyor kırışık bir denizin sofrasında
Ve ellerinde fenerleriyle benim arkadaşlarım

Durmadan düşünüyorum
Ne kadar çok öldük yaşamak için."

Onat Kutlar

16 yıl önce bir bombaya kurban gitti Onat Kutlar ve Yasemin Cebenoyan. Olayı gerçekleştirenler pişman oldular.
Ne yazık ki, son pişmanlık keşke fayda getirebilse. Ne çok aydınlık beyin öldürüldü, idam edildi, hapishanelerde çürütüldü bu ülkede.

Karanlık sulardayız şimdilerde. Attığımız her kulaç bizi biraz daha karanlığa sürüklüyor.

Bazen çok şey yazmak yerine sözü üstadlara bırakmak en iyisidir.

SAAT SEKİZİ GEÇ VURDU

Kime ne desem
Boyuna kendimi dinliyordum eski yağmurları dinliyordum

Düşünmeden biliyordum deniz ılıdı
Dökülen çelik katı
Yürüyenler yan yana

Yüzümü güneşe dinlendirsem
Dağın dağ olduğunu bilsem ovanın ova ağacın ağaç
Kurtulurdum

Çok köprülü sular gibi git git bitmedi
Boyuna kendimi dinliyordum eski yağmurları dinliyordum

Saat sekizi geç vurdu
Giden gitmiş hüznü ayaklandırmak boşuna
Düşünmeden biliyordum.

Arif Damar

29 Aralık 2010

Galatasaraylı olmayı özlemişim


Futbolcu arkadaşlara ev ödevi Galatasaray Basketbol Takımı izlenecek.
Bir takımın nasıl mücadele ettiği görülecek.
Oyun kurucu nasıl olur Tutku'dan öğrenecek.
Takım nasıl olunur dikkatle takip edilecek.

Uzun zamandır izlediğim en sıkı maçlardan biriydi. Tutku, her sporcuya beyin kullanıldığında ne kadar etkili oluyor, onu gösterdi her hücumda. Son zamanlarda izlediğim en iyi performans diyebilirim.

Çok net bir itirafta bulunmam gerekirse, uzun zaman sonra Galatasaraylı olduğumu hissettim ve Galatasaraylı olduğum için gurur duydum. Yenilseler de umrumda değildi çünkü kazanmak için acayip mücadele ettiler. Şu takıma alınabilecek bir uzunla tadından yenmez bir hal alır.

Taraftarın görmek istediği şey bu. Mutlaka sonuçlar için kızanlar da vardır ama genel olarak herkesin öfke nedeni Galatasaray futbol takımının sahadaki tavrı.

Cidden ders almaları gerekir. Kıssadan hisse olsun kendilerine. Bize de bu akşamın ve liderliğin keyfini sürmek kalsın.

Neven Spahija'yı da tebrik etmek lazım, akil ve mantıklı açıklaması nedeniyle.

Sporda Şiddet Yasası, fişlemeye dönüyor


Galatasara-Fenerbahçe U17 maçında yaşananlardan sonra Sporda Şiddet Yasası hızlandırıldı. Dün Bakanlar Kurulu'ndan geçen yasa tasarısında olumlu denebilecek maddelerin yanı sıra onaylanmayacak pek çok maddeyi de beraberinde getiriyor.

Buna göre, maçlara gideceklere gideceklere (Süper Lig ve Bank Asya, voleybol ve basketbol 1. ligleri) parmak izi ve fotoğraflı kart verilecek.

Bu karta daha sonra maça göre bilet girişi yüklenebilecek. Karta para yatırmak suretiyle her maça göre de yükleme yapılabilecek. Bu kartla stadyuma girilebilecek. Stadyumda elektronik donanımların da yer alacağı sistem kurulacak.

Sistemde kartınız geçerli ise içeriye girebileceksiniz. Geçerli değilse girilemeyecek. Parası eksikse de girilemeyecek. Daha önce maçlarda olay çıkarmış, ya da yasaklanmış olan bir kişi ise, onun kartı iptal, ya da belirlenen bir süre içinde iptal edilecek.

Her şeyi anladım da, parmak izi almak ne oluyor anlamadım. Hayatımda pek çok maça gittim, hiçbirinde ne olaya karıştım, ne de olumsuz bir davranışta bulundum. Benim gibi insanların suçu nedir de, parmak izi vereceğiz.

Parmak izi dünyanın her yerinde suçluların belirlenmesinde kullanılır. Bir suç oluştuğunda ya da suçun oluşmasının ardından yetkililer tarafından alınır. Bu işin spor karşılaşmasıyla ne gibi bir ilgisi var, anlayamadım.

Bir spor müsabakasına gideceğim diye kimse parmak izimi alamaz. Eğer bu uygulama ciddi anlamda gerçekleştirilecekse, şimdiden televizyon başındaki yerimi almam lazım. Çünkü kusura bakmazlarsa kimseye parmak izimi vermem.

Adam gibi yasa çıkartamayacak aptallar tarafından yönetilmek, iyiden iyiye ağrıma gitmeye başladı. Her yasanın güvenlik adı altında fişlemeye evrilmesi de cabası.

Samsun'un İlkadım ilçesi sapık yuvası mı?


Gün içinde pek çok haber okumak zorunda kalıyorum. Bir süre sonra algı farklı yerlere kayıyor haliyle. Bugün okuduğum bir haberden sonra iyice karar verdim ki, Türkiye'nin en sapıklarla dolu yeri Samsun'un "İlkadım"
ilçesi.

Neredeyse her gün hiç sektirmeden taciz, tecavüz haberi geliyor buradan. Bir gün ara verdiklerine bile rastlamadım. Siz siz olun, Samsun'a yolunuz düşerse İlkadım'a gitmeyin. Götü kaybedip gelme ihtimaliniz çok yüksek.

Buyurun, bakın neler yaşanıyor burada. Hakikaten şaka gibi ama gerçek.

"Samsun'da evden kaçan 11 yaşındaki D.K.'yı erkeklere pazarladığı iddia edilen 38 yaşındaki M.K. ile cinsel ilişkiye girdiği öne sürülen 3 kişi tutuklandı."

"Samsun'un İlkadım ilçesinde, araçlarına aldıkları kadına tecavüz ve çantasını gasp ettikleri iddiasıyla yargılanan 4 kişi çeşitli hapis cezalarına çarptırıldı."

"Samsun İlkadım'da 17 yaşındaki İ.S., 15 gün önce tanıştığı kız öğrenci 13 yaşındaki B.B'ye tecavüz ettiği iddiasıyla tutuklandı."

"Samsun'un İlkadım İlçesi'nde 19 yaşındaki G.G., facebook'tan tanışarak arkadaş olduğu 16 yaşındaki F.T.'ye evine giderek tecavüz ettiği iddiasıyla gözaltına alındı."

"Samsun'un İlkadım İlçesi'nde karısıyla aynı yatakta yakaladığı arkadaşını baltayla 10 parçaya bölen 37 yaşındaki Engin Payaz tutuklandı."

"Samsun'da (İlkadım yine) 13 yaşındaki K.A., teyzesinin kızları, 11 yaşındaki M.A. ve 8 yaşındaki İ.A.'ya cep telefonundan porno izlettirip taciz ettiği iddiasıyla tutuklanan 24 yaşındaki İbrahim C.'nin yargılanmasına devam edildi."

"İlkadım İlçesi Hürriyet Mahallesi'nde seyyar arabada balık satan Mustafa Baş ile yine seyyar satıcılık yapan arkadaşı Engin Menteşe birlikte eve gitti. Bekar olan iki arkadaş birlikte yemek yiyip alkol aldıktan sonra aynı yatağa girip uyudu. İddiaya göre gece Baş, arkadaşını taciz etmeye başladı."

"Samsun İlkadım'da işsiz olan 43 yaşındaki Musa Alaca, birlikte yaşadığı annesi 70 yaşındaki Asiye Alaca'ya bıçak çekip, ölümle tehdit ederek 3 bin TL istedi."

Daha bunlardan en az 35-40 tane var. Ben elime ilk geçenleri seçtim.

28 Aralık 2010

Faşizm mi, faşizan uygulamalar mı?


outlaw, şahane bir yazı yazmış FAŞİSTİM, FAŞİSTSİN, FAŞİST! diye. Fırsatı olan mutlaka bir okusun derim.

Tam bu yazının üstüne denk geldi İstanbul Üniversitesi'ndeki 'uygulama'.

İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü, savcılığa başvurarak, okulun ilçe sınırlarında -yani Fatih'in tamamında- polisin her üniversite binasında hatta çevresinde istediği zaman, istediği öğrencinin çantasını, poşetini, kağıtlarını v.s. v.s. arama yetkisi verilmesini istemiş. Mahkeme bu isteği geri çevirir mi hiç. Tabii ki İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü'nün bu isteği hemen yerine getirilmiş.

Artık polis 1 yıl boyunca, -1 yıl diyorum bak, dikkatini çekerim- Fatih'te hangi genci görse, kimliğinden kıçındaki donuna kadar arama hakkına sahip olacak.

Böylesi bir skandal kararın alınmasının yanı sıra, arama izninin 1 yıl olması ayrıca kendi içinde daha büyük bir skandal. Dünyanın neresinde polise sınırsız bir arama izni ile birlikte 1 yıllık zaman verilir acaba?

Haa bak şimdi derdim ne? İleri demokrasi hikâyelerini zaten geçtim, bunun koskoca bir yalan olduğunu aptal olmayan herkes görüyor. Bu karara kim, nasıl tepki verecek onu merak ediyorum.

Üniversitelerde gerçekten özgürlük isteyenler ve özgürlüğü duruma göre isteyenlerin ortaya çıkacağı bir süreç olacak.

Öğrencilerin açtığı karşı davadan eğer bir sonuç çıkmazsa, İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü'nün bu isteği pek çok üniversiteye de ilham (!) kaynağı olacaktır. Özelllikle Anadolu'daki üniversitelerde var olan baskıları düşündüğümüzde bir nevi kabir azabına dönüşecektir.

Şu kesin ki, iktidar ve onun atadığı rektörler, üniversitelerde kendisini göstermeye başlayan. hafif hafif kıpırdanan öğrenci eylemlerinden fazlasıyla rahatsız. Her iktidar gibi polisin devreye sokulmasıyla bu olayların bastırılabileceği düşünülüyor, ki bu düşüncede doğruluk payı yok değil.

Son 7 yılda 140 bin olan polis sayısı 250 bine gelmiş durumda. Hayatın her alanında polisin fazlasıyla hakim olduğu bir ülke haline geliyoruz. Bugün kimse konuşmuyor ama mahremiyet denen olgu yok olmaya başladı. Her sokakta, her cadde başında güvenlik gerekçesiyle konulmuş MOBESE kameraları, polisin her yerde gözümüze çarpması, öğrenci-sendika başkanı ayırt etmeden istediğini coplayabilmesi can sıkıca bir hal almaya başladı.

Özgürlük, özgürlük diye kıçını yırtan öğrencilerin bu süreçte nasıl bir tavır takınacağını görebileceğiz.

Ne yazık ki, Türkiye'de faşizmin ayak sesleri duyulmaya başlandı. Hayatın her alanında faşizan uygulamalar, siyasi iktidar ve onun atadığı, göreve getirdiği kişiler tarafından hayata geçiriliyor.

Toplum ekonomik ve siyasi yönden sıkıştırılmış durumda. Kafasını yukarı çıkartanlar içinse hazırlanmış bir plan var mutlaka.

NOT: Tam bu yazının üstüne şu haber eklenince durumun ne kadar vahim olduğu daha bir ortaya çıkıyor. Buyurun okuyun

POLİS ŞİDDETİ LİSEDE