13 Temmuz 2010

Şurama kadar geldi


Şu gazetelerde, televizyonlarda, internet portallarında ne kadar "Asamoah Gyan Fenerbahçe'de", "Kartal Eduardo ile el sıkıştı", "Ronaldinho Galatasaray'a geliyor" haberi yapan adam varsa....

Lan oğlum onurlu olun, şerefli olun, gururlu olun, adam olan lan, adam olun. Bu mudur gazetecilik?

Sürekli götünden sıkmak mı gazetecilik? Bir siktirip gidin, yetti. Sürekli yalan haber yazmaktan, doğru haber yazamaz olmuştur bu tipler.

Ya eskiden de olurdu ama bu kadar olmazdı. Yazıyorlar, ertesi gün yalanlıyorlar, sonra yeniden aynı adamı getirip, ertesi gün karısından ötürü vazgeçtiriyorlar. Aynı adam 10 kere transfer oluyor.

Siz, ne aşağılık adamlarsınız oğlum. Ne büyük göt varmış sizde, sık sık bitmiyor. Heriflerdeki göt değil mübarek Honduras bandıralı şilep.

Hayır, bu herifler o haberleri yapıyor, birtakım gerizekalılar da okuyor. Tencere-kapak korelasyonunda embesiller birbirini ağırlıyor.

3 final, 3 hayal kırıklığı



İlk kare: Sepp Maier-Johan-Franz Beckenbauer
İkinci kare: Ruud Krol-Leopoldo Luque
Üçüncü kare: Iker Casillas-Arjen Robben

Bu arada Cruyff İngiliz basınına konuşmuş. Söyledikleri yenilir yutulur cinsten değil.

"Hollanda finalde çok kirli bir futbol oynadı. İspanya'yı bol faul yaparak yıldırmaya çalıştılar. Kazanmak için çok adice bir yol izlediler. Açıkçası bir Hollandalı olarak bu durumdan çok utandım."

Akıllı adamın hali başka oluyor değil mi?

12 Temmuz 2010

Ahtapot Paul, Dünya Kupası'nı reddetti


Son 10 gündür Paul'le yatıp, Paul'le kalkıyoruz. Televizyonlarda canlı yayınlar, gazetelerde Paul'ün tahminleri, aklınıza ne gelirse yazılıp çizildi.

Paul artık mutlu. Çünkü Dünya Kupası'nın kazananlarından biri de o. 2010 Dünya Kupası denince, akla ilk gelecek şeylerden biri olacak.

Paul'e Dünya Kupası verilmiş bugün ama o futbol topunun peşinden gitmeyi yeğlemiş. Başarılar gelir geçer, akvaryumun bize yeter.

Bu yavşaklar telef edilmeli


Karambole geldi, üstüne bir şeyler yazamadım. Hazır sinir tepemdeyken, dokunsan patlayacakken yazayım diye düşündüm.

16 yaşında, zihinsel engelli A.Y. Antalya Yetiştirme Yurdu'ndan, Aileden Sorumlu Bakan, yurdu teftişe gelecek diye Siirt'e kaçırılırken, bir trafik kazası nedeniyle bütün eteklerdeki taşlar döküldü ve gerçek ortaya çıktı.

Şimdi yavşaklığa bak ki, kaçırmak için götürülen yer Siirt. Siirt neresi? Daha yakın geçmişte, Türkiye'nin en aşağılık olaylarından birinin ortaya çıktığı yer. İlköğretim öğrencisi 4 kıza, aralarında okul müdürü yardımcısı, esnaf ve kantincinin de bulunduğu 20 kişinin dört yıl boyunca tecavüz ettiği ortaya çıktığı yer yani. Gerçi olayların başlangıcında jandarmadan tutun da polise kadar geniş yelpazeye uzanan isimler geçiyordu. Olay alelacele kapatıldı. Ayrıca Siirt, Türkiye'nin tecavüz başkenti oldu da bizim mi haberimiz yok. Sadece şu bile, Siirt'te her türlü olayın kapatıldığını gösterir.

Neyse biz geçelim A.Y konusuna. Bu nasıl bir aşağılık davranıştır ki, zihinsel engelli kıza tecavüz edersin ve hamile bırakırsın? Ya hakikaten biz bu kadar aşağılık insanların oluşturduğu bir toplum muyuz? Hiçbir şeye inanamayacak mıyız bu ülkede; iyiliğe dair?

Bu devletin başında bir tane adam çkmayacak mı? Sorumlusu istifa etmez mi? Bu Antalya Yetiştirme Yurdu'nun başındaki tip her kimse istifa etmeyi niye düşünmez?

Bu ülkede devletin güvencesindeki yetiştirme yurtlarında savunmasız çocuklar daha ne kadar tecavüze, tacize uğrayacak?

Her sabah "Bugün güzel olacak" diye uyanıp, daha saat 11'e gelmeden bütün insanı değerlerimin yerlebir olduğuna şahit olmaktan bıktım artık. Yanlış bir iş mi yapıyorum diye düşünmeden edemiyorum.

Bu suçlara karışan orospu çocukları telef edilmeli. Ciddi anlamda telef edilmeli diyorum, gönderme filan yapmadan söylüyorum.

Çaresiz kalan insanlardan her biçimde faydalanmaktan zevk alan, aşağılık, iğrenç, mide bulandırıcı insanlar sürüsüyüz.

Şu kızın gözyaşlarında boğmak gerekir, bu işi yapan yavşağı.

Katalunya şampiyonluğu kutlayabilir


Koltuğa oturduğumda, kim kazansa mutlu olacağım bir final olarak izlemeye koyuldum. Fakat Hollanda'nın bu kadar kasaplığını gördükten sonra, içimde bir Franco uyandı. Ama tabii daha sonra takımda 7 Barcelonalı oynadığı gerçeği aklıma gelince, faşizanlıktan, ayrılıkçı ruhuma doğru yol aldım.

Ben hiçbir final maçında, bu kadar futbol oynamaktan uzak, rakibe neredeyse sürekli tekme atan bir takım görmedim. Bu takımın Hollanda oluşu insanı ayrıca üzüyor. (Cümleyi yeniden okuduğumda bir Hıncal tadı aldım. 1986 Dünya Kupası'ndan beri izlediğim final maçları diye parantez için düzeltmesi yapayım)

Almanya ile oynanan yarı final maçı sonrası Xavi, final maçında nasıl oynayacaklarına dair şöyle bir yanıt verdi: "Nasıl oynayabiliriz ki? Bizim bildiğimiz futbol bu, bundan başka bir oyun bilmiyoruz."

İspanya'yı durdurmak için Total Futbol'dan Fatal Futbol'a geçiş yapmayı tercih eden Hollanda, turnuva tarihinin en kötü final takımı performanslarından -en azından benim adıma- birini gösterdi. Garip bir anlayış gereği olsa gerek, İspanya'yı yenme taktiği futbol oynamamak haline geldi. Bunun tek farklı örneğini Paraguay sergiledi, onlar da kaleci hatasıyla erken teslim oldu.


Oysa finale çıkmış bir takım, oynatmamayı temel almamalıydı. Hele de bu takım Hollanda'ysa.

Daha üstünde bolca yazılıp çizilir fakat bir şey var ki, çok önemli. İspanya tüm dünyaya şunu kanıtladı ve gösterdi: Güzel futbol oynayarak da kazanabilirsiniz.

Açıkçası, benim 2010 Dünya Kupası'ndan aklımda kalacak ve hep hatırlayacağım şey bu olacak. Kazanmak için, futbolu olabildiğince çirkinleştirenlere, berbat sistemlere, defansif anlayışlara karşı, İspanya harikulade bir örnek.

Şimdi diyeceksiniz ki -diyen var ben biliyorum-; "İyi güzel diyorsun da, bu adamlar sadece bir maçı 2 farklı kazandı. Bütün maçları 1-0'a bağlayarak kazandılar. Bu bir çelişki değil mi?"

Bu bir çelişki değil. Çünkü İspanya'nın karşısında hiçbir takım futbol oynamayı düşünmedi. Önce oynatmamayı düşündü. Herkesin beyninin içinde döndürdüğü bir futbol anlayışı vardır mutlaka. Benimkinin içinde dönen ana fikir, "Kimsenin ne oynadığınla zerre ilgilenmem. Ben oynamaya çalışırım."

Bu anlayışla kaybeder misin, kazanır mısın bilemem ama en azından sahaya çıktığında topu her ayağına alana tekmeyi basmam, rakibim beni her geçmeye çalıştığında arkadan dalmam, kolundan çekiştirmem. Elbet sert oynanmalı, defansa önem verilmeli ama bir maçın kazanma taktiği bu olmamalı. Bu maçın Dünya Kupası finali olduğunu düşünürsek, söylemek istediğim daha da iyi anlaşılacaktır.

Eğer Robben'in karşı karşıya kaldığı pozisyonlardan biri gol olsaydı ve 2010 Dünya Kupası'nı Hollanda bu futbolla kazansaydı, bir futbolsever olarak, futbola dair inançlarım ciddi anlamda zedelenecekti.


Bugünkü 120 dakikada kazanan, gerçekten haklıydı ama salt kazandığı için değil. Kazanmayı gerçekten hak ettiği için.

Bir de maç boyu şunu düşündüm; Hollanda onlarca yıl boyunca sömürdüğü Güney Afrika'da 3. finalini kaybederek, gözyaşları dökmeliydi. O yüzdendir ki, Gyan'ın döktüğü gözyaşlarında ben de gözyaşı döktüm ama Sneijder'ın gözyaşlarına için için güldüm.

Daha çok şey konuşulup, tartışılır. Dediğim gibi, benim için İspanya'nın şampiyonluğu futbola dair inançlarım açısından önemliydi. Herkes kabul etmeli ki, İspanya bu turnuvanın en iyi takımıydı.

Bu arada, kupayı kaldıran kaptanın Casillas değil Puyol olması gerekirdi. Çünkü benim için şampiyon İspanya değil Katalunya ve Barcelona'ydı.

Son söz de, kişisel olarak dünya üstünde en beğendiğim futbolcuya gitsin yani Andrés Iniesta'ya. Golü attıktan sonra, formasını çıkarttığında Dani Jarque'nin ismini gördüğümde, "Helal ulan" dedim. Harika bir futbolcu olmasının yanı sıra, müthiş bir adam olduğunu da görmüş olduk. Bu çocuğu sevmek için bir nedenim daha oldu. (Not: Dani Jarque, her zaman bizimlesin)

11 Temmuz 2010

'74, '78 ve 2010 efsaneleri bırakın yerinde kalsın


1974 FİNAL KADROSU

Jongbloed
Krol
Suurbier
Haan
Rijsbergen
Van Hanegem
Neeskens
Jansen
Rensenbrink
Rep
Cruyff

1978 FİNAL KADROSU

Jongbloed
Brandts
Krol
Poortvliet
Jansen
Haan
Neeskens
W. Van de Kerkhof
R. Van de Kerkhof
Rep
Rensenbrink



MUHTEMEL 2010 FİNAL KADROSU

Maarten Stekelenburg
Gregory van der Wiel
John Heitinga
Joris Mathijsen
Giovanni van Bronckhorst
Dirk Kuyt
Mark van Bommel
Nigel de Jong
Arjen Robben
Wesley Sneijder
Robin van Persie


Yaşı 30'u devirmiş pek çok futbol tutkunu -ben de dahil-, dünya gözüyle Hollanda'nın Dünya Kupası'nı kazandığını görmek ister.

Dünyanın en çok takip edilen oyununa başka bir anlam yükleyen, o oyunun şeklini değiştirerek belki de, daha fazla insanın izlemesini sağlayan Hollanda'nın '74 ve '78'deki kadrolarına baktım az önce.

Hollanda'nın 1974 ve 1978 Dünya Kupası'nda finale çıkan kadroları ile bu akşam Soccer City'de finale çıkacak kadrolara şöyle bir baktım. Sonra bu akşam Hollanda'nın şampiyon olma ihtimalini düşündüm.

Cruyff, Neeskens, Rensenbrink, Rep, Krol, Haan, Van de Kerkhof kardeşlerle; Robben, van Persie, van Bommel, De Jong, Sneijder, Kuyt, Heitinga gibi isimleri yan yana koydum.

Dedim ki, kendi kendime; "Hollanda bu akşam şampiyon olmasın. '74 ve '78'deki kadrolar hep efsane olarak anılmaya devam etsin."

İspanya da, Dünya Kupaları tarihinin en güzel futbolunu oynayan şampiyonlarından biri olarak hafızalara kazınsın ve genç futbolseverlerin yeni efsanesi olsun.

10 Temmuz 2010

Teselli ikramiyesi Almanya'nın


Dünya Kupaları'nın en iyi karşılaşmaları hep 3.lük maçları olmuştur, gelenek yine bozulmadı. Ama işin ilginci muhtemelen 32 takım içinde en çok oynanmak istenmeyen maçlar yine 3.lük maçları olur. Büyük ikramiyeyi kaybedip, teselli ikramiyesine talim etmek zorunda kalmak hoş olmamalı.

Tabii işin bir de Ahtapot Paul boyutu var. Kendine inananları yine mahçup etmedi. Her ne kadar 2-1 olunca, hakkında atıp tutanlar olmuşsa da, yeni bin yılın ak sakallı dedesi Paul, tam isabet sağladı.

Maçın anlatılacak hiçbir yeri yok. Başta söyledim, oynayan için büyük eziyettir. Mental olarak bitmiş 22 adam sahada, teselli için koşturdular. Genelde, sürprizler kazanır bu 3.lük maçlarını ama Almanya bu istatistiği 2006'da olduğu gibi yine bozdu.

Müller ve Forlan, 2010 Dünya Kupası'na damga vurmuş iki adam olarak hafızalarda yer almıştır.

Turnuva bitiminde 32 takım için bir değerlendirme yapacak olduğumdan ve de pek neşem yerinde olmadığı için yazıyı burada kesiyorum.

4 yıl sonrayı beklemeden şunu ekleyeyim ama Almanya 2014'ün en büyük favorisidir şimdiden. Tabii ki, şartlarda çok büyük değişiklikler yaşanmazsa. Haydi eyvallah...

Srebrenica'nın hatırlattıkları


Srebrenica katliamının 15. yılı. 8 bin 372 kurbanı anıldı. Yine gözyaşları döküldü, unutulan acılar su yüzüne çıktı.

Toprak altında, halen çocuklarının, kocalarının kemiklerine ulaşamamış anneler, eşler mevcut, mayınlı bölgeler nedeniyle.

Bu ülkede 'intikam' çığlıkları atanlarla, savaşın sürdürülmesi gerektiğini savunanlar aşağıdaki fotoğraflara iyice baksın. Öyle oturduğu yerden savaş çığlıkları atmak en kolayı. Bu çığlıkları atanlardan kim acaba; evladını, eşini, sevgilisini elleriyle toprağa verdi?

Siz hiç kendi ellerinizle sevdiğinizi toprağa verdiniz mi? O acının ne menem bir şey olduğunu bilir misiniz? O zaman susun.









Ooooooooooo


Kim öğretti bunlara bu işi, merak ediyorum. Ya da bu işi yapanların, başındaki kişi ne yaptığını biliyor mu?

Başlık bulamıyorsan, spot yazamıyorsan, sayfayı düzenlemeyi bilmiyorsan yapmayacaksın bu işi. Yapacaksan da, adam gibi yapmayı öğreneceksin.

O zaman hep birlikte haykıralım: Oooooooooooooo

Yeter demeyi öğrenmeden


Daha kaç maden emekçisi hayatını kaybedecek?
Daha kaç cenaze evlere gönderilecek?
Daha kaç ölüm izleyeceğiz?
Ölümlerde aklımıza düşüp, sonra unutmamayı yine başaracak mıyız?

Bu kez bedeli kaç TL olacak, bir emekçinin hayatı. 5 bin mi? 7 bin mi?
İnsanlar ölmeye devam ederken, hiçbir önlem almayanlar ellerini kollarını sallamaya devam mı edecek?
Bu ölümler sürerken, biz kısır tartışmaların ekseninde dolaşmaya devam mı edeceğiz?

Biri ya da birileri 'yeter' diye haykırmayacak mı?

Ruhum sıkılıyor, içim bunalıyor. Kıvamı tutmamış cinayetler gibi bu ölümler. Aslında cinayet(ler) işleniyor. Bütün bir ülkenin gözüne baka baka, cinayet işliyor, yemeye doymamış yağlı kompradorlar.

'Yeter' demeyi öğrenmeden, tepkilerimizi yüksek sesle haykırmadan bu ölümler sürecek.

Peki biz ne zaman ses çıkartacağız?
Ancak ateşin düştüğü yer, bizim ocağımız olduğunda.
Yani yılan, bize dokunmadığı sürece bin yaşayacak öyle mi?